Sansürsüz Teklif kitap kapağı

4. bölüm / 25

Sansürsüz Teklif

Sansürsüz teklif

Vaveyla Yazarı: Hezal Arcı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 25Şu an: Sansürsüz teklif

Okulun o kasvetli, ergen fısıltılarıyla ve yapay gerilimleriyle dolu koridorları nihayet arkalarında kalmıştı. Demir kapıdan dışarı adım attıklarında, Haziran ayının o kavurucu ama özgür kokusu yüzlerine çarptı. Banu, okul çıkışından beri dur durak bilmeden konuşuyordu. Bir yandan yaklaşan mezuniyet balosunda ne giyeceğini anlatıyor, bir yandan da matematik dersinde Alya’nın hocaya sinirlendiğinde kaşlarını nasıl komikçe yukarı kaldırdığını taklit ediyordu. Şüheda, arkadaşının bu bitmek bilmeyen neşesini izlerken günlerdir omuzlarına bir balyoz gibi çöken o tekinsiz dünyadan, Neco’nun bitmek bilmeyen tehditlerinden biraz olsun uzaklaştığını hissetti. İçten bir kahkaha attı. Banu onun ilacı gibiydi.Kendi mahallelerine, o dar ve kenarları kırık Arnavut kaldırımlı sokağa girdiklerinde tanıdık bir curcuna karşıladı onları. Bakkal Mustafa Abi, dükkanının önüne attığı taburede oturmuş, elindeki yelpazeyle serinlemeye çalışırken bir yandan da karşı kaldırımdaki Terzi Nebahat Abla ile akşamki düğün hakkında laflıyordu."Kolay gelsin Mustafa Abi!" diye seslendi Banu neşeyle.Mustafa Abi gözlüğünün üstünden bakıp gülümsedi:

"Eyvallah kızlar, yavaş yürüyün, güneş başınıza geçecek!"Sokağın sonundaki boş arsadan yükselen çocuk bağrışları ise mahallenin asıl kalbiydi. Çocuklar, fırından kapıp getirdikleri iki boş ekmek kasasıyla kale kurmuş, dikişleri patlamış plastik bir topla hararetli bir maçın ortasındaydılar.

"Şüho abla! Banu abla! Vallahi kurtarın bizi, pas verin!" diye avazı çıktığı kadar bağırdı küçük Ali. Ayağından kaçırdığı tozlu top, Şüheda’nın hemen önünde, kaldırım kenarında durdu. Ali’nin ayaklarında çizgili parmak arası terlikler vardı ve yüzü sıcaktan domates gibi kızarmıştı.Şüheda, o an sırtındaki ağır okul çantasını ve kolunun altında sıkışıp kalmış edebiyat defterini ani bir refleksle Banu’nun kucağına bıraktı. Üzerindeki o ciddi, geleceğin kaygısını taşıyan lise kimliğini bir kenara fırlatmak ister gibi topa doğru koştu."Açılın bakayım, mahallenin forveti geldi!" diye bağırdı.Banu, kucağındaki iki çanta ve defterlerle arsaya bakan tahta bankın kenarına çöküp "Yürü be Şüho, göster şunlara!" diye çığlık çığlığa tezahürata başladı.Şüheda,

Ali’nin şaşkın bakışları arasında topu parmak ucuyla havalandırdı, yanından hızla geçen Ömer’e şık bir çalım attı ve tozu dumana katarak çocukların arasına karıştı. O birkaç dakika boyunca ne Neco’ya olan borçlar vardı aklında, ne de okul yemekhanesindeki o yalnızlık hissi. Sadece çocukların o saf, çıkarsız neşesi ve alnından süzülüp dudaklarının kenarına sızan o tuzlu, tatlı ter damlaları vardı. Kendini ilk kez uzun zamandır bu kadar hafiflemiş hissediyordu."Tamam, tamam! Bu kadar eğlence yetti, daha fazla koşamayacağım eve de geç kalacağım hem," diyerek nefes nefese oyundan çekildi Şüheda. Çocuklar arkasından "Ya abla beş dakika daha!" diye homurdansa da Ali’nin saçını karıştırıp banka, Banu’nun yanına döndü. Çantalarını geri alırken arkadaşının yanağından makas aldı. "Yarın devam ederiz dedikoduya, ben kaçtım."Banu’yla köşede ayrılıp evinin olduğu, mahallenin daha tenha, binaların gölgelerinin yola dik olarak düştüğü o dar çıkmaza doğru yöneldi.

