15. bölüm / 25
Sansürsüz TeklifYıldızlar kadar
Bölümler 25Şu an: Yıldızlar kadar
- 1 Tozlu Sokaklar2.686 kelime
- 2 Maskelenmiş sırlar3.836 kelime
- 3 Yersiz hesaplaşma3.837 kelime
- 4 Sansürsüz teklif3.289 kelime
- 5 Açık yara2.950 kelime
- 6 Yeminli şefkat3.113 kelime
- 7 Yıkıcı kıvılcım4.199 kelime
- 8 Ürkek kaçış2.935 kelime
- 9 Ölümcül kontra3.126 kelime
- 10 Fersahlarca uzak2.048 kelime
- 11 Ucuz düşler3.721 kelime
- 12 Son Raund2.939 kelime
- 13 Sessiz çıglık2.395 kelime
- 14 Parıltılı tuzak4.781 kelime
- 15 Yıldızlar kadar4.961 kelime · Okuduğun bölüm
- 16 Rüzgara karşı4.837 kelime
- 17 Son sürat4.252 kelime
- 18 Cam tavanlar2.888 kelime
- 19 Derin mavi3.450 kelime
- 20 Zehirli fısıltı4.021 kelime
- 21 Son bakış6.423 kelime
- 22 Kristal gerilim4.243 kelime
- 23 Can kırıkları2.826 kelime
- 24 Geçmişin izinde3.471 kelime
- 25 Buz kırağı4.707 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Şüheda, Berk’in hemen yanında, porselen bir heykel gibi kaskatı otururken başındaki o ağır tacın şakaklarına yaptığı zonklayıcı baskıyı hissediyordu. Kulaklarında, salonun yüksek tavanına çarpıp un ufak olan yapay tebrik mırıltıları ve gençlerin çiğ kahkahaları uğulduyordu. Gözleri, dakikalardır boş olan karşı sandalyeye kilitlenmişti. Banu hâlâ dönmemişti. İçindeki o tekinsiz ritim, patlamaya hazır bir zaman ayarlı bomba gibi tıkırdamaya başladığında Şüheda daha fazla dayanamadı. Berk'in elini omzundan yavaşça indirirken yüzünde donuk, neredeyse mekanik bir tebessüm vardı.
Kimsenin dikkatini çekmeden, adeta bir gölge gibi masadan süzüldü.Siyah dantel elbisesinin ağır eteklerini tek hamlede toplayıp salonun o riyakar, ağır parfüm kokan havasından sıyrıldı. Havuz başına açılan devasa cam kapılara doğru yürürken, topuklarının mermerdeki ritmi istemsizce hızlanıyordu. Her adımda içerideki bas sesleri boğuklaşıyor, yerini dışarısının tekinsiz sessizliğine bırakıyordu.
Dışarısı, içerideki boğucu cehennemin aksine, haziran esintisinin getirdiği ürpertici bir serinliğe sahipti. Havuzun lacivert suyu, tabandaki neon spotların altında zehirli bir maviyle çalkalanıyordu.
Şüheda, palmiye gölgelerinin karanlığa gömdüğü localara yaklaştıkça, rüzgarın taşıdığı o kesik kesik nefes seslerini duydu. Bu bir flörtün fısıltısı değildi; köşeye sıkışmış bir avın çırpınışıydı.
Adımlarını yavaşlattı, nefesini tuttu ve gölgelerin bittiği, mermer sütunların başladığı o loş köşeye gözlerini dikti.Gördüğü manzara karşısında Şüheda’nın göğüs kafesi daraldı, aldığı nefes boğazına bir cam kırığı gibi battı.
Mert Vural, o kusursuz salon beyefendisi maskesini tamamen fırlatıp atmıştı. Banu’yu mermer sütunlardan birine kıstırmış, kızın bileklerini tek eliyle bir kelepçe gibi ezerek onu kendine doğru çekiyordu. Banu’nun pudra pembesi elbisesinin askısı omzundan düşmüş, akan rimeli yanaklarında kirli, siyah izler bırakmıştı.
"Bırak... Mert, lütfen yalvarırım bırak," diye hıçkırıyordu Banu. Sesi Mert’in kibirli gücü karşısında havada eriyip gidiyordu.Mert, kızın yüzüne doğru eğilerek fısıldadı: "Buraya ait olmadığını sana söylediğimde beni dinleyecektin Banu. Sınırları aşmanın, bizim aramıza karışmaya çalışmanın bir bedeli olur.
Şimdi o küçük gururunu ait olduğu yere, çöplüğe bırak."Asıl kan dondurucu olan, iki adım ötedeki Alya’ydı. Kırmızı payetli elbisesinin içinde, karanlıkta parıldayan bir zehir gibi dikilmişti.
Telefonunun kamerasını onlara doğrultmuş, flaşsız çekimin donuk ışığında o anları keyifle kaydetmekle meşguldü. Yüzünde, tacı kaybetmenin getirdiği o ilkel intikam hırsı, sinsi bir tatminle harmanlanmıştı.
Alya ekranı kaydırırken dudaklarından dökülen fısıltı zehir gibiydi: "Kıpırdama Mert, harika çıkıyor. Yarın bu okulun kapısından içeri adım attığında herkes burssuz bir asalağın gerçek yüzünü görecek.
Bakalım o kraliçe arkadaşın Şüheda, seni bu çöplükten çıkarmaya yetecek kadar zengin mi?"Şüheda’nın damarlarındaki kan yerini saf, yakıcı bir öfkeye bıraktı. Korku, saniyeler içinde yerini yırtıcı bir koruma içgüdüsüne devretmişti. Topuklarının mermerde çıkardığı o mekanik, sert ses gecenin sessizliğini bıçak gibi yırttı.
Alya başını çevirmeye fırsat bulamadan, Şüheda’nın parmakları doğrudan kırmızı elbisenin içindeki kızın bileğine bir pençe gibi kenetlendi. Alya acıyla irkilirken, Şüheda onun gözlerinin içine bakarak telefonu koparmak istercesine geri çekti."Ne yapıyorsun sen! Bırak beni, dokunma bana!" diye tısladı Alya, tırnaklarını Şüheda’nın tenine geçirmeye çalışarak.
"Sen kendini ne sanıyorsun Şüheda? O başındaki plastik taç seni buraların sahibi mi yaptı?"Havuzun tam sınırında, nefes nefese bir güç savaşı başladı. Şüheda bir milim bile geri adım atmadı; Banu’nun köşedeki titreyen, dizlerinin üzerine çökmüş silueti ona aradığı gücü veriyordu. Telefonu son bir hamleyle kendine doğru çektiğinde, Alya’nın topuklusu ıslak ve kaygan mermerde tutunamadı.
