Sansürsüz Teklif kitap kapağı

5. bölüm / 25

Sansürsüz Teklif

Açık yara

Vaveyla Yazarı: Hezal Arcı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 25Şu an: Açık yara

Yemek odasındaki ağır meşe masanın etrafında, porselenlere çarpan çatal bıçak seslerinden başka hiçbir ses nefes almıyordu. Oda, her köşesinden güç ve iktidar sızan Aziz’in soğuk otoritesiyle donmuştu. Aziz, masanın başında bir kral gibi oturuyordu. Tam karşısında, tırnaklarıyla kazıyarak yerleştiği bu lükse ait olmadığını her hareketiyle belli eden üvey annesi Aylin ve onun ilk evliliğinden olan oğlu Berk vardı.

Beş yaşındaki küçük Lina bile masadaki bu zehirli sessizliği hissetmiş gibi, oyuncak bebeğinin saçlarını fısıldayarak tarıyordu.Aziz’in buz gibi gözleri yemeğinden kalktı ve masanın en uzağında, adeta bir sürgün gibi oturan öz oğlu Balamir’e dikildi. O an, Aziz’in zihnindeki zaman algısı büküldü. Sert bakışları Balamir’in keskin yüz hatlarında takılı kaldı ve koskoca adam, oturduğu sandalyede yirmi küsur yıl öncesinin karanlığına çekildi.

Balamir, tıpkı annesine benziyordu. Aziz'in hayatında gördüğü en büyüleyici, en dik başlı kadına... Aziz onu parasıyla ezmiş, o konağa zorla hapsetmişti. Ama kadın onun esiri olmayı asla kabul etmemişti. Aziz’in gözlerinin önüne, o yağmurlu gecenin kâbusu geldi: Balamir henüz iki yaşındayken, kadının onu koynuna sarıp konaktan kaçmaya çalıştığı o an...

Gözlerindeki o çaresiz ama pes etmeyen vahşi parıltı, Aziz’in hafızasındaki en büyük yenilgiydi. Kadın ölüp gitmişti ama geride bıraktığı bu çocuk, onun isyanını gözlerinde taşıyordu.Aziz daldığı o karanlık geçmişten, elindeki gümüş çatalı masaya sertçe bırakarak sıyrıldı. Çıkan tok ses, porselenleri titreterek odadaki herkesi irkiltti. Gözlerini doğrudan Balamir’e dikti."Yemeğin bittiyse arkadaki hobi evine gel," dedi. Sesi bir emirden ziyade, kaçışı olmayan bir hüküm gibiydi.

"Baş başa konuşacağız."Aziz, ceketini düzelterek odadan çıkarken, Aylin ciğerlerinde tuttuğu gergin nefesi serbest bırakıp arkasına yaslandı. Berk ise tabağındaki etle oynamaya devam etse de, dudaklarının kenarındaki o kibirli kıvrılmayı saklayamıyordu; abisinin infazını izlemek için sabırsızlandığı belliydi. Küçük Lina, babasının gidişiyle elindeki bebeği masaya bırakıp Balamir’e ürkek gözlerle baktı. Balamir, sandalyeyi geriye doğru itti. Masadakilere tek bir kelime bile etmeden, babasının arkasından bahçeye doğru yürümeye başladı.

Gece serindi. Bahçenin uzak köşesinde, Aziz’in iş stresinden kaçmak ve güya ahşap işleriyle uğraşmak için yaptırdığı küçük hobi evi duruyordu. Dışarıdan bakıldığında mütevazı bir kulübeyi andırsa da, içindeki her bir alet ve mobilya Aziz’in lüks ve kontrol tutkusunu yansıtıyordu. Balamir ağır ahşap kapıyı açıp içeri girdiğinde, genzini taze kesilmiş talaş ve keskin cila kokusu yaktı. Aziz, ortadaki büyük çalışma tezgahının arkasında, adeta bir yargıç kürsüsündeymiş gibi durmuş, elindeki antika bir keskiyi temizliyordu.

Balamir kapıyı arkasından kapattı ama babasına doğru tek bir adım bile atmadı. Aralarındaki mesafe, yıllardır aşamadıkları o uçurumun ta kendisiydi.Aziz elindeki keskiyi tezgahın üzerine yavaşça bıraktı. Metalin ahşaba vurma sesi kulübede yankılandı. Başını kaldırdı; gözlerinde hiçbir gücü paylaşmak istemeyen, her şeyi kontrol altında tutmaya programlanmış o soğuk adam vardı.

