Sansürsüz Teklif kitap kapağı

2. bölüm / 25

Sansürsüz Teklif

Maskelenmiş sırlar

Vaveyla Yazarı: Hezal Arcı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 25Şu an: Maskelenmiş sırlar

Neco eve girdiğinde odadaki yaz sıcağı aniden daha da ağırlaştı. Günlerdir ortalıkta görünmeyen, nereye sığındığı, hangi tefecinin gölgesinde saklandığı bilinmeyen abisi, öylece ayakta duruyordu. Üzerinde hafifçe kırışmış, deterjan kokan beyaz bir bayramlık gömlek vardı; mahallede çocukluğundan beri abilik gördüğü Salih abisinin düğünü için özel olarak sakladığı o gömlek. Şüheda, 1.65 boyundaki minyon bedeniyle kapının eşiğinde durmuş, elindeki taze ekmek poşetini göğsüne daha da bastırarak abisini süzüyordu. Beyaz teni, mutfağın loş ve sigara dumanıyla grileşmiş ışığında iyice solgun görünüyordu."Geldin demek," dedi Şüheda. Sesi pürüzlüydü, dükkandaki fritöz uğultusundan sonra evin bu dilsiz sessizliği kulaklarını tırmalıyordu. Gözleri abisinin yüzünde gezindi. Neco’nun göz altları çökmüş, şakaklarındaki saçlar düzensizce geriye taranmıştı.

Neco, elindeki sigarayı çay tabağının kenarına bırakırken Şüheda’ya doğru bir adım attı. Yüzünde o bildik, içindeki çaresizliği örtmeye çalışan dalkavuk tebessümü belirdi ama gözleri... Göz bebekleri sarsılıyordu. "Geldim ya gülü," dedi, sesini hafifçe yumuşatarak. "Salih abinin düğünü var aşağıda, her şeyi bırakıp gelmez miyim? Ayıp olur mahalleye." Sonra bakışları Şüheda’nın fast-food dükkanının yağından tahriş olmuş, parmak boğumları kızarmış ellerine kaydı. Çenesi kasıldı, başını hafifçe yana çevirdi. "Sen... nasılsın? Çok yormuşlar seni yine."Şüheda poşeti masaya bıraktı, elindeki ekmeğin sıcaklığı avuçlarını yakarken sordu: "Neredeydin abi? Günlerdir kapı çalındığında yüreğim ağzıma geliyor. Tefeciler... o adamlar yine dolandı mı buralarda?"Neco, kız kardeşinin bu çıplak, doğrudan sorusu karşısında duraksadı. Sağ eli refleksle gömleğinin açık yakasına gitti, orayı hafifçe çekiştirdi. "Yok be kızım ne alakası var," diye geçiştirmeye çalıştı, sesi biraz daha pürüzsüzleşmişti ama sahteydi. "İş kovalıyorum dedim ya sana telefonda. Bu sefer bitti, her şeyi düzelteceğim. Bak, aşağıda düğün başladı, müzik sesi geliyor. Sen de hazırlan hadi.""Yalan söylüyorsun," diye fısıldadı Şüheda. Dudağının hemen üzerindeki o küçük ben, gerilen teniyle birlikte hafifçe yukarı kalkmıştı. "Gözlerin öyle demiyor abi. Korkuyorsun sen."Neco, Şüheda’nın gözlerindeki o elaya dönen derin hayal kırıklığını görünce daha fazla dayanamadı. Omuzları çöktü, başını öne eğdi. Aralarındaki o birkaç adımlık mesafe, sanki tonlarca ağırlıkta bir sınıra dönüştü. "Korkmuyorum gülü," dedi çok alçak bir sesle, neredeyse bir fısıltıyla. "Sadece... bu sefer gerçekten bitireceğim bu işi. Seni yaşatacağım, abin olarak söz veriyorum." Cebinden, muhtemelen bakkalın önünden geçerken borca yazdırdığı iki çikolatalı gofreti çıkarıp masanın üzerine bıraktı. "Hadi, Banu gelecektir birazdan. Seni böyle solgun görmesin. Ben gömleğimin arkasını ütüleyip çıkıyorum."Şüheda masadaki o iki gofrete baktı. Neco zayıftı, hayatta hep en uçurumlu yolları seçiyordu ama bu dünyada onun saçının bir teline zarar gelmesini istemeyecek tek insan da yine bu adamdı. İçindeki o katı öfke, gofretlerin tırtıklı ambalajına bakarken dilsiz bir sızıya dönüştü.

