16. bölüm · İlyara: Kayıp His

16.Bölüm: Kırılma

Meibye .

İlyara

İlyara yol boyunca elbisesinin eteğini çekiştirdi. Eteği boydan boya yırtıldığı için bacağının büyük bir kısmı açıkta kalıyordu. Kumaş ne kadar aşağı çekilse de açıklığı kapatmaya yetmiyordu. Soğuk hava tenine değdikçe huzursuzluğu artıyordu.
Bir yandan da üniformalıyı izliyordu.
Adamın bakışları hiç kaymıyordu. Ne bir tereddüt ne de fark etmiş olabileceğine dair en ufak bir işaret vardı. Sanki o açıklığı görmüyormuş gibi davranıyordu.
Ya da gerçekten görmüyordu.
İlyara hangisinin daha rahatsız edici olduğuna karar veremedi.
Üniformalı atı ağaçların arasına yönlendirdi. Dallar omuzlarına sürtünürken dizginleri çekip durdu, ardından sessizce inip atı yakındaki bir ağaca bağladı.
Başını kaldırıp İlyara’ya baktı.
“Sen burada bekle,” dedi. “Kasabadan bir şeyler alıp geleceğim.”
Cevap beklemeden arkasını döndü ve kasabanın girişine doğru yürüdü.
İlyara bir süre onun uzaklaşmasını izledi. Silueti ağaçların arasında kaybolduğunda başını çevirip etrafına bakındı.
Bu kasabaya bu kadar yaklaşmak bile yeterliydi. Bastırdığı anılar kendiliğinden yüzeye çıkıyordu. Özellikle de o gece…
At huzursuzca yer değiştirdi. İlyara dizginleri gevşetip boynuna doğru eğildi, avucunu yavaşça sıcak derisine bastırdı.
Elleri titriyordu.
“Sakin ol, İlyara,” diye mırıldandı. “Her şey yolunda.”
At sırtında geçirdiği süre kasıklarında donuk bir ağrı bırakmıştı. Yürümek daha iyi gelir diye düşündü ve yavaşça attan indi.
Ayakları yere değer değmez atın hareketi değişti. Gerginliği bir anlığına gevşedi, sonra başını yana çevirip birkaç adım uzaklaştı.
İlyara duraksadı, adımları bir an yerinde asılı kaldı. Yine de geri çekilmedi; dikkatli adımlarla ata doğru yürüdü. Yaklaştıkça at bağlı olduğu ağaçtan uzaklaşmaya çalıştı. Her hamlesinde ip geriliyor, derisi sert kabuğa sürtünüyordu.
“Sakin ol…” dedi, ellerini yavaşça kaldırarak. “Bir şey yok.”
Ama sesi bu kez daha temkinliydi.
Bir adım daha attı.
At aniden kişnedi.
İlyara hızla uzanıp dizginleri yakaladı. “Şşş… sakin ol, bir şey yok,” dedi, sesi beklediğinden daha gergin çıkmıştı.
Ama sözleri karşılık bulmadı.
At bir anda şaha kalktı.
İlyara’nın parmakları dizginlerden kaydı; dengesini kaybedip sırt üstü sert toprağa düştü.
“Ah…”
Nefesi bir an kesildi.
Başını kaldırdığında atın çoktan dizginlerden kurtulduğunu gördü. Düşerken ipi gevşetmiş olmalıydı.
“Kahretsin!” diye küfretti.
At kasabaya doğru koşuyordu.
Evini hatırlamış olmalıydı, diye düşündü. Ama şimdi Arın’a ne diyecekti? Ona kızar mıydı?
Gerçi… kızabiliyor muydu?
İlyara kaşlarını çattı.
Bilmiyordu.
Ve bilmek de istemiyordu.
O insan değildi.
Yine de… onun yanında olmasını istiyordu.
Onu kaybedemezdi.
“Bakın burada kim varmış,” dedi alaycı bir ses.
İlyara’nın gözleri korkuyla büyüdü. Hızla arkasını döndüğünde adamı gördü.
Adamı tanıdı.
Atın sahibi.
“Küçük hırsız geri dönmüş,” dedi ve ağır adımlarla ona doğru yürümeye başladı. Sağ elinde tuttuğu balta gevşekçe aşağı sarkıyordu ama her adımda hafifçe sallanıyordu.
İlyara yerden kalkmaya çalıştı fakat beline saplanan acıyla inledi. Ayağa kalkamadı. Dengesini kaybedince tekrar toprağa oturdu ve refleksle geri çekildi.
Geri geri sürünmeye başladı.
Gözleri istemsizce etrafı taradı. Üniformalıyı arıyordu.
Nerede kalmıştı?
Adam sırıttı.
“Baş başayız,” dedi, sesi alçak ama kendinden emindi. “Boşuna kimseyi arama.”
