5. bölüm · İlyara: Kayıp His

5.Bölüm: Garip Bir Kasaba

Meibye .

Günler birbirinin içine karışmıştı.
Aynı patika. Aynı sisli sabahlar. Aynı akşam ateşi.
Ama bu kez küçük bir şey değişmişti.
İlyara artık ona seslenebiliyordu.
Bu bir isim değildi tam olarak. Daha çok bir çağrıydı. Sanki havada bırakılmış, geri dönüp ona değen bir ses.
Ona bu kadar alışacağını düşünmemişti. Hayatında hiç kimseyle bu kadar uzun süre yan yana yürümemişti. Aynı adımları paylaşmak, aynı gökyüzünün altında susmak… İçinde tuhaf bir heyecan vardı; adını koyamadığı, bastırmaya çalıştıkça daha belirginleşen bir yakınlık.
Ona “Arın” dediğinde itiraz etmemişti.
Ama kabul de etmemişti.
Yine öndeydi.
Aynı ölçülü adımlarla yürüyordu. Omuzları dik, başı hafifçe öne eğik. Çevresini süzüyor ama hiçbir şeye takılıp kalmıyordu. Bakışları oyalanmayı bilmiyordu.
İlyara ise geride kalmıştı.
Yorgunluk artık kemiklerine işlemişti. Ayaklarını kaldırmak yerine toprağın üzerinde sürür gibi yürüyordu. Her adımda kuru toprak hafifçe savruluyor, bileklerine ince bir toz tabakası yapışıyordu. Güneş tam tepedeydi.
Yakıcı. Acımasız.
İlyara bir an durdu.
Uzakta, ağaçların arasından yükselen düzensiz bir çizgi fark etti. Doğaya ait olmayan bir şekil.
Elini alnına götürdü. Gözlerini kısarak baktı.
İlk başta hiçbir şey seçemedi.
Sonra gördü.
Çatıların sivri hatları.
İnce bir baca.
Üst üste binen ahşap siluetler.
Kasaba.
Yüzündeki yorgunluk bir anlığına silindi. Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. Günlerdir içinde biriken belirsizliğin arasından sızan ilk gerçek umuttu bu.
Kalbi hızlandı.
Başını ona çevirdi.
“Ka-saba…” dedi, emin olmak ister gibi.
“Kasaba… değil mi?”
Üniformalı yalnızca başıyla onayladı.
İlyara farkında olmadan adımlarını hızlandırdı. Onu geçti. Sanki birkaç adım daha atarsa her şey normale dönecekmiş gibi yürüyordu.
Kasabaya yaklaşırken aklında basit şeyler vardı. Sıcak bir yatak. Dumanı tüten bir çorba.
Ve kana kana içeceği soğuk bir su.
Belki uzun bir banyo. Üzerine sinmiş orman kokusunu yıkayıp atmak için.
Ama yaklaştıkça içindeki o ince huzursuzluk büyümeye başladı.
Bir şey… yerli yerinde değildi.
İlk evler belirginleştiğinde zaman sanki hafifçe eğildi.
Kıyafetler farklıydı.
Kadınlar uzun, ağır kumaşlı elbiseler giyiyordu. Küçük kız çocukları bile aynı ağırlığı taşıyordu. Erkeklerin bir kısmı sade tunikler içindeydi, bir kısmıysa gri zırhlara bürünmüştü. Yanlarında kılıçlar taşıyorlardı.
Tıpkı onun gibi.
İlyara’nın adımları yavaşladı. Etrafı daha dikkatli izlemeye başladı.
Bir kadın gördü. Çiçekleri suluyordu.
Ama elleriyle.
Avuçlarını havada daireler çizerek hareket ettiriyor, parmak uçlarından süzülen su damlaları bitkilerin üzerine ince bir yağmur gibi düşüyordu. Su, havada yön değiştiriyor; kadının bilek hareketine itaat ediyordu.
İlyara gözlerini kırpıştırdı.