Ancak sokağa adımını atar atmaz, az önce arkasında bıraktığı o sıcak esnaf muhabbetleri, çocuk cıvıltıları bıçak gibi kesildi. Sokakta tekinsiz, ağır bir sessizlik vardı.Kendi evinin kapısına birkaç metre kala, yolun kenarına hoyratça park edilmiş lüks bir sedan araç gördü. Camları zifiri karanlık filmlerle kaplıydı. Mahallede hiç kimsenin böyle bir arabası olamazdı. Şüheda’nın adımları gayriihtiyari yavaşladı, kalbi göğüs kafesini zorlamaya başladı.Tam apartman kapısının önüne geldiğinde, arabanın dört kapısı aynı anda, büyük bir mekanik sesle açıldı. İçinden siyah takım elbiseli, iri yarı iki adam indi. Yüzlerinde mahallenin insanlarında asla göremeyeceğiniz o çiğ, kibirli ve karanlık ifade vardı. Şüheda içgüdüsel olarak arkasına dönüp arsaya doğru kaçmaya yeltendi ama adamlar çoktan hareketlenmişti. Birkaç saniye içinde Şüheda’nın etrafını sarıp onu apartmanın soğuk, sıvaları dökülmüş duvarı ile kendi gövdeleri arasına sıkıştırdılar.Giriş katındaki evlerin pencereleri sıcaktan ötürü kapalıydı; sokak saniyeler içinde sanki yeryüzünden silinmiş gibi ıssızlaşmıştı. Şüheda, adamın ceketinin altından belli olan o sert metal kabzanın gölgesini gördüğünde nefesinin kesildiğini hissetti.

Şüheda, değil mi?"Ses, adamlardan daha uzun ve esmer olanından gelmişti. Genç kızın adını telaffuz ederken, kelimeler adamın dişlerinin arasından kirli, derinden gelen tekinsiz bir fısıltı gibi döküldü. "Neco abinin selamı var. Kendisi bu aralar... ani bir kararla kayıplara karıştı. Tabii arkasında bıraktığı o koca hesabı kapatmayı unutarak."Şüheda’nın sırtı, arkasındaki sıvaları dökülmüş soğuk tuğla duvara biraz daha gömüldü. Kalbi, göğüs kafesini delmek istercesine boğazında atıyordu. Kolunun altındaki edebiyat defterini, sanki onu bu dünyadan koruyabilecek yegane kalkanıymış gibi göğsüne daha sıkı bastırdı. "Benim... benim hiçbir şeyden haberim yok," diye kekeledi. Sesi duvara çarpıp ufalandı. "Neco’nun nerede olduğunu bilmiyorum.

"Yüzünün sağ tarafında, şakağından çenesine kadar uzanan eski bir jilet izi taşıyan diğer adam, cebinden çıkardığı gümüş çakmağı ritmik bir şekilde çakıp söndürmeye başladı. Çıt. Çıt. Her kıvılcımda Şüheda’ya doğru bir adım daha yaklaşıyor, genç kızın hareket alanını biraz daha daraltıyordu. Adam nihayet Şüheda’nın tam tepesine dikildiğinde, ucuz tütün ve ter kokusu genç kızın yüzüne bir kırbaç gibi vurdu."Neco’nun hangi cehennemde olduğu bizi ilgilendirmez ufaklık," dedi jilet izli olan, çakmağın metal kapağını parmağıyla kapatırken. "Bizi ilgilendiriren, o hesaptaki sıfırlar. Şimdi o abine bir şekilde ulaş ya da sen bir yerlerden bul buluştur... Sadece birkaç günün var. O süre bittiğinde, bu arkana saklandığın sokaklar senin için dünkü kadar neşeli olmaz.