Alya, dengesini yitirmiş bir kuş gibi havayı tırmalarken tiz bir çığlık koptu. Şüheda telefonu elinde tutarken, gecenin sessizliğini devasa bir su kütlesinin patlaması böldü. Alya, o binlerce liralık kırmızı elbisesiyle birlikte buz gibi suyun dibini boylamıştı.
Mert, suyun gürültüsüyle arkasını döndüğünde Alya’yı suyun yüzeyinde çırpınırken gördü. O an aristokrat sakinliği tamamen yok oldu, gözlerini çiğ bir nefret bürüdü."Sen ne yaptığını sanıyorsun?!" diyerek Şüheda’nın üzerine yürüdü. Demir gibi sert eliyle Şüheda’nın ince bileğini kavrayıp onu hırsla havuzun derin tarafına doğru sürüklemeye başladı.
"O telefonun hesabını vereceksiniz. Seni de onun yanına gömeceğim, duyuyor musun beni!"Şüheda kurtulmaya çalışıyor, topukları mermerde kayıyor ama Mert’in kontrolsüz öfkesi dengesini tamamen bozuyordu.Tam o sırada, gölgelerin içinden gecenin karanlığını yırtan bir figür fırladı.
Salon çıkışından beri Şüheda’yı bir gölge gibi izleyen Balamir, Mert’in o kıza dokunduğu an içindeki tüm sakinliği yırtıp atmıştı. Balamir, tek bir ihtar bile etmeden, nizamî ve yıkıcı bir hızla Mert’in üzerine atıldı. Havada rüzgarı kesen o sert sağ kroşe, Mert’in tam çene kemiğinde patladı. Mert Vural, darbenin şiddetiyle havada yarım tur dönerek sırılsıklam olmuş Alya’nın hemen yanına, büyük bir gürültüyle çakıldı.
Havuzun dalgaları yükselirken Mert, yüzüne sızan kanı silerek suyun yüzeyine çıktı. Boğulur gibi öksürürken Balamir'e baktı, gözlerinde ilk kez saf bir hırs ve çaresiz bir öfke vardı. "Bunun bedelini ödeyeceksiniz," dedi sesi titreyerek. "Balamir, bu şehri sizin başınıza yıkmayacağını mı sanıyorsun? Bittiniz oğlum siz, her şeyinizle bittiniz!"Alya ise havuzun merdivenlerine tutunmuş, sırılsıklam saçlarını arkaya atarken çığlık atıyordu:
"Mert! Onları bırakma! Telefonum gitti, her şey gitti! Şüheda, seni bu okulda barındırırsam lanet olsun bana! Burası bizim çöplüğümüz, senin gibi sonradan görmelerin değil!"Balamir havuzun kenarına kadar gelip tepeden Mert ve Alya'ya baktı. Ses tonu buz gibi, tehdidi mutlaktı:
"Bir daha onun etrafında dolanırsan Mert, seni o havuzdan hiç çıkarmam. Arkandaki güce güvenme, o güç benim karşımda hiçbir şey ifade etmiyor. Şimdi kapa çeneni ve sadece yüz.
"Tam o sırada, locaların arka tarafındaki gölgelerin içinden bir başka siluet belirdi: Buğra. Sesleri duyup gelmişti ama sahneye dahil olmaya cesaret edememiş, bir sütunun arkasına sığınmıştı.
Gözleri şokla büyümüştü. Bir tarafta havuzun içinde çaresizce çırpınan, karizmaları iki dakikada yerle bir olan Mert ve Alya; diğer tarafta ise elinde telefonla nefes nefese duran Şüheda ve onun önünde bir duvar gibi dikilen Balamir vardı. Buğra’nın bakışları yerdeki Banu’ya kaydı.
Banu’nun o hırpalanmış, elbisesi yırtılmış hali Buğra’nın göğsüne bir taş gibi oturdu. Ama bir adım bile atamadı. Şüheda ile göz göze geldiklerinde, Şüheda’nın gözlerindeki o derin hayal kırıklığı ve tiksinti Buğra’yı olduğu yere çiviledi. Buğra sadece baktı; korkaklığıyla, o parıltılı dünyanın getirdiği acizlikle baş başa kaldı.O sırada locaların yakınından geçen öğrencilerden biri bu vahşi sahneyi fark etti.
Şok içinde salona doğru koşarken, "Hey! Herkes buraya gelsin! Havuz patlıyor, Alya’yla Mert’i suya attılar!" diye bağırdı.Bu nidayla birlikte salonun devasa kapıları ardına kadar açıldı. Ellerinde kadehlerle, lüks kıyafetler içindeki yüzlerce genç dalgalar halinde havuz başına üşüştü. Havuzun içindeki rezaleti, Mert’in patlamış dudağını ve Alya’nın rezil halini gördüklerinde salondan beklenen öfke değil, alkolün hafiflettiği alaycı uğultular ve kahkahalar yükseldi.
Okulun o dokunulmaz çifti suyun yüzeyinde ağırlaşmış kıyafetleriyle berbat görünüyordu. Birkaç kişi anında telefonlarını çıkarıp flaşları patlatmaya başladı.Ancak alkolün yarattığı o sınırsızlık hissi, bu rezilliği bir süre sonra toplu bir çılgınlığa dönüştürdü. "Oha, after-party böyle olur işte!" diye bağıran bir çocuk, ceketini bile çıkarmadan kendini havuza bıraktı.
Onun arkasından diğerleri de çılgınlar gibi gülerek, elbiseleriyle peş peşe suya atlamaya başladılar. Havuz başı bir anda havaya saçılan şampanyaların, su damlalarının ve kontrolünü kaybetmiş kalabalığın kargaşasına teslim oldu.Bu kargaşanın, havaya sıçrayan suların ve yapay çığlıkların tam ortasında, zaman Şüheda ve Balamir için tamamen durmuştu.
