17. bölüm / 44
İlyara: Kayıp His17.Bölüm: Karanlığın Eşiği
Bölümler 44Şu an: 17.Bölüm: Karanlığın Eşiği
- 1 1.Bölüm: Köklerin Çağrısı804 kelime
- 2 2.Bölüm: Onu Takip Etmeyi Seçti1.305 kelime
- 3 3.Bölüm: Karanlığın Geri Baktığı An1.262 kelime
- 4 4.Bölüm: Verilen İsim1.264 kelime
- 5 5.Bölüm: Garip Bir Kasaba1.090 kelime
- 6 6.Bölüm: Karanlıktan Gelen I1.136 kelime
- 7 7.Bölüm: Karanlıktan Gelen II1.047 kelime
- 8 8.Bölüm: İçinde Yatan Şey792 kelime
- 9 9.Bölüm: Fısıltı881 kelime
- 10 10.Bölüm: Çalınan Kalp964 kelime
- 11 11.Bölüm: Kadim’in Gölgesi826 kelime
- 12 12.Bölüm: Kaybolanın Yakarışı655 kelime
- 13 13.Bölüm: Gidilecek Bir Yer Yok1.018 kelime
- 14 14.Bölüm: Soğuk Nefes790 kelime
- 15 15.Bölüm: Bağsız846 kelime
- 16 16.Bölüm: Kırılma903 kelime
- 17 17.Bölüm: Karanlığın Eşiği1.542 kelime · Okuduğun bölüm
- 18 18.Bölüm: Bozulma1.128 kelime
- 19 19.Bölüm: Çekim1.046 kelime
- 20 20.Bölüm: Arada Kalan1.448 kelime
- 21 21.Bölüm: Kaybedilenler1.570 kelime
- 22 22.Bölüm: Gömülü İsim1.051 kelime
- 23 23.Bölüm: Vazgeçiş1.371 kelime
- 24 24.Bölüm: Paylaşılan Yük999 kelime
- 25 25.Bölüm: Kalan Kişi1.133 kelime
- 26 26.Bölüm: Seçim1.184 kelime
- 27 27.Bölüm: Bağlı1.190 kelime
- 28 28.Bölüm: İşaret1.216 kelime
- 29 29.Bölüm: Ölü Kalp1.075 kelime
- 30 30.Bölüm: Misafir1.246 kelime
- 31 31.Bölüm: Belki de1.107 kelime
- 32 32.Bölüm: Konsey Sofrası950 kelime
- 33 33.Bölüm: Gölge980 kelime
- 34 34.Bölüm: Hediye1.243 kelime
- 35 35.Bölüm: His1.053 kelime
- 36 36.Bölüm: Zihin824 kelime
- 37 37.Bölüm: İz1.246 kelime
- 38 38.Bölüm: Kayıp His1.626 kelime
- 39 39.Bölüm: Yabancı917 kelime
- 40 40.Bölüm: Sızı897 kelime
- 41 41.Bölüm: Değer892 kelime
- 42 42.Bölüm: Küçük1.229 kelime
- 43 43.Bölüm: Kaçış1.405 kelime
- 44 44. Bölüm: Öfke828 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ezik şey…
Tuhaf kız…
Yine mi sen?
Yıllar boyu duyduğu bu sesler kalbine işlemişti. Onları unuttuğunu sanıyordu; üzerini kapattığını, geride bıraktığını… ama o anılar karanlığın içinden birer birer yüzeye çıkmaya başladı. Hem de sırayla değil, hepsi aynı anda.
Bu sözler eskiden onu küçültürdü. İçine kapanmasına, sessizleşmesine neden olurdu. Onlardan kaçardı. Kendinden bile saklanırdı.
Ama şimdi aynı şey olmuyordu.
Şimdi öfke duyuyordu.