"Burada bizi bölecek kimse yok, Balamir," dedi. Ses tonu, yemek odasındakinden çok daha tehlikeli bir sakinliğe bürünmüştü. "Annen gibi arkamdan iş çevirmeye kalkma, buna asla müsaade etmem. Şimdi bana tek bir seferde ve dürüstçe söyle: O para nereye gitti?"Kulübenin içindeki cila kokusu, dışarıdaki temiz gece havasına inat Balamir’in ciğerlerini dağlıyordu. Aziz, tezgahın arkasında oğlunun sessizliği karşısında yavaş yavaş zehirli bir öfkeye dönüşüyordu.

Aziz için itaat her şeydi; paranın miktarı değil, kendi otoritesinin sarsılma ihtimali onu çıldırtıyordu. Karşısında duran bu 19 yaşındaki gençte, yıllar önce diz çöktüremediği o kadının gölgesini görüyordu.Balamir ise tamamen başka bir boyuttaydı. İçinde kopan fırtınalara rağmen dışarıdan bir heykel kadar hareketsiz duruyordu. Sırtındaki yük, babasının düşündüğü her şeyden çok daha ağırdı. Paranın nereye gittiğini söylerse, korumaya çalıştığı o masum hayat paramparça olacaktı.

Babasının gözlerinin içine bakarken hissettiği şey korku değildi; saf, katıksız bir yabancılaşmaydı. Kendi kendine yemin etmişti: Bu adama tek bir kelime, tek bir savunma bile vermeyecekti.Balamir omuzlarını dikleştirdi, çenesini kaldırdı ve sessizliğini bir zırh gibi kuşanarak babasının gözlerinin içine bakmaya devam etti. Onun bu dilsiz meydan okuması, Aziz'in inşa ettiği tüm iktidara vurulabilecek en büyük darbeydi.
Aziz, oğlunun yüzündeki o sarsılmaz, donuk ifadeyi gördükçe damarlarındaki kanın buz kestiğini hissetti. Bu bakış, yirmi küsur yıl önce o yağmurlu gecede, gitmesine izin vermemek için bileğini sıkıca kavradığı kadının bakışının aynısıydı. Kontrolü kaybetmenin, avucunun içindeki gücün kayıp gitmesinin verdiği o vahşi, ilkel dürtüyle tezgahın kenarında duran, özenle cilalanmış koyu renkli ceviz değneğe uzandı. Sert ahşabı kavrayışı, yılların birikmiş hıncını, diz çöktüremediği bir geçmişin intikamını taşır gibiydi.

"Bana cevap vereceksin!" diye kükredi Aziz. Sesi, hobi evinin ahşap duvarlarına çarparak içeride boğucu bir yankı yarattı.Balamir tek bir adım bile gerilemedi. Kirpikleri bile titremedi.Aziz, zihnini ele geçiren o karanlık öfkeye yenik düşerek ceviz değneği havaya kaldırdı ve büyük bir hızla Balamir’in sırtına indirdi. Ağır ahşabın ete ve kemiğe çarpışından çıkan o tok, kuru patlama sesi kulübenin içinde yankılandı. Darbenin şiddetiyle Balamir’in gövdesi öne doğru sarsıldı, ciğerlerindeki bütün hava bir anda dışarı üflendi ve nefesi boğazında tıkandı.

Sırtına yayılan yangın, kumaşı delip derisini kavurarak kemiklerine kadar işleyen bir sızıya dönüştü.Ama Balamir tek bir çığlık atmadı. Dudaklarından acı bir inleme, küçücük bir hıçkırık bile dökülmedi. Dişlerini birbirine o kadar sert kenetledi ki, çene kemikleri derisinin altından fırlayacakmış gibi gerildi. Başını ağır ağır tekrar kaldırdı.

