20. bölüm / 25
Sansürsüz TeklifZehirli fısıltı
Bölümler 25Şu an: Zehirli fısıltı
- 1 Tozlu Sokaklar2.686 kelime
- 2 Maskelenmiş sırlar3.836 kelime
- 3 Yersiz hesaplaşma3.837 kelime
- 4 Sansürsüz teklif3.289 kelime
- 5 Açık yara2.950 kelime
- 6 Yeminli şefkat3.113 kelime
- 7 Yıkıcı kıvılcım4.199 kelime
- 8 Ürkek kaçış2.935 kelime
- 9 Ölümcül kontra3.126 kelime
- 10 Fersahlarca uzak2.048 kelime
- 11 Ucuz düşler3.721 kelime
- 12 Son Raund2.939 kelime
- 13 Sessiz çıglık2.395 kelime
- 14 Parıltılı tuzak4.781 kelime
- 15 Yıldızlar kadar4.961 kelime
- 16 Rüzgara karşı4.837 kelime
- 17 Son sürat4.252 kelime
- 18 Cam tavanlar2.888 kelime
- 19 Derin mavi3.450 kelime
- 20 Zehirli fısıltı4.021 kelime · Okuduğun bölüm
- 21 Son bakış6.423 kelime
- 22 Kristal gerilim4.243 kelime
- 23 Can kırıkları2.826 kelime
- 24 Geçmişin izinde3.471 kelime
- 25 Buz kırağı4.707 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Alacaların malikanesinde gece, kemikleri sızlatan ruhsuz bir rüzgârla esiyordu. Balamir, üstüne geçirdiği siyah tişörtle odanın karanlığında bir gölge gibi sürünen adımlar atıyordu. Dışarıdaki fırtınanın camları zorlayan hırsı, odanın içindeki boğucu sessizlikle yarışıyordu.
Komodinin üzerinde duran mat siyah kask ve zihninde taptaze duran bağ evinin kokusu, o odadaki tek gerçeklik, tek tutunaktı.Odanın ağır ahşap kapısı çalınmadı.
İçerideki havayı yaran tok, metalik bir gürültüyle ardına kadar açıldı.
Gelen kişi, Alaca Holding’in ve o soyadının ardındaki gölge imparatorluğun mutlak hâkimi Aziz Alaca’ydı. Üzerindeki jilet gibi oturmuş takım elbisesi kadar soğuk, gözlerindeki ifadesizlik kadar acımasız adımlarla içeri girdi.
Yılların yüzüne kazıdığı çizgilere rağmen o bükülmez duruşu, odadaki oksijeni tek bir nefeste zehirlemeye yetti.
Balamir sırtını pencereden dönmedi. Gözlerindeki karanlık, arkasında uzanan geceden çok daha koyuydu."Okul bitiyor, Balamir," dedi Aziz. Sesi, odanın mermer zeminine düşen bir buz parçası kadar pürüzsüz ve sertti.
"Sana kurduğum düzene adapte olacaksın. Şirket, pozisyonun, bu masanın ağırlığı... Zamanı geldi."Balamir derin, bıçak sırtı bir nefes çekti içine. "Kendi oyununu kendin oyna, Baba. Ben senin satranç tahtandaki hamlen değilim.
"Aziz Alaca’nın dudaklarında ince, silik bir kıvrılma belirdi. "Görüyorum ki taşlarını başka yerlere dizmeye başlamışsın. Yanında gezdirdiğin o kimsesiz kızla vakit öldürmeni sineye çektim. Ama sınırını unutursan, faturasını senin ödeyemeyeceğin kadar ağır keserim.
"Balamir’in çenesi kasıldı. Şakaklarındaki damar zonklamaya başlarken sesi, uçurum kenarındaki rüzgâr kadar tehlikeli bir fısıltıya dönüştü:"Beni izlettiğini biliyorum. Ama şunu zihnine iyi kazı: O kız benim hayatımda bir 'detay' değil. Ne yapacağıma da kiminle olacağıma da sen karar veremezsin.
"Aziz Alaca'nın yüzündeki o mesafeli sükûnet bir an bile bozulmadı; aksine tepeden bakan, tekinsiz bir kibir oturdu gözlerine."Büyük kelimeler," dedi Aziz, adımlarını ağır ağır atarak. "Tıpkı annenin yaptığı gibi zayıflığına yenileceğini mi sanıyorsun? O kadının bu aileye getirdiği acizliği ve zayıflığı bu çatı altına bir kez daha sokmam.
"Annen...O kelime odadaki bütün havayı çekip aldı. Balamir’in zihnindeki tüm şalterler atıverdi. İçinde uyuyan o yırtıcı canavar gözlerini açtı. Annesinin bu evde boğulan hatırası, çektiği o sessiz acılar ve bu adamın o yaraya hiç çekinmeden basan zehirli parmağı zihninde bir şimşek gibi çaktı.
Balamir öfkesini bir kelimeye sığdıramadı. Komodinin üzerinde duran ağır kristal karafı kavradığı gibi duvara savurdu!ŞANGIRT!Binlerce parça kristal odanın dört bir yanına saçıldı.
Gürültünün çınlaması henüz sönmeden Balamir bir kaplan gibi fırlayıp babasının yakasına yapıştı; onu gözünü bile kırpmadan mermer duvara çarptı."Annemin adını..." dedi Balamir, dişlerinin arasından kenetlenmiş bir nefes vererek. Sesi malikanenin taş duvarlarında yankılandı. "...o kirli ağzına bir daha almayacaksın! Ve Şüheda... Ona tek bir bakışın bile değerse, Aziz...