On dakika sonra kapı, mahallenin o tüm hengamesini, neşesini taşıyan ritmik bir vuruşla çalındı. Gelen Banu’ydu. Kapı açılır açılır açılmaz içeriye bir Haziran rüzgarı gibi daldı. Banu, Şüheda'nın tam zıttıydı; kısa boyu, balık etli yapısı ve her bakışında samimiyet saçan iri, yeşilimtırak gözleriyle odayı dolduruvermişti."Kızım bu ne hal, yas evi kadını gibi oturmuşsun!" dedi Banu, elindeki küçük makyaj çantasını eski şifonyerin üzerine bırakırken. Yeşilimtırak gözlerini kocaman açarak Şüheda’yı süzdü. "Hadi çabuk, Salih abinin halayı kurulmuş aşağıya, sesi buraya geliyor. Şu dükkanın patates kokusunu üzerinden atma vakti."Şüheda, arkadaşının bu kırılması imkansız enerjisine teslim olarak kendini banyonun soğuk suyuna bıraktı. Çıktığında, beline kadar uzanan uzun kestane rengi saçları nemli dalgalarla çıplak omuzlarına dökülüyordu. Odasına geçtiğinde Banu çoktan dolabını açmış, içinden o pembe, eteği fırfırlı kısa yazlık elbiseyi çekip çıkarmıştı."Bunu giyiyorsun, itiraz istemem," dedi Banu, elbiseyi Şüheda’nın eline tutuştururken. Şüheda elbiseyi üzerine geçirdi; pembe, beyaz tenini daha da belirginleştirmişti. Aynanın önündeki eski ahşap sandalyeye oturduğunda Banu tarağı alıp saçlarını yavaşça taramaya başladı. Tarağın her darbesinde odaya temiz bir şampuan kokusu yayıldı."Banu..." dedi Şüheda, aynadaki yansımasına bakarak. Parmaklarıyla dudağının üzerindeki beni hafifçe okşadı. "Neco gömleğini ütüleyip önden gitti. Bana 'seni yaşatacağım' dedi ama... sesi o kadar kırıktı ki."Banu tarağı tutan elini bir anlığına durdurdu. Yeşilimtırak gözleri aynadan Şüheda’nın elaya dönen gözleriyle buluştu. Yüzündeki o neşeli maske tamamen düştü, omuzlarını hafifçe öne doğru eğdi. "Şüho," dedi, sesi ilk kez bu kadar ciddi ve sakindi. "Mahallede konuşulanları duyuyorum ben de. Neco o pavyondaki kadın, Melis yüzünden çok pis adamların ağına düşmüş. Büyük senetler imzalamış diyorlar. Sen... sen sakın onun bu bataklığına kendini çekme, tamam mı? Senin bir okulun var, Mavi Koleji'ndesin burslu. Kendini kurtaracaksın bu mahalleden."Şüheda dudaklarını birbirine bastırdı. "O benim abim Banu," diye fısıldadı, göz pınarları sızlarken. "Bu dünyada başka kimsem yok ki."Banu iç çekti, tarağı şifonyere bırakıp arkadan Şüheda’nın boynuna sarıldı, yanağını onun ıslak saçlarına yasladı. "Ben varım kızım, saçmalama," dedi, o sarsılmaz mahalle dostluğunun sıcaklığıyla. "Hadi bakayım yüzüme, şuraya hafif bir kapatıcı sürelim de o fast-food dükkanının yorgunluğu gitsin. Dudağının üzerindeki şu ben bile bu akşam başka güzel duruyor. Mahallenin en güzel kızını düğüne götürüyorum, ağlamak yok."

Sokağa çıktıklarında, mahallenin göbeğine kurulan düğün alanı haziran sıcağının altında kendi küçük, dertsiz kıyametini koparıyordu.Yola serilen, kenarları sökülmüş eski kilimler, sokak lambalarının direklerine gelişigüzel bağlanmış mavi naylon ipler ve o iplerden sarkan, etrafa çiğ, sarı bir sıcaklık yayan rüküş ampuller... Hava; ter, ucuz tütün, kolonya ve bakkaldan alınan gazozların kokusuyla ağırdı. Orkestranın kiralık hoparlörlerinden taşan bas sesleri asfaltı titretiyordu. Plastik mavi sandalyeler çoktan mahallenin teyzeleri tarafından işgal edilmişti; ellerindeki plastik yelpazeleri hızla sallarken bir yandan da gözleriyle gelen geçeni süzüyorlardı.Banu, daha sokağın başına adım atar atmaz Şüheda’nın elini bırakıp pistin ortasına, tozlu asfaltın üzerine atladı. Yeşilimtırak gözleri parıldayarak teyzelerle karşılıklı göbek atmaya başladığında yüzündeki o samimi, pervasız enerji etraftaki kasveti saniyeler içinde dağıtıyordu. Şüheda, boş bulduğu plastik sandalyelerden birine ilişti. Masadaki kenarı çatlak tabakta duran bayat kuru pastaya ve rengi yapay bir turunculukla parlayan gazoza baktı. Gazoz şişesinden bir yudum aldı; asit genzini yakarken gözleri pistin ortasındaki kalabalığa kaydı.Oradaydı. Neco.Halay başındaydı. Elindeki işlemeli beyaz mendili havada ritimle sallıyor, ayaklarını asfaltın tozunu