Şüheda, yaşadığı adrenalin şokuyla kesik kesik nefes almaya çalışırken, etrafındaki insanların birbirini suya ittiği o kaosta dengesini kaybetmek üzereydi. İşte tam o an, Balamir’in sıcak ve sert parmakları Şüheda’nın elini sımsıkı, adeta bir daha asla bırakmamak üzere kavradı.İkisi de donakaldı. Loş mavi spotların altında, etraflarından sular sıçrarken göz göze geldiler. Balamir’in o karanlık gözlerinde bu kez sadece
Şüheda’yı bu sahte dünyadan çekip çıkarma kararlılığı vardı. Şüheda, aralarındaki o tehlikeli çekime ne kadar barikat kurarsa kursun, o an Balamir’in eline tutunmaktan başka hiçbir çaresi olmadığını biliyordu. Parmakları birbirine bir mühür gibi kenetlendi.Balamir,
Şüheda’nın elini bırakmadan, diğer eliyle de kenarda bir travmanın esiri olmuş Banu’yu omzundan kavradı. Banu, elbisesinin ıslak eteklerine sarılmış, gözleri büyümüş halde bakıyordu. Arkada kalan Buğra, gitgide uzaklaşan bu üçlüye, özellikle de Banu’ya doğru bir adım atmak istedi ama yapamadı.
Olduğu yerde, o sahte pırıltının tam ortasında tek başına, suçluluk duygusuyla baş başa kaldı.Balamir, arkalarında dönen o pespaye havuz partisini, Alya ve Mert'in havuzun içinden savurduğu son çaresiz tehditleri ve gecenin sahte pırıltısını arkalarında bırakarak iki kızla birlikte otelin karanlık çıkışına doğru yürüdü.
Kapının mermer eşiğinde, salondan yeni çıkan Berk ise tüm bu kargaşayı bir heykel sükunetiyle izlemişti.Başında o eğreti duran kraliçe tacıyla, Balamir’in elini sımsıkı tutarak karanlığa doğru yürüyen Şüheda’yı gördüğünde yüzündeki tek bir kas bile kıpırdamadı. Aristokrat kibri, o havuzun çalkantılı suyuna düşen Mert ve Alya ile birlikte darbe almamıştı; asıl darbe,
Şüheda’nın Balamir’e sığınan o adımlarında gizliydi. Berk'in gözlerindeki o yeşil-mavi parlaklık, neon ışıkların altında yavaşça söndü, yerini saf ve donuk bir kuyu karanlığına bıraktı. Cebindeki kristal çakmağı sıkan parmak boğumları bembeyaz kesildi ama tek bir kelime etmedi.
Sessizliği, havuz başındaki yüzlerce sarhoş gencin çığlığından çok daha gürültülü ve tehditkardı.Giriş kapısında, valenin şaşkınlık ve korkuyla karışık bakışları arasında siyah spor araba, otelin o sahte pırıltısını arkasında bırakarak görkemli sütunların önüne yanaştı.Motorun yırtıcı, metalik kükremesi kristal avizelerin altında yankılandığında, Balamir arabadan indi.
Kapıları tek bir sert hamleyle açtı. Şüheda ve yanındaki locaların karanlığından çekip çıkardıkları, tir tir titreyen Banu’yu arka koltuğa yerleştirdi. Ne bir soru sordu ne de bir açıklama bekledi.
Direksiyon başına geçtiği an, gaz pedalına sonuna kadar yüklendi. Lastiklerin ıslak mermer zeminde çıkardığı o tiz sürtünme sesi, gecenin sessizliğini bir çığlık gibi yırttı ve araba karanlığın bağrına doğru bir ok gibi fırladı.
Şehrin o şatafatlı caddelerinden, neon ışıklı plazaların altından yüksek hızla geçerken arabanın içinde kurşun gibi ağır bir sessizlik hakim oldu. Camlardan sızan sokak lambalarının sarı ışıkları, saniyeler içinde içeri girip karakterlerin yüzlerinde kayboluyordu.Balamir’in direksiyonu kavrayan elleri kaskatıydı.
Gözlerini yoldan ayırmıyordu ama dikiz aynası, arkadaki o sessiz yıkımı saniye saniye yansıtan kesintisiz bir ekrana dönüşmüştü.Arka koltukta Banu, o haftalarca hevesle arayıp seçtiği pembe straplez, fırfırlı elbisenin içinde adeta kaybolmuştu. Elbisenin etekleri kırışmış, o neşeli fırfırları sönmüş birer kumaş parçasına dönmüştü.
Kollarını göğsüne dolamış, hafifçe öne arkaya sallanırken akan rimelleri yanaklarında kirli, donuk izler bırakmıştı."Ben sadece..." diye fısıldadı Banu. Sesi, motorun o bas hırıltısı arasında neredeyse duyulmazdı. "Her şey güzel olur sanmıştım. Kendimi bir geceliğine de olsa onlardan biri gibi hissetmek..." Gerisini getiremedi, boğazından hırıltılı bir hıçkırık koptu. "Nasıl bu kadar kör olabildim?
Kendimden nefret ediyorum."Şüheda, arkadaşının o un ufak olmuş omuzlarına baktıkça kendi içindeki öfkenin daha da keskinleştiğini, pürüzsüzleştiğini hissetti. Üzerindeki siyah dantel elbisenin asil ve ağır kumaşını genişleterek Banu’yu sarmaladı, onu dış dünyadan korumak ister gibi göğsüne çekti."Kendini suçlamayı bırak, Banu," dedi Şüheda. Sesi arabanın içindeki o sürat uğultusunu delecek kadar net ve pürüzsüzdü.
"Sen kör değildin. Onların bir insana, sırf eğlence olsun diye bu kadar ileri gidebileceklerini tahmin edemezdin. Bunu normal kimse tahmin edemez."Balamir,
Şüheda’nın bu güçlü, arkadaşını kanatları altına alan sesini duyduğunda bakışlarını bir anlığına dikiz aynasına sabitledi. Aynadaki yansımadan, Şüheda’nın o siyah danteller içindeki mağrur, eğilmeyen başını izledi.
Gözlerindeki makyaj hafifçe dağılmıştı ama o bakışların ardındaki merhamet ve koruma içgüdüsü, Balamir’in göğsünde yabancı bir sızıya sebep oldu. Şüheda, o okul koridorlarında sessizce yürüyen, varlığıyla yokluğu bir olan kız değildi; o, bu pırıltılı dünyanın sahteliğini tek bir bakışıyla yerle bir edecek kadar gerçek ve tehlikeliydi.Banu, Şüheda’nın bu sarsılmaz duruşundan güç almak ister gibi arkadaşının ellerine uzandı. Parmaklarını Şüheda’nın parmaklarına sımsıkı kenetledi.
Derin, titrek bir nefes almaya çalıştı. Göğsünü sıkıştıran o büyük utanç dalgası biraz olsun hafiflemiş, omuzlarındaki o kaskatı gerilim gevşemişti."Mert'in o kibar yüzünün arkasında..." Banu yutkundu, gözlerindeki yaşları elinin tersiyle silerken sesi nihayet biraz daha dirençli çıkıyordu. "Bunu bana neden yaptılar Şüheda?