Yemin ederim arkanda bırakacağın hiçbir şeyi ayakta bırakmam. Bu imparatorluğu da seninle birlikte toprağa gömerim."Aziz Alaca, oğlunun gözlerindeki o muazzam karanlığa ve sınır tanımaz kararlılığa baktı. Sırtı duvara çarpmanın etkisiyle sarsılmış olsa da gözlerindeki soğukkanlılık zerrece eksilmedi.
Dudaklarında kan donduran, hafif bir tebessüm belirdi."Eğer bir şeyi feda edecek kadar seviyorsan, Balamir..." diye fısıldadı Aziz, yüzüne yayılan o karanlıkla. "...önce onu koruyacak kadar güçlü olup olmadığını kanıtlaman gerekir. Göreceğiz."Aziz Alaca yakasını yavaşça Balamir'in elinden kurtardı. Üstünü düzeltti ve yerdeki kırık kristal parçalarının üzerine basıp onları ezerek odadan çıktı.
Kapı arkasından ağır bir sessizlikle kapandı.Balamir odanın ortasında tek başına, göğsü bir körük gibi inip kalkarak kaldı. Bakışları yerde parlayan ve ışığı kıran cam kırıklarına takıldı.
Şüheda'yı bu karanlığın içinden çekip çıkarmak ve ne pahasına olursa olsun korumak için, gerekirse dünyayı yakmaya o gece, o odada tamamen ant içmişti.
Şüheda, zihninde Balamir’in gidişinin yarattığı o tatlı, baş döndürücü sarsıntıyla kapıyı açtığında saat henüz onu yeni geçiyordu. Şehrin geceden sızan soğuk havasından sıyrılıp içeri adım attığı an, koridora yayılan taze kavrulmuş baharat ve sıcak yemek kokusu burnuna çalındı. Normalde bu saatlerde Neco işte olurdu; ama bu gece izinli olduğunu bir an için unutmuştu.
Çantasını vestiyere asarken reflexle elini cebine attı ve telefonunu çıkardı. Ekranı uyandırdığı an içi cız etti: Neco’dan üç cevapsız arama...Balamir’leyken dünyayla bağı koptuğu, zaman boyut değiştirdiği için telefonu sessize aldığını daha yeni hatırlıyordu. Göğsünde ani bir panik dalgası kabardı.
Topuklarının üzerinde olabildiğince sessizce salona doğru ilerledi.Neco, masanın başında dikilmiş, kolları göğsünde bağlı bir halde doğrudan kapıya bakıyordu. Yüzünde, ulaşamamanın verdiği o hafif gerginlik, yorgunluk ve abice korumacı ifadenin gölgesi vardı."Aramışsın..." dedi Şüheda, suçlu bir çocuk gibi koridorun sınırında duraksayarak.
"Telefonum sessizde kalmış, hiç duymadım Neco, kusura bakma..."Neco derin bir nefes verip o dik duruşunu gevşetti; omuzlarındaki gerginlik bir anda dağıldı. Sesi ne kızgın ne de gereğinden fazla yumuşaktı; sadece endişesinin yatıştığını hissettiren sağlam bir tondaydı."Merak ettim," dedi tek kaşını hafifçe kaldırarak. "Nereden geliyorsun bu saatte? Telefona da bakmayınca...
"Şüheda, Balamir'in kokusunun hâlâ teninde ve saçlarında gezindiği hissiyle gözlerini kaçırdı. Kalbinin ritmini düzene sokmaya çalışırken sesine olabildiğince doğal ve masum bir ton vermeye gayret etti:"Banu’lardaydım...
Sınav iyice yaklaştı ya, kafayı gömdük derslere. Zamanın nasıl aktığını gerçekten anlamamışım, çok özür dilerim.
"Neco kızın bu telaşlı, kendini savunmaya hazır haline bakıp üstelemedi. Bakışlarındaki sertlik tamamen eridi, başıyla arkasındaki masayı işaret etti."Tamam, geçti gitti. Dışarıda olduğunu biliyordum, acıkırsın diye en sevdiklerinden kapıp geldim.
"Şüheda işte o an masadaki ziyafeti fark etti. Şehrin en sevdikleri o eski esnaf lokantasından ikisi için paket yaptırılmış, buharı üstünde tüten sıcak yemekler özenle dökülmüştü. Ama masadaki tek şey yemek değildi. Sandalyenin üzerine itinayla bırakılmış, üzeri şeffaf koruma kılıfıyla kaplı bir elbise duruyordu."Bir de..." dedi Neco, sesindeki o abice şefkat ve gizli gurur tamamen ortaya çıkarak.
Sandalyeye doğru küçük bir adım attı. "...mezuniyetin için ufak bir sürpriz."Şüheda’nın az önceki mahcubiyeti ve yalan söylemenin getirdiği iç ezikliği, bir anda yerini katıksız bir şaşkınlığa bıraktı. Adımları kendiliğinden sandalyeye doğru kaydı.