kaldıracak kadar sertçe yere vuruyordu. Üzerindeki o beyaz gömleğin yakası açık, saçları terden alnına yapışmıştı. Şüheda’yı fark ettiğinde kalabalığın arasından ona bakıp göz kırptı; dudaklarında o bildik, dertsiz dalkavuk tebessümü vardı. Sanki pavyondaki sevgilisi uğruna tefecilere o ölümcül senetleri imzalayan, az önce evde çaresizlikle kıvranan adam o değilmiş gibi neşeyle omuzlarını silkiyordu. Şüheda, abisinin bu sahte neşesine bakarken içinin sızladığını hissetti. Bu mahallede hayatta kalmanın kuralı buydu; acını ne kadar derine gömersen, sırtlanlar seni o kadar geç fark ederdi.Banu, şarkı bittiğinde nefes nefese, yanakları al al olmuş halde Şüheda’nın yanına koştu. Plastik sandalyenin arkasına tutunarak eğildi, saçlarından süzülen teri eliyle geriye itti. "Kızım ne oturuyorsun duvar dibi gibi! Bak abin bile döktürüyor, kalk hadi!" diyerek Şüheda’yı bileğinden tutup zorla ayağa kaldırdı.Şüheda, arkadaşının bu kırılması imkansız ısrarına karşı koyamadı. El ele tutuşup kendilerini sokağın, o davulun göğüs kafesinde yankılanan gürültülü ritimine bıraktılar. Birkaç dakikalığına da olsa, patates kızartması kokusunu da, Balamir’in masaya fırlattığı paraların utancını da unutmak, haziran gecesinin bu sıcak rüzgarında pembe elbisesinin eteklerinin savruluşunu hissetmek ona iyi gelmişti. Yüzünde uzun zaman sonra ilk kez içten bir tebessüm belirdi.Tam o coşkunun en yüksek olduğu an, davulun ritmi kulaklarında aniden uğuldamaya başladı. Şüheda’nın bakışları, pistin kenarındaki neşeli kalabalığı geçip, sokağın hemen girişindeki, sarı ampullerin aydınlatmadığı o kör, karanlık köşeye kaydı. Müziğin yüksek sesine rağmen içini aniden yırtıcı, buz gibi bir his kapladı.Deri ceketli, uzun boylu, mahalle dışından oldukları her hareketlerinden, o steril ve tekinsiz yürüyüşlerinden belli olan iki iri yarı adam, halay sırasından yeni çıkıp sigara yakmak için tenha köşeye doğru yürüyen Neco’nun arkasından sinsice yaklaşıyordu. Adamların gölgeleri, sokağın duvarına devasa ve karanlık birer leke gibi düştü.Şüheda’nın adımları yavaşladı. Banu’nun elindeki parmakları gevşedi, elini yavaşça bıraktı. Kalbi küt küt, boğazında atmaya başlamıştı. Banu ona dönüp bir şey söyleyecekken, Şüheda kimseye çaktırmadan, kalabalığın neşeli gövde duvarının arkasından dolanarak o karanlık sokağa doğru adımlarını hızlandırdı. Pembe elbisesinin fırfırları bacaklarına çarpıyor, her adımda June sıcağı ona bir kış soğuğu gibi üflüyordu.İki binanın arasındaki o dar, sıvaları dökülmüş, çöp konteynerinin ağır kokusunun sindiği kuytu boşluğun duvarına sığındı. Nefesini tuttu, sırtını tuğlalara yasladı ve başını hafifçe uzattı.Gördüğü manzara, zihnindeki tüm müzik sesini bıçakla keser gibi susturdu.Adamlardan biri, Neco’nun o temiz, beyaz bayramlık gömleğinin yakasını devasa eliyle sertçe kavramış, onu beton duvara çarparak yaslamıştı. Neco’nun sırtı duvara çarptığında çıkan o boğuk ses, Şüheda’nın göğsüne oturdu."Bak Neco," diyordu adam. Sesi pürüzlü, derinden gelen ve ölümcül bir sakinlik barındıran bir tondaydı. Diğer eliyle Neco’nun çenesini sıktı, başını sabitledi. "Süre bitti. Patronun şakası yok, biliyorsun. O pavyondaki karı için harcadığın, sağdan soldan topladığın paraları kuruşu kuruşuna o masaya getireceksin. Yoksa bu mahallede bir daha yürümeyi bırak, nefes bile alamazsın."Neco’nun az önce mendil sallayan, göz kırpan o dertsiz maskesi tamamen paramparça olmuştu. Dudakları titriyor, gözleri korkudan yuvalarından fırlayacak gibi oluyordu. Çaresizce, kekeleyerek ellerini adamın göğsüne doğru uzattı ama itemedi."Abi... Abi valla haftaya ödeyeceğim," dedi Neco, sesi bir çocuğun ağlamadan önceki o çaresiz çırpınışına dönmüştü. "Bir iş buldum, yemin ederim kapatacağım borcun ilk taksitini. Kardeşim var içeride, mahalleli bakıyor, yalvarırım düğünün ortasında yapmayın, kurban olayım..."Şüheda eli ağzında, nefes bile almadan duvarın gölgesinden bu kabusu izliyordu. Tırnaklarını çaresizce beton duvara geçirdi.