Anladın mı beni?"Tam o sırada, sokağın girişinden, mahallenin tüm taş evlerini zangırdatan derinden bir kükreme duyuldu. Sokağın dar virajını, gövdesi asfalta neredeyse paralel denecek bir açıyla dönen siyah, devasa bir yarış motosikleti görüş açısına girdi. Motorun çıkardığı o vahşi, yırtıcı ses, iki katlı evlerin duvarları arasında yankılanarak kulakları sağır edecek bir uğultuya dönüştü. Sürücü, sanki önündeki barikatı hiç görmüyormuş gibi gazı sabitledi ve doğrudan adamların üzerine sürdü.Adamlar gayriihtiyari birer adım geri çekilmek zorunda kaldılar.

Motosiklet, lüks sedan aracın tam önünde, arka tekerleğini sertçe sola kaydırıp asfaltta simsiyah bir lastik izi bırakarak durdu. Motorun egzozundan çıkan sıcak hava sokağın durağan soğukluğunu yardı. Sürücü, sol eliyle kaskının siyah vizörünü tek bir hamlede yukarı kaldırdı.Kaskın altından çıkan o keskin, çelik grisi gözler doğrudan adamların üzerine kilitlendiğinde, sokaktaki hava bir kez daha yön değiştirdi. Gelen, Balamir’den başkası değildi. Üzerindeki siyah deri ceketi ve parmak boğumlarındaki sargıları daha yeni sökülmüş, teni hâlâ öfkeyle kızarık olan sağ eliyle motorun gazını hafifçe yokladı. Makine, altındaki canavarı hatırlatır gibi yeniden kükredi.Balamir, motordan inmeden kafasını hafifçe yana eğdi. Ses tonu, altındaki motorun desibelinden çok daha tehlikeli, çok daha donuktu:"Yanlış mahallede, yanlış kıza çarptınız." Gözlerinde, o gün okul yemekhanesini buz kestiren o yırtıcı, asil öfkenin çok daha büyüğü parıldıyordu.

"Şimdi o kirli ellerinizi arabanıza bindirin ve bu sokaktan defolun. Bir dahaki sefere uyarımı motorla yapmam."Takım elbiseli iki adam, karşılarında tek başına duran bu genci görünce önce şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Boyunlarındaki kalın altın zincirlerin ve yeraltının o çiğ dünyasından aldıkları fütursuz özgüvenin arkasına sığınarak Balamir’e doğru küçümseyen adımlarla ilerlediler. Jilet izli olan, pis bir sırıtışla öne çıktı."Lan sen kimin eniğisin?" dedi, sesindeki tehdidi büyütmeye çalışarak. "Burayı zengin züppelerin takıldığı caddeler mi sandın? Kafanı kırıp motorunun arkasına bağlamadan önce bas git yoluna." Adam, sözünü mühürlemek ister gibi elini Balamir’in omzuna doğru savurdu.Bu, adamın hayatı boyunca yapacağı en büyük stratejik hata oldu.Balamir, adamın parmak uçları ceketine bile değmeden, motorun üzerinden bir yayın boşanması gibi fırladı. Hareket o kadar pürüzsüz ve akılalmaz bir hızda gerçekleşti ki, Şüheda sadece siyah bir gölgenin havayı yardığını görebildi. Balamir, ringlerde dövülmüş, kemikleri beton gibi sertleşmiş o nasırlı sağ yumruğunu, jilet izli adamın tam çene ucuna oturttu.Etraftaki binalardan yankılanan ses, kuru bir odunun kırılma sesinden çok daha tok ve kemikliydi.

Adam, yediği darbenin dairesel şiddetiyle adeta havada yarım tur döndü ve lüks sedan aracın kaportasının üzerine, metalde derin bir göçük bırakarak yığıldı. Burnundan ve patlayan dudağından sızan koyu kan, arabanın siyah boyasına damlarken; diğer adam dehşet içinde geriledi. Eli, refleks olarak ceketinin altındaki silaha doğru gitti."Dene," dedi Balamir. Sesinde tek bir titreme, tek bir tereddüt yoktu. Sokaktaki duvarlara çarpıp donan buz gibi bir infaz hükmüydü bu. "O silahı oradan çıkardığın an, seni bu arabanın altına gömerim.

