18. bölüm · İki Deli Bir Dünya
🌸🐣
Gecenin üçünde annemin döküm tavasıyla tanışan İdil, sabah gözlerini açtığında kafasında koca bir şişlikle güne merhaba dedi. Kahvaltı masasında elinde buz torbasıyla otururken sürekli inliyordu.
"Başım... Başım çatlıyor Mina," dedi İdil, buz torbasını şakaklarına bastırarak. "Annem resmen beynimin sol lobuna döküm tava izi çıkardı. Berk’in mesajını düşünürken bir anda ışıklar söndü!"
Garibim canı çok acıyordu.
"Yine ucuz atlattın kızım," dedim çayımdan bir yudum alıp kıkırdayarak. "Annem seni küresel bir tehdit sanıp tütsüyle yakabilirdi de."
Kafadaki şişlik giderek morarmaya başlayınca annemin "Auranın simetrisi bozuldu!" feryatları üzerine hep birlikte kendimizi yine hastanede bulduk. Kadro tamdı: Annem, babam, ben, İdil ve pusatlarında mışıl mışıl uyuyan Atlas ile Alparslan.
Doktor, İdil’in kafasını muayene ettikten sonra gülmemek için kendini zor tutarak, "Hafif bir doku zedelenmesi var, beyin sarsıntısı yok. Gayet iyi," deyince derin bir nefes aldık.
Doktorun odasından çıktığımızda babam koridordaki boş bir tekerlekli sandalyeyi gördü. Dün gecenin uykusuzluğu ve çifte ikiz krizinin yorgunluğuyla gözleri kaymış bir şekilde kendini doğrudan sandalyeye bıraktı.
"Oh be..." diye mırıldandı babam, gözlerini kapatıp koltuğa kurularak. "Dünyanın en rahat icadı bu olabilir."
Valla manyak ha
Annem iki kucağında birer bebekle babamın tepesine dikildi. "Mustafa! Kalk şuradan, rezil oluyoruz millete! Sapasağlam adamsın, hastanenin ortasında ne bu halin?!"
"Nurten yorgunum..." dedi babam, başını geriye yaslayıp gözlerini bile açmadan. "İki saattir iki bebek taşıyorum, dizlerimin bağı çözüldü. Auranı bana bulaştırma, beni sürtünmeyle ilerletin."
Annem kucağındaki Atlas ve Alparslanla babama bakakaldı. Yüzündeki o 'ben bu adamla nasıl dört çocuk büyüteceğim' ifadesi görülmeye değerdi.
"Getir ben süreyim şu arabayı," dedim öne atılarak. Sandalyenin arkasındaki tutacakları kavradım. "Lohusa Mustafa'yı hastane çıkışına kadar tahliye edelim."
Ben arabayı sürmeye başladım, İdil de kafasında buz torbasıyla yanımda yürüyordu.
"Bana bak Mavi," dedim fısıltıyla, İdil’e yanaşarak. "Dün gece tavamızı yemeden önce salonda hülyalı hülyalı telefona bakıyordun. Berk’le ne konuştunuz doğruyu söyle?"
İdil sustu gözlerini büyüttü
İdil’in yanakları aniden kızardı. "HİÇBİR ŞEY! Ne konuşacağız canım? Çocuk uykusunda yazmış işte!"
"Yeme beni İdil," dedim arabayı hızlandırıp ona laf yetiştirmeye çalışırken. "Çocuk sana gecenin ikisinde destan yazmış, sen hala 'uykusunda yazmış' diyorsun. Yüzün kıpkırmızı oldu!"
"Mina sus diyorum, vallahi kafamın ağrısı babama sıçrayacak şimdi!" diye bağırdı İdil.
Biz koridorda İdil’le laf yetiştirip birbirimizi yerken, gözüm tamamen önümdeki yoldan kaymıştı. Annem arkamızdan bebeklerle koşar adım geliyordu.
Tam o sırada annem dehşet dolu bir çığlık patlattı: "MINAA! DURRRR! MERDİVENLEEEEER!"
Kızlar
Şey oldu
"Ne merdiveni ya—" dememe kalmadan olaylar ışık hızında gelişti.
Koridorun sonundaki devasa beton merdivenleri fark ettiğimde çok geçti! Tekerlekli sandalyenin ön tekerlekleri boşluğa düştü.
"Baba!" diye bağırdı İdil.
"Lan!" diye kükredi babam, gözlerini aniden açıp sandalyenin kolluklarına yapışarak.
Babam, tekerlekli sandalyenin üzerinde tam bir aksiyon filmi dublörü gibi basamaklardan aşağı yuvarlanmaya başladı!
Tekerlekli sandalye her basamakta ayrı bir akrobasi hareketi yaparken babamın çığlıkları hastane koridorunu inletti.
Merdivenlerin sonuna geldiğinde sandalye devrildi, babam da acil servisin tam ortasındaki sedyenin üzerine kapaklandı.
Annem elinde iki bebekle merdivenlerin başında donakaldı. Ben elimi ağzıma kapatmış şokla bakıyordum, İdil ise kafasındaki buzu düşürmüş gözlerini açmıştı.
Doktorlar ve hemşireler koşarak babamın etrafını sardı. Babam sedyenin üzerinde sırtüstü yatarken, tavana bakıp pürüzlü bir sesle mırıldandı:
"Nurten... Galiba bu sefer gerçekten sakatlandım..."
"Kızlar..." dedi annem arkamızdan, sesi felaket habercisi bir sakinlikte. "Babanızı eve yürüyerek götüremeyeceğiz sanırım."
Evet...
Yine bize uygun bir gün olmuştu