Duvarın sıvaları parmak uçlarını kanatacak kadar sertti ama hissetmiyordu. Tam o sırada, ceketinin önünü aralayan adamın yanındaki o dilsiz kütle öne doğru ağır bir adım attı. Sokak lambasının cılız ışığı yüzüne vurduğunda, Şüheda’nın midesi tersine döndü.Adamın sağ yanağında, ta kulağının altından başlayıp dudak kenarına kadar uzanan, üzeri beyazlamış, derin bir ustura izi vardı. Düşük göz kapaklarının ardına gizlenmiş pis, kanlı gözleri, avını köşeye sıkıştırmış bir sırtlanınki gibi sabitti. Ağzını açtığında, eksik dişlerinin arasından dökülen tütün kokusu o dar boşluğu büsbütün zehirledi."Bak Neco," dedi ustura izli olan adam, pürüzlü ve derinden gelen, her kelimesi sinsi bir tehdit barındıran o buz gibi ses tonuyla. "Eğer bir hafta sonra o para masada olmazsa... O parayı senden öyle ya da böyle tahsil ederiz. Bilmem anlatabildim mi?"Neco, sırtını duvara daha da bastırdı. Çelimsiz bedeninin o zayıf, keskin yüz hatları korkudan kireç gibi bembeyaz kesilmişti. Sivri çenesi titriyor, şakaklarından süzülen ter damlaları beyaz gömleğinin yakasını ıslatıyordu. "Abi... Yapmayın," diye kekeledi, sesi gırtlağına çöken o dilsiz yumru yüzünden iyice incelmişti.Ustralı adam alaycı bir nefes verip Neco'nun o çelimsiz çenesini devasa parmaklarının arasına alarak sertçe sıktı. "Seni o pavyon çiçeğinle yan yana gömmek en kolayı," diye fısıldadı, yüzünü adamın yüzüne iyice yaklaştırarak. "Ama patronun daha yaratıcı fikirleri var. Duydum ki içeride fıstık gibi bir kız kardeşin varmış. Mavi Koleji'nde falan okuyormuş asilzade gibi... Eğer para gelmezse, o kardeşini o parıltılı okulundan bizzat gelir alırız. O pavyonun en lüks masasına oturtur, borcunu onun gençliğiyle, o beyaz teniyle kuruşu kuruşuna ödetiriz."Şüheda’nın göğüs kafesinde bir şeylerin paramparça olduğunu hissettiği an, işte o andı. Zihninde, Mavi Koleji'nin mermer koridorları, o parlak geleceğe dair kurduğu tüm o dilsiz, gizli düşler, bir asgari ücretli vardiyasından diğerine koşarken sığındığı o temiz yarın umudu... Hepsi o pis herifin ağzından dökülen kirli kelimelerin arasında un ufak oldu. Beyaz teni, damarlarındaki kanın aniden çekilmesiyle dondu. Dudağının üzerindeki küçük ben, dişlerini dudaklarına hırsla geçirmesiyle gerildi.Korku, yerini saniyeler içinde damarlarını yakan zehirli bir cesarete bıraktı. Abisinin o çaresiz, çelimsiz bedeninin o adamların elinde un ufak olmasına da, kendi hayatının o pavyon masalarında meze edilmesine de izin vermeyecekti.Duvarın gölgesinden çıktı. Pembe fırfırlı elbisesinin etekleri, Haziran ayının o tekinsiz esintisiyle savrulurken, tozlu asfalta basan adımları hiç olmadığı kadar sert ve kararlıydı."Bırakın onu!" dedi. Sesi, düğünden yükselen o davul gürültüsünü bile delip geçecek kadar keskin, net ve pürüzsüzdü.İki adam da irkilerek başlarını karanlık sokağın girişine doğru çevirdi. Usturalı herif, düşük göz kapaklarını kaldırıp Şüheda’yı tepeden tırnağa, o çiğ ve pis bakışlarıyla süzdü. Dudaklarının kenarı sinsi bir memnuniyetle yukarı kıvrıldı. Neco ise kız kardeşini karşısında gördüğü an gözlerini dehşetle açtı; yüzündeki o zayıf, keskin hatlar darmadağın oldu. "Şüho... Git buradan! Yalvarırım git!" diye bağırmaya çalıştı ama sesi boğazında kısıldı.Şüheda, abisinin çığırtısını duymazdan gelerek tam karşılarında durdu. 