Birkaç adım daha yaklaştı.
“O ucube gelene kadar vaktimiz var.”
Adam ağır bir hareketle İlyara’nın üzerine eğildi ve ayağını kaldırıp onu sertçe yere bastırdı. İlyara’nın sırtı toprağa çarptı; acıyla dişlerini sıktı, dudaklarının arasından keskin bir nefes çıktı.
“Ne yapıyorsun?” diye bağırdı, bakışlarını ondan ayırmadan. Sert görünmeye çalışıyordu ama adamın yüzüne yayılan o kirli sırıtış içini ürpertti.
Geri çekilmeye çalıştı.
Adam bu kez ayağını karnına bastırdı. Baskı arttıkça İlyara’nın nefesi kesildi; göğsü yükseldi ama içine hava dolmadı.
“Hemen gitmek yok,” dedi adam, sesi alçak ve keyifliydi. “Artık burada ünlüsün.”
İlyara başını kaldırdı, gözleri bulanıklaşmıştı ama yine de ona bakmayı sürdürdü.
Adam biraz daha eğildi. Yüzü tehlikeli bir yakınlığa geldi.
“Kellene ödül kondu,” diye fısıldadı.
Sözlerini uzatmadı.
“Kadim’in gölgesi.”
İlyara’nın kalbi hızlandı. Kadim de kimdi?
“Ben kimsenin gölgesi değilim,” dedi, nefesini toparlamaya çalışarak.
Adam kısa, boğuk bir kahkaha attı. Baltayı gevşek bir hareketle havada çevirdi; metalin donuk yüzeyi ışığı yakalayıp kayboldu.
“Senin o gücün…” dedi, parmağıyla onu işaret ederek, “Kadim’in gücüyle aynı.”
İlyara’nın çenesi gerildi. Bu lanetli güç başına bela olmaya devam ediyordu.
“Kadim diye birini tanımıyorum,” dedi, gözlerini onunkilerden ayırmadan.
Adamın yüzündeki ifade değişti. Sırıtışı hafifledi, yerini ölçen bir bakışa bıraktı.
“Demek söylentiler doğruymuş…” diye mırıldandı.
İlyara kaşlarını çattı.
“Ne söylentisi?”
Hafifçe kıpırdandı ama adam ayağındaki baskıyı artırınca tekrar olduğu yerde kaldı.
“Bu söylenti de ne?” diye yineledi, sesi bu kez daha sertti.
Adam ayağını çekip doğruldu. Baltayı elinde tartar gibi tutarak birkaç adım geri çekildi, ardından tekrar ona döndü.
“Otuz yıl kadar önce,” dedi yavaşça, “bir bebek doğmuş. Kehanette adı geçen çocuk…”
“Kehanet mi?” diye araya girdi İlyara.
Adam sırıttı.
“Evet, kehanet. Ama senin o olup olmamanın bir önemi yok.” Omuz silkti. “Ben alacağım ödüle bakarım.”
Yeniden ona doğru yürümeye başladı.
İlyara refleksle geri çekildi ama mesafe yoktu. Adam bir adımda arayı kapatıp ayağıyla onu tekrar yere bastırdı.
“Şerefsiz!” diye bağırdı İlyara, acıyla kıvranarak.
Adam bu kez ayağını elinin üzerine bastırdı.
İlyara’nın çığlığı ormanın içinde yankılandı.
“Seni geberteceğim!”
Adam buna yalnızca sırıttı. Baltasını yavaşça kaldırdı.
İlyara gözlerini kapadı, kollarını içgüdüyle yüzüne siper etti.
Ama balta inmedi.
Bunun yerine adamın boğuk bir gülüşü duyuldu.
İlyara gözlerini açtı.
“Senden Kadim falan olmaz, ezik şey—”
Ezik şey…
Tuhaf kız…
Yine mi sen?
İlyara’nın parmakları toprağa gömüldü. Nemli zemin avucunun içinde ezildi. Göğsünde biriken o tanıdık sıkışma bu kez geri çekilmedi; büyüdü, sertleşti, içini yakar gibi yayıldı.
Başını yavaşça kaldırdı. Gözleri adamınkileri buldu.
Ve bu kez bakışlarını kaçırmadı.
Başını hafifçe yana çevirdi.
“Öl…”
Kelime dudaklarından neredeyse fısıltıyla döküldü.
Adamın sesi bir anda kesildi.
Nefes almaya çalıştı. Göğsü yükseldi ama içine hava dolmadı. Parmakları boğazına gitti.
Elindeki balta gevşedi ve İlyara’nın başının yanına düştü.
Ama İlyara kıpırdamadı.
Bakışları adamın üzerinde kilitlenmişti.
Adam dizlerinin üzerine çöktü.
“Y-yapma…” dedi, titreyen eliyle ona doğru uzanarak.
İlyara yavaşça doğrulup oturdu.
Gözlerini ondan ayırmadı.
Ve gülmeye başladı.