Sansürsüz Teklif kitap kapağı

16. bölüm / 25

Sansürsüz Teklif

Rüzgara karşı

Vaveyla Yazarı: Hezal Arcı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 25Şu an: Rüzgara karşı

Haziran sonunun o yapış yapış, ağır sıcağı, sabahın erken saatleri olmasına rağmen okulun yüksek beton duvarlarına çoktan sızmıştı. Gökyüzündeki o çiğ güneş, cumartesi gecesinin karanlık hatıralarını aydınlatmıyor, aksine herkesin üzerine çöken o kolektif suçluluk duygusunu kurutulmuş bir leke gibi görünür kılıyordu. Turnikelerden geçen her öğrencinin üzerinde aynı açık mavi kampüs tişörtü vardı.
Koridor boyunca uzanan bu renk, içerideki çürümeyi gizlemek için aceleyle serilmiş sahte, steril bir muşamba gibiydi. Ancak bu tek tipliğin altında, zehirli bir fısıltı dalgası yayılıyordu. Herkes kafasını hafifçe eğmiş, telefon ekranındaki o gönderinin soğuk ışığında, bir başkasının düşüşünü izleyerek kendi suç ortaklığını temize çekmeye çalışıyordu.Şüheda, adımlarını o tanıdık, koruyucu mesafesiyle atıyordu.
Ayaklarının altındaki betonun soğukluğunu hissetmek ister gibi ağır, bastığı yeri bilen adımlardı bunlar. Tam turnikelerin çıkışında, koluna aniden giren o sıcak ve neredeyse etini ezecek kadar sıkı temasla duraksadı.Banu’ydu bu. Cumartesi gecesi otelin o heybetli sütunları arasında un ufak olan, pembe ipek kumaşın içinde hıçkırıklara boğulan o kırılgan kızdan geriye hiçbir iz kalmamış gibiydi. Banu, uğradığı o aşağılık saldırıyı ruhunun en alt çekmecesine kilitlemiş, anahtarını da yutmuştu. Saçlarını ensesinde sıkı, hatasız bir at kuyruğu yapmıştı; yüz hatları o kadar gergindi ki sanki cildi kemiklerine dar geliyordu.

Üzerindeki açık mavi tişört, bir savaş üniforması gibi jilet gibi ütülüydü. O mavi kumaş, az önce üzerine geçirildiği yaranın kanını sızdırmayacak kadar kalındı."Günaydın!" dedi Banu. Sesi, koridorun o basık tavanına çarpıp dağılırken en ufak bir pürüz barındırmıyordu.
O kadar yüksek ve hesaplı bir neşeyle konuşmuştu ki, dolaplarının önünde fısıldaşan iki kız suçüstü yakalanmış gibi irkilerek başlarını çevirdi. Banu, o kızların gözlerinin tam içine, sanki arkalarındaki duvara bir çivi çakıyormuş gibi dik dik bakarak kuru, çınlayan bir kahkaha attı. "Ne o, sabah ayılmasını telefon ekranlarında mı yapıyorsunuz artık? Ders programı mı o, yoksa ilginizi çeken daha yaratıcı bir kepazelik mi buldunuz?"Şüheda, arkadaşının bu abartılı, sinir uçlarını açıkta bırakan savunma mekanizmasını izlerken içinin sızladığını hissetti.
Banu, kendisini kurban olarak görmek isteyen o şımarık kalabalığa, onların kendi silahıyla yani arsızlıkla saldırıyordu. Ayakta kaldığını gözlerine sokmak zorundaydı çünkü yere yığıldığı an üzerine basıp geçeceklerini çok iyi biliydi.Şüheda sessizce onun adımlarına ayak uydururken, Banu telefonunu cebinden çıkarıp ekranı Şüheda’nın yüzüne doğru yaklaştırdı. Sesini bu kez sadece ikisinin duyabileceği bir frekansa, o soğuk intikam zeminine çekti:
"Şuna bak. Mert’in o nizamî, kuaförden çıkma saçlarının havuz suyunda klor kokan o vıcık vıcık hali... Tüm okul bu sabah bu pisliği çiğniyor. Bize o çukuru kazarken, kendi kibirlerinde boğulmalarını izlemek o kadar iyi geldi ki."Şüheda, ekrandaki fotoğraflara bakarken bile gözlerini koridorun geneline yayılan o tekinsiz sessizlikten ayırmıyordu. Tam o sırada, merdiven boşluğunun o yarı karanlık gölgesinden Alya ve Mert sızdı koridora.Alya, o her zamanki pürüzsüz, porselen maskesini yeniden yüzüne yapıştırmıştı ama boyun kasları gerim gerim gerilmişti; teninin altındaki damarlar görünür kılıyordu öfkesini. Gözlerindeki o çiğ, sinsi nefret, koridorun sıcağına inat buz gibi dışarı sızıyordu. Cumartesi gecesi havuzun dibini boylamanın, sırılsıklam bir şekilde herkesin diline düşmenin getirdiği o korkunç aşağılanma, asaletini kemiriyordu. Yanındaki Mert ise çenesindeki o hafif, beyaz bandajı parmaklarıyla sürekli kapatmaya çalışarak etrafındakilere bir şeyler fısıldıyordu.
İkisinin de bakışları Şüheda ve Banu’nun üzerindeydi. Acele etmiyorlardı, bağırıp çağıracak kadar ilkel değillerdi. Sadece durmuş, o dondurucu sessizlikle izliyorlardı; zamana yayılacak, daha stratejik bir yıkımın ilk hamlesini hesaplar gibiydiler.Banu, Şüheda’nın adımlarının yavaşladığını hissedince kolunu daha sert çekti. "Onları boş ver, seyirci kalmaya mahkumlar," diyerek Şüheda’yı kendi dolabına doğru yönlendirdi.
"Hadi, ilk zil çalmadan kitapları alalım."Şüheda dolabının kapağını açıp metalin o keskin, paslı kokusunu içine çekerken, arkasındaki havanın aniden ağırlaştığını, o yoğun ve pahalı parfüm kokusunun etrafı sardığını hissetti. Koridorun o fısıltı senfonisi, sanki görünmez bir el tarafından tek hamlede kesilmiş gibi sustu. Şüheda arkasını döndüğünde, dolap kapağının hemen bitişiğinde dikilen o tanıdık, uzun siluetle burun buruna geldi.Berk.Onun üzerinde de o standart, açık mavi kampüs tişörtü vardı ama kumaşın sıradanlığı bile o baskın, üstten bakan aurasını gölgelemeye yetmiyordu.
mavi bugulu gözleri, cumartesi gecesindeki o karanlık, yırtıcı intikam hırsından tamamen arınmış, tuhaf ve tekinsiz bir yumuşaklıkla parıldıyordu.
Şüheda’nın o gece Balamir’in elini tutarak, arkasına bile bakmadan gidişi Berk’in o aşılmaz kibrinde bir yıkım yaratmamıştı. Aksine, içinde önüne geçemediği ilkel bir hayranlığı, o güne kadar hiç tatmadığı o tehlikeli 'reddedilme' arzusunu tetiklemişti. Berk, o dokunulmaz ve vahşi kızdan ilk kez gerçekten etkilenmişti ve bu sabah bunu tüm okulun gözü önünde yapmaktan zerre çekinmiyordu.

