Sansürsüz Teklif kitap kapağı

18. bölüm / 25

Sansürsüz Teklif

Cam tavanlar

Vaveyla Yazarı: Hezal Arcı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 25Şu an: Cam tavanlar

Anahtarın pirinç yuva içinde dönerken çıkardığı o iki kuru klik sesi, mahallenin gri uğultusunu ikiye böldü. Şüheda, ahşabın ağırlığını omuz köküyle yüklenip içeri sızdı. Eşiği geçtiği an, Mavi Koleji’nin o ciğer acıtan, nane ve deterjan kokulu steril havası bir giyotin gibi arkasında düştü; yerini bu küçük evin rutubetle, geçmişle ve yalnızlıkla demlenmiş o ağır basık kokusuna bıraktı.
Sırtı, holün dökülen duvar kâğıdına yaslandığında göz kapakları kendiliğinden kapandı. Kemiklerinin içi, sanki sızlayan birer boşluktan ibaretti.Okulun son günleri...
Koridorların köşelerine sinmiş o fısıltı yumağı, parmak uçlarından süzülen o çiğ kibir... Bugün hepsi, ruhunun çeperlerini normalden daha fazla tırnaklamıştı.
Ama göğsünün sol tarafındaki o asıl düğüm, okulun duvarlarından taşan cinsten değildi. Balamir’di. Mert’le tutuştuğu o vahşi yarıştan sonra, o dikişleri patlamış, hırpalanmış bedeniyle hangi dehlize saptığını bilmemek, Şüheda’yı içeriden karartan ince bir asitti.
Sağ eli refleksle kotunun cebine gitti. Ekran, odanın loşluğunda kapkara bir kuyu gibiydi. Parmak boğumları, saatlerdir o ketum sessizlikten bir çentik koparabilmek için ekrana dokunmaktan uyuşmuştu.
Yine hiçbir şey yoktu. Telefonu laminat masanın üzerine gergince bıraktı; sert plastiğin masaya çarpma sesi, evin o çıt çıkmayan boşluğunda yankılandığında kendi nefesinin bile buraya fazla geldiğini hissetti.Üzerine yapışan o ölü toprağını, o tekinsiz kokuyu teninden söküp atmak ister gibi banyoya sığındı.
Kıyafetler, ayak ucuna ağır birer kabuk gibi döküldü. Kabine adım atıp bataryayı sonuna kadar çevirdiğinde, sıcak su henüz ısınmadan o soğuk ilk damlalar omuzlarına çarptı, onu irkeltti.
Birkaç saniye içinde yükselen dumanlı buhar, fayansları boğucu bir sis bulutuyla kapladı. Başını suyun altına dikti. Sıcak şeritler, ıslanan uzun kestane saçlarından sırtının kıvrımlarına doğru birer kor gibi akarken gözlerini etini acıtırcasına sıktı.
Defalarca yan yana gelmişlerdi. Balamir’in bu izbe sokağın karanlığında, kanı süzüle süzüle kapısının önüne yığıldığı o ilk geceden beri, aralarında hep o kelimesiz, ağır kanun hüküm sürüyordu. Tensel, genzi yakan, havayı ağırlaştıran bir çekim...
İkisi de o görünmez, jilet kesiği sınırda durmuş, karşı tarafa geçmeye ne cesaret edebilmiş ne de arkasını dönebilmişti.
Şüheda avuçlarıyla yüzünü sıvazladı; fakat su, derisinin altındaki o gerginliği ve o bastırılmış arzunun bıraktığı sıcak izleri yıkayıp götüremiyordu.Tam o sırada, suyun o ritmik, boğuk şırıltısının tam kalbinden bir darbe yükseldi.
Tık. Tık.Dış kapının eski ahşabı, iki kez homurdandı.Şüheda’nın sırt kasları suyun altında aniden kaskatı kesildi, soluğu boğazında düğümlendi. Banyoya çöken o ani sessizlikte, dünyanın tüm sesleri çekilmiş gibiydi; sadece saç uçlarından plastik zemine vuran damlaların o tekdüze tıp tıp'ları ve göğüs kafesinin kaburgalarını zorlayan o hızlı iniş kalkışları kaldı.