Ben onlara ne yaptım?""Sen hiçbir şey yapmadın," dedi Şüheda onun ellerini daha da sıkarak. Bakışları dikiz aynasından Balamir’in gözleriyle kesiştiğinde, gözlerinde en ufak bir pişmanlık yoktu. "Onlar o havuzun dibinde kendi yarattıkları pislikte debelenirken, sen buradasın. Benimlesin. Ve artık güvendesin.
"Banu başını Şüheda’nın omzuna yasladı. Siyah dantellerle pembe straplez kumaşın birbirine karıştığı o arka koltukta, iki kız arabanın yüksek hızdaki salınımıyla birlikte sessizce birbirlerinin nefesine sığındı.
Balamir ise vitesi bir kez daha büyütürken, şehrin pırıltılı ışıklarını dikiz aynasında tamamen yok ediyordu.
Siyah spor araba, şehrin o neon ışıklı, geniş ve pürüzsüz otobanlarından yavaş yavaş sıyrıldı. Balamir, motorun o yırtıcı gücünü dizginleyerek arabayı sokak lambalarının tek tük yandığı, yolları çukurlarla dolu o tanıdık, eski mahalleye doğru sürdü.
Şehrin merkezindeki o sahte, kartondan zenginlik, yerini mahallenin o bildik, rutubetli sessizliğine bırakıyordu. Lüks arabanın modern motor sesi, dar sokaklarda yabancı ve aykırı bir gürültü gibi yankılanırken, mahallenin eski evlerinin pencerelerinden sızan soluk sarı ışıklar arabanın camlarında kırılıyordu.
Şüheda, Balamir’e dikiz aynasından bakarak sessizliği böldü: "İlerideki köşeden sağa dön. O iki katlı, boyası dökülmüş eski evin önü."Balamir, arabayı büyük bir dikkatle, arkadaki kızları sarsmadan o eski evin önünde yavaşlattı. Banu, dışarıdaki o köhne ama tanıdık manzarayı izledikçe kollarını göğsüne daha da sıkı doladı. Dudakları titriyordu.
Kapının mandalına uzanırken Şüheda’ya döndü, gözlerindeki o kirli rimel izleri karanlıkta bile seçiliyordu."Annem..." diye fısıldadı Banu, sesi korkuyla kısıktı. "Annem beni bu halde görürse ölür Şüheda. Ben ne diyeceğim ona? Üstüm başım...
Her şey mahvoldu."Şüheda anında ileriye doğru atılarak arkadaşının elini tuttu. "Banu, dur. Bu gece bende kalıyorsun. Annene bir yalan söyleriz, hallederiz. Seni bu halde bırakmam.
"Banu başını iki yana salladı, gözlerinden yeni bir yaş süzüldü. "Hayır, hayır. Evimde olmak istiyorum. Sadece odama girip kapıyı kilitlemek ve bu geceyi hafızamdan silmek istiyorum." Dikiz aynasından kendisini sessizce izleyen Balamir’e kısa bir an baktı. "Teşekkür ederim," dedi boğuk bir sesle. Kapıyı açıp arabadan dışarı adım attığında, haziran gecesinin soğuk havası arabanın içine doldu.
Pembe elbisesinin eteklerini toparlayarak, arkasına bir kez bile bakmadan hızla evinin merdivenlerini tırmandı. Titreyen parmaklarıyla anahtarını kilide soktuğunda çıkan o metalik ses, mahallenin sessizliğinde yankılandı ve kapı arkasından büyük bir ağırlıkla kapandı.Balamir vitesi değiştirdi, ayakları debriyajdaydı ama gaza basmadı.
Araba, mahallenin o loş sokağında rüzgarın kaportaya çarpan ince uğultusuyla baş başa kaldı. Şüheda arkaya doğru yaslandı. Az önce Banu’yu korurken sergilediği o sarsılmaz, kraliçe edası, arkadaşının kapısı kapandığı an üzerinden akıp gitmişti.
Şimdi o siyah dantel elbisenin içinde, omuzları hafifçe çökmüş, parmakları kucağında birleşmişti. Göğsü, otelde biriken adrenalin ve dışarıdaki soğuk havanın yarattığı tezatla düzensizce inip kalkıyordu.Düşünceleri, havuzun dibini boylayan lüks teknolojiyle, Alya’nın yüzündeki o sinsi intikam hırsıyla ve Berk’in kapı eşiğindeki o karanlık yeşil-mavi bakışlarıyla doluydu.
Bir gecede her şey parçalanmıştı. Başındaki o ağır tacın hayali bile şimdi şakaklarını zonklatıyordu.Balamir ise ellerini direksiyondan çekmedi. Parmak boğumlarındaki beyazlık yavaşça normal rengine dönerken, gözlerini ön camdan ayırmıyordu. Mert’in yüzünde patlayan o yumruğun hissi hâlâ sağ elinin eklemlerinde sızlıyordu.
Kendini kontrol etmekle övünen adam, o kız için tüm sınırları tek bir saniyede ihlal etmişti. Şimdi ise yanındaki kızın sessizliği, ona oteldeki kavgadan çok daha tehlikeli geliyordu.Şüheda, kafasındaki uğultunun içinde daha fazla kalamayarak sessizliği kısık, neredeyse fısıltı gibi bir sesle böldü:"Beni eve götürmeyecek misin?
"Balamir hemen cevap vermedi. Bakışlarını yoldan ayırıp yavaşça yan koltuğa, Şüheda’ya çevirdi. Karanlıkta yüz hatları keskin birer gölge gibiydi."Şu an eve gidersen uyuyamazsın," dedi Balamir. Sesi, gecenin soğuk rüzgarı kadar pürüzsüz ama bir o kadar da kesindi. "O dört duvar arasında kafandaki sesler seni bitirir."Şüheda itiraz etmek için dudaklarını araladı ama kelimeler boğazında düğümlendi. Haklıydı.
O küçük odasına döndüğünde duvarlar üzerine gelecekti.Balamir gaza bastı. Arabayı mahallenin dar, çukurlarla dolu sokaklarından çıkardı. Ancak yönünü Şüheda’nın evine ya da şehrin o parıltılı merkezine çevirmedi. Direksiyonu, rüzgarın iyice sertleştiği, havada yavaş yavaş tuz ve iyot kokusunun hissedilmeye başladığı alt yola, eski limana doğru kırdı.Araba, terk edilmiş depoların ve paslanmış şileplerin dizildiği limanın tenha rıhtımına doğru ilerledi.