Şeffaf kılıfı yavaşça, adeta dokunursa bozulacak bir düşe temas eder gibi kenara çektiğinde, içinden çıkan elbiseyle nefesi boğazında düğümlendi.Kare yakalı, sıfır kol, vücuduna tam oturacak kusursuz bir kesime sahip, su gibi akan kısa beyaz bir elbiseydi bu. Kumaşı o kadar pürüzsüz ve zarifti ki, tüm görkemini sadeliğinden alıyordu.
Kare yaka kesimi köprücük kemiklerinin duruluğunu ortaya çıkaracak, elbisenin o lekesiz beyazlığı Şüheda’nın zarafetini bir kuğu gibi tamamlayacaktı. Tam da aylardır dergilerde, vitrinlerde bakıp hayal ettiği ama dile getirmeyi bile lüks saydığı o rüya gibi elbiseydi.Az önce telefonunu açmadığı için duyduğu suçluluk duygusu, bir anda yerini çocuksu ve devasa bir sevince bıraktı. Gözleri mum ışığı gibi ışıl ışıl parladı.
Yıllardır çektiği zorlukların, uykusuz geçen sınav gecelerinin ve geleceğe dair sırtında taşıdığı ağır kaygıların ortasında; bu beyaz elbise ona verilmiş en güzel, en somut ödüldü."Neco..." diyebildi sadece, sesi heyecandan ve boğazına oturan yumrudan titreyerek.Elbiseyi bir an bile elinden bırakmak istemezcesine göğsüne bastırdı; kumaşın serinliği kalbinin gümbürtüsünü yatıştıramıyordu. Ardından içinden taşan o hesapsız coşkuyla Neco’ya doğru atıldı. Boynuna sıkıca sarılıp yanağına kocaman, sıcacık ve içten bir öpücük kondurdu.
"Sen inanamayacağım kadar harika birisin! Bu... bu çok güzel! Nasıl düşündün, nasıl bildin benim tam da böyle bir şey hayal ettiğimi?"Neco, onun bu hesapsız, gözlerinin içi gülen mutlu halini görünce gururla gülümsadı.
Yüzündeki yorgunluktan eser kalmamıştı."Senin o cübbenin içinde, bu elbiseyle ne kadar ışıldayacağını biliyordum Şüheda," dedi içten, abice bir güvenle. "Hadi geç otur bakalım, yemekler soğumasın. Mezuniyet gününün yıldızı sen olacaksın."Şüheda elbiseyi incitmekten korkar gibi özenle askıya asarken, yüzündeki o tarifsiz tebessüm bir an bile kaybolmadı. Hem Balamir’in kalbinde bıraktığı o gizemli ve derin iz hem de Neco’nun bu karşılıksız inceliği, ona hayatında ilk kez gerçekten güvende, korunan özel bir kız olduğunu hissettiriyordu.
Sabahın ilk ışıkları mahalledeki eski ahşap evlerin kiremitlerine vururken, havadaki o hafif serinlik Şüheda’nın yüzünü tatlı bir ürpertiyle okşadı. Üzerindeki ince hırkasına biraz daha sarındı. İçinde hem yaklaşan mezuniyetin hem de dün gece Neco’nun yaşattığı o büyük sürprizin sıcak heyecanı vardı.
Adımları sabırsız ve hızlıydı. Taze yıkanmış gibi kokan dar, arnavut kaldırımlı sokaktan geçip Banu’ların iki katlı mütevazı evinin önüne geldiğinde durdu. Başını kaldırıp ikinci kattaki kapalı panjurlara baktı; içeriye dair hiçbir hayat belirtisi yoktu.
Cebinden telefonunu çıkarıp doğrudan Banu’yu tuşladı. Telefon ikinci çalışta açıldı ama karşıdan selam yerine uykulu, boğuk ve son derece huysuz bir inilti geldi."Söyle Şüheda... Sabahın köründe kapıma kiralık katil gibi dikilmedin inşallah."
Şüheda neşeyle kıkırdadı. "Banu, aşağı in hemen! Saat kaç oldu haberin var mı senin? Prova var bugün; geç kalırsak o hoca ikimizi de mezun etmez, vallahi bak!"
"Ya daha kırk beş dakika var..." diye mırıldandı Banu, yastığa gömülmüş sesiyle."Hadi Banu! İki dakikan var, yoksa yukarı çıkar seni o yataktan sürükleyerek indiririm!""Tamam tamam, bekle! Geldim..."
Telefon kapandıktan tam 15 dakika sonra apartmanın ahşap kapısı gıcırtıyla açıldı. Banu, saçları yarım yamalak toplanmış, sırt çantasını tek omzuna asmış ve ağzına attığı bisküviyi alelacele çiğneyerek dışarı fırladı. Yüzündeki o sitemli ama bir o kadar da sevecen ifadeyle Şüheda’ya süzdü.
"Senin bu mezuniyet heyecanından ben muaf olabiliyor müyüm acaba?" dedi Banu homurdanarak adımlarını uydurmaya çalışırken.Birlikte mahallenin arnavut kaldırımlı dar sokağından yürümeye başladılar. Kepenklerini gürültüyle açan bakkalın önünden, fırından yeni çıkmış taze simit ve susam kokusunun sokak boyunca yayıldığı köşeden geçtiler.
Adımları mahallenin çıkışına doğru ilerlerken Banu uykusunu tamamen atamamış olsa da mer merakına yenik düştü. Dirseğiyle Şüheda’yı hafifçe dürtükledi.