O olabilir miydi? O tekinsiz, habersiz, sessizliğiyle her şeyi yakıp yıkan varlığıyla çıkıp gelmiş olabilir miydi?Elinin kör bir hamlesiyle kenardaki beyaz havluya uzandı. Saçlarını ıslak, ağır bukleler halinde tepesinde alelacele topladı.
Bornozun kuşağını beline dolarken parmakları titriyor, düğüm bir türlü tutmuyordu. Holün soğuk taşları, çıplak ayak tabanlarını sızlattı. Kapıya yaklaştıkça göğsündeki o gürültü büyüdü."Kim o?" diye fısıldadı. Sesi, holün karanlığında nemli bir nefes gibi dağıldı.
Karşılık gelmedi. Dışarıda, mahallenin o çürümeye yüz tutmuş, durağan sessizliği asılıydı.Şüheda pirinç kilidi sertçe çevirdi, kapıyı kendine doğru bir parmak eni kadar araladı. Sokak lambasının o hastalıklı, cılız sarı ışığı merdiven boşluğunun tozlu basamaklarına sızıyordu ama koridor boştu.
Sadece sokaktan sızan serin rüzgâr, ıslak ayak bileklerine doğru fütursuzca üfürüyordu. Tam kapının kolunu yukarı kaldırıp kapatacakken, bakışları gayriihtiyari aşağı, paspasın sınırına kaydı.Orada, sarı ışığın altında pürüzsüz yüzeyiyle parıldayan, mat siyah bir kutu duruyordu.
Şüheda kilidi kapatıp sırtını ahşap kanada yasladığında, evin o basık ve durağan sessizliği omuzlarına bir tonluk bir ağırlık gibi çöktü. Kalbi, banyonun buharlı sıcağından beri hiç yavaşlamamıştı ama bu kez ritmi hızlandıran şey korkuydu.
Başındaki havlu, nemlenen kestane saçlarının ağırlığıyla omzuna doğru devrildi; tek bir damla, köprücük kemiğinin çukuruna doğru soğuk, ürpertici bir sızı bırakarak yol aldı.
Bakışları, holdeki o eski sehpanın üzerinde duran mat siyah kutuya çakılı kaldı.Adımları donmuştu. Kutuyu hemen açmadı, açamadı. O pürüzsüz siyah yüzey, holün loşluğunda adeta tekinsiz bir bubi tuzağı gibi duruyordu. İçinde ne vardı? Bir özür mü, bir emir mi, yoksa Balamir’in o kanlı, karanlık dünyasına davetiye mi? Balamir’in onun hayatına böyle fütursuzca, kapısına kutular bırakarak sızma cüreti içindeki o gururu tırmaladı.
Kendini kullanılıyor gibi hissetti. O Mavi Koleji'ndeki kibirli zengin çocukları gibi, Balamir de mi onu bir piyon, kafasına göre giydirip kuşanabileceği bir figüran sanıyordu?
"Neyin peşindesin Balamir?" diye fısıldadı karanlığa. Sesi titredi, öfkeyle karışık bir çaresizlikle kısıldı.Kutuya doğru iki adım attı, sonra durdu. Ellerini bornozunun ceplerine gömüp parmaklarını sıktı.
O kutuyu açmak, Balamir’in kurallarını kabul etmek demekti. Gitmek, onun yarattığı o tehlikeli girdabın içine gözü kapalı atlamak demekti. Günlerdir ondan bir iz aramaktan uyuşan parmaklarına baktı; kendine kızdı.
Neden onun için bu kadar endişeleniyordu ki? O, kapısına kanlar içinde yığılan bir tekinsizden fazlası olmamalıydı. Gitmemeliydi. Kutuyu açmadan çöpe atmalı, o yatağa girip uyumalıydı.
Ama yapamadı. İçindeki o dumanlı bunaltı ve Mavi Koleji'nin koridorlarında bugün ciğerini söken o çiğ kibir, uysalca uyumasına izin vermeyecek kadar büyüktü.
Bugün o koridorlarda üstüne basıp geçen o sahte elitlerin yüzleri geldi gözünün önüne. Onların dünyasını yıkmak, o cam vitrini tuzla buz etmek istiyordu. Ve Balamir...