1.65 boyundaki o minyon bedeni, bu iki devasa yeraltı karanlığının karşısında bir mum alevi gibi incecik kalmıştı ama elaya dönen gözlerindeki o vahşi, meydan okuyan ışık sönmek bilmedi. Belindeki metale elini atan diğer adamın tam gözlerinin içine baktı."Bahsettiğiniz o parayı alacaksınız," dedi Şüheda, çenesini dikleştirerek. Sesi tek bir milim bile titremedi. "Haftaya cumartesi günü, o paranın tamamı masanızda olacak. Ama o kirli ellerinizi de, o lağım kokan dilinizi de bir daha benim adıma uzatmayacaksınız."Ustura izli adam, Neco’nun yakasını yavaşça bıraktı. Ağır adımlarla Şüheda’ya doğru yürüdü. Burnunun dibine kadar geldiğinde, yüzündeki o derin yara izi haziran sıcağının altında daha da belirginleşti. Eğildi, Şüheda’nın beline kadar inen o uzun kestane rengi saçlarına elini uzatacak gibi oldu ama genç kız başını tek bir milim bile geri çekmeden, gözünü kırpmadan adamın pis çehresine bakmaya devam etti. Adam elini indirdi, boğuk bir kahkaha koyuverdi."Sözünü sevdik küçük hanım," dedi usturalı, dişlerinin arasından tıslayarak. "Mavi Koleji'nin havası yaramış sana. Ama unutma, biz sözle değil, senetle çalışırız. Haftaya cumartesi o para gelmezse... O pavyon masasının en başköşesi senin olur. Abin de seni izler."Adamlar, Şüheda'nın o dik duruşunun ardındaki dilsiz öfkeyi son bir kez süzüp arkalarını döndüler ve karanlık sokağın çıkışına doğru yürüyerek gözden kayboldular. Onların postallarının asfalttaki sesi tamamen kesildiğinde, sokak yeniden düğünün o sağır edici oyun havasıyla baş başa kaldı.
Şüheda, pembe elbisesinin eteklerini Haziran rüzgarına bırakıp o karanlık ara sokaktan çıkarken, arkasından gelen o hırıltılı nefes sesini hâlâ duyabiliyordu. Neco, dizlerinin üzerine çöktüğü tozlu asfaltta kalakalmıştı. Şüheda’nın attığı her adım, iki binanın arasındaki o dar boşlukta yankılanırken, Neco aniden elini uzatıp kız kardeşinin elbisesinin fırfırlı eteğinin ucunu yakalamaya çalıştı. Çelimsiz parmakları kumaşa hafifçe değdi ama kavrayamadı."Şüho..." diye inledi Neco, sesi o kadar kırıktı ki az önce tefecilerin karşısındaki o korkak adamdan bile daha aciz duruyordu. "Gitme... Yalvarırım yüzüme öyle bakıp gitme."Şüheda durmadı, arkasına tek bir milim bile bakmadan adımlarını daha da sıklaştırdı. Beyaz teni, düğün alanının sarı ampullerinin çiğ ışığına yaklaştıkça daha da keskinleşti, dudağının üzerindeki o küçük ben öfkeden gerilen çehresiyle sabitleşmişti. Arkasında bıraktığı abisinin o çelimsiz, zayıf yüz hatlarını, ağlamaktan kan çanağına dönmüş gözlerini zihninden söküp atmak istercesine yumruklarını sıktı. Sokağın başına çıktığı an, düğünün o patlayan davul sesi ve klarnetin tiz gıcırtısı yüzüne bir tokat gibi çarptı.Düğün alanı, az önce o izbe köşede yaşanan ölüm kalım pazarlığından tamamen habersiz, kendi gürültülü neşesinde yüzüyordu. Plastik sandalyelerde oturan mahalle teyzeleri ellerindeki yelpazeleri sallarken, Şüheda’nın kalabalığın arasından bembeyaz bir yüzle çıktığını fark ettiler. Teyzelerden biri yanındaki kadının dürtüp Şüheda’yı işaret etti; mahallede dedikodu, rüzgardan daha hızlı yayılırdı.Tam o sırada Banu, kalabalığı yararak nefes nefese Şüheda’nın karşısına dikildi. O kısa, iri yapısıyla Şüheda’nın önünü kesti, iri ve yeşilimtırak gözlerini kocaman açarak arkadaşının omuzlarını yakaladı."Kızım neredesin sen!" diye çıkıştı Banu, sesi müziği bastırmaya çalışırken iyice yükselmişti. Ama Şüheda’nın gözlerindeki o donuk, elaya dönen boşluğu ve titreyen dudaklarını gördüğü an yeşilimtırak gözlerindeki o pervasız neşe bıçak gibi kesildi. Parmaklarını Şüheda’nın çıplak, soğuk kollarına geçirdi. "Şüho... Ne oldu sana? Yüzün kireç gibi. Neco nerede?"