21. bölüm · İlyara: Kayıp His

21.Bölüm: Kaybedilenler

Meibye .

İlyara

İlyara, karşısında oturan kadının Arın’a dokunuşunu izlerken içinde yavaş yavaş yükselen şeyin ne olduğunu tam olarak adlandıramıyordu; bu yalnızca bir rahatsızlık değildi, bir öfke de değildi, sanki bir sınır aşılmış ve o sınırın geriye dönüşü kalmamıştı.
Kim olursa olsun böyle bir şeye maruz kalmamalıydı… ama Arın söz konusu olduğunda bu düşünce yerini daha sert, onu korumaya zorlayan bir şeye bırakıyordu.
Bu yabancı dünyada, kendini en savunmasız hissettiği her an onun yanında duran kişi hep Arın olmuştu. Bu yüzden ona karşı, adını koyamadığı ama inkâr edemediği bir yakınlık hissediyordu.
Bedeninin derinlerinde kabaran o tanıdık öfkeyi fark etti ve onu bastırmak yerine yavaşça yüzeye çıkarmaya başladı. Elna’dan öğrendiği buydu; duygularını saklamak değil, onları bulup ortaya çıkarmak. Ancak bu hâlâ kontrol etmesi zor bir şeydi… ve bunu daha önce bir başkası üzerinde denememişti.
Ellerinde yükselen siyah dumanları fark ettiğinde dudaklarının kenarında ince bir gülümseme belirdi; bu kez gerçekten işe yarıyordu. Ama bunu fark eden tek kişi o değildi.
“Üç Numara,” dedi Veyra, bakışları doğrudan İlyara’nın ellerine kayarken. “Öldür onu.”
Sözlerinin ardından tahtına yaslandı, sanki sonucu zaten biliyormuş gibi.
Arın önce Veyra’ya baktı, ardından bakışlarını İlyara’ya çevirdi ve bir adım attı… ama orada durdu.
İlyara bir anda yerden kalkarak arkasındaki Üç Numara’ya döndü. Adam hiç tereddüt etmeden omzundan yakalayıp elindeki hançeri ona doğru savurdu.
İlyara üzerine gelen hançerli eli bileğinden yakaladı ve bakışlarını duygusuz Morhena’nın gözlerine sabitledi.
Üç Numara, İlyara’nın dokunuşuyla hafifçe titredi ve bakışları onunkiyle kilitlendi. İlyara, tuttuğu eli sertçe kendine çekti. Adamın bedeni bu ani hareketle sarsıldı; başı istemsizce öne eğildi ve yüzü İlyara’yla aynı hizaya geldi. Gözlerini bir an bile onunkilerden ayıramıyordu.
“Ne yapıyorsun? Öldür onu!” diye bağırdı Veyra.
Ama Üç Numara’nın odağı artık yalnızca İlyara’ydı.
İlyara’nın altındaki zemin kaydı ve bu kez alışık olduğu düşüş hissi bile gelmedi; sanki bedeninin ağırlığı bir anda yok olmuş, yön kavramı anlamını yitirmişti. Etrafında ne tutunabileceği bir yer vardı ne de kendini konumlandırabileceği bir boşluk—yalnızca her şeyi içine çeken, sınırları belirsiz bir karanlığın içinde asılı kalmış gibiydi.
Bu karanlık, daha önce girdiği zihinlere benzemiyordu. Orada her zaman bir iz olurdu—dağınık da olsa bir düşünce, bir duygu, bir anının kırıntısı… ama burada hiçbir şey yoktu. Ne bir başlangıç hissi ne de bir son.
Ve o anda fark etti.
Bu bir insanın zihni değildi.
Bu, bir Morhena’nın zihniydi.
Bilinmeyen, şekilsiz ve nereye uzandığı kestirilemeyen bir boşluk… sanki var olması bile bir hataymış gibi duran, içi doldurulmamış bir kabuk.
Bir an için gerçekten hiçbir şey bulamayacağını düşündü; sanki bu karanlık onu yutacak ve içinde kaybolup gidecekti.