Sokak lambaları burada neredeyse hiç yoktu; sadece eski bir deponun duvarındaki arızalı projektör, rüzgarla birlikte sallanarak karanlığı kesik kesik yarıyordu. Balamir, arabayı suyun tam kenarında, dalgaların rıhtım taşlarına çarpıp patladığı o kör noktada durdurdu.
Motoru kapattığında far ışıkları söndü.Şimdi etraflarını sarmalayan tek şey, denizin o siyah, dipsiz derinliği ve kayalara vuran suyun tekinsiz melodisiydi. Deponun lambası her sallandığında, Balamir’in yüzünün bir yarısı aydınlanıyor, ardından yeniden zifiri karanlığa gömülüyordu."Neden burası?" diye sordu Şüheda, bakışlarını camdan ayırmadan.
Sesi bu kez titremişti.Balamir, koltuğunda hafifçe Şüheda’ya doğru döndü. "Çünkü burası sahte değil," dedi, sesi her zamankinden daha alçaktı. "Burada yalan yok. Sadece deniz var."Balamir arabanın kapısını açıp dışarı çıktı. Şüheda bir an duraksadı, ardından o da kapısını açarak rıhtımın brüt betonuna ayak bastı.
Topuklularının mermerdeki o iddialı, sert sesi gitmiş; yerini rıhtımın soğuk taşlarındaki donuk adımlara bırakmıştı.Dışarısı gece yarısının o keskin, insanı ayıltan hafif esintisiyle titriyordu. Tenlerine çarpan o ilk soğuk dalgası, zihinlerindeki tüm o karmaşayı söküp attı. Balamir, rıhtımın ucundaki eski bir palamar babasına doğru yürüdü ve oturdu. Şüheda da hemen yanına yerleşti. Aralarında hiçbir unvan, maske ya da o balonun sahte pırıltısı kalmamıştı.
Karşılarında uzanan liman, ay ışığının altında gümüş bir çarşaf gibi parıldıyordu. Yan yana otururken, geride kalan dünyaya dair ne bir ses ne de bir iz vardı. Sadece dalgaların betona usulca vurup çekilişi ve aralarındaki o söylenmemiş, tehlikeli yakınlık kalmıştı.
Şüheda, esen sert rüzgarla birlikte hafifçe ürperdi. Omuzlarını dikleştirmeye, o balo salonundan kalan mağrur kraliçe duruşunu korumaya çalıştı ama dişlerinin birbirine çarpmasına engel olamadı. Balamir, onun bu sessiz direnişini yan gözle izledi. Hiçbir şey söylemeden, üzerindeki o siyah, ağır ceketi tek bir hamlede çıkardı ve Şüheda’nın çıplak omuzlarına bıraktı.
Ceketin kumaşına sinmiş o yoğun, odunsu koku ve kumaşın içine hapsolmuş Balamir’in sıcaklığı Şüheda’yı sardığında, göğsündeki o nefes kesen baskı yavaşça gevşedi.Balamir tam elini çekecekken durdu. Bakışları, Şüheda’nın saçlarının arasında, deponun arızalı projektör ışığı vurdukça donukça parıldayan o ağır taca takıldı.Parmak uçlarını yavaşça metalin soğuk yüzeyine koydu. Şüheda gözlerini kapatıp başını hafifçe eğerek onun bu hamlesine sessiz bir izin verdi. Balamir, o tacı kızın saçlarının arasından yavaşça çekip çıkardı. Onu havuz başındaki o riyakar kalabalığın,
Berk'in ve Mert'in sahte unvanlarının bir simgesi olarak görür gibi ters bir bakış fırlattı; ardından rıhtımın brüt betonuna, ayaklarının dibine fırlatır gibi bıraktı. Metalin taşa çarparken çıkardığı o tiz, boş ve donuk ses, gecenin sessizliğinde yankılanıp denizin mırıltısına karıştı. O parıltılı dünya, ayaklarının dibinde bir hurda parçasından farksızdı artık.Balamir, ceketin yakalarını Şüheda’nın omuzlarına biraz daha yerleştirirken elleri orada, kızın omuz başlarında asılı kaldı.
Bakışları ilk kez bu kadar çıplak, bu kadar perdesizce birleşti. Deponun sallanan ışığı Balamir’in yüzündeki o gölgeli hatları her kestiğinde, gözlerindeki o tehlikeli, ne yapacağı belirsiz ışık Şüheda’nın içine sızıyordu. Dudakları Şüheda’nın yüzüne o kadar yakındı ki, soluğu kızın buz kesmiş tenini ısıtıyordu.Sesini neredeyse rüzgarın uğultusuna gömerek konuştu:"Oradaki herkes..." dedi Balamir, sesi her zamanki gibi pürüzsüz ama derinden gelen bir hırıltıya sahipti.
"O ışıklar, o yalanlar... Hepsi o havuzun dibinde kalsa. Geriye hiçbir şey kalmasa." Durdu, bakışları Şüheda'nın titreyen dudaklarına kaydı. "Yine de benden kaçar mıydın?"Şüheda’nın göğsü aldığı derin nefesle sarsıldı. Balamir’in sesindeki o yalın, hiçbir süsleme barındırmayan soru, içindeki tüm savunma mekanizmalarını tek bir saniyede yakıp kül etmeye yetti. Onun o tekinsiz, güven vermeyen ama tuhaf bir şekilde sığınma hissi uyandıran gözlerinde kaybolmayı o kadar çok istiyordu ki...
Fakat zihninin o aristokrat pırıltılarla zehirlemiş, gururlu köşesi sızladı. Yarın sabah uyandıklarında Mert'in intikamıyla, Berk'in o karanlık tehditleriyle yüzleşmek zorunda kalacaklardı. Balamir'i bu bataklığın daha da derinine çekemezdi.
Parmaklarını yavaşça Balamir’in göğsüne, kalbinin tam üzerine yerleştirdi. Onu itmedi; sadece aralarındaki o nefes kesen mesafeyi porselen bir duvar gibi korumak ister gibi orada tuttu. Balamir'in göğsü avucunun altında bir körük gibi hızla inip kalkıyordu.Şüheda gözlerinin içine bakarak, sesinin titremesini gizlemeye çalışarak fısıldadı:"Biz o dünyaya aitiz Balamir.