Şüheda yutkunmaya çalıştı ama boğazı kurumuş bir kuyu gibiydi. Banu’nun o sıcak, samimi çehresine baktı. Ona her şeyi anlatmak, o pis heriflerin "Kardeşini pavyon masasına oturturuz" dediğini söyleyip ağlamak istiyordu. Ama yapamadı. Eğer Banu’ya söylerse, bu mahallede artık nefes alamazdı. Dudağının üzerindeki beni gizlemek istercesine alt dudağını dişledi."Ben... ben iyi değilim Banu," diye fısıldadı, sesi davulun ritmi altında ezilerek. "Midem çok kötü. Fast-food dükkanının yağı vurdu herhalde bütün gün. Eve geçeceğim.""Dur, geleyim seninle," dedi Banu, yeşilimtırak gözlerinde halis bir endişe belirmişti. Hemen masadaki çantasını almaya yeltendi."Hayır!" Şüheda, arkadaşının elini sertçe tuttu, gözlerinin içine dik dik baktı. "Yalnız kalmak istiyorum. Ne olur gelme. Sadece... Salih abiye ayıp olmasın, sen burada kal."Banu duraksadı, Şüheda’nın beline kadar uzanan o uzun kestane rengi saçlarının titreyen omuzlarına dökülüşünü, beyaz tenindeki o buz gibi donukluğu süzdü. İtiraz etmek istedi ama Şüheda ona fırsat vermeden arkasını döndü ve düğün kalabalığının arasından sıyrılarak yokuş yukarı koşmaya başladı. Pembe elbisesinin fırfırları bacaklarına çarpıyor, her adımda o karanlık çıkmazda uçuçan tüm o pis laflar peşinden geliyordu.Evin paslı demir kapısını açıp içeri daldığında, koridorun o rutubetli dilsizliği onu bir zırh gibi kapladı. Odasına girdi, kapıyı arkasından kilitledi ve sırtını ahşap yüzeye yaslayarak karanlığın içinde soluklanmaya çalıştı. Göğsü hızla inip kalkıyordu. Gözlerini kapattığında, zihnindeki o karanlık odanın tam ortasında sadece tek bir yüz belirdi.Balamir Alaca.
Tam o sırada, dış kapının paslı kilidinin gıcırtıyla döndüğünü duydu. Zaman durdu. Şüheda nefesini tutup kulağını odanın kapısına dikti.Gelen adımların sesi Neco’ya ait olamayacak kadar hantal, yavaş ve kırıktı. Ayaklarını yerde sürüyerek, koridorun duvarlarına çarpa çarpa ilerliyordu. Odasının kapısının önüne geldiğinde adım sesleri kesildi. Şüheda ayağa kalktı, üzerindeki pembe elbisenin fırfırlarını hırsla çekiştirip kapının kilidini sertçe çevirdi.Kapı aralandığında karşısında duran adam, Şüheda’nın ömrü boyunca nefret ettiği ama içten içe hep sığındığı o abisi değildi.Neco, eşikte iki büklüm olmuştu. Göz altları morarmış, o çelimsiz gövdesi büsbütün küçülmüştü. Üzerindeki beyaz bayramlık gömleğin yakası darmadağındı, düğmelerinden ikisi kopmuş, gömleğin önü toz içinde kalmıştı. Az önce o izbe köşede sırtını çarptığı betonun sıvaları, gömleğinin arkasına katran gibi yapışmıştı. Şüheda’nın yüzüne bakamadı; keskin, çelimsiz yüz hatları hıçkırıklarını saklamak için kasılıyor, sivri çenesi titriyordu. Bakışları yerdeki eski kilimin sökük iplerine kilitlenmişti."Şüho..." dedi, sesi boğazındaki kanı temizlemek ister gibi hırıltılı ve darmadağın çıktı. Elini kapının pervazına dayadı, parmak boğumları tir tir titriyordu. "Ben... Ben bittim kızım. Bu sefer gerçekten bittim."Şüheda bir adım geri çekildi. Beyaz teni, koridorun loş ışığında buz gibi parıldıyordu. Dudağının üzerindeki o küçük siyah ben, öfkeden ve hayal kırıklığından öyle bir gerilmişti ki genç kızın çehresi bir heykel kadar katı görünüyordu."Eve hangi yüzle geldin?" dedi Şüheda. Sesi o kadar düz, o kadar ruhsuzdu ki Neco başını kaldırıp ilk kez kız kardeşinin elaya dönen gözlerine bakma cesareti gösterdi. O gözlerde acıma yoktu. Sadece dipsiz bir nefret barınıyordu."Yalvarırım yapma," diye inledi Neco, dizlerinin bağı çözülür gibi oldu, pervaza daha sıkı tutundu. Gözlerinden akan yaşlar, tozlu yanaklarında kirli izler bırakarak süzülüyordu. "O şerefsizlerin dediklerini duydun... Seni... Seni o pisliğin içine çekecekler. Benim yüzümden. Ben o parayı bulamam Şüho. Ömrüm boyunca görmedim ben o parayı bir arada. Haftaya cumartesi beni gebertecekler, biliyorum. Ama seni... Seni o masaya oturturlarsa ben kendimi asarım bu evin tavanına."