Ama sonra, bu hiçliğin derinliklerinde çok zayıf bir titreşim hissetti—bir şey, çok derinde, var olmaya direniyor gibiydi.
Ve İlyara, Elna’dan öğrendiklerini hatırladı; bir başkasının zihnine girdiğinde, önce onun boşluğuna düşer, sonra o boşluk seni sakladığı anılara doğru çekmeye başlardı… eğer içinde hâlâ hatırlanacak bir şey kaldıysa.
Bu düşünce zihninde yer ederken dudaklarının kenarında hafif bir kıpırtı belirdi; bulmuştu.
Karanlık, fark edilmesi zor bir şekilde çözülmeye başladı.
Önce ses geldi.
Metalin metale çarpan sert yankısı…
Ardından görüntü şekillendi.
İlyara arkasını döndüğünde kendini bir savaş meydanının ortasında buldu. Gri zırhlılar birbirini acımasızca öldürüyor, çarpışmanın sesi her yeri dolduruyordu.
Ve sonra onu gördü.
Üç Numara… ölü bedenlerin arasındaydı.
İlyara bir an duraksadı; karşısındaki şeyde tutunabileceği hiçbir iz yoktu. Ne korkuya benzeyen bir tepki, ne de hayatta kalmaya dair bir yönelim… yalnızca içi tamamen boşaltılmış, yönsüz bir durgunluk.
Aradığı şeyi bulamayınca zihni bir anlığına köprüdeki adama kaydı; o ağır, bastırıcı his—yetersizlik, değersizlik ve ne yaparsa yapsın yetmeyeceğini bilmenin ağırlığı—içinde hâlâ duruyordu.
Bu kez onu bastırmadı, aksine o hissi olduğu gibi alıp karşısındaki boşluğun içine bıraktı.
O his ondan koparken anı çözülmeye başladı ve İlyara kendini yeniden taht salonunda bulduğunda, Üç Numara’nın bedeninde düzensiz bir hareketlenme olduğunu fark etti.
Adamın parmakları önce gevşedi, ardından hançer elinden kayarak taş zemine düştü ve çıkan ses odada yankılandı.
Üç Numara hareket etmedi; dizleri yavaşça çözüldü ve olduğu yere oturdu, başını kaldırmadan, bakışlarını sabit bir noktaya kilitlemiş halde kalmaya devam etti.
Etrafındaki hiçbir şeye tepki vermiyor, ne gelenlere bakıyor ne de az önce olanlara dair en küçük bir iz taşıyordu; yalnızca orada kalıyordu.
Veyra’nın gözleri bir anlığına büyüdü. Bu çatlağı hemen toparladı, oturuşunu düzeltti ve bakışlarını İlyara’dan ayırmadan konuştu.
“İki Numara…” dedi sakin bir sesle, ardından keskinleşerek, “…bir şeyler yap.”
İlyara, bakışlarını Üç Numara’dan çekip Veyra’ya çevirdi ve belli belirsiz bir gülümsemeyle ona doğru yürümeye başladı.
İçinde yükselen şey bu kez farklıydı; yalnızca bir güç hissi değil, dokunduğu yerde iz bırakan, geri çekildikçe daha da derine işleyen bir şeydi.
Ve İlyara, onu kullandıkça değil, bıraktığında eksildiğini fark etti.
Arın’ın kılıcını çekip ona doğru koştuğunu gördüğü anda, bir anda yanında bitmesi bir oldu. Çok hızlıydı. Gözleri korkuyla büyürken kalbi sızladı.
Ona mı saldırıyordu?
Arın kılıcını savurduğu anda İlyara refleksle gözlerini kapatıp yere çöktü. Metalin tenine değmesini beklerken, havayı yaran darbenin ardından gelen keskin sesi duydu—metal metale çarpmıştı.
“Ne yapıyorsun? Bir Numara!” diye bağırdı Veyra.
İlyara gözlerini yavaşça açtı, başını kaldırıp yukarı baktı.