"Kızım, bak sabah sabah kapıma dayandın ama asıl mevzuyu henüz konuşmadık," dedi Banu gözlerini kısıp yüzüne muzip bir tebessüm oturtarak. "Dün gece Neco abim izinliydi ya... Gerçekten almış mı o elbiseyi? Nasıl bir şey? Anlat çabuk, yolda meraktan çatlatma beni."
Şüheda’nın gözlerinin içi anında ışıldadı. Zihninde o bembeyaz kumaşın pürüzsüz dokusu ve Neco’nun gözlerindeki o abice gurur yeniden canlandı. Yürüyüşü yavaşladı."Banu... Görmen lazım," dedi Şüheda, sesi heyecandan kısılır gibi olarak.
"Sadelik ama öyle sıradan bir sadelik değil. Kare yaka, sıfır kol... Üstüme dökülüşü o kadar duru ki. Neco nasıl akıl etti, benim tam da içimden geçen o çizgiyi nasıl tutturdu inan anlamadım. Göğsüme bastırıp kaldım dün gece. İnsan bir elbiseye bakıp 'ben başardım' hissine kapılır mı? Tam olarak öyle hissettim."
Banu’nun yüzündeki takılma ifadesi yerini derin bir duyguya bıraktı. İçten bir tebessümle Şüheda’nın koluna girdi ve sıktı."Çünkü hak ettin Şüheda. O cübbenin altına o beyaz elbise öyle bir yakışacak ki... Neco abimin eli dert görmesin.
Sen senelerdir hem okuyup hem çırpındın. O elbise sadece bir kıyafet değil; senin bu hayatla verdiğin mücadelenin, çektiğin sıkıntıların beyaz bir mükafatı."
Bu konuşmanın sıcaklığıyla mahallenin sonundaki otobüs durağına kadar nasıl geldiklerini anlamadılar. Durak kalabalıktı; sabah işine ve okuluna yetişmeye çalışan insanların sessiz acelesi havada süzülüyordu. Çok geçmeden otobüsün uzaktan gelen ağır motor sesi duyuldu. Kalabalık hareketlenince ikisi de silkelenip sıraya girdi.
Otobüsün açık kapısından içeri süzülüp kartlarını bastıklarında, şanslarına arka taraftaki ikili boş koltuğu kaptılar. Şüheda pencere kenarına geçip oturdu; zihni bir an önce okula varmak, o provaları bitirmek ve günün akışına kapılmak için sabırsızlıkla kaynıyordu.
Banu ise koltuğa gömüldüğü an az önceki canlılığından sıyrıldı. Başını otobüsün soğuk camına yasladı. Sokaktaki o neşeli, atışmalı hava bir anda dağılmış; yerini sabahın erken saatinin getirdiği o ağır, yorgun sessizliğe bırakmıştı. Şüheda arkasına yaslanıp arkadaşının bu birden çöken sessizliğini izlerken, otobüs sarsılarak ana yola doğru süzülmeye başladı.
Otobüs okulun devasa demir kapısının önünde tıslayarak durdu. Şüheda ile Banu inip kampüsün hareketli, gürültülü avlusuna adım attılar. Bahçede; son sınavların ve YKS maratonunun stresiyle, lise hayatının bitişine yaklaşılan haftaların getirdiği o tuhaf, gergin ve heyecanlı hava esiyordu. Henüz resmi mezuniyet günü değildi ama o günün provası, kep ölçüleri ve idari evrak koşturmacası yüzünden avlu ana baba gününe dönmüştü.
Tam o sırada, kalabalığın arasından neşeyle sıyrılan, kıvırcık saçları rüzgârda savrulan Buğra belirdi. Elinde rulo yaptığı temsili mezuniyet belgesi maketini bir kılıç gibi sallayarak soluk soluğa yanlarında bitti.
"Gençler, şuna bakın!" dedi Buğra yüzünde kocaman, çocuksu bir sırıtışla. "İdareden verirken bile ağırlığını hissettirdi mübarek! Az kaldı valla, az kaldı... Düşünsenize, mezun oluyoruz bu okuldan, bitiyor!"Banu tam Buğra’nın bu aşırı heyecanına takılacak, "Dur daha diplomayı almadık," diye laf atacakken... Yan taraftan yaklaşan tok adım sesleriyle ortamın havası bir anda bıçak gibi kesildi.
Berk, Alya ve Mert.Berk, üzerindeki pahalı ceketinin yakalarını düzelterek doğrudan Buğra’ya doğru yürüdü. Ağır, kibirli ve kasıntı adımlarla tam önünde durdu. Saniyeler içinde, Buğra’nın elindeki rulo yapılmış maket belgeyi ansızın, küçümser bir hareketle çekip aldı. Belgeyi parmaklarının arasında değersiz bir çöp parçasıymış gibi evirip çevirirken dudaklarında aşağılayıcı, soğuk bir tebessüm belirdi.
"Güzel bir gelecek mi bekliyor seni Buğra?" dedi Berk. Sesi okulun taş duvarlarında çınlayan o üstenci kibirle doluydu. "Bunu eline tutuşturunca gerçekten hayatının kurtulacağını mı sanıyorsunuz? Sınavda bir baltaya sap olamayacaksınız. Hangi özel üniversiteye paranız yetecek mesela? Ya da soruyu şöyle sorayım... Bizimkilerin yanında komi mi olacaksın, yoksa kapıda güvenlik mi?"