Bu öfke, her hatırladığı anıda biraz daha büyüdü. İçinde biriken, yıllarca bastırılmış bir şey, nihayet yerinden kopmuş gibiydi. Göğsünde sert bir baskı oluştu. Nefesi düzensizleşti; içine çektiği hava ciğerlerine ulaşmıyor, bir yerde takılıp kalıyordu.
Ellerini toprağa gömdü ve parmaklarını sıktı. Nemli toprak avuçlarının arasında ezilirken, kalbinin sesi kulaklarında yankılanmaya başladı. O kadar güçlüydü ki, başka hiçbir şey duyamaz hale geldi.
Başını kaldırdığında karşısındaki adama baktı.
Ama onu görmedi.
Gördüğü şey, karşısında duran biri değil, kendi geçmişiydi; o alaycı kahkahalar, küçümseyen bakışlar, sürekli bastırılan, yok sayılan, ezilen o parça… Hepsi aynı anda yeniden canlanmıştı.
Parmakları titredi.
Kaçmak istemedi.
Bu kez hayır.
Yıllarca kaçmıştı. Susmuştu. Geri çekilmişti. Ama bu sefer içindeki o şey geri adım atmadı.
Dudakları aralandı.
Kelime önce zihninde yankılandı.
Sonra… kendiliğinden dışarı süzüldü.
“Öl.”
Sesi ne yüksek çıktı ne de titrekti. Ama içinde bir şey taşıyordu. Kendisinin bile tam olarak anlamadığı bir ağırlık.
Bunu söylediği anda kısa bir an duraksadı.
Kendi söylediğine şaşırdı.
Ama geri çekilmedi.
Aksine, içinde bir şey daha ileri gitmek istiyordu. Karşısındaki insanların, onun yıllarca yaşadığı o nefes alamama hissini yaşamalarını… göğsüne çöken o baskıyı, o sıkışmayı aynı şekilde hissetmelerini istiyordu.
Evet.
Bunu yaşamalıydılar.
Bu düşünce dudaklarının kenarında ince, yabancı bir gülümseme oluşturdu.
Ama nasıl?
Bu nasıl mümkün olabilirdi?
Tam o anda yüzünde bir ıslaklık hissetti.
Kaşları hafifçe çatıldı. Eli istemsizce yanağına gitti, parmaklarının ucunda sıcak ve kaygan bir şey hissetti. Elini geri çektiğinde gördüğü kırmızı iz, bunun ne olduğunu anlaması için yeterliydi.
Kan.
Bunu tanımakta zorlanmadı.
Ama nereden geldiğini anlayamadı.
Bir an durup düşünmesi gerekirdi belki. Sorgulaması, geri çekilmesi…
Ama yapmadı.
Çünkü öfke hâlâ oradaydı.
Onu bırakmamıştı.
Tam o sırada omzunda bir el hissetti.
Soğuk.
Ama yakıcı değil.
Aksine… ferahlatıcı.
Sanki içine dolan o ağır, karanlık şey bir anda geri çekildi. Anılar bulanıklaştı. Sesler dağıldı. Göğsündeki baskı hafifledi.
Nefesi yavaşladı.
Bedeni gevşedi.
Bir an için… hafiflediğini hissetti.
Ama el ondan uzaklaştığı anda, o hafiflik yerini kısa ve keskin bir huzursuzluğa bıraktı; sanki bir şey eksilmiş gibi.
“İlyara, kendine geldin mi?”
Ses yakındı.
Gerçekti.
İlyara başını kaldırdı.
Gözleri hâlâ tam odaklanamıyordu ama bulunduğu yeri fark etti. Ormandaydı. Her şey yeniden yerli yerine oturuyordu.
Bakışları sesin sahibini buldu.
Arın.
Göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. Nefesi ağırdı; sanki az önce uzun bir mesafe koşmuş gibiydi. Bu görüntü kısa bir an için zihnine takıldı.
Bu… onun tarzı değildi.
Arın koşmazdı.
Ama bu düşünce uzun sürmedi.