"Günaydın Şüheda," dedi Berk. Sesi, etraftaki herkesin kulak kabarttığını bilerek net, ama sadece ikisine aitmiş gibi tuhaf bir samimiyetle çıktı. Adımını bir santim daha öne atarak Şüheda’nın nefes alma alanını açıkça ihlal etti. "Cumartesi gecesi otelden çok erken ayrıldın. Arkanda bıraktığın enkazı kimin temizleyeceğini düşünmeden...
Ama itiraf etmeliyim, o karanlığın içinde, kuralları yıkarken çok daha sahiciydin."Şüheda, Berk’in bu beklenmedik, doğrudan hamlesi karşısında göğüs kafesinin aniden daraldığını hissetti.
Berk’in gözlerindeki o açık, cüretkar hayranlık, Alya’nın ya da Mert’in sinsi nefretinden çok daha tekinsiz bir his bırakıyordu içinde. "Ben arkamda bir enkaz bırakmadım Berk," dedi Şüheda, sesinin titremesine izin vermeyerek, bakışlarını onun gözlerine dikerek.
"Sadece kendi yarattığınız o sığ havuzda kimin boğulacağına karar vermenizi izledim. Ve o rıhtımda bıraktığım hiçbir şey, artık sizin bu steril laboratuvarınızın malzemesi olmayacak.
"Berk hafifçe gülümsedi, omuzlarını dikleştirip yerini sabitledi. Berk’in bu pervasız yakınlaşması koridordaki havayı iyice gererken, Şüheda bakışlarını istemsizce, tamamen içgüdüsel bir çekimle koridorun en ucundaki o karanlık yangın çıkışına doğru çevirdi.Oradaydı.Balamir, sırtını duvarın o soğuk, çıplak betonuna yaslamış, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir halde gölgelerin içinden onları izliyordu. Okulun o açık mavi tişörtlerinden birini giymişti giymesine ama o kumaş bile onun o sokak kokan, kuralsız aurasını evcilleştirememişti. Yine bu binaya ait olmayan yırtıcı bir yabancı gibi duruyordu orada. Ancak gözleri...
O yabanıl, simsiyah gözleri, Berk’in Şüheda’ya doğru her eğilişinde, ona her yakınlaşmasında kor bir ateş gibi parıldıyordu. Tek bir adım bile atmıyordu; gardını indirip kendine sinirlendiği, o limanda geçirdikleri geceden sonra kendi sınırını korumaya yemin etmiş gibiydi. Ama gözünü de bir saniye olsun Şüheda’nın üzerinden ayırmıyordu.
Şüheda, Balamir’in o karanlık bakışlarındaki koruyucu ama her an bir felakete yol açabilecek o ham gerilimi hissettiğinde, rıhtımda onun elinin altında atan o deli, vahşi kalp atışını yeniden avucunun içinde hissetti. Koridorların o açık mavi denizinde, fırtına çoktan kopmuştu.
Tam o sırada, Berk’in Şüheda’nın üzerindeki cüretkar gölgesi henüz çekilmemişken, koridordaki onlarca telefon aynı anda, tek bir senkronize titreşimle sarsıldı. Kısa, metalik bir bildirim sesi dalgası, turnikelerden merdiven boşluğuna kadar soğuk bir rüzgar gibi yayıldı.
Herkes, sanki görünmez bir efendiden gizli bir komut almış gibi parmaklarını ekranlara kaydırdı.mavi.itiraf sabahın bu erken saatinde, arkasında bıraktığı enkazı izlemekten keyif alan bir canavar gibi açılmıştı.Banu’nun elindeki telefonun ekranı da o tanıdık, uğursuz ışıkla aydınlandı. Gözleri ekrandaki satırlarda hızla gezinirken, yüzüne az önce yerleştirdiği o çelik maske anlık bir şaşkınlıkla çatladı. Şüheda’nın kolunu sertçe dürterek telefonu ikisinin görebileceği bir hizaya getirdi. Ekrandaki yazılar, dijital bir kırbaç gibi indi koridorun ortasına:
MAVİ İTİRAF "Maskeler Suda, Kibir Dipte. 💦Mezuniyet bitti ama otelin havuz suyu hâlâ bulanık. Cumartesi gecesi o kusursuz vitrinimiz, Mert Vural ve Alya Yılmaz’ın sırılsıklam, pulları dökülmüş iki balık gibi dibe çöküşünü izledi.
Fotoğraflar elimizde. Asıl eğlence ise şu: Saray entrikasını patlatanlar, okulun çiçeği burnunda 'burslu kraliçesi' Şüheda ve onun o sokak kokan, mahalleli koruması Balamir. Seçkinlerimizin kibri tek bir yumrukla havuzun dibine gömülmüş. Mert’in çenesindeki o morluk bugün fondötenle kapanır mı bilinmez ama Vural ve Yılmaz ailelerinin prestiji bu sabah fena halde sırılsıklam.
Kraliçe tacı rıhtımda bırakmış diyorlar; peki bu sabah koridorlarda kimin kafası kopacak? Av mevsimi başladı. #BaloSkandalı #MertHavuzda #Kraliçeninİntikamı"