Mert, Berk’in hemen bir adım gerisinde duruyordu. Açıkça tek bir laf etmedi; ama gözlerindeki o karanlık imayla, felaketin habercisi gibi sinsice ve keyifle gülümsedi. Alya ise kollarını göğsünde kavuşturmuş, bu ezici sahneyi bir tiyatro oyunu izler gibi soğuk, hissiz bakışlarla süzüyordu.Buğra’nın yüzündeki o neşeli ifade bir anda dondu. Yutkunup bir adım geriledi; ne diyeceğini, ne karşılık vereceğini bilemedi. Gururu kırılmıştı.
Banu bir adım öne çıkarak göğsünü gerdi. Berk’in dik dik gözlerinin içine bakıp sesini yükseltti:"Berk! Etrafımızda dolanıp durmayı bırakın artık! Sizin o uyduruk kibrinizi de, ezikçe laf sokmalarınızı da çekmek zorunda değiliz. Ver şu kâğıdı çocuğa, gidin kendi çöplüğünüzde oynayın!"
Berk alaycı bir nefes verip maket belgeyi Buğra’nın göğsüne sertçe bastırarak geri itti. "Sadece gerçekleri hatırlatıyorum Banu. Bu dünyada herkes dengiyle gezer."Şüheda tam Banu’nun kolunu tutup ortamı sakinleştirmek, olayı daha fazla büyütmemek için hamle yapıyordu ki...
Lisenin girişinde yankılanan o tok, yırtıcı ve agresif motor sesi bütün okul bahçesini tek bir saniyede susturdu.Balamir’in simsiyah kaplama motoru avluya girdi. Balamir motoru durdurdu, kaskını ağır ağır çıkarıp gidona astı. Onların seviyesine inmek ya da o çocuksu kavganın parçası olmak gibi bir niyeti yoktu.
Bahçenin biraz ilerisindeki geniş çınarın koyu gölgesinde durdu. Siyah tişörtünün içinde bir heykel kadar sert, duruşuyla etraftaki tüm o yapay liseli havasını tek hamlede ezen tekinsiz bir gölge gibiydi.Adımlarını yavaşça, sanki bir avı çember içine alıyormuş gibi Şüheda’nın ve grubun etrafında geniş eksenler çizerek atmaya başladı.
Mesafe koruyordu; ama gözleri bir an olsun Şüheda’nın üzerinden ve onun etrafındakilerden ayrılmıyordu.Berk ve Mert, Balamir’in o ağır, yetişkin ve tehditkâr varlığını en enselerinde hissettiler. Balamir hiçbir şey söylemiyordu; ama durduğu yerden yaydığı o saf tehlike ve şiddet potansiyeli, Berk’in yüzündeki alaycı sırıtışı bir anda dondurmaya yetti.
Berk gayriihtiyari bir adım geri çekildi. Liseli kabadayılığı, Balamir'in o tekinsiz dünyası karşısında bir anda yok olmuştu.Balamir etraflarında bir gölge gibi dolanırken bakışları bir an doğrudan Şüheda’ya takıldı. Şüheda, Balamir'in o mesafeli ama her an dünyayı yakmaya hazır duruşunu görünce içindeki o derin sarsıntıyı tekrar hissetti. Balamir tek bir kelime bile etmiyordu; ama o keskin bakışlarına kelimelerden çok daha yakıcı, söylenmemiş bir sahiplenme hakimdi.
Bahçedeki o gergin hava, amfitiyatronun profesyonel ses sisteminden yükselen yumuşak ama son derece net bir sesle kırıldı."Evet çocuklar! Lütfen herkes amfitiyatroya toplansın. Provaya başlıyoruz, süremiz kısıtlı!"
Gelen kişi, okulun öğrencileri tarafından çok sevilen ama tatlı disipliniyle bilinen edebiyat öğretmeni Sibel Hanım’dı. Üzerindeki pudra pembesi ipek gömleği, beline oturan zarif lacivert kalem eteği ve taş kaplamalı zemin üzerinde ritmik sesler çıkaran tıkırdayan topuklu ayakkabılarıyla o saygın kolej havasını tam anlamıyla yansıtıyordu.
Elindeki şık, pencereli deri dosyasıyla podyuma doğru ilerlerken yüzünde disiplinli ama sıcak bir tebessüm vardı."Gençler, beni iyi dinleyin bakalım," dedi Sibel Hanım, mikrofonu kibarca boyuna göre ayarlayarak. "Törenimizin kusursuz geçmesini istiyoruz, değil mi? O yüzden adımlarımıza, duruşumuza dikkat edeceğiz.
Şimdi herkes soyadının ilk harfine göre A'dan Z'ye hizada sıraya geçsin bakalım. Sahneye çıkarken maket belgelerinizi sol elinizle alıp sağ elinizle okul müdürümüzü selamlayacaksınız. Anlaştık mı?"
Öğrenciler tatlı bir kargaşa ve neşeyle sıraya girmeye başladı. Sibel Hanım elindeki listeden gözlerini kaldırıp kalabalığa baktı."Okul birincimiz nerede bakalım? Tuğçe Arca! Gel tatlım öne doğru."
Kalabalığın arasından, kalın camlı gözlüklerini burnuna doğru iten, saçlarını sıkı bir at kuyruğu yapmış, elindeki ders notlarını kucağında taşıyan Tuğçe çıktı. Tuğçe, lise hayatı boyunca kütüphaneden çıkmamış, tek odağı dersler olan ama ortalamasıyla okul birinciliğini kimseye kaptırmamış o kızdı.