Sen ne kadar yırtıp atarsan at, o pislik üzerimize bulaştı bir kere. Yan yana durursak... ikimizi de aynı dalgada boğarlar."Balamir tek bir kelime bile etmedi. Göğsü, Şüheda’nın avucunun altında sertçe gerildi ama tek bir milim bile geri çekilmedi. Deponun duvarındaki projektör bir kez daha sallandı, aralarındaki o mesafeyi sarı bir ışıkla ikiye böldü. Rıhtımın ucundaki o imkansız sessizlik, ayaklarının dibindeki o ezilmiş kraliçe tacıyla birlikte gecenin zifiri karanlığına bir mühür gibi kazındı.
Şüheda’yı rıhtımın betonundan söküp alır gibi ayağa kaldırdı. Onu sessizce arabanın yolcu koltuğuna yerleştirip kapıyı tok bir sesle kapattığında, dışarıdaki o imkansız deniz kokusu da rıhtımda kaldı.Direksiyon başına geçtiğinde çene kemiği sertçe kasılmıştı. Kontağı çevirdi; motor o yırtıcı kükremesini bu kez gecenin zifiri karanlığına bir meydan okuma gibi bıraktı.
Lastikler rıhtımın tozlu zeminini yırtarak ileri fırlarken, arabanın içindeki hava ağır bir sessizliğe gömüldü. Şüheda, sırtını deri koltuğa yaslamış, yan gözle Balamir’in direksiyonu bembeyaz boğumlarla sıkan ellerini izliyordu. Bu adam tehlikeliydi, belki de o dünyadan kaçarken sığındığı en büyük uçurumdu ama şimdi saatte yüz elli kilometre hızla giden bu metal kafesin içinde onun iradesine teslim olmuştu.Daha fazla dayanamayarak sessizliği böldü:"Nereye?"Sesi hem bir savunma hem de o çekime çoktan boyun eğmiş bir teslimiyetti.Balamir vitesi sertçe ileri atarken gözlerini yoldan milim ayırmadı. Sesi, motorun boğuk hırıltısının arasından sıyrılan soğuk bir emir gibiydi:
"Kafandaki sesleri susturmaya."Şüheda başka tek bir kelime bile etmedi. Başını yolcu camının soğuk yüzeyine doğru eğdi. Ellerini, omuzlarındaki o ağır ceketten dışarı çıkarmamıştı; ceketin kumaşını göğsünde öyle sıkı kavramıştı ki, parmak uçlarının sızladığını hissediyordu. Nereye gittiklerini sormuyordu ama oturduğu koltukta milim milim kasılan bedeni içindeki güvensizliği ele veriyordu.
Bu adam onu evine götürmüyordu; mahallenin o güvenli, boyası dökülmüş sokaklarından tamamen ters bir yönüne, limanın daha da izbe, terk edilmiş sanayi tarafına doğru sürüyordu arabayı.Balamir ise vites topuzunu kavrayan sağ elini bir an bile gevşetmedi. Şüheda’nın o liman taşlarında ona çizdiği o görünmez sınır, kafasının içinde Mert’e attığı o yumruktan daha büyük bir gürültü koparmıştı.
Arabayı eski balıkçı barınaklarının ve dükkan kepenklerinin yıllar önce indirildiği paslı gemi söküm atölyelerinin arasından geçirdi. Yol kenarındaki tek tük sokak lambalarının cılız, turuncu ışığı Şüheda’nın yüzüne her vurduğunda, kızın gözlerindeki o kırılgan ama inatçı sorgulamayı yakalıyordu.
Balamir, arabayı loş bir sokak lambasının tam altına, bodrum katından dışarıya soluk bir floresan ışığı ve eski elektronik oyunların o kesik kesik, mekanik sesleri sızan paslı bir demir kapının önünde durdurdu. Motoru kapattığında, dışarıdan gelen o boğuk dijital gürültü arabadaki sessizliği ilk kez böldü.Balamir arabanın kapısını açıp dışarı çıktığında, bodrum katından yükselen o boğuk dijital gürültü sokağın sessizliğini tamamen yuttu. Şüheda, onun arabanın önünden geçip kendi kapısına doğru gelişini ceketinin yakalarını iyice yukarı çekerek izledi.
Kapı açıldığında, dışarıdaki iyot kokulu soğuk havayla birlikte, içeriden sızan o ısınmış plastik ve rutubet kokusu yüzüne çarptı. Hiçbir şey sormadı. Balamir ona elini uzatmadı, sadece geriye doğru bir adım atıp yolu açtı.Şüheda, siyah dantel elbisesinin eteklerini toplayıp arabadan indiğinde, o eski pasajın paslı demir kapısından aşağıya doğru uzanan dik, beton merdivenlerle karşılaştı. Aşağıdan yukarıya doğru vuran o titrek, mavi-yeşil floresan ışığı Şüheda’nın yüzünü aydınlatırken, gözlerindeki o güvensiz sorgulama daha da belirginleşti.
Burası onun hayatında adım dahi atmadığı tekinsiz bir yeraltı sığınağıydı. Balamir önden yürüyüp merdivenleri ağır adımlarla inmeye başladığında, Şüheda da topuklularının o dar basamaklarda kaymamasına dikkat ederek onun omuzlarındaki geniş siluetini takip etti.Merdivenlerin sonundaki yıpranmış ahşap kapıyı Balamir omzuyla iterek açtı. İçeriye adım attıkları an gürültü ve ışık dalgası duvar gibi çarpmıştı yüzüne. Salon neredeyse tamamen karanlıktı. Duvar diplerine dizilmiş yirmiden fazla devasa atari makinesinin tüplü ekranları, karanlığın içinde yapay, hipnotik birer fener gibi yanıp sönüyordu. Her bir makinadan yükselen o 8-bitlik melodi sesleri, yumruk ve patlama efektleri birbirine karışarak içeride uğultulu bir kaos yaratıyordu. Ortamda sadece birkaç müdavim vardı;
saçları darmadağın, parmakları oyun kollarına kilitlenmiş birkaç genç, arkalarından geçen bu tuhaf çifte bakmıyordu bile. Yerlerdeki eski halıfleks kaplama, dökülen gazozların ve yılların bıraktığı o yapışkan hisle kararmıştı.
Balamir, salonun en arkasında, ekranından loş bir kırmızı ışık sızan o klasik, ahşap gövdeli Street Fighter IImakinesine doğru ilerledi. Makinenin önünde yan yana yerleştirilmiş iki adet eski, mindersiz demir tabure duruyordu. Kontrol paneli o kadar dardı ki, iki kişinin oraya oturması, dünyadaki tüm o sınırları kendi rızasıyla yok etmesi demekti.