Şüheda, ekranda parıldayan "mahalleli koruması" ve "Kraliçe tacı rıhtımda bırakmış" satırlarını okurken göğsünün tam ortasına sıcak, zehirli bir ağırlığın çöktü. Yanaklarına aniden vuran o yakıcı sıcaklık, haziran sıcağından değil, mahremiyetinin hunharca çiğnenmesindendi. Rezil olan Mert ve Alya’ydı, evet; ama Balamir’le isminin bu şekilde yan yana getirilmesi, o limanda, rıhtımın karanlığında kurdukları o sessiz ve saf dünyanın bu şımarık kalabalığın ağzına meze yapılması içini tuhaf, derin bir mahcubiyetle kavurdu. İçindeki o gururlu kız ilk kez çıplak kalmış gibi hissetti. Bakışlarını hızla ekrandan kaçırıp dolabının karanlığına dikti; parmakları elindeki kitabın kenarını sımsıkı, sayfaları yırtarcasına ezdi. Balamir’in o gölgeden onu izlediğini bilmek, şu an bu yazılardan çok daha fazla yakıyordu tenini.
Onun o temiz sessizliğini bu kirliliğe bulaştırdığı için kendine kızıyordu.Banu ise Şüheda’nın aksine, dişlerini birbirine geçirerek Mert’in olduğu tarafa baktı. Sayfa, Mert’in sırılsıklam halini diline dolamıştı ama onun cumartesi gecesi kendisine yaptığı o aşağılık, o canice hamle, bu steril okulun gözünde sadece bir "havuz başı skandalı", eğlenceli bir dedikodu olarak kalmıştı.
Kimse işin arkasındaki vahşetle ilgilenmiyordu. Yine de Mert’in o dokunulmaz kibrinin sarsılması, Banu’nun gözlerindeki o soğuk intikam ateşini harlamaya yetti.Berk, Şüheda’nın yanaklarındaki o ani kızarıklığı ve bakışlarını kaçırma telaşındaki o kırılganlığı fark ettiğinde yeşil-mavi gözleri bir avcı gibi kısıldı. Başını hafifçe eğip, Şüheda’nın tamamen dolaba gömdüğü yüzüne doğru yaklaştı.
"Demek mahalleli koruma..." diye fısıldadı Berk. Sesinde bu kez açık bir alay, ama ondan daha baskın, tehlikeli bir merak vardı. "Rıhtımda bıraktığın şeylerin ne olduğu yavaş yavaş anlaşılıyor, Şüheda. O gecenin kahramanı Balamir’di senin için, değil mi? Kendini feda eden o sokak çocuğu...
"Şüheda cevap vermek için dudaklarını araladığı an, koridorun diğer ucunda, Alya ve Mert’in durduğu merdiven boşluğunda hava tamamen baruta kesti.Mert, etrafındaki herkesin telefona bakıp kendisine doğru fısıldaştığını, o alaycı, küçümseyen bakışların açık mavi tişörtünün altındaki bedenini delip geçtiğini hissettiği an kontrolünü tamamen kaybetti. Çenesindeki bandajı unutup dişlerini birbirine vurdu. Gözleri, koridorun en ucundaki o karanlık yangın çıkışına, sırtını duvara yaslamış olan Balamir’e kilitlendi. Telefonunu cebine fırlatıp, adımlarını öfkeyle o köşeye doğru yöneltti.
Artık sinsi planlar yapacak, zamana yayacak sabrı kalmamış yaralı bir hayvandı; uğradığı o devasa aşağılanmanın hırsıyla düz bir çizgi halinde Balamir’in üzerine yürümeye başladı.Balamir, Mert’in öfkeyle kendisine doğru gelişini izlerken kollarını göğsünden bile çözmedi. Sırtını yasladığı betondan hafifçe ayrıldı, omuzlarını dikleştirdi. Yüzünde, cumartesi gecesi Mert’in suratına o yumruğu patlatmadan hemen önceki o soğuk, avcı gülümsemesi belirdi.
Sokakların kuralları bu binanın steril kurallarına benzemezdi; Balamir üstüne gelen tehlikeyi kokusundan tanırdı.Mert, aralarındaki mesafeyi kapatıp Balamir’in tam karşısında durduğunda, koridordaki tüm fısıltılar bıçakla kesilmiş gibi sustu. Hava o kadar ağırlaştı ki, saniyeler milim milim ilerlemeye başladı. Berk ve Şüheda bile aralarındaki o gergin konuşmayı yarım bırakıp koridorun sonundaki bu tekinsiz karşılaşmaya kilitlendi.
Okulun o en dokunulmaz, arkası sağlam çocuğu ile sokakların o evcilleştirilemez yabancısı, aynı açık mavi tişörtlerin içinde, patlamaya hazır iki ayrı dünya gibi karşı karşıyaydı.
Mert, uğradığı o korkunç prestij kaybını telafi etmek istercesine çenesini dikleştirdi. Esmer, hafif kemikli yüzünde cumartesi gecesinin o sırılsıklam öfkesi açık bir yara gibi duruyordu; çekik gözleri hırstan iyice küçülmüş, adeta avını hedef alan iki keskin yarık gibi parlıyordu. Sesini, etraftaki herkesin duyabileceği kadar net, pürüzsüz ve iğneleyici bir tonda tutmayı başardı. Bu onun sınıfsal silahıydı: Kelimelerle aşağılamak."Cumartesi gecesi," dedi

Mert, dudaklarının kenarında titreyen o küstah, hastalıklı tebessümle. "O iki burslu kızın yarattığı ucuz tiyatro yüzünden kendimi o havuzun içinde bulmam tamamen benim ahmaklığımdı. Sırf buraya ait olmayan, buranın havasını kirleten iki zavallı yüzünden o çamura bulaşmamalıydım.