Sibel Hanım, Tuğçe’yi podyumun en önüne, konuşma kürsüsünün yanına yerleştirdi. "Tuğçe konuşmasını yaptıktan sonra dereceye girenlerimiz ve ardından hepiniz sahneye davet edileceksiniz. Şüheda... Sen de şöyle geç tatlım."
Öğrenciler sahne podyumunda yan yana dizilip adım sayısıyla yürümeye başladılar. Sibel Hanım el çırparak temposunu tutuyordu: "Bir, iki, üç... Ah, Buğracım!
Adımlarını biraz daha küçült tatlım, kızların ritmini bozuyorsun. Hadi bakalım, sıranın en arkasına geçip baştan alıyoruz seninle!"Buğra, Sibel Hanım’ın bu tatlı uyarısıyla kıkırdayıp sıranın en arkasına doğru gerilerken, sahnede duran Şüheda gözlerini amfitiyatronun üst basamaklarına kaydırdı.
Balamir, amfitiyatronun en üst sırasındaki mermer basamakta durmuş, kollarını göğsünde birleştirmiş halde onları izliyordu. Aradaki mesafeye, kalabalığın gürültüsüne ve öğrencilerin cıvıltısına rağmen, Balamir’in simsiyah ve dumanlı gözleri sadece Şüheda’ya kilitliydi. Şüheda, sahnede attığı her adımda Balamir’in o tekinsiz ama korumacı bakışlarının görünmez bir zırh gibi üstünü örttüğünü, onu dış dünyadan yalıttığını hissediyordu.
Fakat bu görünmez zırhın ulaşamadığı, amfitiyatronun arkasındaki o dar ve kör nokta... Spor salonunun ağır demir kapısına ve yangın merdivenlerine açılan rutubetli koridordu.
Sibel Hanım, Tuğçe’nin konuşma provasını dinlerken arkaya doğru seslendi:"Buğracım! Sen sıranın en arkasında bekle, birazdan o maket belgeyle sahneye girişini tekrar çalışacağız tatlım!"
Buğra neşeyle elindeki rulo yapılmış maket belgeyi sallayarak amfitiyatronun gölgeli arka koridoruna geçti. Koridorda yalnızdı. Sahnedeki müziğin ve mikrofon seslerinin boğuklaştığı o serin alanda, duvara yaslanmış olan ağır, masif ahşap tören kürsüsü ve hemen yanındaki devasa metal dekoratif kolonlar duruyordu. Mezuniyet töreni için idare tarafından oraya geçici olarak istiflenmişlerdi.
Koridorun üst katındaki yangın merdivenlerinin karanlığında ise Berk ve Mert vardı. Kimsenin onları göremediği, güvenlik kameralarının kör açısında kalan o dar boşlukta...
Berk, ahşap kürsüyü dengede tutan ve arkasındaki dev metal kolonun altına sıkıştırılmış olan ahşap sabitleme takozunu gözüne kestirmişti. Birkaç dakika önce, kimse yokken o takozu gevşetip kürsüyü tam bir denge sınırına, milimetrik bir kütle tetiğine getirmişti.
Küçücük bir temas, o otuz kiloluk kütlenin devrilmesi için yeterliydi.Mert yukarıdan fısıldadı: "Geliyor..."Buğra koridorda adımlarken, elindeki maket belgeyi rulo yapıp hizada tutmak için tam o ağır ahşap kürsünün yanından geçiyordu. Berk, yukarıdaki yangın merdiveninin demir parmaklığından aşağıya, kürsünün tam tepesine doğru ağır bir metal anahtarlığı bıraktı.
Metal parça sessizlikte kürsünün tepesine çarptı.O küçük, kalleş darbe, milimle duran dengeyi altüst etmeye yetti.GÜM!
Ağır masif kürsü ve arkasındaki metal dekor kolonu, büyük bir gürültüyle tam Buğra’nın geçtiği tarafa doğru devrildi!Buğra ne olduğunu anlayamadan refleksiyle geriye kaçmaya çalıştı ama zaman yetmedi. Ağır ahşap kütle ve arkasından gelen metal kolon, büyük bir şiddetle Buğra’nın sol bacağına ve diz kapağına çarparak çocuğu yere serdi.ÇAT!
Boş koridorda yankılanan o kemik sesi, insanın kanını donduracak kadar net ve gaddardı. OtuZ kiloluk masif ahşap kütle doğrudan bacağının üzerine binerken, Buğra’nın elindeki maket belge yırtılarak kenara fırladı.
Çocuk acıdan nefesi kesildiği için ilk birkaç saniye çığlık bile atamadı. Gözleri büyümüş halde bacağına baktı. Sol bacağı unnatural, korkunç bir açıyla bükülmüş, altından kan sızmaya başlamıştı. Ardından koridoru boğuk, yankılı ve acı dolu bir çığlık kapladı:"Ağhh! Bacağım... Yardım edin!"
Yukarıda, gölgelerin içinde kalan Berk ve Mert tek bir iz bile bırakmadan geri çekildiler. Dışarıdan bakıldığında her şey kurgulandığı gibiydi: İdarenin yanlış istiflediği ağır bir dekor devrilmiş, dikkatsiz bir öğrencinin üzerine düşmüştü. Tamamen "talihsiz bir kaza"...