Balamir cebinden çıkardığı o ağır, metal jetonlardan ikisini makinenin önündeki o küçük mermer tezgaha yavaşça bıraktı. Jetonların metale çarpma sesi, aralarındaki o konuşulmayan gerilimin yeni bir boyuta geçtiğinin ilk işaretiydi. Bakışlarını ekrandan ayırıp yavaşça Şüheda’ya çevirdi.
Gözlerinde o rıhtımdaki öfkeden eser yoktu; sadece meydan okuyan, sessiz bir sakinlik vardı.Taburelerden birini ayağıyla hafifçe geriye doğru çekti ve Şüheda’ya bakarak fısıldadı:"Gardını sıkı tut.
"Şüheda, Balamir’in meydan okuyan o karanlık bakışlarına saniyelerce baktı. Omuzlarındaki o ağır erkek ceketini, üzerindeki tüm o burjuva korkularını sıyırır gibi hafifçe düzeltti ve eteklerini toplayarak o mindersiz, soğuk demir tabureye oturdu. Balamir de hemen yanındaki tabureye yerleştiğinde, kontrol paneli o kadar dardı ki, Balamir’in geniş omzu Şüheda’nın siyah dantelli omzuna mühürlenir gibi değdi. Şüheda, tenine çarpan o sıcaklıkla irkilse de geri çekilmedi.Balamir, parmaklarının ucunda evirip çevirdiği o ağır metal jetonları peş peşe makinenin dar yuvasına bıraktı. Jetonların o mekanik bir tıkırtıyla aşağı düşüşü ve ardından ekranda beliren o gürültülü "Insert Coin" yazısının kayboluşu, sanki dışarıdaki dünyayı tamamen kapatan bir şalterdi."Street Fighter II" yazısı kırmızı neon harflerle ekranda parladığında,
Balamir karakter seçme ekranından Ryu’yu seçti. Şüheda ise oyunun ne olduğunu bile bilmeden, sadece mavi kıyafetleri ve örgü saçlarıyla dikkatini çeken Chun-Li karakterinin üzerine getirdi imleci."Tuşlar bunlar," dedi Balamir, sesi o dijital gürültünün arasından sıyrılıp Şüheda’nın kulağına ulaştığında çok daha yumuşaktı. Eli, Şüheda’nın oyun kolunu tutan eline doğru uzandı. Parmak uçları,
kızın soğuk tenine hafifçe değdi, yönlendirmek için kolu bir kez sağa sola oynattı. "Büyük tuşlar sert yumruk, alttakiler tekme. Hadi, başla."İlk saniyeler tam bir fiyaskoydu. Şüheda, hayatında ilk kez dokunduğu o sert plastik tuşlara rastgele, aceleyle basıyor, karakteri ekranda komik bir şekilde zıplayıp duruyordu. Balamir ise onun bu acemiliğine fırsat vermeden peş peşe hamleler yapıyor, ekranın köşesindeki can barını hızla eritiyordu.
"Hile yapıyorsun, bu adil değil!" diye çıkıştı Şüheda. O esnada heyecanla sol elini savururken dirseği sertçe Balamir’in kaburgasına çarptı.Balamir yediği darbeyle hafifçe yana kaydı ama yüzünde o güne kadar Şüheda’nın hiç görmediği, o sert çehresini bir anda darmadağın eden yarım, tekinsiz ama hakiki bir tebessüm belirdi.
Başını hafifçe arkaya atarak, ses çıkarmadan güldü.Şüheda donakaldı. Makinenin titrek floresan ışığı Balamir'in yüzüne vururken, o her zaman çatık olan kaşlarının nasıl gevşediğini, gözlerinin kenarındaki o ince çizgilerin nasıl ortaya çıktığını ilk kez görüyordu. O tekinsiz adam gitmiş; yerine tüm gardını indirmiş, saf bir anın tadını çıkaran biri gelmişti. Balamir’in o samimi gülüşü, Şüheda’nın kalbindeki o son yabancı, soğuk duvarı da eritti.Şüheda hırslanmıştı. Dudaklarını birbirine bastırdı, parmaklarını plastik tuşların üzerinde sabitledi. "Gülme," dedi, gözlerini ekrandan ayırmadan. "Şimdi gör bak bakalım o kraliçe sana ne yapıyor."
Ekranda "Game Over" yazısı belirdiği an, Şüheda mermer tezgahtaki diğer jetonu hırsla kaptı ve makinenin dar yuvasına fırlattı. Jetonun metalik tıkırtısı aşağı düşerken, Chun-Li ekranda yeniden gardını aldı. Bu kez daha dikkatliydi. Balamir hamle yaptıkça Şüheda tuşlara daha ritmik, daha sert basıyor; daracık kontrol panelinde dirsekleri ve omuzları her hamlede Balamir’inkilere çarpıyordu. O dar alandaki kaçınılmaz temasların yarattığı elektrikli gerilim, oyunun çocuksu heyecanıyla harmanlanıp aralarındaki o buzdan duvarları eriten sıcak bir yakınlığa dönüşüyordu.
Şüheda sonunda ekranın köşesindeki can barını bitirip Balamir’in karakterini yere serdiğinde, zafer çığlığı atarak oturduğu taburede zıpladı. O anki refleksle elini Balamir’in omzuna koydu, gözlerinin içine bakarak güldü. Balamir de bakışlarını ekrandan çekip ona döndüğünde, o tekinsiz çehresinin ardındaki sakin, hesapsız yakınlığı gizlemedi. İçerideki o gürültülü dijital dünya, bir anlığına sadece ikisi için dönen küçük, korunaklı bir sığınağa dönüşmüştü.
O makinenin başından kalktıklarında, Balamir onu salonun kuytu köşesindeki eski bir yarış oyununa doğru yönlendirdi. İki kişilik dar, aşınmış koltuğa yan yana sıkışarak oturduklarında aralarındaki mesafe tamamen kapandı.
Gaz pedalına basma sırası Şüheda’daydı, direksiyonu ise Balamir’in nasırlı elleri yönlendiriyordu. Ekrandaki pikselli araba keskin virajları aldıkça, Şüheda’nın sırtı Balamir’in göğsüne yaslanıyor, Balamir’in güçlü kolları Şüheda’yı korur gibi iki yanından direksiyona uzanıyordu.