Balamir o dünyayı parmağında oynatan yegane karanlıktı.İçindeki o hırçın teslimiyetle sehpaya yaklaştı. Bornozunun kuşağını, sanki birazdan giyeceği şeye karşı kendini korumak ister gibi parmaklarını sarartarak sıktı. Kutunun kapağını tırnak uçlarıyla kavrayıp kaldırdığı an, Balamir’in o odunsu, yanık tütün ve isle karışık parfümü bir tokat gibi yüzüne çarptı.
Bu kokuyla birlikte, aralarındaki o konuşulmayan, genzi yakan, sınırda duran tensel çekim banyodaki buhardan daha yoğun bir şekilde holü kapladı.Siyah pelür kâğıtları hışırtıyla iki yana açıldığında, mavi korse kutunun karanlığından Şüheda’nın göz bebeklerine doğru parıldadı.Şüheda yutkundu.
Boğazı kurumuştu. Kumaşa dokunmak bile bir günağa ortak olmak gibi hissettiriyordu. Bornozunu yavaşça omuzlarından geriye doğru bıraktı; havlu kumaş kalçalarından süzülüp ayak ucuna yığılırken, çıplak teni odanın soğuk havasıyla temasa geçtiği an tüyleri ürpererek kasıldı.
Parmakları o mavi kumaşa değdi. Kumaş soğuktu ama balenlerin o bükülmez, esnek çelik yapısı parmak boğumlarının arasında tekinsiz, neredeyse hayvansi bir güç hissi uyandırdı.
Bu kıyafet bir hediye değildi. Balamir ona bir kostüm değil, o mermer koridorlarda kuşanacağı bir zırh göndermişti.Korseyi göğüs kafesinin hemen altına yerleştirdi. Arkasındaki ipek bağları tek tek, parmak uçlarını etine geçire geçire, öfkeyle ve hırsla çekmeye başladı. Her hamlede akciğerlerindeki hava yukarı doğru sıkışıyor, kaburgaları birbirine yaklaşıyordu.
Korseyi sıktıkça, içindeki o korkak, ezilmiş kızın bağlarını da sıkıyor, onu nefessiz bırakarak öldürüyordu. Kumaş, tenini amansız bir sargı gibi kuşattığında adımları aynanın karşısında durdu.
Aynadaki siluet, Şüheda’ya tamamen yabancıydı. Islak kestane saçları, korsenin o gece mavisi kumaşının üzerine nemli, koyu dalgalar halinde dökülüyordu. Balenlerin baskısıyla yukarı zorlanan köprücük kemikleri birer bıçak sırtı gibi keskinleşmiş, kahverengi gözlerinin derinindeki o bıkkın gölge silinip gitmişti.
Mavi; o kolejin, parayı ellerinde tutan o kibirli azınlığın rengiydi. Ama Şüheda şu an aynaya baktığında, o rengi bir üniforma gibi taşımadığını; o rengi boğazından yakalayıp esir aldığını gördü. Balamir ona kelimelerle fısıldayamadığı o vahşi gerçeği bu kumaşla fırlatmıştı yüzüne: O vitrinin bir parçası değilsin, sen o vitrini tuzla buz edecek çekiçsin.
Bakışları aynadaki kadının parmaklarında asılı kaldı; korsenin göğüs kısmındaki o sert, çelik dikişleri yavaşça takip etti. Artık geri dönüş yoktu. Bu zırhın içinde bir daha asla eski, uysal Şüheda olamazdı.Tam o sırada, sokağın çamurlu ve terk edilmiş sessizliğini ortadan ikiye yaran bir ses geldi.
Derinden, asfaltı tırmalayan lüks bir motorun o tok, ritmik ve tehditkâr mırıltısı evin eski camlarını hafifçe titretti.Gelmişti. Canavar kapıdaydı ve Şüheda artık onunla yüzleşmeye hazırdı.

Şüheda, sokağın çamurlu ve ölü sessizliğini ezen o tok, derin motor sesini duyduğunda, kalbinin kaburgalarına vuran ilk kırbaç darbesiyle sarsıldı. Aynadaki o yabancı kıza, mavi korsenin amansız baskısı altında yukarı zorlanan çıplak omuzlarına son bir kez baktı.