Gözleri aşağı kaydı.
Kılıç.
Kılıç tamamen kana bulanmıştı.
Boydan boya.
İlyara’nın gözleri büyüdü.
İlk hareketi Arın’ın gözlerine bakmak oldu. Kaşları hafifçe çatılmıştı. Bu, onun yüzünde neredeyse hiç görmediği bir ifadeydi. O an, gerçekten bir şey hissetmiş gibi görünüyordu.
İlyara bunu fark ettiği anda içinden tuhaf bir şey geçti.
Ama o an çok kısa sürdü.
Bir sonraki saniyede, Arın’ın yüzü yeniden eski hâline döndü. Düz. Soğuk. Ulaşılmaz.
Sanki az önce gördüğü şey hiç olmamıştı.
İlyara nefesini tuttu.
Neden burada olduğunu hatırlamaya çalıştı.
Parçalar yavaş yavaş yerine oturmaya başladı.
Kasaba.
Kalabalık.
Adam.
Bakışları hızla kaydı.
Adamın bulunduğu yere baktı.
“Ah… Hayır…”
Sesi boğuk çıktı. Elini ağzına kapattı.
Adam yerdeydi.
Yan yatmıştı. Hareketsizdi.
Bir an için zaman durdu.
İlyara’nın kalbi sıkıştı.
Bunu…
O mu yapmıştı?
Bu düşünce göğsüne keskin bir acı gibi saplandı.
Birini daha öldüremezdi.
Buna dayanamazdı.
Başını hızla kaldırdı. Gözleri üniformalıyı buldu.
“B-ben…” dedi, sesi kırıldı. “Ben yapmadım… değil mi?”
Bu, cevabını duymaktan korktuğu bir soruydu.
Arın hiçbir şey söylemeden cebine elini attı. Siyah bir mendil çıkardı. Hareketleri sakindi. Acele etmiyordu.
Kılıcını kaldırdı.
Kanı dikkatlice silmeye başladı.
Sonra bakışlarını ona çevirdi.
“Hayır,” dedi.
Kısa ama netti.
“Sen yapmadın.”
İlyara’nın omuzları farkında olmadan gevşedi.
Ama Arın devam etti.
“Biraz daha gecikseydim…” dedi, sesi hâlâ aynı düzlükteydi. “…o zaman senin ellerinde ölmüş olurdu.”
Kelime havada kaldı.
Ağır.
Kaçınılmaz.
İlyara’nın nefesi yeniden düzensizleşti.
Bu kez öfke yoktu.
Sadece… anlamaya çalışan bir boşluk vardı.
---
İlyara o anı yol boyunca zihninde tekrar tekrar düşündü. Ne kadar uzaklaşmaya çalışsa da sahne zihninden silinmiyor, her seferinde biraz daha netleşerek geri dönüyordu. Gerçekten birini daha öldürecek miydi?
Bu düşünceyle başını kaldırdı ve önünde oturan adama baktı.
Arın’ın sırtı dönüktü. Kendisi hemen arkasında, aynı atın üzerinde oturuyordu. Atın ritmik adımları, içindeki karmaşayı yatıştırmak yerine daha da belirgin hale getiriyordu.
Dönüş yolunda atı fark ettiğini söylemişti. Dizginsiz, tek başına dolaşıyormuş ve onu hemen tanımış.
İlyara kaşlarını hafifçe çattı.
Nasıl tanıyabiliyordu ki? Kendi yerinde olsaydı… fark bile etmezdi. Ayrıca ona yine borçlanmıştı.
Eğer zamanında gelmeseydi…
Başını yavaşça eğdi ve ellerine baktı. Parmaklarını açıp kapattı. Bu nasıl bir güçtü?
“Başına ödül koymuşlar.”
Arın arkasını dönmeden konuşmuştu.
İlyara bu sözle başını yeniden kaldırdı. Bakışları istemsizce ona kaydı.