"Balamir, Mert'in Şüheda ve Banu’yu hedef alan o zehirli kelimelerini dinlerken gözlerini hafifçe kıstı. Esmer teninin altında, boyun damarlarının birer halat gibi gerildiğini ve yumruklarının sımsıkı kapandığını görmek mümkündü. İçindeki o vahşi dürtü Mert’in gırtlağına çökmek istiyordu. Ancak bu binanın içinde yeni bir kargaşa çıkarmanın, Şüheda’nın ismini bu şımarık kalabalığın diline daha fazla malzeme etmenin hiçbir şeye yaramayacağını biliyordu.
Liman gecesinden sonra kendine verdiği o sessizlik sözünü, Şüheda'nın elinin altındaki o sakinliği hatırladı. Kendini tuttu. Yüz hatlarını adeta taştan bir duvara dönüştürdü; Mert’i ciddiye almadığını gösteren, ona yukarıdan bakan donuk, ezici bir ifade yerleştirdi yüzüne."Ben buraya seninle oynamaya gelmedim, Mert," dedi Balamir. Sesi pürüzlü, derinden ve her bir harfi tartarak çıkan, son derece sakin ama tehditkar bir tondaydı.

"Havuza nasıl düştüğün ya da kendi ahmaklığın beni ilgilendirmiyor. Çekil önümden."Balamir, Mert’in omzunun üzerinden geçip gitmek amacıyla ağır bir adım attı. Gövdesini hafifçe yana çevirip o karanlık yangın çıkışına doğru yürümeye yeltendiği an, Mert’in kibri bu soğukkanlı umursamazlıkla daha da delirdi. Balamir’in arkasından, onun en hassas, dünyaya bağlandığı tek yerinden vuracak o tek kozu öne sürdü.
Çünkü biliyordu ki, o sokak çocuğunun gururundan başka kaybedecek hiçbir şeyi yoktu."Kaçıyor musun mahalleli?" diye seslendi Mert, sesi koridorun basık tavanında çınlayarak. "Duydum ki geceleri o hurda motorunun üzerinde kendini bu şehrin kralı sanıyormuşsun.
Eğer arkana bakmadan gidecek kadar korkak değilsen, okul çıkışı sahil yolundaki eski tersane virajında benimle yarışırsın."Balamir’in adımları turnikelerin hemen önünde bıçak gibi durdu.
Sırtı Mert’e dönüktü ama omuzlarının bir yay gibi gerilişinden içindeki o sokak canavarının uyandığı anlaşılıyordu. Motor lafı, onun ruhunun en dokunulmaz, en kimsesiz yerine dokunmuştu. O motor, onun bu hayattaki tek sığınağı, babasından kalan tek hatıraydı.Mert, onun durduğunu görünce sesindeki o meydan okuyan tonu daha da biledi, zehrini akıttı:
"Kazanacak kadar erkeksen, o çok sevdiğin, altından inmeyip geceleri avunduğun o hurdayı herkesin gözü önünde alırım senden. O zaman o sokaklarda yayan yürürsün. Hak ettiğin gibi."Balamir ağır çekimde arkasını döndü. Yüzündeki o donuk, sakin ifadeden eser kalmamıştı; esmer çehresine tekinsiz, yırtıcı bir gölge çökmüştü. Simsiyah gözleri kor bir ateş gibi Mert'in üzerine dikildi.

Ağır, bastığı yeri sarsan adımlarla Mert’in tam dibine kadar yürüdü ve aralarındaki boy farkını kullanarak onun üzerine karanlık bir siluet gibi çöktü. Gözlerindeki o tehlikeli, ölümcül parıltı, Mert'in içindeki o şımarık korunaklı çocuğu bir anlığına sarsacak, omurgasını titretecek kadar gerçekçiydi. Burada ne Vural ailesinin parası ne de okul yönetimi onu koruyabilirdi.