Şüheda, abisinin bu perişan, bu ezik haline bakarken içindeki o iğrenme duygusunun boğazına kadar tırmandığını hissetti. Adımını yaklaştırdı, aralarındaki mesafe kapandı. Yüzünü, abisinin o ağlamaktan tanınmaz hale gelmiş çelimsiz çehresine yaklaştırdı."Kendini asacaksan git şimdi as, Neco," dedi Şüheda, kelimeleri buzlu bir bıçak gibi abisinin göğsüne saplayarak. "Çünkü sen o tefecilerden de, o pavyondaki kadından da daha rezil, daha aşağılık bir korkaksın. Günlerdir neredeydin? sen benim geleceğimi, Mavi Koleji'ndeki o düşlerimi kumar masalarında satıyordun!"Neco hıçkırarak başını öne eğdi, elleriyle yüzünü kapattı. "Özür dilerim... Özür dilerim..." diye sayıkladı durmadan."Senin özrün benim geleceğimi geri getirmiyor!" diye haykırdı Şüheda, sonunda içindeki o bend patlamıştı. Sesi rutubetli evin duvarlarında çınladı. "Bana söz vermiştin diyerek daha fazla dayanamadı abisinin yanına çöküp ona sıkıca sarılıp ağlamaya başladı. Neco kulağına fısıltıyla karışık bir şekilde “her şey geçecek bir yolunu bulacağız dedi”

Alazlar malikanesiŞehrin öteki ucunda, o rutubetli sokakların kokusunun bile yaklaşamadığı bir tepede, Alaca malikanesi yaz sıcağını devasa klimaların üflediği o buz gibi, steril havasıyla karşılıyordu. Taş konak mimarisine sahip binanın her bir köşesinden, paranın o insanı ezen, yapay ihtişamı sızıyordu. Duvarlardaki soyut tablolar, mermer zeminlerin üzerindeki el yapımı devasa vazolar ve her odadan yükselen o yabancı parfüm kokuları... Bu evde hayat, dışarıdaki gerçekliğe kapatılmış, cam bir fanusun içinde akıyordu.Balamir, odasındaki İtalyan tasarımı geniş yatağının kenarına oturmuş, dirseklerini dizlerine dayamış halde karanlığa bakıyordu. Sırtındaki morluklar ve kaburgasındaki o yırtıcı sızı, bile tenini ürpertmeye yetiyordu. O gece köhne mahalle döküntüsünün içindeki eski yeşil koltukta aldığı nefesi düşündü bir an. tentürdiyot kokusunu, kızın kahverengiden elaya dönen gözlerindeki o dilsiz merhameti... Tam o an zihninden söküp atmak istercesine dişlerini sıktı.Kapı, vurulma gereği bile duyulmadan gıcırtıyla aralandı. İçeri sızan çiğ ışığın içinde Aziz Alaca belirdi.Aziz, zayıf ve keskin yüz hatlarına sahip, her çizgisi parayla ve otoriteyle bilenmiş narsist bir adamdı. Kusursuz kesim lacivert takım elbisesinin içinde, sanki kendi evinde değil de bir yönetim kurulu toplantısındaymış gibi dimdik duruyordu. Gözlerini kısarak yatağın kenarındaki oğluna baktı; bakışlarında en ufak bir babalık şefkati yoktu, sadece kusurlu bir mala bakarmış gibi bir iğrenme barınıyordu."Bir an önce kalk ve hazırlan," dedi Aziz. Sesi, boş odanın duvarlarında bir kırbaç gibi şakladı. "Alaca Holding'in tek varisi olduğunu sana her gün ben mi hatırlatacağım? Yaralarını kapat, o zayıf halini o odada bırak. Üniversiteden sonra daima bu sınıftan, bu kalibredeki insanlarla muhatap olacaksın. Onların yanında beni, soyadımızı küçük düşürmeye hakkın yok."Balamir, gür kirpikleri arasından süzülen siyah gözlerini babasına dikti. Hafif esmer teni, June güneşinin pencerelerden sızan ilk ışıklarıyla iyice belirginleşmişti. Keskin, biçimli çenesi kasıldı ama tek bir kelime bile etmedi. Babasına, bu eve, bu steril robota benzeyen adama karşı hissettiği tek şey dipsiz bir nefretti."Misafirlerimiz gelmek üzere," diye ekledi Aziz, arkasını dönerken. "Aşağıda, o masada Alaca soyadına yakışır şekilde oturacaksın. Aksini kabul etmiyorum."Aziz Alaca, bu son kelimeyi sanki odaya buzdan bir mühür vurur gibi bıraktı. Zayıf, keskin yüz hatlarında tek bir çizgi bile oynamamıştı. Arkasını döndü; pahalı kumaştan lacivert takım elbisesinin omuzları tek bir milim bile kırışmadan, kusursuz bir diklikle kapıya doğru yürüdü. Kapının masif ahşap gövdesini kavrayıp koridora doğru çıkarken, arkasında bıraktığı oğluna dönüp bakma gereği bile duymadı. Kapı, onun arkasından ağır, tok ve mermer zeminde yankılanan klostrofobik bir klik sesiyle kapandı.Oda yeniden o steril, buz gibi dilsizliğe gömüldüğünde Balamir, dirseklerini