Sahnede Tuğçe’nin konuşması yarıda kesildi. Amfitiyatrodaki herkes koridordan gelen o devasa gürültü ve ardından kopan feryatla irkildi. Sibel Hanım elindeki panoyu yere düşürürken, Şüheda’nın içindeki o belirsiz huzursuzluk bir anda devasa bir dehşete dönüştü.
Şüheda, gürültünün geldiği yere doğru koşarken attığı adımlar dizlerinde derman bırakmıyordu. Sibel Hanım "Neler oluyor orada?!" diyerek panikle podyumdan aşağı inmiş, bütün öğrenciler kargaşayla koridora akın etmeye başlamıştı.
Şüheda koridora ilk girenlerden biri oldu. Gördüğü manzara karşısında dehşetle eliyle ağzını kapattı.Buğra, devrilen o ağır ahşap kürsünün ve metal dekorun altında kıvranıyordu. Sol bacağı korkunç bir açıyla bükülmüştü. Acıdan dudaklarını kanatana kadar ısırmıştı.
"Buğra!" diye çığlık attı Banu, öne atılarak yere diz çöktü. "Hocam bir şey yapın! Bacağı... Bacağı çok kötü!"Sibel Hanım elleri titreyerek telefonuna sarıldı: "Ambulansı arayın! Çabuk! Kimse dokunmasın, kımıldatmayın çocuğu!"O kargaşanın, çığlıkların ve koşuşturmacanın ortasında Şüheda olduğu yere çakılmış gibi dururken, arkasından devasa, ağır bir gölge süzüldü.Balamir.
Balamir, acıyla inleyen Buğra’ya sadece kısa bir an baktı. Ardından keskin, karanlık bakışlarını doğrudan yukarıya, yangın merdivenlerinin kör noktasına ve oradan da kalabalığın arkasına sinsice süzülen Berk ile Mert’e çevirdi.
Berk, olayın şokuyla oraya koşmuş gibi yapıyordu ama yüzünün kenarında, sadece Balamir’in fark edebileceği o minik, kibirli gevşeme vardı. Mert ise elleri ceplerinde, olayı uzaktan izleyen bir yabancı gibi duruyordu.
Balamir tek bir kelime bile etmedi. Adımlarını ağır ağır Berk’e doğru attı. Aralarındaki mesafe kapandıkça koridordaki o kargaşanın sesi sanki Balamir için tamamen kısıldı, dünya sessizleşti. Berk, Balamir’in kendisine doğru geldiğini görünce dikleşmeye çalıştı ama o gözlerdeki tehditkar, simsiyah karanlık karşısında gayriihtiyari bir adım geri attı.
Balamir, Berk’in tam karşısında durdu. Sadece ikisinin duyabileceği kadar düşük, ama bir bıçak kadar keskin bir fısıltıyla konuştu:"Ağır dekorlar durduk yere devrilmez, Berk..."Berk yutkundu, alaycı görünmeye çalışarak omuz silkse de sesindeki titremeyi ve şah damarındaki atışı gizleyemedi: "Ne diyorsun Balamir? Görmüyor musun, kaza işte... İdarenin sorumsuzluğu."
Balamir, Berk’in yakasına doğru hafifçe eğildi. Gözleri adeta bir avcının gözleri gibi sabitti; ne bir kırpışma ne bir tereddüt:"Eğer bu kaza..." dedi Balamir, başıyla gözyaşları içindeki Şüheda’yı ve ağlayan Banu’yu işaret ederek, "...onların gözünden tek bir damla yaş getirdiyse ve arkasında senin parmağın varsa...
O kürsünün altında bir daha kimin kalacağını çok iyi biliyorsun."Berk cevap veremedi. Dudakları aralandı ama tek bir ses çıkaramadı. Balamir’in üzerindeki o saf, katıksız tehlike aurası, onun o şımarık kibrini saniyeler içinde unufak etmişti.
O sırada okulun bahçesinde ambulansın acı siren sesleri yankılanmaya başladı. Sağlık görevlileri sedyeyle koridora girip Buğra’ya ilk müdahaleyi yaparken, Şüheda gözyaşları içinde olanları izliyordu.
Buğra, bacağı sabitleştirilip sedyeye alınırken, çektiği o korkunç acıya rağmen gözlerini kırpıştırıp kenarda duran Şüheda ve Banu’ya baktı. Dudaklarında bükülmüş, acı ama çocuksu bir tebessüm belirdi:"Kızlar..." diye fısıldadı sesi titreyerek. "Galiba mezuniyete tekerlekli sandalyeyle katılacağım..."
Buğra’nın acı dolu yüzüne zorlukla kondurduğu o çocuksu tebessüm ve dudaklarından dökülen "Galiba mezuniyete tekerlekli sandalyeyle katılacağım..." fısıltısı, Şüheda ile Banu’nun zihnine bir bıçak gibi saplandı.
Ambulansın kapıları gürültüyle kapandı. Siren sesleri, okul bahçesinin taş duvarlarında yankılanarak caddenin gürültüsünde kaybolurken, Sibel Hanım’ın panikle amfitiyatroyu tamamen boşaltma emri bahçedeki kalabalığı dalga dalga dağıttı. Prova tamamen yarıda kesilmişti. Okulun o neşeli, mezuniyet heyecanlı havası bir anda yerini gergin, boğucu ve tekinsiz bir sessizliğe bırakmıştı.