Islak kestane saçlarından sızan birkaç damla su, korsenin gece mavisi kumaşı üzerinde koyu, nemli yaralar bırakarak aşağı süzülüyordu. Oraya adım attığında hangi vitrinin parçalanacağını bilmiyordu; içindeki o dumanlı yorgunluk, yerini her an patlamaya hazır tekinsiz bir belirsizliğe, yırtıcı bir uyanışa bırakmıştı.Holden siyah, uzun yün hırkasını çekip aldı.
Hırka korseyi tamamen gizlemiyor, sadece omuzlarını ve çıplak kollarını gecenin ayazından koruyan eğreti bir kalkan gibi duruyordu. Merdivenleri inerken attığı her adımda kalbinin gürültüsü büyüdü; öyle ki, kulaklarındaki o ritmik uğultu eski merdiven boşluğunun rutubetli sessizliğini tamamen boğdu.
Dış kapıyı açıp sokağa adım attığı an, mahallenin kirli rüzgârı yüzüne çarptı. Sokak lambasının o hastalıklı, cılız sarı ışığı, kaldırıma yanaşmış siyah lüks arabanın kusursuz, parlak kaportasında kırılıp dağılıyordu. Araç, bu dökülen, çatlak asfaltlı mahallenin ortasında yabancı bir karabasan gibi duruyordu. Ve arabanın kapısına yaslanmış, jilet gibi keskin siyah takım elbisesiyle o bekliyordu. Balamir...
Üstten iki düğmesi açık siyah gömleğinin içinde, sanki bu sokağın karanlığından yontulmuş tekinsiz bir anıttı. Şüheda’nın kapıdan çıktığını gördüğü an, Balamir’in göğsü görünmez bir darbe almış gibi aniden şişti. Yaslandığı gövdeden yavaşça doğrulurken, sağ bacağına tam yüklenemediği, o vahşi motor yarışının bıraktığı sargılı yaranın sızısı omuzlarının milimetrik kasılışından okunabiliordu.
Fakat gözleri... O gözler hırkanın aralığından sızan gece mavisi korseye çakıldığı an, sokaktaki rüzgâr da, zaman da dondu. O an Balamir’in zihninden geçen o çiğ korku göz bebeklerine vurdu:
Gelmeyecek sanmıştı. Şüheda’nın o eşiği geçip kendi karanlığına adım atmayacağından, onu bu çamurlu sokakta tek başına bırakacağından ilk kez bu kadar çok korkmuştu.
Şüheda arabanın kapısına ulaştığında parmakları soğuk metal kulpa gitti ama çekmedi. Balamir’le aralarında sadece bir nefeslik mesafe vardı. İkisi de bu ani çıplaklığın, bu kelimesiz teslimiyetin içinde ne yapacağını bilemez halde kalakalmıştı.
Balamir’in o her zamanki ketum, dünyayı yukardan izleyen o maskesi ilk kez kenarlarından çatlamıştı. Şüheda’nın ıslak saçlarından sızan o temiz su ve şampuan kokusu, adamın ceketine işlemiş barut, deri ve yanık tütün kokusuyla havada çarpışıyordu. Balamir elini yavaşça kaldırdı; esmer, boks yapmaktan boğumları sertleşmiş ve yer yer yaralanmış iri avucunu, kızın soğuk metal kulbu tutan parmaklarının üzerine bıraktı.
Ten tene değdiği an, ikisinin de göğüs kafesi aynı vahşi ritimle kalkıp indi. Dokunuşlarında mutlak bir kararsızlık, sınırda durmanın o can acıtıcı hazzı vardı.Balamir kapıyı Şüheda için açtı, gözlerini onun kahverengi irislerinden bir saniye bile ayırmadı.
"Bin," dedi. Sesi o kadar pürüzlü ve derinden gelmişti ki, kelime kendi ağırlığı altında ezilerek yok oldu.Şüheda sağ koltuğa süzülüp kapıyı kapattığında, dış dünyanın rüzgârı ve mahalle fısıltıları bıçak gibi kesildi. Arabanın içi, dışarıdaki sokaktan daha tehlikeli, daha klostrofobik bir hapishaneye dönüşmüştü.
Panoramik geniş cam tavanın üzerine düşen ilk yağmur damlaları, ön panelden sızan loş, kan kırmızısı kadran ışığıyla birleşerek arabanın içini su altındaki bir hücreye çeviriyordu. Balamir sürücü koltuğuna geçip kapıyı kapattığında, bu dar alana sıkışan o bastırılmış çekim ikisinin de soluğunu kesti.