Gözlerindeki o dik kafa, o bükülmez meydan okuma milim değişmemişti. Yavaşça doğruldu, sarsılan bedenine inat omuzlarını dikleştirdi, üzerindeki ceketi soğukkanlılıkla düzeltti ve babasının gözlerinin içine bakmaya devam etti. Karşılıklı durdukları o saniyelerde, Balamir’in mutlak sessizliği, Aziz’in indirdiği darbeden çok daha ağır bir kor gibi aralarında asılı kaldı.Aziz, avucunun içinde terleyen değneği daha da sıkarak Balamir’e doğru bir adım daha yaklaştı.

Oğlunun sırtındaki o ağır darbeye rağmen sergilediği sarsılmaz dik duruş, onun yıllardır ilmek ilmek ördüğü otoritesine indirilmiş en büyük darbeydi. Aziz’in nefes alışverişleri hızlanmış, göğsü bir körük gibi inip kalkmaya başlamıştı; gözlerinde sadece çiğ bir öfke değil, aynı zamanda karşısındaki duvarı yıkamamanın verdiği delirten bir çaresizlik vardı."Neden anlamıyorsun?" diye kükredi Aziz. Sesi bu kez öfkeden ziyade, sarsılan tahtını korumaya çalışan yaralı bir canavarın hırıltısını andırıyordu.

"Ben ne yaptıysam bu aile için, senin için yaptım! Sen benim kanımdansın, benim oğlumsun. Bu zayıf, bu aciz tavırları bırakacaksın artık! Benim gibi dik durmayı, gücü elinde tutmayı, gerekirse dünyayı yakacak kadar acımasız olmayı öğreneceksin! Seni bu dünyaya hükmetmen için büyütüyorum ben, ezilmen için değil!

"Balamir, babasının bu "güç ve iktidar" tiradını dinlerken zihnindeki gürültü bıçak gibi kesildi ve bambaşka bir zamanın kapıları aralandı. Karşısındaki adam, kendi acımasız, soğuk ve iktidar düşkünü suretini oğlundan devşirmek istiyordu. Ama Balamir’in ruhunun derinliklerinde, babasının parasıyla satın alamadığı, o karanlık elleriyle uzanıp koparamadığı şefkatli bir geçmiş saklıydı.Gözlerinin önüne annesinin o narin, ince parmakları geldi.

Babasının her aşağılamasından, her gece odada bıraktığı o ağır, soğuk sessizlikten sonra kadının Balamir’i bağrına basıp, "Sen asla onlar gibi olma oğlum, dünyayı yaksalar da sevgiyi sakın unutma," diye fısıldayışı kulaklarındaydı. Annesi, onu bu kurtlar sofrasından korumak, kalbi nasır tutmamış vicdanlı bir insan olarak büyütebilmek için ömrünü feda etmişti. Ve sırf bu yüzden, Aziz’in o karanlık, bükülmez otoritesine boyun eğmediği için parça parça eksilmişti.

Aziz, kadını ruhsal ve fiziksel olarak ezmeye çalışmış, onu kendi istediği o soğuk kalıba sokamadığı için her gün biraz daha tüketmişti.Balamir, sırtındaki yangının acısını o an tamamen unuttu. Sırtını kavuran o fiziksel sızı, şimdi kalbindeki intikam ve sadakat ateşini harlayan bir yakıta dönüşmüştü.

Annesinin hatırasına, onun uğradığı tüm haksızlıklara ve gizli gizli döktüğü her damla gözyaşına ihanet etmeyecekti. Bu adama dönüşmek, annesinin katiliyle el sıkışmak demekti.Aziz, oğlunun gözlerinde parıldayan o yabancı ışığı görünce çileden çıktı, değneği tekrar havaya kaldırdı.

"Bana boyun eğeceksin, Balamir! Duydun mu beni, diz çökeceksin!"Balamir, gözlerini babasının gözlerine kenetledi. Bakışlarında ne bir korku kırıntısı vardı ne de teslimiyet. Dudakları acının eşiğinde hafifçe titrese de, içindeki o yıkılmaz kale nihayet kapılarını açtı ve dilsizliği bozdu. İlk kez konuştu; ama bu bir cevap, bir savunma ya da af dileniş değildi. Bu, kulübenin ahşap duvarlarına kazınan keskin bir yemindi:

"Sana benzemektense," dedi Balamir, sesi sırtındaki acıya inat buz gibi ve pürüzsüzdü. "Bu kulübede ölmeyi tercih ederim, baba. Sen ne kadar vurursan vur, benden asla senin gibi bir canavar çıkaramayacaksın."
Aziz, duyduğu bu kelimelerle adeta felç olmuş gibi kalakaldı. Havada asılı kalan ceviz değnek, bir iktidarın kırılış anı gibi boşlukta asılı kaldı. Balamir, arkasında diz çöktüremediği bir despot bırakarak arkasını döndü. Sırtındaki keskin, kor gibi yanan sızıya aldırmadan, adımlarını bir an bile bozmadan hobi evinin ağır ahşap kapısını açtı. Gecenin dondurucu ve özgür karanlığına doğru yürürken, her nefesi bir özgürlük ilanı gibiydi.Cebinden telefonunu çıkardı. Ekrandaki parlak ışık, gözlerindeki o bükülmez kararlılığı aydınlattı. Hızla tek bir cümle yazdı: "Hazır ol, seni almaya geleceğim bu gece." Parmak uçları ekrandan çekilir çekilmez telefonu deri ceketinin iç cebine fırlattı ve motorun anahtarlarını kavradı.

Aynı dakikalarda, şehrin varoş sayılan, dik ve rutubet kokulu yokuşlarından birinde, dökülen bir gecekondu dairesinin penceresinden dışarı cılız bir ışık sızıyordu. Şüheda, boyası yer yer çatlamış duvarların çevrelediği küçük odasında, yatağına uzanmış durumdaydı. Kablosu kopmasın diye siyah bantla tutturduğu kulaklığından sızan hafif bir melodinin ritmine bırakmıştı kendini. Odası küçüktü; köşede üst üste dizilmiş eski üniversiteye hazırlık kitapları, masanın üzerindeki sarı sokak lambasının cılız aydınlığı bu yoksul odaya tuhaf, huzurlu bir sükunet katıyordu.

Ancak o sükunet, telefonun tiz ve keskin bildirim sesiyle bıçak gibi kesildi. Şüheda kulaklığı tek hamlede çıkarıp yatağın üzerine fırlattı. Ekranda beliren o yabancı ismi ve altındaki tek satırlık mesajı gördüğü an, odadaki bütün oksijen bir anda çekilmiş gibi nefesi boğazında tıkandı: "Seni almaya geleceğim..."Parmak uçlarından başlayıp buz gibi bir dalga halinde kalbine yürüyen o ürperti, genç kızın yatağın kenarında dona kalmasına neden oldu. Elleri titreyerek telefonu kavradı.

Gözleri ekrandaki harfler arasında mekik dokurken zihni karanlık bir labirentin içine düşmüştü. Kimdi bu adam? En önemlisi, faturasını bile bazen geciktirerek ödediği, sadece çok yakınlarının ve iş aradığı birkaç kurumsal yerin bildiği bu şahsi telefon numarasını nasıl bulmuştu?Aziz’in oğlu olması, onun gibi devasa bir zenginin, Şüheda gibi sıradan bir insanın mahremiyetini saniyeler içinde çiğneyebileceği anlamına mı geliyordu? Zenginlerin dünyasında fakirlerin hayatı, istedikleri an yırtabilecekleri bir defter sayfası gibiydi demek ki. Bu numaranın gizliliği,

Şüheda’nın bu tekinsiz hayattaki en güvenli, kendine ait tek kalesiydi; şimdi o kalenin duvarlarında kocaman, kapkara bir çatlak belirdiğini hissediyordu. Korku, zehirli bir sarmaşık gibi boğazını sıkarken odanın içinde çaresizce volta atmaya başladı. Gitmemek bir seçenek miydi? Hayır. Bu adamların dünyasında reddedilmek, davet edilmekten çok daha tehlikeli sonuçlar doğururdu.Saatlerdir bomboş, donakalmış bir şekilde oturduğunu fark eder etmez, içindeki panik dalgasını bastırıp harekete geçti.

Dökülen gardırobunun çatlak aynasında kendi aksine bakarken kalbinin ritmini düzene sokmaya çalıştı. Bu gece, sıradan bir gece olmayacaktı; içindeki o tekinsiz his ona bunu fısıldıyordu. Balamir’in o ezici gücüne ve sınırsız zenginliğine karşı ayakta kalabilmek için, en azından dışarıdan bir kaya kadar güçlü görünmek zorundaydı.