"Balamir, gözlerini adamdan bir an bile ayırmadan sağ elini ceketinin iç cebine daldırdı. Çıkardığı deri cüzdanın içinden, Alaz Holding’in o ezici, sınıfsal gücünü simgeleyen resmi mühürlü boş bir çek yaprağını kopardı. Sol cebinden çıkardığı şık, siyah dolma kalemin kapağını ağır ağır açtı. Bu sakinlik, az önceki yumruktan çok daha korkutucuydu. Çekin üzerine, Neco’nun borcunu katlayarak aşan, bu adamların hayatları boyunca bir arada göremeyeceği astronomik, yüklü bir miktar yazdı. Kalemi sertçe kapatıp ceketine koydu.Yerde, arabanın kaportasında iki büklüm olmuş adamın saçından kavrayıp başını yukarı doğru çekti.

Adamın gözleri kaymış, bilinci yarı kapalıydı. Balamir, üzerine soğuk rakamlar kazıdığı o kıymetli kağıdı, adamın kanlı suratına sertçe çarptı. Çek yaprağı, adamın yüzündeki taze kana yapışarak orada aşağılayıcı bir nişan gibi asılı kaldı."Bu gördüğünüz," dedi Balamir, adamın yüzüne doğru eğilerek. Her kelimesi adeta bir engerek zehri gibi damlıyordu sokağa. "O peşinde koştuğunuz borcun on katı. O parayı Alaz Holding’in kasasından tahsil edeceksiniz. Ama o paradan tek bir kuruş bile harcamadan önce şunu o kalın kafanıza sokun: Şüheda’nın adını bir daha o kirli ağzınıza alırsanız, parayı harcayacak bir canınız kalmaz. Şimdi patronunuza gidin ve ona Balamir Alaz’ın selamını iletin.

Defolun!"Silahına davranmaya yeltenen diğer adamın elleri, "Alaz" adını duyduğu an gözle görülür bir şekilde titremeye başlamıştı. Arkadaşını kaportanın üzerinden apar topar kaldırıp yolcu koltuğuna bindirirken nefes nefeseydi. Siyah sedan, lastiklerini hunharca işleterek ve sokağın tozunu dumana katarak hızla geri bastı, köşeyi dönüp gözden kayboldu.Sokakta sadece motorun rölantideki o boğuk kükremesi ve Şüheda’nın korkudan göğsünü yırtan nefes sesleri kaldı. Balamir, sargısı yeni çıkmış elinin arkasıyla çenesine sıçrayan yabancı kanı sildi ve yavaşça arkasına, duvara adeta çivilenmiş olan Şüheda’ya döndü. Gözlerindeki o vahşi, sınır tanımayan öfke henüz tam olarak yatışmamıştı ama grilerinde ilk kez başka bir şey, bir tür koruma içgüdüsü parıldıyordu.

Siyah sedan aracın geride bıraktığı toz bulutu, sokağın tenha ve nemli havasında ağır ağır dağılırken, geriye sadece Balamir’in motorunun o boğuk, tehditkar rölantisi kalmıştı. Şüheda, sırtını dayadığı o soğuk tuğla duvardan güç almaya çalışarak doğruldu. Kalbi hâlâ göğüs kafesini yırtmak istercesine çarpıyordu ama içindeki o ilk şok ve korku, yerini hızla saf bir öfkeye ve gurur kırıklığına bırakıyordu.

Haziran rüzgarı dalgalı kestane saçlarını yüzüne doğru savururken, kirpiğinin tam ucunda asılı kalan o tek damla gözyaşını saklamak için çenesini dikleştirdi. Bakışlarını birer ok gibi sertçe Balamir’e dikti. Gözlerindeki o ıslaklığın bir zayıflık, bir muhtaçlık olarak algılanmasına izin vermeyecekti. Karşısındaki bu çiğ sınıfsal gücün, bir kağıt parçasıyla insanların hayatını ve kaderini satın alma rahatlığının altında ezilmeye niyeti yoktu."Ne yaptığını sanıyorsun sen?" diye haykırdı Şüheda. Sesi, sokağın iki yanını saran dar duvarlara çarpıp yankılandı. "Neden yaptın bunu? Kimsin sen de benim hayatıma böyle bir zorba gibi çöküyorsun?"Balamir, motorun üzerinde kıpırdamadan duruyor, gri gözleriyle genç kızın öfkesini tartıyordu. Şüheda adımlarını ona doğru atarken sesindeki ton daha da keskinleşti:"O adamların önüne o parayı atarken ne düşünüyordun? Ben o tefecilerin borcu altında ezilirken, şimdi senin o kibirli holdinginin, senin şahsi kölen mi olacağım? Soruyorum sana, nasıl ödeyeceğim ben bu parayı? Benim senin dünyandaki o lüks rakamlarla, o kanlı sıfırlarla ödeyecek bir hayatım yok!