"Kabul," dedi Balamir. Sesindeki o dondurucu sakinlik, koridordaki herkesin kemiklerini sızlatacak cinstendi. "O tersane virajında o motoru benden alamazsan, Mert... Seni o havuzdan çok daha derin bir çukura gömerim. Hazırlan."
Gladyatörler"Okul çıkışı o virajda olacağım," dedi Balamir. Sesi, sanki bir idam kararını okuyormuş gibi pürüzsüz ve düzdü. "Ama ben kazandığımda, o cebindeki lüks anahtarlar ilgimi çekmiyor. Ben kazanırsam, yarın sabah bu koridorun tam ortasında, herkesin gözü önünde Şüheda ve Banu’nun karşısına geçeceksin. Ve o çok güvendiğin dizlerini bu soğuk betona vurup ikisinden de özür dileyeceksin.
"Balamir’in dudaklarından dökülen o ağır, çiğ "özür dileyeceksin" kelimesi koridorda asılı kaldığı an, Şüheda artık durduğu yerde kalamadı. İçini kavuran o mahcubiyete, kalbinin göğüs kafesini yırtacak gibi çarpmasına rağmen adımlarını hızlandırdı.
Gururunun, varoluşunun bu iki erkeğin arasındaki ilkel bir güç savaşına, bir egemenlik yarışına malzeme edilmesine izin vermeyecekti. Kalabalığın nefesini tutarak, adeta bir kaza mahallini izler gibi açtığı o boşluktan geçip doğrudan Mert ve Balamir’in burun buruna durduğu o çatışma alanının tam ortasına daldı.İki erkeğin arasındaki o keskin, statik elektriğin arasına kendi gövdesini koyar gibi dikildi.
Yüzü öfkeden hafifçe kızarmıştı ama bakışlarında tek bir santim bile geri adım yoktu. Ortamdaki barut kokusunu dağıtmak istercesine buz gibi bir soluk verdi."Bu ucuz tiyatroyu hemen şimdi bitirin!" dedi Şüheda. Bakışlarını önce Mert’in o tekinsiz, hırstan küçülmüş çekik gözlerine, ardından Balamir’in simsiyah, dipsiz gözlerine dikti. Sesi titriyordu ama bu korkudan değil, içindeki saf, evcilleştirilemez isyandandı.
"Mert, senin o yaralı egonu tatmin edecek, vitrin süsü bir özre ihtiyacımız yok bizim. Banu'nun da benim de... Balamir, sen de onun bu sığ kışkırtmalarına uyup kendini kanıtlamak zorunda değilsin. Sizin bu ilkel güç oyununuzun bir parçası, bir ödülü ya da gerekçesi olmak istemiyorum. Kendinize başka bir arena bulun!"Mert, Şüheda’nın bu ani, pürüzsüz ve sert müdahalesiyle bir anlığına yutkundu. Çenesindeki bandajın altındaki sızı şakaklarına vurdu; çekik gözlerinde anlık bir tereddüt, o bildiği korunaklı dünyanın dışına çıkma korkusu belirdi.
Ancak etraftaki onlarca çift gözün ve hemen arkasında bir engerek gibi pusuya yatmış duran Alya'nın o sessiz, toplumsal baskısı geri adım atmasına müsaade etmedi. Kibrini yeniden bir zırh gibi kuşanarak Şüheda'ya bakmadan, gözlerini Balamir'in göz bebeklerinden ayırmadan tısladı: "Okul çıkışı... Tersane virajında kimin diz çökeceğini tüm okul izleyecek."İki taraf arasındaki o ölümcül anlaşma mühürlenmiş, hava tamamen baruta kesmişti ki, dolapların gölgesinde tüm bu sahneyi bir satranç tahtasını izler gibi büyük bir hazla süzen Berk öne doğru ağır bir adım attı.
Parlak, tekinsiz gözlerinde, tüm bu kaosu kendi lehine çevireceğini, buradaki her yıkımdan besleneceğini bilen o fırsatçı tebessüm vardı. Sesini koridordaki tüm öğrencilerin duyabileceği bir perdeden, adeta kolezyumda dövüşü başlatan bir imparator gibi serbest bıraktı.
"Millet!" diye seslendi Berk, gözlerindeki o ışık tehlikeli, hastalıklı bir neşeyle parlarken. "Okul çıkışı büyük maça hazır olun! Aristokrasi ve sokak... Sonunda maskeler tamamen düşüyor."Berk’in sesi koridorun yüksek, çıplak tavanında paslı bir demir gibi tırmalayarak dağıldı. Saniyeler içinde, duvar diplerindeki o dalgalı uğultu yön değiştirdi; ceplerden çıkarılan telefonların soğuk ekran ışıkları, parmak uçlarında hızla dönen dijital bahisler ve yüzlerde beliren o çiğ, vahşi merak, mekânın havasını bütünüyle klostrofobik bir hale getirdi. Burası artık bir eğitim yuvası değildi; herkesin birbirinin yıkımı, kanı ve trajedisi üzerine bahis oynadığı tekinsiz, modern bir panayır yeriydi.
Mert, Berk'in fırlattığı bu kıvılcımın kalabalıkta bulduğu o vahşi karşılıktan beslenerek omuzlarını dikleştirdi. Dudaklarının kenarında, doğuştan sahip olduğu o para ve nüfuz zırhının verdiği küstah, yarım bir yamulma belirdi. Gözlerini Balamir’in o sarsılmaz, taştan yontulmuş gibi duran çehresine dikti. "Tersane Virajı," dedi; sesi bir meydan okumadan ziyade, erkenden satın aldığı bir zaferin ilanı gibi pürüzsüz ve hafifti.
"Gecikme. Bekletilmek, bende ters tepki yaratır, mahalleli."Arkasını döndü. Adımlarında her zaman o mülk sahibi, her şeye hakkı olan edayı taşıyan Alya’ya doğru yürürken, koridordaki kalabalık da bir suyun çekilmesi gibi onların yarattığı o karanlık girdaba kapılıp aktı.