Banu sinirden ve üzüntüden parmaklarını birbirine kenetlemiş, gözleri sirenlerin uzaklaştığı yola çakılı halde "Nasıl olur ya..." diye fısıldayıp duruyordu. "Çocuk az önce neşeyle gülüyordu Şüheda... İnanabiliyor musun?"
Şüheda ise gözleri dolu bir şekilde, Buğra’nın o unnatural bir açıyla bükülen bacağını ve yerde ıslanmış halde kalan yırtık maket belgeyi düşünüyordu. Boğazındaki yumru nefes almasını zorlaştırıyordu.Balamir ise o sırada hiçbirine fiziksel bir temas kurmadan, mesafeli ve tekinsiz bir gölge gibi bir iki adım gerilerinde duruyordu. Gözleri, avlunun diğer ucundaki kalabalığın arasına karışıp olayı sanki sıradan bir seyirciymiş gibi izleyen Berk ile Mert’i süzüyordu.
Bakışlarında, o şımarık kibri tek hamlede boğabilecek katıksız bir karanlık vardı. Zihninde ise babası Aziz Alaca’nın o soğuk, gaddar sesi bir balyoz gibi yankılanıp duruyordu:“O kıza iyi bak Balamir... Zayıf noktanı açık ettiğin an, ne onu koruyabilirsin ne de kendini.”
Aziz Alaca’nın bu gözdağı, Balamir’in içindeki o vahşi koruma içgüdüsünü körüklüyordu. Şüheda’nın tek bir an bile gözünün önünden ayrılmasına, o kalleş oyunların hedefi olmasına tahammülü yoktu. Onu bir gölge gibi takip etmek, bastığı her metrekareyi görünmez bir kalkanla kontrol altında tutmak zorundaydı.
Tam o sırada kampüsteki ve sınıf WhatsApp grupları bildirim bombardımanına tutuldu. Ekranlar peş peşe aydınlanırken, Buğra’nın yaşadığı felaket okulda burslu öğrenciler üzerinden çirkin bir gündeme dönüştürülüyordu. Berk ve Alya’nın başını çektiği o kibirli grup, "Zaten bursluların dikkatsizliği ve görgüsüzlüğü yüzünden okulun huzuru kaçıyor, kendi ayağına takılıp koca dekoru devirmiş" tarzı iğrenç mesajları yaymaya başlamıştı bile.
Banu telefonun ekranına bakarken yüzü öfkeden kireç gibi kesildi."Sözde kazaymış!" diye bağırdı Banu, sesi titreyerek ve etraftakilerin bakışlarını umursamadan. "Alya ile Berk grupta şimdiden burslulara laf çarpmaya başlamışlar! 'Kendi dikkatsizliği, ortalığı ayağa kaldırdı' diyorlar! Ben bunları mahvedeceğim Şüheda, valla gidip o Berk’in boğazına sarılacağım!"
Şüheda, Banu’nun hırsla sıkılan parmaklarına doğru uzanıp sesini alçalttı:"Banu, dur... Saçmalama Allah aşkına! Takılma şunların iğrençliklerine. Buğra'yı düşünsene şu an, kim bilir ne kadar canı yanıyordur, ne kadar korkuyordur... Şimdi o gruptaki seviyesizlerle laf yarışına girip olayı büyütmenin sırası değil. Aklımızı, duamızı Buğra'ya verelim."
Banu hırsından derin, titrek bir nefes alıp başını salladı. Şüheda haklıydı; ama içindeki o haksızlık öfkesini bastırmak imkânsız gibiydi.
Şüheda, ortamdaki bu boğucu ve ağır havayı dağıtmak istercesine, "Okulda kalmanın bir anlamı kalmadı zaten, prova da bitti. Çıkalım şuradan," dedi yorgun bir sesle. Çantasının askısını omzuna çekip adımlarını okulun devasa demir kapısına doğru yönlendirdi.
"Şimdilik hastaneye koşsak da bir şey yapamayız Banu..." diye devam etti Şüheda kapıdan çıkarlarken. "Acilde doktorlar müdahale ediyordur, ailesini haber edip çağırmışlardır zaten. Şu karmaşada bizi içeri bile almazlar. Ailesi bir gitsin, doktorlar filmine bakıp durumunu netleştirsin... Akşama doğru haber alır, duruma göre hemen yanına koşarız."Banu hırsla sıktığı yumruklarını yavaşça gevşetti. Derin, sıkıntılı bir nefes verip başını salladı:
"Haklısın aslında... Şimdi acil servis de ana baba günü gibidir, kalabalık etmeyelim. Bir haber gelsin de ne olduğunu anlayalım. Ama o grupta yazılanları, yapılanları unuttum sanmasın kimse."
İkisi de adımlarını hızlandırıp lisenin kapısından çıktılar. Akşamüzerinin serin, hırçın rüzgârı caddedeki kurumuş yaprakları bacaklarının etrafında savuruyordu. Evlerine dönmek üzere cadde boyunca otobüs durağına doğru yürümeye başladılar.Durağa vardıklarında Banu huzursuzca otobüsün geleceği yöne, caddenin kıvrımına bakıyordu.
Şüheda ise yorgun bedenini durağın cam paneline dayadı, gözlerini dalgınca karşı kaldırıma kaydırdı. Mezuniyete sayılı günler kala Buğra’nın başına gelenlerin sadece talihsiz bir tesadüf olmasını diliyordu...
Bölüm etkileşimi