"Balamir, Şüheda’nın bu dik başlı, asil öfkesi karşısında tek bir milim bile geri adım atmadı. Aksine, uzun bacaklarını motorun üzerinden yavaşça geçirip aşağı indi. Kaskını gidonun üzerine bıraktı. Yüzündeki o soğuk, aşılmaz maske yerli yerindeydi ama gözlerinde Şüheda’nın tüm hareket alanını kısıtlayan tekinsiz, avcı bir parıltı vardı. Ağır adımlarla genç kızın üzerine doğru yürüdü. Aralarındaki mesafeyi tamamen kapatıp, Şüheda’nın arkasındaki tuğla duvardan başka kaçacak hiçbir yeri kalmayana kadar yaklaştı.

Gölgesi, Şüheda’nın üzerine bir gece gibi çökmüştü."Bana borçtan bahsetme, Şüheda," dedi Balamir. Sesi, derinden gelen, itiraz ya da müzakere kabul etmeyen tehlikeli bir fısıltıydı. "O adamlar seni o duvara çivilediğinde ne kadar çaresiz olduğunu, o deftere nasıl sarıldığını ikimiz de gördük. Şimdi karşıma geçip o varoş gururunu bana satmaya kalkma."Şüheda öfkeden titreyen çenesini biraz daha yukarı kaldırdı, gözlerini adamın çelik grisi gözlerinden ayırmadı. "Sana ömür boyu borçlu kalmaktansa, o adamların kurşununu yiyip bu sokakta ölmeyi tercih ederdim.

Bu borç nasıl ödenecek Balamir? Söyle!"Balamir, dudaklarının kenarında beliren o çiğ, alaycı tebessümle Şüheda’nın yüzüne doğru eğildi. Yüzündeki o sert, tavizsiz ifadenin altında, bu kibirli alaycılıkla birlikte yanağında belli belirsiz tekinsiz bir gamze belirdi; adamın tüm o karanlık ve acımasız maskesinin ardında, insana ait ne varsa öfkeye dönüştürdüğünün kanıtı gibiydi."Sana sansürsüz bir teklif," dedi Balamir, kelimelerin üzerine kurşun döker gibi basa basa.

"Bu, o gecenin yarım kalan anlaşmasının ödemesi. O yüzden bana maddi hiçbir şey ödemeyeceksin. Ama artık kuralları ben koyuyorum. Bu andan itibaren, ringe çıktığım her gece, o karanlık kafes maçlarına benimle birlikte geleceksin. Benim yanımda, tam gölgemde duracaksın."Şüheda işittiği bu kelimelerin çiğliğiyle sarsıldı. Balamir, onu o yasadışı dünyanın, kan kokan o vahşi ringlerin içine bir kalkan, belki de Berk’e ve geçmişine karşı bir meydan okuma bayrağı olarak çekiyordu.

Teklifin pervasızlığı yüzüne bir tokat gibi çarpmıştı ama kirpiğinin ucundaki o gözyaşı hâlâ düşmemişti."Tüm bunları neden yapıyorsun?" diye sordu Şüheda, bu kez sesi öfkeyle değil, bu deliliğin altındaki derin anlamı çözmek ister gibi kısılarak. "Ne işin vardı senin burada, benim mahallemde? Neco'nun borcunu nereden biliyorsun? Neden hayatımın ortasına bir bomba gibi düşüyorsun?"Sokağın köşesindeki kırık sokak lambası titreyerek yandı ve akşamüstünün çökerttiği o koyu lacivert karanlık Balamir’in keskin yüz hatlarını aydınlattı.