Şüheda’nın saçları Balamir’in çenesine teğet geçiyor, ceketine sinmiş o odunsu koku, salonun o rutubetli plastik havasını tamamen yok ediyordu. Şüheda arkasındaki o devasa sıcaklığı, Balamir’in göğsünün düzenli iniş kalkışını hissettiğinde ilk kez korkup kaçmak istemedi. Bu gürültülü yeraltı sığınağında geride kalan dünyayı, Berk'in tehditlerini ve yarın sabahın getireceği o ağır yükü unutmak istiyordu.Zamanın kaça geldiğini, o eski oyun salonunun yanıp sönen neon ışıkları altında kaç jeton erittiklerini ikisi de fark etmedi. Kimsenin unvanlarla, sahte maskelerle ya da parayla konuşmadığı, ham ve çıplak bir gerçekliğin içindeydiler.Yarış ekranındaki dijital bitiş çizgisi geçildiğinde, ekranın loş ışığı söndü ve salonun o boğuk uğultusu yeniden aralarındaki boşluğu doldurdu.
Şüheda, yüzündeki o nadir, çocuksu tebessümün sıcaklığıyla başını yana çevirdi. Nefes nefese kalmışlardı. Balamir’in göğsü, kızın hemen önünde hızla inip kalkıyor, gözlerindeki o hesapsız hafiflik yerini yavaşça yeniden o tanıdık, ağır sessizliğe bırakıyordu.
Tam o sırada Şüheda’nın gözü, Balamir’in direksiyonu kavramaktan eklemleri hafifçe kızarmış olan sol bileğine kaydı. Ağır, çelik kasalı saatin akrep ve yelkovanı karanlıkta fosforlu bir yeşille parıldıyordu.Saat sabaha karşı dörde yaklaşıyordu.Şüheda, o yeşil ışığa bakarken yüzündeki tebessüm yavaşça dondu.
Rıhtımdan, oyundan, o gürültülü sığınaktan sıyrılıp gerçek dünyanın o soğuk duvarına sertçe çarptı. Zaman durmamıştı. Birkaç saat sonra güneş doğacak, o yozlaşmış lisenin koridorları, mavi.itiraf'ın zehirli fısıltıları ve Berk’in intikam yemini eden gölgesi hayatının ortasına yeniden çökecekti. İçindeki o huzursuz alarm, bu kez daha sinsi bir sızıyla yeniden tıkırdamaya başladı.Yavaşça geri çekildi, aralarındaki o sıcak teması koparırken omuzlarındaki siyah cekete daha sıkı sarındı. "Çok geç olmuş..." diye fısıldadı.
Sesi, az önceki heyecanın aksine pürüzlü ve yorgundu. Başını kaldırıp Balamir’in çözülmesi imkansız gözlerine baktı. "Beni eve götürür müsün? Lütfen."Balamir tek bir kelime bile etmedi. Şüheda’nın gözlerinden geçen o geri dönüş korkusunu, gerçek dünyanın yükünü omuzlarına yeniden bindirişini saniye saniye izledi. Yüzündeki o gevşeyen hatlar milim milim kasıldı, o eski, kuralcı zırhını üzerine tekrar geçirdi. Oturduğu yerden kalkarken Şüheda’ya arkasını döndü ve çıkışa doğru yürümeye başladı.
O çocuksu sığınak, arkalarında sönen floresanlar gibi geride kalmıştı.Pasajın dik merdivenlerini tırmanıp dışarı çıktıklarında, haziran ayazı yerini sabaha karşı çöken o çiğ, ıslak soğuğa bırakmıştı. Gökyüzü henüz aydınlanmamış, zifiri karanlık lacivertin en kirli tonuna bükülmüştü. Siyah spor araba, limanın o paslı sac duvarlarının arasından sessizce sıyrıldı.
Balamir bu kez gaza basmıyordu. Motor, uyanmak üzere olan şehrin sessizliğini yırtmamak için düşük bir frekansta, adeta hırıldayarak akıyordu yolda.Araba, Şüheda’nın çocukluğunun geçtiği o eski mahalleye girdiğinde içerideki hava iyice buz kesmişti. Dar sokaklardan geçerken evlerin pencerelerinden sızan soluk ışıklar arabanın camlarında kırılıyordu. Şüheda, dışarıdaki o köhne ama tanıdık manzarayı izledikçe kalbinin üzerindeki o sıkışma hissinin daha da ağırlaştığını hissetti. Burası onun gerçekliğiydi. Birkaç saat sonra bu sokaklardan geçip o okula gidecekti ama artık hiçbir şey dün sabahki gibi olmayacaktı.Balamir, arabayı Şüheda’nın iki katlı eski evinin biraz ilerisinde, sokak lambasının tam altında durdurdu. Motoru kapatmadı; o düşük hırıltı, aralarındaki o söylenmemiş son kelimelerin yerini doldurmak ister gibi devam etti.
Şüheda emniyet kemerinin metal tokasını yavaşça açtı. Elinin tersiyle saçlarının arasındaki o tacın yokluğunu kontrol etti; taç rıhtımda, betonda kalmıştı ama ağırlığı hâlâ şakaklarındaydı.
Kapının mandalına uzanmadan önce duraksadı. Balamir’in yüzüne doğru dönmedi ama dikiz aynasındaki o keskin bakışlarla gözlerini mühürledi."Bu gece için..." dedi, sesi o dar mahalle sokağının sessizliği kadar çıplaktı. "...kafamdaki sesleri susturduğun için teşekkür ederim."Balamir direksiyonu tutan ellerini gevşetmedi. Aynadan kızın o siyah danteller içindeki yorgun siluetini izlerken, çenesi hafifçe gerildi."Sesler sustu Şüheda," dedi Balamir, sesi gecenin bu saatinde her zamankinden daha derin çıkıyordu. "Ama gün doğduğunda savaş yeniden başlayacak. Mert de Alya da bu gecenin bedelini ödetmek isteyecek."Şüheda, kapının mandalını çekti.
İçeriye mahallenin o soğuk, çiğ havası dolarken Balamir’in gözlerinin içine baktı. Gözlerinde o kaçma arzusunun ardına gizlenmiş, inatçı bir direniş vardı."Ödetsinler," diye fısıldadı. "Onlar havuzun dibinde kaldılar."Arabadan indi, kapıyı arkasından ağır, tok bir sesle kapattı. Siyah dantel elbisenin eteklerini rüzgardan korumaya çalışarak, eski evinin dökük merdivenlerini ağır adımlarla tırmandı. Balamir, arabanın içinden, onun anahtarı kilide sokuşunu, metalin dönen o keskin sesini ve kapının arkasından kapanışını saniye saniye izledi.Sokakta sadece lüks arabanın motor hırıltısı ve sabahın ilk ışıklarıyla birlikte esen o soğuk rüzgar kaldı. Balamir vitesi ileriye aldı, gaz pedalına bastı ve siyah siluet gecenin o son karanlığında tamamen kayboldu.
Bölüm etkileşimi