Yatağının üzerine hazırladığı kıyafetleri tek tek, adeta bir savaşa hazırlanır gibi giymeye başladı. Vücudunu sıkıca saran, hatlarını belli eden siyah dar bir pantolon çekti üzerine. Üstüne, dokusu sert ama duruşu net olan beyaz fitilli bir bluz geçirdi.

Beyazın o temiz duruşu, aynadaki solgun ve uykusuz yüzünü biraz olsun canlandırmıştı. En son, abisinin eski günlerden kalma, omuzları ona biraz geniş gelen ama sırtına geçirdiği an adeta bir zırh gibi güven veren siyah deri ceketini giydi. Fermuarını yarıya kadar çekip aynaya tekrar baktı.Sıra saçlarına gelmişti. Omuzlarından aşağı dökülen dalgalı kestane rengi saçlarını taradı.

Hepsini arkaya gizlemek istemedi; saçlarının üst kısmını arkada sıkı bir tokayla toplarken, kalan yarısını omuzlarına serbestçe bıraktı. Bu haliyle hem korumasız bir genç kız gibi narin, hem de fırtınaya göğüs germeye hazır bir savaşçı gibi dirayetli duruyordu.Tam odadan çıkmak üzereydi ki, gözü şifonyerin üzerindeki küçük el çantasına kaydı.

Kafasında şimşekler çaktı. Balamir'in o tekinsiz, karanlık dünyasından gelen bu zamansız mesajı düşündü. Bir zengin çocuğu, onun gibi bir kızın kapısına bu saatte geliyorsa, arkasında mutlaka kanlı veya tehlikeli bir mevzu olmalıydı. Balamir'in o hobi evinden nasıl bir savaşın içinden çıkıp geldiğini henüz bilmiyordu ama sezgileri onu uyarıyordu.Hızla banyoya yöneldi.

Ecza dolabının gıcırdayan kapağını açtı. İçinden bir rulo sargı bezi, küçük bir şişe tentürdiyot, yara bandı ve birkaç ağrı kesici ampul çıkardı. Hepsini çantasının dibine yerleştirdi. Bunu neden yaptığını tam olarak bilmiyordu; belki de sadece bir kadının, yaklaşan fırtınayı sezen o ilkel önsezisiydi. Çantanın fermuarını çekerken derin ve titrek bir nefes aldı. Dudaklarından dökülen kelimeler odanın rutubetli duvarlarında adeta bir yemin gibi yankılandı:"Her şey güzel olacak. Artık hayatımın kontrolü bende."Kendine söz vermişti; bu geceden itibaren o da bir zırh gibi ağır, sert ve dirayetli olacaktı.

Merdiven basamaklarının gıcırtısını bastırmaya çalışarak apartmanın ağır, paslı demir kapısına doğru inmeye başladı. Her adımında, dışarıdaki sokaktan yükselen o uğultulu, yırtıcı motor sesinin mahallenin derin sessizliğini nasıl bıçak gibi yardığını duyabiliyordu. Balamir gelmişti; altındaki devasa makineyle yoksul sokağın tüm dengesini altüst ederek kapıda bekliyordu.Evin eski demir kapısı gıcırtıyla aralandığında, Şüheda gecenin keskin ayazıyla yüz yüze geldi. Sokak lambasının cılız, titrek ışığı dar sokağı ancak parça parça aydınlatabiliyordu.

Tam o sarı ışığın bittiği yerde, karanlığın koyuluğundan sıyrılan heybetli bir silüet belirdi. Balamir, simsiyah motosikletinin üzerinde, adeta o karanlığın bir parçası gibi duruyordu. Geniş omuzları, bükülmez duruşu ve yüzündeki o tavizsiz ifade, Şüheda’nın içindeki korkuyu aniden tırmandırdı. Bu adam, kendi güvenli ama dar dünyasına ait olamayacak kadar büyük, tekinsiz ve ezici bir gücü temsil ediyordu. Yine de, motorun gidonunu kavrayan ellerindeki hafif, neredeyse fark edilmeyen gerginlik, onun da bu mahallede ve bu kızın karşısında tamamen rahat olmadığının gizli bir kanıtıydı.Balamir ise kapının eşiğinde duran kıza baktığı an, zihnindeki o sert, planlı cümlelerin anlık olarak dağıldığını hissetti.