Alya, gitmeden hemen önce Şüheda’nın üzerinde sabitlediği o tepeden bakan, sığ bir acımayla bezeli bakışıyla koridorun kasvetine silinmez bir leke daha bıraktı.İnsan seli yavaş yavaş uzaklaştığında, geriye sadece üçünün soluğu ve betonun o çıplak soğukluğu kaldı: Balamir, Şüheda ve birkaç adım ötede elleri ceplerinde, kendi başlattığı bu küçük kıyametin tadını çıkaran Berk.
Şüheda, aralarında duran o tekinsiz, boş alanı kapatmak ister gibi Balamir’e doğru bir adım attı. İçindeki öfke o kadar yoğundu ki nefesi boğazında düğümleniyor, kalbinin vuruşları şakaklarında bir balyoz gibi yankılanıyordu. Balamir ise az önceki o yırtıcı, avını tartıya vuran ifadeden tamamen sıyrılmıştı. Yüzü, üzerine hiçbir duygunun sızmasına izin vermeyen o kalın, donuk duvarın arkasına yeniden gizlenmişti.
"Neden?" diye sordu Şüheda. Sesi kısıktı, fısıltıdan halliceydi ama her bir harfi Balamir’in göğsüne birer suçlama gibi ağırdı. "Neden onun o sığ dünyasına basamak oluyorsun Balamir? Bizim, ya da Banu’nun... Senin o eski usul, kahramanlık kokan korumacılığına ihtiyacımız varmış gibi. Neden kendini bu çamurun içine, bile isteye fırlatıyorsun?
"Balamir’in kirpikleri yavaşça kalktı. Simsiyah, o hiçbir lüksün satın alamayacağı yabani gözleri, Şüheda’nın yüzündeki o hırpalanmış, gururu incinmiş ifadenin üzerinde milim milim gezindi. Sesindeki o pürüzlü ton, Şüheda'nın öfkesini eritecek kadar derinden geldi:"Ben kendimi bir çamura fırlatmıyorum, Şüheda," dedi Balamir, adımını ona doğru atmadan ama bakışıyla onu tamamen sararak.
"Ve bu senin sandığın gibi bir kahramanlık oyunu da değil. O herif cumartesi gecesi o kıza dokunduğunda bu okulun kuralları sustu. Bugün o telefondaki yazılarla senin ismini kirletirken de herkes sadece izliyor.
Benim bildiğim sokakta, hesabı kesilmeyen hiçbir suç cezasız kalmaz. O motoru benden alabileceğini sanıyor... Ama o virajda onun elinden sadece arabasının anahtarını değil, o hiç kırılmayan kibrini alacağım. Senin gururun onların dedikodu malzemesi olamayacak kadar temiz. Bırak, hesabını ben sorayım."
Balamir'in bakışlarında en ufak bir öfke kırıntısı yoktu; sadece gitgide koyulaşan, ışığı yutan dipsiz bir gece karanlığı vardı. Şüheda’ya doğru hafifçe eğildiğinde, aralarındaki mesafe bütünüyle yok oldu. Çocuktan yayılan o keskin tütün, motor yağı ve soğuk hava karışımı çiğ koku,
Şüheda’nın zihnindeki tüm mantık sınırlarını bulandıracak kadar yakındı, nefes kesti."Ben kimseyi korumuyorum, Şüheda," dedi Balamir. Sesi o kadar derinden, o kadar klostrofobik bir tonda çıkmıştı ki, kelimeler sadece ikisinin göğüs kafesi arasında sıkışıp kaldı; dışarıya bir sızıntı bile vermedi. "Ben sadece, sınırlarını unutanlara bu dünyanın onların etrafında dönmediğini hatırlatıyorum. O dizler o soğuk betona vuracak. Bunun benim gururumla ya da sizin incinmişliğinizle bir ilgisi yok. Sadece, o dizler kırılacak.
Çünkü adalet, buralarda muktedirlerin insafına bırakılmayacak kadar kıymetlidir."Kızın bir şey söylemesine, onun bu kibirli ama bir o kadar da sarsıcı adaletini reddetmesine fırsat tanımadan arkasını döndü. Omuzlarındaki o ağır, dünyayı tek başına sırtlamış gibi duran sarsılmaz yükle koridorun loş ışığına doğru yürüdü. Büyük, bastığı yeri ezen adımları beton zeminde tok, tehditkar sesler çıkardı ve gölgesi duvarlarda bir mürekkep lekesi gibi uzayıp silinene kadar gözden kayboldu."Eee," diyerek yaklaştı Berk. Dudaklarının arasından sızan o hafif, umursamaz ıslık, koridorun çöken ıssızlığında iğreti, hastalıklı bir melodi gibi tınlıyordu.
gözlerindeki o çiğ, hiçbir insani acıyla yıkanmamış hesapçı neşeyle Şüheda’nın tam dibinde durdu. "Büyük kapışmaya saatler kaldı, tik tak...
Sence Tersane Virajı bugün kime mezar olacak? O çok güvendiğin, dünyayı kurtarabileceğini sanan mahalle kahramanına mı, yoksa Mert’in o milyon liralık, her türlü pisliği örten oyuncağına mı?"Şüheda, Berk’in yüzündeki o hiçbir vicdan kırıntısı taşımayan saf kötülüğe derin bir tiksintiyle baktı.
Berk için bu hayat, acı çeken insanların figüran olduğu bir seyir zevkinden ibaretti. "Sen gerçekten iğrenç birisin, Berk," dedi Şüheda. Kelimeler dudaklarından adeta bir lanet gibi dökülürken, çantasının askısını parmak boğumları bembeyaz kesilene kadar sıktı. Balamir'in gittiği yönün tam tersine, okulun o tekinsiz sessizliğine doğru hızla yürümeye başladı. Kötülüğün kokusundan kaçmak ister gibiydi.
Henüz koridorun köşesini yeni dönmüştü ki, kalabalığın arkasından gelen Banu onu kolundan yakalayıp duvar kenarına, dolapların o loş gölgesine doğru sertçe çekti. Banu baştan beri oradaydı; tüm o gerilimi, Balamir’in dondurucu raconunu ve Mert’in kibrini en yakından izlemişti. Yüzündeki o her zamanki neşeli, hayata meydan okuyan ifadesi tamamen düşmüş, yerini gözle görülür, ağır bir şüpheye bırakmıştı.