Balamir vites topuzunu kavradı ama motoru henüz canlandırmadı. Parmakları derinin üzerinde gerilirken, direksiyona yasladığı diğer elinin boğumları bembeyaz kesilmişti. Birbirlerine bakmıyorlardı ama yan koltuktaki bedenin her bir nefesini kendi tenlerinde hissediyorlardı.
Şüheda, Balamir’in açık yakasından görünen esmer boynundaki o sert şahdamarı atışını izledi. İçinde bir şeylerin, belki de aylardır sakladıkları o devasa gerçeğin bu daracık kabinde patlayacağı hissiyle sarsıldı. İtiraf etmekten, ya da onun itiraflarını duymaktan deli gibi korkuyordu.
"Gelmezsin sandım," dedi Balamir aniden. Sesi, vites topuzunu sıkan parmakları kadar gergindi. Bakışlarını ön camdaki yağmur damlalarından ayırmıyordu. "O kadar çok düşündüm ki... O kutuyu açıp çöpe atma ihtimalini."Şüheda hırkasının yakasını parmaklarıyla sıktı, gözlerini Balamir’in sert yüz hatlarına çevirdi. "Atmalı mıydım?" diye fısıldadı dürüstçe. "O kapıyı hiç açmamalıydım belki de.
Beni neye dönüştürmeye çalıştığını bilmiyorum, Balamir. Üzerimdeki bu şey... Bu beni rahatsız hissettiriyor. İçine neyi gizlediğimi bilmemek."Balamir başını yavaşça ona doğru çevirdi. Kırmızı kadran ışığı esmer yüzünün yarısını karanlıkta bırakıyordu. "Yanılıyorsun," dedi, sesi neredeyse fısıltıya dönüştü.
"Bu sensin. Mavinin en güzel hali."Şüheda’nın nefesi, korsenin balenleri arasında iyice sıkıştı. "Bana bir elbiseden çok özür gibi geliyor çünkü bu gece asfalta düşmüş mavi elbisenin hatırası asılı sanki üzerimde," dedi Şüheda, gözlerinde meydan okuyan bir parlaklık belirdi.
"Aramızdaki o uçurumu, o çamurlu mahallenin kızı olduğumu bana unutturmak için mi giydirdin bunu bana?"Balamir’in direksiyondaki elinin boğumları daha da beyazlaştı. Gözlerini ön camdan çekip sertçe kıza çevirdi. O her zamanki her şeyi kontrol eden çocuk gitmiş, yerine ilk kez ne yapacağını bilemeyen, köşeye sıkışmış biri gelmişti.
"Bir şeyi unutturmak için değil," dedi Balamir. Sesi pürüzlüydü, sanki kelimeler boğazını yırtarak çıkıyordu. "Seni değiştirmeye çalıştığım da yok. Sadece... benden kaçma istedim. O okulda, o kalabalığın içinde sana doğru tek bir adım atamadığım her gün nefes alamadım ben. Yaklaşamadım çünkü benim yanımda durursan, benim o kirli dünyam senin de canını yakar sandım.
Ne yaşayacağız, yarın başımıza ne gelecek inan ben de bilmiyorum. Deli gibi korkuyorum ama bu gece ilk kez korkuyu umursamıyorum. Sadece benimle olmanı istedim."

Şüheda donakaldı. Balamir’in o bükülmez gururunun ardındaki bu dağınık, ham itiraf arabanın içindeki tüm havayı kuruttu. İkisi de bir bilinmezin eşiğindeydi ama ilk kez aradaki o uçurum ikisini de korkutmuyordu."Nereye gidiyoruz o zaman?" diye sordu Şüheda. Sesi bu kez eriyip gitmedi; arabanın içindeki o yoğun, elektrikli havayı yardı.
"Bilmediğin bir yere," dedi Balamir, sesi nihayet kontağı çevirdiğinde motorun homurtusuna karışmadan hemen önce. "Aşağıya bakamayacağın kadar yüksek bir yere."Tereddütsüzce vitesi ileri itti. Araba, mahallenin o karanlık sokağından sessizce süzülürken, üzerlerindeki o devasa cam tavandan süzülen şehir ışıkları, Şüheda’nın çıplak omuzlarında tekinsiz gölgeler büyütüyordu.