dizlerine dayamış halde yatağın kenarında öylece kaldı. Siyah gözleri, kapının pirinç koluna kilitlenmişti. Hafif esmer teni, haziran güneşinin pencerelerden sızan o parlak ışığı altında gerildi; gür kirpikleri arkasındaki o dipsiz nefreti saklamak istercesine gözlerini sıkıca kapattı. Babasıyla kavga etme, ona laf yetiştirme gereği bile duymamıştı. Bu evde kelimeler, Aziz Alaca'nın narsist duvarlarına çarpıp kırılan cam parçalarından farksızdı.Balamir, dişlerini birbirine geçirerek yavaşça ayağa kalktı. Kaburgasından yukarı sinsi bir yılan gibi tırmanan o keskin fiziksel acıyı umursamadı bile. Banyoya doğru adımlarken, zihninde dönen tek şey az önce kapıyı çarpıp çıkan o adamın holding hisselerine tapan ruhsuz çehresiydi. Ama garip olan, burnuna gelen o pahalı tıraş losyonu kokusunun altında, hâlâ o rutubetli mahalle evinin, o kızın titreyen ellerle yarasına sürdüğü ucuz tentürdiyotun kokusunu alıyor oluşuyordu.Üzerine o siyah asalet timsali ceketini geçirdi, saçlarını tek bir el hamlesiyle geriye doğru taradı ve yüzündeki o yaraları gizleyen yapay maskeyi kuşanarak aşağıya, o gösterişli cehenneme doğru indi.

Yemek odasındaki devasa maun masanın üzeri, sanki bir tiyatro sahnesi gibi pırıltılı bir soğuklukla donatılmıştı. Gümüş şamdanlardan sızan cılız alevler, kristal kadehlerin ve porselen tabakların kenarlarında sahte parıltılar bırakıyordu. Masanın etrafında dönen o yapay, ezberlenmiş nezaket havası insanın genzini yakacak kadar sahteydi.Masanın başköşesinde Aziz Alaca, sanki az önce oğlunun odasında o zehirli kelimeleri sarf eden adam o değilmiş gibi, kusursuz bir elit tebessümle kadehini tutuyordu. Hemen yanında, fildişi ipek elbisesinin içinde bir kuğu gibi zarif ama gözlerinde bir engerek yılanının hesapçılığını taşıyan üvey annesi Aylin oturuyordu. Aylin’in hemen sağında ise Balamir’le aynı yaşta olan üvey kardeşi Berk yerini almıştı.Berk, sarışın, bukleli saçlarını omuzlarına doğru serbest bırakmış, yeşile çalan mavi gözlerindeki o kibirli ışıkla tabağındaki avokado dilimini kesiyordu. Hareketleri ne kadar asil görünmeye çalışsa da, o mavi gözlerin derininde, bu masaya aslında ait olmamanın, Aziz Alaca’nın damarlarındaki o holding kanını taşımamanın getirdiği sinsi, sönmek bilmeyen bir kıskançlığın gölgesi vardı. Berk, bu masadaki varlığını korumak, Aziz’in gözünde o "öz evlat" boşluğunu doldurabilmek için her saniye pusuya yatmış bir sırtlan gibi Balamir’in açığını gözlüyordu.Berk'in o sinsi bakışlarının hemen odağında, masanın diğer ucunda oturan üvey anne Aylin’in parmakları kristal kadehin gövdesinde sımsıkı kenetlendi. Aylin, Balamir’in her hareketinde, o gür kirpikli siyah gözlerinin pervasızca babasına dikilişinde, o esmer teninin altından taşan dikbaşlılığında tek bir siluet görüyordu: Balamir'in ölen öz annesini. Balamir’in o kadına, o hiçbir zaman paraya boyun eğmemiş sefil mahalle kızına bu kadar çok benziyor olmasına dayanamıyordu. Bu evde, o kadının anısı bile Aylin’in fildişi ipek elbisesinin asaletini lekeleyen görünmez bir lekeydi. Ne olursa olsun, hangi entrikayı çevirmesi gerekirse gereksin, Balamir’i o holding tahtından aşağı itecek ve kendi öz oğlu Berk’i o zirveye yerleştirecekti. Aylin’in bakışlarındaki o zehirli hırs, şamdanların titrek ışığında dalgalanırken, masadaki gerilim elle tutulur bir kütleye dönüştü.Balamir ise şimdiden bu buram buram yapaylık, sahtelik ve gizli nefret kokan masada oturuyor olmaktan son derece rahatsızdı. Göğüs kafesindeki kırık kaburgalarının sızısı, bu insanların nefes alıp verirken çıkardığı o burjuva hışırtısının yanında hafif kalıyordu

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

114okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.