"Şüheda, dur bir dakika," dedi Banu. Sesi, sanki bir sırrı fısıldar gibi kısıktı ama soluk soluğaydı. Gözlerini arkadaşının yüzüne dikti, adeta derisinin altındaki gerçeği okumak istiyordu. "Bu çocuk neden sürekli bizim etrafımızda? O karanlık geceyi hatırla... Mert ve o şımarık piçler sınırları aştığında, bizi o pisliğin, o aşağılık tuzağın içinden çekip alan da Balamir’di. Şimdi de durup dururken, bizim o gece çiğnenen onurumuz için kendini Tersane Virajı'nda ölüme, o keskin uçuruma sürüklüyor.
"Banu, Şüheda’yı omuzlarından hafifçe sarsarak yüzünü tamamen kendine çevirdi. Bakışlarında sarsıcı, kaçamayacağı bir soru işareti vardı. "Doğruyu söyle... Balamir senden hoşlanıyor mu? Bu sadece bir adalet savaşı olamaz.
Bir erkek, arkasında başka bir duygu, başka bir yangın yoksa sırf bir özür için Mert gibi arkası sağlam, tehlikeli birinin karşısında hayatını ortaya koymaz. Aranızda benim bilmediğim, o limanda kalan bir şey mi var?
"Şüheda, Banu’nun bu ani ve doğrudan sorusuyla sarsıldı. İçinde bir yerlerde kopan o devasa gürültüyü, o fay hattı kırılmasını maskelemek için bakışlarını hızla kaçırdı.
Bu bir itiraf olamazdı; çünkü itiraf etmek, kendi içinde aylardır zincirlerle sakladığı o tehlikeli, yırtıcı canavarı kendi elleriyle uyandırmak demekti. Kendini sertçe geri çekerek kolunu Banu'nun sıkı parmaklarından kurtardı."Saçmalama Banu," dedi Şüheda. Sesi pürüzsüz çıksın, içindeki o yangın dışarı sızmasın diye boğazındaki o kuru, can yakan düğümü yutmaya çalıştı.
"O... Yani sen de biliyorsun. Balamir her zaman herkese, özellikle de haksızlığa uğrayanlara karşı böyleydi. Ne kadar sert görünse de bir o kadar soğuk ve mesafeli birisi.
Sadece adaletsizliğe katlanamıyor, hepsi bu. Kendini kanıtlamaya çalışıyor."Kelimeler dudaklarından dökülürken, Şüheda kendi yalanının o hantal ağırlığı altında ezildiğini hissetti. İçindeki o büyüyen, önünü alamadığı hissi, bu koridorun loşluğunda bütünüyle yok etmek istiyordu.
Çünkü gerçek, göründüğünden çok daha yıkıcı, çok daha tekinsizdi. Şüheda, kendiyle baş başa kaldığı her gece, o dondurucu karanlığın tam ortasında Balamir’i düşünüyor, ondan deli gibi, korka korka hoşlanmaya başladığı gerçeğiyle yüzleşiyordu. Ama bu hissin sonunu düşünemiyordu, düşünmek bile uykularını birer kabusa çevirmeye yetiyordu.Balamir’le bir şeyler olması...
Evet, belki rüya gibi olurdu ama rüyalar bu okulun beton duvarlarında çok çabuk kırılırdı. Balamir’in o tekinsiz, ele avuca gelmez sokak dünyasında her şey geçiciydi, her şey barut dumanı gibi uçucuydu. Farkındaydı; iki gün sonra Balamir’in o yabanıl ruhu ondan sıkılırdı, bu durgunluk ona ağır gelirdi.
Şüheda; Mert'lerin, Berk'lerin veya Alya'ların o lüks, yapay çevrelerinden biri değildi; o bu fırtınanın tam ortasında incinmeye, kırılmaya mahkum, sıradan bir kızdı. Balamir’in o dipsiz siyahlığında kaybolup gitmekten, sonra da bir hurda gibi köşeye fırlatılmaktan deli gibi korkuyordu.Üstelik Şüheda'nın yeni bir vedayı, yeni bir gidişi kaldıracak dermanı kalmamıştı. Hayat, onun elinden en sevdiklerini daha bu yaşta, hiçbir açıklama yapmadan sessizce çekip almıştı.
Kalbi, gidenlerin arkasında bıraktığı o derin, rüzgarlı boşluklarla erkenden yorulmuş, yaşlanmıştı. İnsan bir kez gerçekten eksildiğinde, bir daha kimseyi tam olarak sevemezdi; sadece bir başkasının da bittiğini, yok olduğunu izlemekten korkardı. Şimdi Balamir’i bu tehlikeli viraja, o ölümcül yarışa uğurlamak, Şüheda için göğsündeki o eski, sızılı, kilitli odaları baltayla yeniden açmaktı. Onun hayatı zaten bir eksikler haritasıydı ve yeni bir kırıklık, yeni bir kayıp için haritasında açabileceği tek bir boş yer bile yoktu.
Balamir ise, fırtınanın ta kendisiydi ve Şüheda fırtınaların arkasında sadece enkaz bıraktığını bilecek kadar çok şey kaybetmişti bu hayatta.Banu, arkadaşının yüzünde saniyeler içinde dalgalanan, rengini solduran o çaresiz itirafı bir röntgen filmi gibi okumuştu.
Gözlerini yavaşça kıstı. "Sıradan bir adalet değil bu Şüheda," diye mırıldandı Banu. Sesi bu kez öfkeden arınmış, derin bir hüzünle bükülmüştü. "İçinde sızı taşıyanlar, birbirini hep en tehlikeli uçurumlarda bulur. Korkuyorsun; çünkü onun seni yarı yolda bırakmasından değil, seni kendi karanlığına, o tehlikeli özgürlüğüne alıştırıp sonra da büyük bir yalnızlığa mahkûm etmesinden çekiniyorsun. Ama baksana Şüheda, o çocuk seni çoktan o virajın tam ortasına çekmiş bile. İstesen de artık o sahneden çıkamazsın."