Uzaktan bir yerlerden bir sokak köpeğinin uğultusu ve eski ahşap evlerin rüzgarda gıcırdayan sesleri yükseliyordu. Mahalle, kendi karanlığına gömülmüştü."Kimseye borçlu kalamazdım, Şüheda. Hele ki sana," dedi Balamir, adımlarını yavaşça ve aynı kibirli rahatlıkla motora doğru yönlendirerek. Gidona ulaştığında kaskını eline aldı ve Şüheda’ya doğru son kez döndü. "O itlerin rahat durmayacağını biliyordum.
Arkandan iş çeviren o Neco denen pisliğin seni neyin içine attığını küçük bir araştırmayla öğrendim. Borcunuzun miktarını da."Kaskı kafasına geçirmeden önce gözlerini son bir kez kıstı. Sesindeki ton, az önce adamın çenesini kıran yumruktan daha ağırdı:"Ben Alaz’ım. Benim olduğum yerde, benim adımın geçtiği sokakta hesabı başkası kesemez.

O adamların seni burada sıkıştırması, benim alanıma, bana yapılan bir hakaretti. Sana sunduğum bu teklif, seni o bataklıktan canlı çıkarmanın tek yolu. Şimdi o gururunu da al ve evine gir."Kaskı tek bir hamlede kafasına geçirip vizörünü indirdi. Şüheda’nın tek bir kelime bile etmesine fırsat vermeden motoru vitese taktı ve gaz kolunu sonuna kadar çevirdi. Devasa makine sokağı yırtan bir kükremeyle ileri fırlarken, Şüheda çöken karanlığın ve arkada kalan egzoz dumanının ortasında, kalbinde büyüyen o tekinsiz esaretle yapayalnız kaldı.

Eve giden yol, ayaklarının altında uzayan dipsiz bir uçurum gibiydi. az önce o dar çıkmazda yaşadığı dehşet, üzerine sıçrayan yabancı kanın kokusu ve Balamir'in ruhunu mengene gibi sıkan o buzdan teklifi, ayaklarını atölyeye değil, sığınabileceği tek yere, evine doğru sürüklüyordu.Yol kenarındaki çöp konteynerini karıştıran bir tekir kedi ilişti gözüne. Ağzına salçalı yemek bulaşığı titizlikle kirlenmiş bir leke gibi yapışmıştı; kafasını iştahla poşetlerin arasına daldırıyordu. Şüheda, adımlarını yavaşlatıp o kediye baktı ve göğsünün tam ortasında amansız bir sızı hissetti. Şu an kendisini o sokak kedisinden daha kirli, daha hırpalanmış hissediyordu. sabaha karşı yorgunluktan sızarak hazırlanmaya çalıştığı o tıp fakültesini düşündü. Bu hayatın içinden, bu tozlu Arnavut kaldırımlarından sıyrılmanın yegane biletiydi o fakülte. Ama şimdi, sırtındaki çantasında duran o birkaç test kitabıyla, hayatın bu vahşi ritmiyle nasıl baş edecekti?
Eğer o beyaz önlüğü giyemezse, kendini bu bataklıktan, bu çürümüş sokak kokusundan nasıl kurtaracaktı?Ruhunda kırılmamış, incinmemiş tek bir nokta kalmadığından emin olarak atıyordu çelimsiz, ürkek adımlarını. Tüm bu olanlar, hayatının tam ortasına sırayla düşen bu yıldırımlar neyin nesiydi? Yine de içindeki o kırılgan kız çocuğunun arkasında, dişlerini sıkan başka bir Şüheda uyanıyordu. Bu kez hayatın onu solmuş, kurumaya yüz tutmuş bir yaprak parçası gibi dilediği kuytuya savurmasına izin vermeyecekti.
Kararlıydı.Parmaklarının arasında adeta can havliyle sıkıştırdığı edebiyat defterini göğsüne bastırarak evinin o boyası dökülmüş, ahşap kapısına ulaştı. Merdivenleri çıkarken dizlerinin titremesine engel olamadı. Anahtarı soğuk kilide soktuğu an içini kaplayan o saf korku, yerini evde kendisini bekleyen asıl fırtınanın öfkesine bıraktı.Kapıyı açıp içeri adım attığında, evin o tanıdık, basık ve loş atmosferi yüzüne vurdu. Holün lambası yanmıyordu; sokağın lacivert karanlığı pencerelerden içeri sızmış, evi esir almıştı.