“Ah, evet…” dedi dudaklarının kenarında silik bir gülümsemeyle. “Ünlü olmuşum.”
Sesindeki alay, içindeki boşluğu gizleyemiyordu.
Arın’ın omuzları hafifçe dikleşti.
“Kasabada resmin asılıydı,” dedi. Ardından kısa bir duraksamayla ekledi: “Şehirde de olabilir. Oraya varınca yüzünü saklamaya çalış.”
İlyara başını hafifçe salladı.
Umurunda değildi.
Aslında… hiçbir şey umurunda değildi.
Hayata karşı içinde bir şey kalmamış gibiydi. Belki de gerçekten ölmesi daha iyiydi. En azından kimseye zarar vermezdi.
Tam o anda Arın aniden elini tuttu.
İlyara irkilerek ona döndü. Bu kadar ani bir temas beklemiyordu. Parmaklarının etrafında sert bir tutuş vardı. Sıcak değil… ama güçlüydü.
“Duyguların çok yoğun,” dedi Arın.
Bu söz İlyara’yı hazırlıksız yakaladı.
Kalbi bir an hızlandı.
Biri…
Onu fark etmiş miydi?
Bu düşünce, beklenmedik bir şekilde içini ısıttı. Ama bu his uzun sürmedi.
“Atı huzursuz ediyorsun.”
Gerçek yerine oturdu. Tabii ki onu düşünmüyordu. Kim düşünürdü ki?
İlyara’nın içi hafifçe burkuldu. Elini geri çekmeye çalıştı.
“Bırak elimi,” dedi, sesi sertleşmişti.
Ama Arın bırakmadı.
Aksine tutuşu biraz daha sıkılaştı.
“Sakinleş,” dedi aynı düz tonla. “…duygunu kontrol et.”
Kısa bir an durdu.
“Bağımız yok,” diye ekledi. “Ama birazını bana aktarabilirsin.”
İlyara bunun nasıl mümkün olduğunu sorgulamadı. İçinde yükselen o keskin, boğucu duygudan kurtulmak için düşünmeye değil, yalnızca rahatlamaya ihtiyacı vardı. Gözlerini kısa bir an kapattı ve kendini bıraktı.
Gerçekten de işe yaramıştı.
Göğsünü sıkan baskı gevşedi, nefesi derinleşti; az önce içinde birikmiş olan o karanlık, sanki bir yerden çözülüp dağılıyordu. İlk kez, o anın içinde, gerçekten hafiflediğini hissetti.
Ama bu hafiflik yalnızca onda kalmadı.
Arın’ın bedeni bir anda gerildi.
Parmakları dizginlerin üzerinde sertleşti, omuzları hafifçe kasıldı ve hiçbir uyarı vermeden atı hızlandırdı. Bu ani değişim İlyara’yı hazırlıksız yakaladı; dengesi bozuldu, öne doğru savruldu ve istemeden ona çarptı. Refleksle kollarını onun etrafına doladı, tutunmaktan başka seçeneği yoktu.
Bir an geri çekilmeyi düşündü.
Ama yapamadı.
Arın bundan rahatsız olmuş gibi görünmüyordu. Ne onu itmişti ne de arkasına dönüp bakmıştı. Sadece atı sürmeye devam etti.
Yol boyunca tek kelime etmedi.
İlyara da konuşmadı.
Zaman uzadıkça, tutunduğu yerden biraz daha yaklaştığını fark etti. Direnmek yerine kendini bırakmak daha kolay gelmişti. Başını yavaşça onun omzuna yasladı, gözlerini kapattı ve atın ritmik hareketiyle birlikte zihnindeki düşünceler de yavaş yavaş dağıldı.
Uzun zamandır ilk kez… hiçbir şey düşünmeden durabildi.
---
Şehre vardıklarında kalabalık ve gürültü onları bir anda içine aldı.