Banu’nun o kehanet kokan son cümlesi, koridorun loşluğunda sönerek Şüheda’nın göğsüne saplandı. İstese de artık o sahneden çıkamazdı. Üstelik kaçacak bir yerleri de yoktu; çünkü az sonra çalacak olan o mekanik, ruhsuz zil, onları haziran sıcağında buz gibi bir hücreye kapatacaktı.
Mavi Koleji, yılın son günlerinde bile o disiplinli, elit imajından ödün vermemiş; öğrencilerin okulu erken asmasını engellemek için pazartesi sabahının ilk saatlerine devasa bir dönem sonu deneme sınavı koymuştu.
Sınıfa geçip sıralarına oturduklarında içerideki hava, dışarıdaki haziran sıcağından çok daha klostrofobikti. Şüheda, pencere kenarındaki sırasına geçip alnını o sıcak cama yasladı. Gözetmen öğretmen içeri girip soru kitapçıklarını masalara dağıttığında, içeride sadece kurşun kalemlerin kağıt üzerindeki hışırtısı ve sıranın en arkasında oturan Mert’in bacağını sinirli bir ritimle sallarken çıkardığı o klik sesleri kaldı.
Herkes önündeki optik formlara bakıyordu ama kimsenin zihni sorularda değildi. Sınıfın her bir köşesinden, görünmez iplerle birbirine bağlı tekinsiz bir gerilim hattı geçiyordu.Şüheda göz ucuyla sıranın en arkasındaki Mert’e baktı.
Mert, elindeki kalemi parmaklarının arasında kıracakmış gibi sıkıyor, çenesindeki bandajı gizlemeye çalışırken gözlerini Şüheda’nın ensesine dikiyordu.
Alya ise iki sıra önde, porselen beyazlığındaki profilini hiç bozmadan, sanki cumartesi gecesi havuzun dibini boylayan kendisi değilmiş gibi kibirli bir sükunetle formunu dolduruyordu.
Ama asıl ağır gölge, sınıfın tam ortasında, ellerini cebine koymuş bir halde optik forma boş gözlerle bakan Berk’in üzerindeydi. Berk ve Balamir... Aynı çatının altında büyümek zorunda kalmış, kan bağları olmasa da kendi gölgesinde birbirini bileyen iki üvey kardeş. Berk, abisinin o zincirsiz vahşetini, okulun bu steril çocuklarından ne kadar farklı olduğunu çok iyi biliyordu.
Mert’in koridorda Balamir’e "mahalleli" demesi, onun o siyah, parlak yarış motoruna "hurda" diye çamur atması sadece yaralı bir kibrin çiğ çırpınışıydı. Balamir’in o siyah canavarı sokakları yırtarken, Mert sadece babasının parasıyla aldığı o lüks oyuncağın arkasına sığınıyordu. Ve Berk, üvey abisinin o direksiyon başındaki ölümcül soğukkanlılığını bildiği için, bu yarışın Mert için nasıl bir intihar olduğunu görerek içten içe keyifleniyordu.
Sınavın bitimine yirmi dakika kala, gözetmen öğretmenin sınıftan kısa bir süreliğine ayrılmasıyla sınıfın tavanındaki o sessizlik tavanı çatladı. Arkadaki sıralardan birinden ayrılan Buğra, adımlarını gizleyerek Şüheda ve Banu’nun sırasına doğru yanaştı. Sıranın kenarına ilişirken sesi bir fısıltıdan farksızdı ama getirdiği haber barut kokuyordu.
"Berk okul grubunda bahisleri açtı," diye fısıldadı Buğra, gözlerini kapıya dikerek. "Mavi Koleji’nin tüm erkekleri paralarını Mert’in o altı silindirli canavarına bastı. Herkes Tersane Virajı’nda o motorun parçalanacağını konuşuyor. Kolej çocukları o çocuğun Mert'e karşı şansı olduğunu düşünmüyor."Banu, Buğra’nın kelimeleri biter bitmez dişlerini birbirine geçirdi.
Önündeki kitapçığın kenarını öyle bir sıktı ki kağıt parmaklarının arasında ezildi. Gözlerinde, cumartesi gecesi uğradığı o aşağılık saldırının hıncıyla bilenmiş, çiğ ve vahşi bir arzu parıldıyordu. İçindeki o intikam çığlığı sınıftaki tüm sıraları devirecek kadar güçlüydü. Yıkılacaksın Mert, diye geçirdi içinden Banu.
O havuzun suyu temizdi, ama Balamir o virajda o siyah motorun gazını köklediğinde seni o lüks arabanın içine gömecek. Bakışlarını Buğra’ya dikerek, ses tonunu adeta bir infaz emri gibi sabitledi: "O paraları Mert’in o şımarık suratına tek tek çarpacaklar Buğra.
O çok güvendiğiniz kolej çocuklarına söyle, akşama Mert’in cenazesini izlemek için en ön sıradan yer kapatsınlar. Balamir o virajı Mert’e mezar edecek."Buğra, Banu’nun bu gözü kara, geri adımsız öfkesi karşısında irkilerek bakışlarını Şüheda’ya çevirdi.
Şüheda ise hala pencereden dışarıya, okulun o yüksek beton duvarlarının arkasında uzanan, ucu o keskin Tersane Virajı'na çıkan sahil yoluna bakıyordu. Yüzünde tek bir renk bile kalmamıştı.Bilmeyorlar, diye düşündü Şüheda, içindeki o dipsiz karanlığın sesini dinlerken. Hiçbiri gerçeği bilmiyor.
Banu, Balamir’in kazanmasını, Mert’in diz çöküp özür dilemesini ve böylece kendi onurunun temizlenmesini deli gibi istiyordu; bu onun en doğal, en kutsal hakkıydı. Ama Şüheda’nın kalbini kavuran şey adalet arzusu değil, saf, çiğ bir ölüm korkusuydu.
Balamir’in o pervasızlığını, o siyah, parlak yarış motorunun üzerinde canını bir kibrit çöpü gibi harcamaktan zerre çekinmediğini çok iyi biliydi.
"Sen ne düşünüyorsun Şüheda?" diye sordu Buğra, onun bu ağır sessizliğinden ürkerek. "O çocuk, Tersane Virajı’nda Mert’i geçebilir mi?"Şüheda, Buğra’nın yüzüne bakarken gözlerindeki o yaşlı, geçmiş vedaların tortusuyla ağırlaşmış acı gün yüzüne çıktı.
Hayat onun elinden en sevdiklerini daha bu yaşta sessizce, kopararak almıştı. Kalbi, gidenlerin bıraktığı o derin boşluklarla erkenden yorulmuştu.
Şimdi Balamir’i o keskin viraja, o uçurumun kenarına uğurlamak, içindeki tüm kırıklıkları yeniden kanatmaktı."Bunun bir kazananı olmayacak Buğra," dedi Şüheda. Sesi sınıfın o boğucu sıcağında adeta buz kesti, Buğra’nın kelimelerini yarıda bıraktı. "O virajda yarışan şey iki araç değil.
Bir tarafta kaybetmeye tahammülü olmayan hastalıklı bir kibir var; diğer tarafta ise zaten her şeyini kaybetmiş, canından vazgeçmiş vahşi bir öfke. Canından vazgeçmiş bir adamı hiçbir uçurumla korkutamazsın.
Ama ben korkuyorum... Çünkü o fırtına koptuğunda, kimin haklı olduğunun hiçbir önemi kalmayacak. Geriye sadece bir enkaz kalacak ve benim yeni bir enkazı kaldıracak tek bir boş yerim bile yok."Buğra, Şüheda’nın bu ağırlığı olan cevabı karşısında söyleyecek söz bulamadı. Sırasına doğru sessizce geri çekilirken, okulun bitiş zilinin çalmasına artık sadece saniyeler kalmıştı.
Sınıftaki kronometre geriye doğru işliyordu. Tik, tak. Duvar saatindeki o metalik yelkovan her ilerlediğinde, Şüheda göğsünün üzerindeki o görünmez elin boğazını daha da sıktığını hissediyordu. Berk sırasından kalkarken Şüheda’ya doğru tekinsiz bir bakış fırlattı; o bakışta üvey abisinin o virajdaki vahşetini izlemek için sabırsızlanan tehlikeli bir merak vardı.
Sınav bitecekti, turnikeler açılacaktı ve hepsi o sahil yolundaki eski tersane virajına doğru sürüklenecekti. Balamir onu çoktan o fırtınanın tam ortasına çekmişti ve Şüheda, hayatında ilk kez, kendi gururu için değil, o siyah motorun üzerindeki yabanıl adamın virajdan sağ çıkması için içten içe yalvarıyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

73okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.