Biraz ileride bir adam, yola düşmüş koca bir kayayı çıplak eliyle kaldırdı. Taşı, ağırlığı yokmuş gibi kenara fırlattı. Toprak hafifçe sarsıldı.
İlyara’nın midesi boşluğa düştü.
Tam o sırada küçük bir kız çocuğu parmak uçlarını ateşe yaklaştırdı. Alev kıvrıldı. Dans etti. Avuçlarının arasında, sahibini tanıyan bir canlı gibi hareket etti.
İlyara’nın nefesi yavaşladı.
Gözleri etrafta dolaştı. İnsanların yüzleri sakindi. Kimse şaşkın değildi. Kimse dönüp bakmıyordu.
Burası neresiydi?
Boğazı kurudu.
Bu…
Bir rüya mıydı?
Tam o sırada bir omuz sertçe ona çarptı.
Dünya bir anlığına karardı.
İçine bir şey doldu.
Ağır. Keskin.
Göğsüne bir öfke saplandı; tanımadığı ama içini yakan bir öfke. Hemen ardından başka bir duygu geldi. Daha derin. Daha yıkıcı. İçini içerden çökerten bir yas.
Nefesi göğsünde takıldı. Hava vardı ama içine girmiyordu. Dizleri çözüldü ve olduğu yere çöktü.
Yakasını çekiştirdi.
Kalabalığın sesi uzaklaştı.
Ve sonra—
Bir anda her şey yok oldu.
Az önce göğsünü ezen o ağırlık sanki hiç var olmamıştı.
İlyara başını kaldırdı.
Ona çarpan kişi birkaç adım ötede durmuştu. Uzun, koyu renkli bir pelerin giymişti. Kapüşonu başına çekilmişti; yüzü gölgede kalıyordu.
Ama başı hafifçe ona doğru dönüktü.
Yüzünü seçemiyordu.
Yine de bakıldığını biliyordu.
Bakış, gereğinden bir an daha uzun kaldı.
Sonra pelerinli figür kalabalığın içine karıştı.
Gözleri üniformalıyı aradı.
“A-rın?” diyebildi fısıltıyla.
“S-sen… yaşıyorsun!”
Yabancı bir sesti. Titrek. İnançla korku arasında sıkışmış.
İlyara başını çevirdi.
Üniformalının boş gözleri ona bakıyordu. Sanki bir adım atacakmış gibiydi. Ama bir adam boynuna sarılmıştı. Kolları sıkıca dolanmıştı; sanki bırakırsa bir daha asla bulamayacakmış gibi.
Kimdi bu?
Bir adam üniformalının boynuna sarılmıştı. Kolları sıkıca dolanmıştı; sanki bırakırsa bir daha asla bulamayacakmış gibi.
Üniformalı bir an hareketsiz kaldı.
Sonra adamın kollarını boynundan çözdü.
Hareketi hızlıydı. Sertti. Ama öfkeli değildi.
Sadece iterek önünden uzaklaştırdı.
Adam hazırlıksız yakalanmıştı. Dengesini kaybedip yere düştü.
Kalabalık geri çekildi. Uğultu yayıldı.
“Ne yapıyorsun?” diye bağırdı adam. “İnsan arkadaşına böyle mi davranır?”
Üniformalı cevap vermedi.
Gözleri boştu.
“Senin öldüğünü söylemişlerdi,” dedi adam ayağa kalkarken.
İlyara yanına yaklaştı.
Öldüğünü mü söylemişlerdi?
Adamın yüzündeki öfke yerini korkuya bıraktı.
“Bir dakika…” dedi. “Bu… bu olamaz.”
Bir adım geri attı.
“Anne bak… bu morhena değil mi?” diye bir çocuk fısıldadı.
Kelime dalga gibi yayıldı.
Kalabalıkta uğultu başladı. İnsanlar geri çekildi. Bazıları hızla uzaklaştı, bazıları mesafeyi koruyarak izlemeye devam etti.
