34. bölüm · İki Deli Bir Dünya
Bölüm 35
Oklava krizinin ve salondaki o neşeli kovalamacanın üzerinden henüz 24 saat bile geçmemişti. Ama kahkahaların ne kadar çabuk silinebileceğini, iki gururlu insanın birbirini nasıl bir anda yaralayabileceğini hesaba katmamıştık.
Ertesi gün okul çıkışında, bahçedeki dev çınar ağacının altındaydık. Ama bu sefer ortamda ne neşeli bir çay sohbeti vardı ne de takılmalar.
Kaan, elleri ceplerinde, gergince karşımda dikiliyordu. Yüzündeki o her zamanki ukala, rahat tebessümden eser yoktu. Bakışları sert, duruşu mesafeliydi. İçinde biriken bir şeylerin patlamak üzere olduğunu anlamak zor değildi.
"Ne oluyor Kaan?" dedim çantamın askısını sıkıca tutarak. "Yüzün niye beş karış?"
Kaan derin bir nefes aldı, gözlerini gökyüzüne dikip sabır diler gibi başını salladı. Sonra bakışlarını doğrudan gözlerime indirdi. Sesi buz gibiydi.
"Yeter artık Mina," dedi. Sesi o kadar nett ve gergindi ki bir an ürktüm. "Gerçekten yeter."
Kaşlarımı çattım. "Ne yeter? Ne yapıyorum ben?"
"Ne mi yapıyorsun?" dedi Kaan, adım atarak üzerime doğru yürüdü. "Sürekli bir kaçış, sürekli bir savunma mekanizması! Bir gün buz gibi su boşaltırsın, ertesi gün evden oklava getirip kovalamaca oynarsın... Her şeyi ama her şeyi çocuk oyuncağına çeviriyorsun!"
Sözleri yüzüme bir tokat gibi çarptı. "Kaan, ben sadece..."
"Sen sadece ne Mina?!" diye sesini yükseltti Kaan. Bahçedeki birkaç kişinin bakışları bize döndü ama umursamadı. "Seni sevdiğimi bile bile bu hareketlerin ne?! Ben sana kartlarımı açık oynadım. Bütün gardımı indirdim, herkesin ortasında seni sevdiğimi haykırdım. Sen ise hâlâ benimle arana o çocukça duvarları örüyorsun, benden kaçıyorsun! Bıktım artık bu kovalamacadan!"
Göğsüme ağır bir taş oturmuş gibi hissettim. İçimdeki fırtına bir anda yerini derin bir kırgınlığa bıraktı. Yanaklarımın yandığını, gözlerimin hızla dolduğunu hissettim. Ama başımı dik tutmaya çalıştım.
"Çocukça duvarlar mı?" dedim. Sesim titriyordu ama Kaan’ın gözlerinin içine bakmaktan vazgeçmedim.
"Evet!" dedi Kaan öfkeyle. "Beni gerçekten ciddiye alıyor musun, yoksa sadece seninle uğraşan Bay Egonuz ile oyun mu oynuyorsun, artık onu bile bilmiyorum!"
Gözümden kayan bir damla yaşı hızlıca sildim. Kaan o damlayı gördüğü an duraksadı, gözlerindeki o öfkeli pırıltı bir anlığına sarsıldı ama konuşmama engel olamadı.
"Beni hiç tanımamışsın Kaan..." dedim. Sesim kısıktı ama her kelimesi aramızdaki rüzgarda tane tane yayıldı. "Beni birazcık bile tanısaydın... Sana olan hislerimi, seni ne kadar çok sevdiğimi ve sadece... sadece biraz zamana ihtiyacım olduğunu bilirdin."
Bilmesi gerekirdi.
Bencildi
Anlaması lazımdı
Kaan öylece kalakaldı. Ağzı hafifçe açıldı, söyleyecek tek bir kelime bile bulamadı.
"Ben hayatım boyunca duvar örmeyi öğrendim," diye devam ettim, gözlerimdeki yaşlar artık kendiliğinden süzülürken. "İçimdeki fırtınayla baş etmeye çalışırken birdenbire hayatıma girdin. Korktum Kaan. Kalbimi sana bu kadar çabuk kaptırmaktan, zarar görmekten korktum. Ama sen bu korkumu, bu bocalayışımı 'oyun oynamak' olarak gördün."
Kaan bir adım öne atıldı. Yüzündeki o sert ifade tamamen silinmiş, yerini dehşet verici bir pişmanlığa bırakmıştı. "Mina... ben... öyle demek istemedim—"
"Demek istedin Kaan," dedim geri çekilerek. Elimi uzatıp yaklaşmasını engelledim. "Beni çocukça buluyorsan, sevgimden şüphe ediyorsan... Varsın öyle olsun."
Arkamı döndüm.
"Mina! Dur, yalvarırım dur!" diye arkamdan bağırdı Kaan. Sesi bu sefer öfkeyle değil, ilk defa tam bir çaresizlik ve pişmanlıkla titriyordu.
Ama durmadım. Adımlarımı hızlandırdım, gözyaşlarımı silerek okul bahçesinden dışarı koştum.
Kaan ise dev çınar ağacının altında, sokağın ortasında arkamdan bakarak öylece çakılı kaldı. Hayatında ilk defa fırtınayı dindirmediğini, onu elleriyle darmadağın ettiğini anlamıştı. Ve o an, ikimiz için de havadaki bütün rüzgarlar kesilmişti.