Şüheda, o mütevazı mahallenin yoksul gölgesinde, siyahlar içerisinde kelimenin tam anlamıyla göz alıcı duruyordu. Siyah dar pantolonu ve deri ceketinin sertliğine tezat oluşturan o beyaz fitilli bluz, kızın narin tenini ve saf masumiyetini bir elmas gibi ortaya çıkarmıştı. Omzundan aşağı dalgalar halinde dökülen kestane rengi saçları, rüzgarda hafifçe savrulurken Balamir, karşısında sadece ürkek bir mağdur değil; bu geceki fırtınaya kendi zarafetiyle meydan okuyan, amatörce de olsa bir zırh kuşanmış bir kadın gördü. İkisi de birbirinin hayatına tamamen yabancı iki amatördü aslında; biri gücün, diğeri yoksulluğun sınırlarında ilk kez maskesiz karşı karşıya geliyordu.

Balamir, aralarındaki bu sessiz süzüşmeyi bozarak motorun arkasına asılı olan mat siyah kaskı tek eliyle kavradı ve kıza doğru uzattı. Hareketi sert ve mesafeliydi ama gözlerini kızın üzerinden ayırmıyordu. Şüheda bir an duraksadı. O güçlü elin uzattığı kaska bakarken, sanki kendi özgürlüğünü teslim ediyormuş gibi hissetti. Parmakları çekinerek uzandı ve kaskın soğuk yüzeyini kavradı."Ben..." dedi Şüheda, sesi gecenin ayazında un ufak oldu. "Hızdan çok korkarım. İlk defa bineceğim."Balamir’in dudaklarının kenarında, karanlığın gizlediği belli belirsiz bir kıvrılma belirdi. Bu korku, onun dünyasında bir zayıflık değil, Şüheda’nın henüz kirletilmemiş doğallığının bir kanıtıydı.

Sesi, motorun homurtusunu kesen derinden bir tona büründü: "Korkma. Sadece sıkı tutun."Şüheda, kaskı başına geçirip motorun arkasındaki yüksek koltuğa ürkekçe tırmandı. Oturduğu an, altındaki makinenin çıplak gücüyle sarsıldı. Motor asfalttan çığlıklar kopararak o dar yokuştan aşağı, ana caddeye doğru fırladığında, Şüheda hayatında hiç hissetmediği bir sürat dalgasının altında kaldı. Rüzgar bir kırbaç gibi yüzüne çarparken, düşme korkusu zihnindeki tüm diğer endişeleri sildi.

Başka hiçbir seçeneği kalmadığını anlayarak kollarını Balamir’in beline doladı, gövdesini onun o geniş sırtına tamamen yasladı ve gözlerini sımsıkı kapattı.Tam o anda, Şüheda’nın duyuları tek bir noktada düğümlendi: Balamir'in kokusu. Erkeğin teninden yükselen, hırçın bir deniz esintisi ile gizemli bir sis bulutunun birleşimini andıran o pahalı parfüm, Şüheda’yı iyiden iyiye sarmalamıştı. Bu koku, korkunun ortasında tuhaf bir şekilde ona güven veriyor, içindeki panik dalgasını yatıştırıyordu.

Fakir mahallesinin rutubet ve kömür kokusundan sonra, bu koku Şüheda için tamamen başka bir evrenin, gücün ve cazibenin kokusuydu.Balamir ise kızın kollarını beline dolamasıyla birlikte, sırtındaki o taze, derin yaranın üzerinde ani ve keskin bir acı hissetti. Babasının indirdiği ceviz değneğin açtığı yara, kızın baskısıyla yeniden kanamaya başlamış, gömleği sırtına yapışmıştı. Dişlerini birbirine kenetledi, acıdan gözleri kısıldı; içinden bir inleme koyuvermek geçti ama bunu yapmadı.

Aksine, arkasındaki narin bedenin korkudan titrediğini, kendisine sığınmaktan başka çaresi olmadığını hissettiğinde, içindeki o sert canavar ilk kez yumuşadı. Şüheda’nın parfüme karışan o masum, sıcak nefesini omuzlarında hisseden Balamir, elini gaz kolundan yavaşça çekti.Motosikletin o yırtıcı uğultusu sakin bir mırıltıya dönüşürken, Balamir sürati iyice düşürdü. Şüheda’nın korkusunu hafifletmek için, kendi sırtındaki o korkunç acıyı hiçe sayarak yavaşlamıştı. Şüheda, motorun sakinleştiğini ve hızın azaldığını fark edince gözlerini yavaşça araladı.