Araba, şehrin tüm silüetine hükmeden ama henüz tamamlanmamış, inşaat halindeki o devasa cam kulenin önünde durdu. Burası ne lüks bir yaşam alanıydı ne de bir harabe; burası iki dünyanın tam ortasında asılı kalmış, bitmemiş bir gökyüzü katıydı.Balamir arabanın bagajından sadece kalın fenerleri aldı, Şüheda’nın kapısını açtı.
Hiç konuşmadan, kulenin dış cephesindeki şantiye asansörüne bindiler. Asansör, rüzgârın uğultusuyla sallanarak yukarı tırmanırken, Şüheda’nın üzerindeki o ağır ipek kumaş, asansörün paslı çelik tellerine sürtünüyordu.
İşte o hazırlığın, o korseyle nefes almaya çalışmanın ne kadar büyük bir yük olduğu, bu yukarısı ve aşağısı olmayan asansörün içinde ilk kez canını yaktı.Kulenin ellinci katına, duvarları henüz örülmemiş, sadece tabanı çıplak beton ve önü uçsuz bucaksız devasa cam cephelerle kaplı o boş kata adım attılar. Hangar kadar geniş, ama gökyüzünün tam kalbinde bir yerdi burası.
Çıplak betonun üzerinde harç kalıntıları, demir filizleri vardı; ama hemen karşılarında, o devasa camın ardında tüm şehir, Şüheda'nın o çamurlu mahallesi cılız birer karınca ışığı gibi uzanıyordu.Balamir elindeki feneri beton zemine bıraktı. Projektör gibi tavana vuran ışık, Şüheda’nın gece mavisi elbisesinin üzerindeki gümüş işlemeleri bir elmas gibi parlattı.
Bu bitmemiş betonun kaba, gri çiğliğiyle, o elbisenin can alıcı zarafeti karşı karşıya geldiğinde zaman durdu. Şüheda, çıplak omuzlarını ürperten o soğuk rüzgâra inat, o devasa cam cepheye doğru yürüdü.
Ayak bilekleri betonun soğukluğunu hissederken, korse göğsünü öyle bir sıkıştırıyordu ki, aldığı her nefes bir hesaplaşmaya dönüşüyordu."Beni buraya, bu yarım kalmışlığın ortasına neden getirdin Balamir?" diye sordu Şüheda, gözlerini aşağıdaki o uzak ışıklardan ayırmadan.
"Elbise o kadar pahalı ki bu betona değmeye bile korkuyorum. Tıpkı senin dünyana basmaya korktuğum gibi."Balamir, arkasından sessizce yaklaştı. Adımları beton zeminde tok sesler çıkardı.
Tam arkasında durduğunda, aralarındaki tek engel o korseydi. Balamir elini uzattı, Şüheda’nın çıplak omzuna dokundu. Parmaklarının sıcaklığı, o ayazda kızın tenini dağladı."Çünkü biz de tıpkı burası gibiyiz Şüheda," dedi Balamir. Sesi rüzgârın o devasa cam cepheye çarpan uğultusuna karıştı. "Aşağıya ait olamayacak kadar yukarıdayız, ama yukarıdakilerin o süslü, tamamlanmış yalanlarına uymayacak kadar çıplak ve yarım yamalak.
Bu elbise senin o mahalleden çıkış biletin değil. Bu elbise, bu yarım kalmış gökyüzünde benim seninle yan yana durabilme cüretim."Şüheda yavaşça arkasına döndü. Sırtı o soğuk, devasa cama yaslandığında, Balamir’in maskesiz, tüm gururundan arınmış esmer yüzüyle karşı karşıya geldi.
Hazırlıklar, o kutuyu açtığı an, hırkasını çıkarıp bu elbiseyi üzerine geçirdiği o her saniye bu an içindi."Canım acıyor Balamir," diye fısıldadı Şüheda dürüstçe. "Bu kumaş, bu yükseklik... Hepsi canımı yakıyor.""Benim de," dedi Balamir. Gözlerinde ilk kez hiçbir şey saklamayan, o çocuksu ve amansız aşk belirdi.
"Aylardır seni her gördüğümde canım yanıyor."