Sadece salonun hafifçe aralık kapısından koridora cılız, kirli sarı bir ışık hüzmesi vuruyordu.Şüheda salona girdiğinde, Neco’yu pencerenin kenarındaki o eski, rengi solmuş tekli koltukta buldu. Neco, kıvırcık saçları birbirine karışmış halde, zayıf ve çelimsiz bedenini koltuğun çökük minderlerine gömmüştü. Karanlığın içinde bile o kemerli burnu ve yüzüne çöken o hırpani, serseri karizması seçiliyordu.

Ancak iki gündür sokaklarda bir kaçak, bir lağım faresi gibi yaşamanın verdiği o çiğ çaresizlik, o eski mağrur duruşunun üzerine kirli bir gölge gibi çökmüştü. Gözleri kan çanağıydı. Parmaklarının arasındaki bitmek üzere olan sigara izmaritini, içi izmarit dolu kül tablasına bastırırken elleri zangır zangır titriyordu.Şüheda elindeki defteri ve çantasını yemek masasının üzerine büyük bir hırsla fırlattı. Ahşap masadan yükselen o sert patlama sesiyle birlikte Neco yerinden sıçradı, başını hızla kaldırdı. Göz göze geldikleri o ilk saniyede, salondaki oksijen çekildi, hava adeta buz kesti."Geldiler," dedi Şüheda.

Sesi titriyordu ama bu kez korkudan değil, göğsünden taşan saf bir nefretten ve telafi edilemez bir hayal kırıklığından ötürüydü. "Kapı önüne kadar geldiler, Neco. Beni o duvarla aralarına sıkıştırdılar. Senin o pis kumar borcun, o ucuz hırsların yüzünden az kalsın canımdan oluyordum!"Neco hızla ayağa kalktı. O zayıf, çelimsiz bedeniyle Şüheda’ya doğru birkaç kararsız adım attı. Yüzündeki o suçluluk psikolojisi, kemerli burnunun altındaki dudaklarının titremesinden apaçık okunuyordu."Şüheda..." diye kekeledi, kıvırcık saçlarının arasından şakaklarına sızan soğuk ter damlalarını elinin tersiyle silerek.

"Özür dilerim... Yemin ederim işlerin bu noktaya geleceğini bilmiyorum. Ben sadece... o son masada işleri toparlarım, seni bu evden kurtarırım sanmıştım. Adamlar... adamlar sana bir şey yaptı mı? Dokundular mı sana?""Yapamadılar!" diye haykırdı Şüheda. Gözlerinde tutmaya çalıştığı o yaşlar bu kez barajını yıkmış, yanaklarından aşağı sıcak hatlar çizerek süzülüyordu.

"Dokunamadılar! Çünkü Alazların oğlu geldi. O Balamir denen çocuk, senin o arkanda bıraktığın pisliği tek bir imza ve tek bir yumrukla temizledi! Borç kapandı Neco. O tefecilere tek bir kuruş borcumuz kalmadı. Balamir Alaz o parayı kendi holdinginin kasasından ödedi!"Neco, işittiği bu isimle ve borcun bir anda sıfırlandığı gerçeğiyle olduğu yerde donakaldı. O zayıf, çelimsiz omuzları bir anlığına üzerindeki ölüm tehdidinin kalkmasıyla hafifler gibi oldu ama hemen ardından gözlerinde, kız kardeşine karşı duyduğu o muazzam mahcubiyetin ezikliği belirdi.

Kız kardeşinin, kendisinin kumar borcu yüzünden o zengin, karanlık ve tehlikeli dünyanın insanlarına borçlu kalması, onun o sokak yapımı hırpani gururunu tek bir hamlede yerle bir etmişti.Neco aniden, sanki içindeki tüm kemikler kırılmış gibi Şüheda’nın önünde dizlerinin üzerine çöktü. O sokağın kurallarıyla büyüyen, mahallede racon kesen karizmatik çocuk gitmiş; yerine çaresizliğin en çiğ, en çıplak haliyle diz çökmüş bir enkaz gelmişti. Şüheda’nın titreyen ellerine kapandı, kıvırcık saçları genç kızın dizlerine değiyordu."Özür dilerim...