Şehrin akıp giden sarı ışıkları altında, bu karanlık adamın arkasında, onun deniz ve sis kokan dünyasında, tehlikeli ama geri dönüşü olmayan bir yolculuğun tam kalbindeydi. İlk kez iki yabancı, birbirlerinin açıklarını ve yaralarını hissetmeden kapatarak, gecenin koyuluğunda baş başa ilerliyordu.
Motosiklet, şehrin çeperindeki terk edilmiş sanayi sitesinin en karanlık çıkmazına saptığında, Şüheda gözlerini tamamen açmıştı. Etrafta ne bir sokak lambası vardı ne de bir hayat belirtisi; sadece paslanmış sac levhalar, devrilmiş variller ve beton çatlaklarından fışkıran yaban otları görünüyordu. Balamir, motoru devasa, pas rengi demir kapıları olan eski bir antreponun önünde durdurdu.

Burası, zamanın ve hukukun unuttuğu, sadece gecenin kanlı kurallarının işlediği eski bir boks deposuydu.Balamir motordan indiğinde, Şüheda da kaskını çıkararak çekingen adımlarla onu takip etti. Ayak bastığı her zemin, sanki bastırılmış bir öfkeyle sallanıyordu. Ağır demir kapı aralandığında, içeri sızan cılız ışıkla birlikte deponun asıl çehresi Şüheda’nın yüzüne bir tokat gibi çarptı.

Deponun içi, hiyerarşinin ve ilkel gücün hüküm sürdüğü vahşi bir mabet gibiydi. Tavan o kadar yüksekti ki, yukarıda asılı olan eski, sarı projektörler aşağıyı tam aydınlatamıyor, köşelerde devasa ve tekinsiz gölgeler yaratıyordu. Havada katı bir rutubet, ucuz sigara dumanı, ter ve çiğ kan kokusu asılıydı. Tam ortada, etrafı kalın, paslı zincirlerle çevrilmiş metal bir boks ringi duruyordu.

Ringin brandası, yılların birikmiş kan ve ter lekeleriyle kararmıştı. Etrafta, üstü çıplak, dövmeli, yüzleri derin yara izleriyle dolu onlarca adam vahşi bir iştahla bağırıyor, paralarını havada sallayarak yasa dışı bahisler oynuyorlardı.Fakir ama kendi halinde sakin olan mahallesinden sonra, Şüheda hayatında ilk kez böylesine karanlık, insani duygulardan arınmış bir yeraltı dünyası görüyordu. İçini kaplayan o derin yabancılık hissiyle, içgüdüsel olarak Balamir’e daha da yaklaştı.Şüheda’nın bu şaşkın ve ürkek halini gören Balamir, başını hafifçe kıza doğru eğdi.

Tam o anda, tavan lambasının çiğ ve kirli ışığı Balamir’in yüz hatlarına vurduğunda, Şüheda onun gözlerinde daha önce hiç görmediği bir şey fark etti. Balamir’in o bükülmez, soğuk gözlerinde, buradaki vahşi atmosfere ait, adeta şeytani bir parıltı oynaşıyordu. Bu parıltı, onun sadece büyük bir iş adamının lüks içindeki oğlu olmadığını; bu kanlı ringlerin, bu acımasız ve karanlık sokakların da gizli hükümdarı olduğunu fısıldıyordu. O tekinsiz parıltı korkutucuydu ama aynı zamanda bu kurtlar sofrasının içinde Şüheda’yı koruyabilecek tek kalkandı.

Balamir, adımlarının hızıyla birlikte sırtındaki taze yaranın zonklamasına dişlerini sıkarak katlanırken, kızın titreyen omuzlarına bakıp sesini alçalttı. Sesi, deponun sağır edici gürültüsünü yırtan buz gibi bir netlikteydi:"Burası gerçek dünya, Şüheda. Aziz’in parıltılı plazalarında insanları kağıt üstünde, kalemle öldürürler. Burada ise her şey çıplaktır. Şimdi arkamdan gel ve gözlerini benden ayırma."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

76okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.