İlyara gözlerini açtığında, taş binaların gölgesi üzerlerine düşüyor, dar sokaklar birbirine karışıyor, insanlar hızlı ve amaçlı adımlarla yanlarından geçip gidiyordu. Kasabanın dağınık sessizliğinin aksine burada her şey daha yoğun, daha düzenli ve bir o kadar da boğucuydu.
Arın atı durdurduğunda, elini uzatıp ona kapşonlu siyah bir pelerin verdi.
“Bunu giy,” dedi kısaca.
İlyara pelerini omuzlarına geçirirken, onun bu küçük ama gerekli hareketine anlam vermek zorunda kalmadı. Gözlerini kapatan kapüşon, bakışlardan saklanmanın en basit yoluydu.
Birlikte yürümeye başladılar.
İlyara’nın dikkati kısa süre içinde etrafa kaydı. Şehrin yapıları, taş duvarların yükselişi, dar sokakların birbirine dolanışı… gördüğü her şey, alışık olduğu dünyadan biraz daha farklı, biraz daha ağır geliyordu. Farkında olmadan adımları yavaşladı.
Arın’ın ilerlediğini geç fark etti.
Başını kaldırdığında aralarındaki mesafe açılmıştı.
Adımlarını hızlandırdı.
“Ar—”
Sesi yarım kaldı.
Çünkü o anda birilerinin Arın’a yaklaştığını gördü.
Üzerlerindeki üniformalar tanıdıktı.
Morhenalar.
İlyara olduğu yerde durdu. Gözlerini onlardan ayıramadı. İçine ince bir huzursuzluk yayıldı; bu insanların ne olduğunu biliyordu. Duygusuz. Acımasız. Tereddüt etmeyen.
Arın da bir morhenaydı.
Ama…
O Arın’dı.
Bu düşünce, içinde adını koyamadığı bir şey bıraktı.
Bakışlarını ondan ayıramadı.
Arın önündeki morhenayla konuşurken, arkasından biri sessizce yaklaştı. İlyara bunu gördü—ama anlamlandırması bir an sürdü.
Ve o an yeterliydi.
Adam bir hamlede Arın’ın başına bir çuval geçirdi.
Arın tepki verdi, bunu fark etmişti; omuzları gerildi, hareket etmek istedi. Ama önündeki morhena onu oyaladı, geri dönmesine izin vermedi.
İkisi arasında kısa, görünmez bir mücadele yaşandı.
Sonra…
Bir şey Arın’ın boynuna saplandı.
Hareketleri yavaşladı.
Direnci kırıldı.
Ve bir anda tamamen durdu.
İlyara’nın kalbi sertçe çarptı.
Ne olduğunu anlayamadı.
Çuvalı geçiren kişi Arın’ı omzuna aldı; bu kadar kolay, bu kadar sıradan bir hareketle. Sanki taşıdığı şey bir insan değilmiş gibi.
Morhenalar kendi türlerinden birini neden böyle alıyordu?
Zihni cevap bulamadı.
Ama bedeni çoktan harekete geçmişti.
“Durun—”
Sesi yükseldiği anda bir el ağzını kapattı.
Ani ve sertti.
Nefesi kesildi.
Gözleri korkuyla açıldı.
Arkasındaki kişi onu kendine doğru çekti, dengesi bozuldu, ayakları yere sürüklendi. Direnmeye çalıştı ama tutuş demir gibiydi.
Dar bir sokağın karanlığına doğru çekiliyordu.
Işık geride kalıyordu.
İlyara başını zorla çevirdi.
Son bir kez baktı.
Arın’ı gördü.
Onu bir arabaya bindiriyorlardı.
İlk karşılaştıkları gün gördüğü at arabasına benziyordu.
Kapı kapandı.
Görüntü kayboldu.
İlyara’nın bakışları karanlığa gömülürken, onu tutan kol biraz daha sıkıldı.
Ve şehir bir anda ondan uzaklaştı.
Bölüm etkileşimi