Yalvarırım affet beni Şüho," diye hıçkırdı Neco. Sesi, boş odanın küf kokan duvarlarında acıyla yankılanıyordu. "Seni o pisliğin içine attığım için, o adamların önüne meze ettiğim için kendimden nefret ediyorum. Yemin ederim... Annemin ruhu üzerine yemin ederim ki bir daha asla o masalara oturmayacağım. Bir daha senin canını yakacak, seni o züppelerin eline düşürecek hiçbir şey yapmayacağım. Yemin ederim kardeşim, tek varlığım...

"Şüheda, dizlerinin dibinde çocuk gibi hıçkırarak sarsılan abisine bakarken içindeki barajlar yıkılmadı; aksine, abisinin bu zavallı acizliği içindeki o çılgın fırtınayı daha da harladı. Evin içindeki o basık, eski ahşap kokulu atmosfer, bir anda genzini yakan bir cinnet havasına büründü. Balamir'in ringe dair o karanlık, tekinsiz teklifi şu an bu salonun tavanında gizli bir hayalet gibi asılı dururken, abisinin bu hiçbir şeyi değiştirmeyecek yeminleri canını daha çok yakıyordu. Neco'yu kurtarmıştı ama kendisini o canavarın ellerine teslim etmişti.

Şüheda, abisinin ellerini kendi dizlerinden nefretle ve sertçe iterek iki adım geri çekildi."Yemin etme! Sakın o yalan dolu ağzınla annemin adını anarak yemin etme, Neco!" diye çığlık attı. Sesi öyle tiz, öyle yırtıcı ve çaresiz çıkmıştı ki, salonun tavanındaki eski, tozlu avize hafifçe sarsıldı. "Sen her kaybettiğinde aynı yeminleri ettin! Şimdi karşıma geçmiş, bir hiç gibi diz çöküyorsun!"Neco,

Şüheda’nın bu gözü dönmüş öfke patlaması karşısında dehşet içinde başını kaldırdı. Kız kardeşinin gözlerindeki o uysal çaresizlik gitmiş, yerini neredeyse deliliğin sınırlarında gezen bir yıkım almıştı.

"Sana yemin ederim... Bu sefer gerçekten farklı, senin kutsal canın üzerine yemin ederim Şüheda," diye fısıldadı Neco. Sesi hıçkırıklarla bölünüyor, zayıf omuzları perişan bir halde sarsılıyordu. "Bir daha değil o masalara oturmak, o kahvelerin yakınından bile geçmeyeceğim. Sana söz veriyorum, bu andan itibaren hiçbir pisliğin, hiçbir züppenin seni köşeye sıkıştırmasına izin vermeyeceğim. Ben senin abinim... Seni korumam gerekirken seni bu hale getirdiğim için geberip gitmek istiyorum,

Allah kahretsin beni!"Şüheda’nın öfkeden kasılan kalbi, abisinin gözlerindeki o gerçek yok oluşu, o mutlak çaresizliği gördüğünde daha fazla dayanamadı. İçindeki o sert, öfkeden ördüğü buzdan kale yavaşça eriyerek yerini sıcak bir küle bıraktı. Ne olursa olsun, bu hayatta birbirlerinden başka kimseleri yoktu. Kendi acısını da, Balamir’e olan esaretinin sırrını da içine gömdü.Yavaşça yere, abisinin yanına doğru diz çöktü.

Hiçbir şey söylemeden, kollarını Neco’nun sarsılan omuzlarına doladı ve ona sıkıca, sanki dünyadaki tüm o kötülükleri dışarıda bırakmak ister gibi uzun süre sarıldı. Salonun sessizliğinde sadece Neco’nun hıçkırıkları ve Şüheda’nın gözlerinden sessizce süzülen, Balamir’in ringlerine doğru akan o karanlık geleceğin gözyaşları vardı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

89okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.