Balamir daha fazla tek bir kelimenin bile aralarına sızmasına izin vermedi. Şüheda’nın belindeki o sıkı korsenin bağlarını kavrayıp onu kendine doğru sertçe çekti; aralarındaki o son santimetreyi de yok ederek dudaklarını genç kızın dudaklarına amansızca bastırdı.Bu sakin ya da teselli eden bir öpücük değildi.
Aylardır o okul koridorlarında birbirlerine yabancı gibi bakmalarının, sınıfsal uçurumların, mahalle baskısının ve bastırılmış tüm arzuların aynı anda patlamasıydı. Balamir, Şüheda’nın dudaklarını neredeyse canını yakacak bir tutkuyla, ona ait olduğunu ve onu dünyadaki her şeyden koruyacağını kanıtlamak ister gibi öpüyordu. Şüheda, kollarını adamın boynuna dolayıp tırnaklarını onun esmer tenine geçirirken, bu hırçın öpücüklere aynı açlıkla ve teslimiyetle karşılık verdi.
Mavi korsenin balenleri Balamir'in göğüs kafesine amansızca batıyor, ikisinin de nefesini tamamen kesiyordu ama durmuyorlardı. Bitmemiş o beton katın ortasında, zaman ve mekân tamamen anlamını yitirmişti.
Balamir, nefes nefese dudaklarını kızın dudaklarından ayırdığında, gitmesine izin vermedi. Alnını, Şüheda’nın terleyen alnına yasladı. İkisinin de soluğu, ellinci katın o açık ayazında beyaz buharlar halinde birbirine karışıyordu. Balamir’in elleri hâlâ Şüheda’nın belinde, korsenin üzerinde kilitliydi.Hiç konuşmadılar. Balamir, alnını kızın alnından ayırmadan, yavaşça ve amansız bir ritimle ilk adımı attı.
Ortada ne bir müzik vardı ne de çalacak bir keman. Sadece ellinci katın beton direklerine çarpan hırçın rüzgârın uğultusu ve ayaklarının altındaki çıplak betonun soğuk gıcırtısı vardı.
Şüheda, adımlarını Balamir’in o yavaş, koruyucu ritmine uydurdu. Müziksiz, tamamen sessiz bir vals gibiydi bu. Gökyüzünün ortasında, bitmemiş bir inşaat katında, çıplak omuzlarına çarpan rüzgârla dönüyorlardı.
Başkaları görse delilik derdi ama onlar için bu dans, aralarındaki o zengin-fakir kavgasının, tüm yalanların ve korkuların infazıydı. Birbirlerinin kalp atışlarını duyuyor, o görünmez ritimle betonun üzerinde sessizce süzülüyorlardı.
Dansları yavaşça yavaşladı ve o devasa cam cephenin tam önünde, şehrin bittiği sınırda durdular. Balamir, Şüheda’yı arkasından göğsüne yasladı, kollarını beline dolayarak onu kendi sıcaklığıyla sarmaladı.
Başlarını kaldırdıklarında, yukarıda hiçbir şey yoktu; ne bir tavan ne de onları sınırlayan bir çatı. Sadece gökyüzünün o uçsuz bucaksız, zifiri siyahlığı ve başlarının hemen üzerinde parıldayan amansız yıldızlar vardı.
Şehir aşağıda bir toz bulutu gibi can çekişirken, yıldızlar ilk kez onlara bu kadar yakın, bu kadar net görünüyordu."Oraya bak," diye fısıldadı Balamir, çenesi kızın çıplak omzuna değerken gözleriyle gökyüzünü işaret etti.
"Aşağıda herkes paranın, unvanların peşinde koşarken yukarısını unutuyor. Ama buradayken hiçbirinin önemi yok. Yıldızlar kimin ne kadar parası olduğuna bakmıyor, Şüheda.
"Şüheda sırtını Balamir’in o sarsılmaz göğsüne biraz daha yasladı, gözlerini o parlak sonsuzluğa dikti. İçindeki o deli gibi korkan kız gitmişti. Şimdi ne yaşayacaklarını, yarın ne olacağını hâlâ bilmiyordu ama Balamir'in kollarının arasında, o yüksekliğin ve yıldızların altında ilk kez nefes alabildiğini hissetti.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

98okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.