Arın, İki Numara’yla çarpışıyordu. Kılıçları çapraz bir şekilde birbirine kilitlenmişti; ifadesiz yüzlerle birbirlerine bakıyorlardı.
Bu anı fırsat bilen İlyara ayağa fırlayıp ikisinden de uzaklaştı. İki Numara bakışlarını ona çevirdi, ancak Arın’ın engelini bir türlü aşamıyordu.
İlyara’nın omuzları gevşedi ve yeniden Veyra’ya döndü—bu kez yürümek yerine koştu. Veyra bunu fark eder etmez tahtından sıyrılıp kapıya yöneldi, ama İlyara ona kaçacak alan bırakmadı; üzerine atladı. İkisi birlikte sert zemine çarpıp yuvarlandı.
Veyra sırtüstü yere serilirken, İlyara onun üzerine çıktı. İçinde yükselen bu tuhaf saldırganlığın kaynağını anlayamıyordu… ama bırakmadı. Aksine, tutuşunu daha da sıkılaştırdı.
Bu, onun tek şansıydı.
Veyra ölecekti.
Evet… ölecekti.
Veyra altında çırpınarak, “Üç Numara! Dört Numara!” diye bağırdı.
İlyara dizlerini Veyra’nın iki yanına yerleştirip tüm ağırlığını üzerine verdi, ardından başını iki eliyle kavrayarak gözlerini kendi gözlerine kilitledi.
“Hayır!” diye bağırdı Veyra. “Kadim’in gölgesi—”
Kapı büyük bir gürültüyle açıldı; içeri birden fazla Morhena doluştu.
İlyara gelenleri fark ettiğinde artık çok geçti. Altındaki zemin kaymaya başlamıştı bile.
Karanlık onu içine aldı. Bu her seferinde biraz daha kolay oluyordu. Başkasının zihninde dolaşmak, İlyara’nın kalp atışlarını hızlandırıyor, içinde açıklayamadığı bir heyecan uyandırıyordu. Dışarıdaki kargaşa artık onun için anlamını yitirmişti; çünkü birinin bilinçaltına girdiği anda dış dünyayla olan bağı kopuyordu. Geriye sadece o… ve anılar kalıyordu.
“Baba!” diye seslendi küçük bir kız.
İlyara arkasını döndüğünde kendini bir evin içinde buldu. Küçük kızın karşısında gri zırhlı bir adam duruyordu—bir Taşkan.
Adam küçük kızı kucağına alarak, “Benimle gelemezsin, Veyra,” dedi.
Küçük kız bu cevaba hemen ofladı.
“Ama ben yaralanırsan seni iyileştiririm,” dedi, ellerini ona doğru uzatarak.
Adamın yüzünde yumuşak bir gülümseme belirdi. “Elbette, bir tanem… ama önce büyümen gerek,” dedi ve alnını öptü.
Küçük kız başta itiraz etti, ancak babası onu gıdıklayınca gülmeye başladı.
İlyara bir kez daha arkasını döndü.
Bu kez kendini hastaneyi andıran bir yerde buldu.
Sedyede, sırtı dönük bir Taşkan oturuyordu. Yaralıydı; bir doktor sessizce yaralarını sarıyordu. İlyara’nın tam karşısında ise bir kadın duruyordu—Veyra. Onları gizlice izliyordu.
İlyara bu anıda fazla oyalanmadı; arkasını çevirdi.
Bu kez kendini eski, tahta bir kulübenin içinde buldu. Tek odalıydı. Yatakta yeni doğum yapmış genç bir kadın yatıyordu; kollarında kundağa sarılı bir bebek vardı. Bir adam kadının yanına gelip önce anneyi, ardından bebeği öptü. Eşi olmalıydı.
Kapı bir anda açıldı. Odadaki herkes başını o yöne çevirdi; İlyara da onlarla birlikte baktı.
İçeriye bir Taşkan girdi; zırhı yer yer yırtılmış, bedeninde açık yaralar vardı. Başını öne eğmişti ve yüzü gölgede kalıyordu; İlyara bakışlarını ne kadar zorlarsa zorlasın, onu seçemedi.