İlyara omuzlarının gerildiğini hissetti.
“Şşş… Uzak dur ondan,” dedi kadın, çocuğunun elini sertçe kavrayıp kalabalığın içine çekti.

Morhena.
Yabancının gözleri büyüdü. Bir adım daha geri çekildi.
“Nasıl olur?” dedi, sesi inançla korku arasında sıkışmıştı.
Bakışı değişti. Şaşkınlık yerini tiksintiye, tiksinti ağır bir acımaya bıraktı.
“Keşke ölü olarak kalsaydın.”
İlyara’nın göğsü sıkıştı.
Üniformalıya baktı.
Yüzünde hiçbir şey yoktu.
Ne savunma.
Ne öfke.
Ne inkâr.
Sanki söylenen söz ona değmemişti.
Yabancı gözünü ondan ayırmadan konuştu:
“Sen bir morhenayla mı geziyorsun?”
Bakış bu kez İlyara’ya çevrildi.
Soru değildi bu. Hükümdü.
İlyara’nın boğazı kurudu. Ne diyeceğini bilemedi.
“Kimsin sen?” dedi adam bu kez, bakışlarını üniformalıdan ayırıp doğrudan ona çevirerek.
Bakışı sertti.
İlyara bir adım geri çekildi.
“B-ben… morhena nedir bilmiyorum,” dedi. Sesi titredi.
Adam kısa, keskin bir kahkaha attı.
“Bilmiyor musun? Şu an bir tanesiyle yan yanasın.”
Kalabalıkta uğultular çoğaldı.
Bakışlar artık yalnızca üniformalının üzerinde değildi.
İlyara da o bakışların ortasında kaldı.
Farkında olmadan kollarını göğsünde kavuşturdu.
Adamın yüzü gerildi.
Yere tükürdü.
“Yoksa sen…” dedi, bakışlarını kısmıştı.
Kalabalıkta bir hareketlenme oldu.
Bir kadın nefesini içine çekti.
“Veyra…” dedi biri, neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir sesle.
Kelime ağırdı.
Uğultu bir anda yön değiştirdi.
Etrafı gri zırhlı adamlar sarmaya başladı.
Yabancı İlyara’ya doğru bir adım attı.
İlyara gerildi ve üniformalıya dokundu.
Üniformalı anında yabancıyla İlyara’nın arasına girdi. Vücudu kasıldı. Eli kılıcın kabzasına kaydı.
İlyara bu yükselen gerilimi hissetti ve atıldı.
Kılıç henüz çekilmeden bileğine sarıldı.
“Yapma,” dedi gözlerinin içine bakarak.
Yabancı korkuyla geri adım attı. Bir an daha bakışlarını üniformalıdan ayıramadı, sonra kalabalığın içine karıştı.
Üniformalının gözlerindeki o boşluk yeniden belirginleşti.
İlyara o bakışın içine düşmemek için kendini zorladı. Parmakları hâlâ onun bileğindeydi. Nabzı sertti. Soğuktu.
Bir an geç kaldığını düşündü.
Ya onu engellediyse?
Ya yapması gerekeni durdurduysa?
Elini yavaşça geri çekti.
Bu kez geri çekilmek korkudan değildi yalnızca.
Sanki ona dokunmaya hakkı yokmuş gibi hissetti. Sanki o mesafe korunmalıydı.
Üniformalının omuzları ağır ağır gevşedi.
Hiçbir şey söylemeden dönüp yürümeye başladı. Kalabalık önünde iki yana açıldı. İnsanlar temas etmemeye özen gösteriyordu; bakıyorlar ama yaklaşmıyorlardı.
Yabancının peşinden gitmedi.
Gri zırhlılar kalabalığı dağıtmaya başladı. Uğultu azaldı. Meydan yavaş yavaş boşaldı.
İlyara yerinde kaldı.
Ve ilk kez, yanında yürüyen adamın gerçekten insan olup olmadığından emin değildi.