“Taren…” dedi adam. Sesi boğuktu.
Taşkan kılıcına dayanarak diz çöktü. “Çok yaklaştılar,” dedi soluk soluğa. “Artık onu götürmeliyiz.”
Kadın başını çevirip yanındaki kişiye baktı. Bu… Veyra’ydı.
“Zamanı geldi,” dedi sakin bir sesle.
Veyra küçük bir kâğıt ve kalem uzattı. Kadın bebeği yatağa bıraktı ve birkaç kelime yazmaya başladı.
İlyara farkında olmadan ona yaklaştı. Artık Veyra dikkatini çekmiyordu. Gözlerini bu kadından alamıyordu.
Kâğıda baktığı anda donup kaldı. Kalbinin sesi kulaklarında yankılandı. Gözleri bir an bebeğe kaydı, sonra tekrar kâğıda döndü.
Ardından kadının yüzünü incelemeye başladı—gözlerini, burnunu, dudaklarını…
O… annesi miydi?
Sadece kâğıtta bir isim yazıyor diye bu gerçek olamazdı. Bu bir tesadüf olmalıydı.
Bakışları kapanan kapıya kaydığı anda kulübe yok oldu.
Yerini, her tarafı kaplayan ölü bedenler aldı. Uzun elbiseli kadınlar… gri zırhlı adamlar…
Bir ağlama sesi dikkatini çekti.
İlyara ölülerin arasından dikkatlice ilerlerken burnuna çürümenin ağır kokusu doldu. Bu artık bir anıdan çok… gerçek gibiydi. Daha önce hiçbir anıda bunu hissetmemişti.
Sesin geldiği yöne baktığında onu gördü.
Veyra.
Kucağında bir Taşkan yatıyordu.
Hareketsizdi.
Yüzü yaralarla kaplıydı.
“Hayır…” dedi Veyra sessizce. Sesi, bağırmaktan kısılmış gibiydi.
Elleri kan içindeydi ve yeşil bir ışık yayıyordu. Avuçlarını adamın yaralarına durmaksızın bastırıyordu. Yaralar kapanıyordu… ama adamın teni morarmaya başlamıştı.
Gece bir anlığına gündüze dönüyor, ardından tekrar karanlığa gömülüyordu. Ama Veyra, ölü bedenlerin arasında oturmaya devam ediyordu.
Birden doğruldu. Adamın bedenini yavaşça yere bıraktı ve önünde diz çöktü.
“Affet beni,” dedi.
Zırhını hızla sıyırdı; bedeninin çıplaklığı bir an açığa çıktı. Ardından ellerini adamın kalbinin üzerine yerleştirdi.
Ve tırnaklarını içine geçirdi.
Donmuş kan tırnaklarının arasından yayılırken ellerinden yeniden yeşil ışık yükseldi—ama bu kez daha güçlüydü. Daha kontrolsüz.
Veyra’nın nefesi kesildi. Hafif bir sızlanma dudaklarından döküldü.
“Hadi… hadi işe yara,” diye fısıldadı.
Işık büyüdü ve kısa sürede adamın bedenini sararak yoğunlaştı; parıltı her nabız atışında biraz daha güçlenirken, Veyra’nın içinden yükselen çığlık da aynı oranda keskinleşiyordu.
İlyara gözlerini korumak için hızla arkasını döndü, ışığın şiddeti arkasından bile hissediliyordu.
Bir anda her şey kesildi—ışık söndü, çığlık da onunla birlikte yok oldu.
“Taren…” dedi Veyra, sesi yorgundu ama içinde sönmeyen bir umut vardı.
İlyara yeniden onlara döndüğünde adamın bedeninin yavaşça doğrulduğunu gördü; başı ağır ağır kalktı ve gözleri, sanki onu başından beri görüyormuş gibi, doğrudan İlyara’yı buldu.
Yüzündeki yaralar tamamen kaybolmuştu.
Ve o anda… artık kim olduğunu biliyordu.
“Arın…”