1. bölüm / 25
Sansürsüz TeklifTozlu Sokaklar
Bölümler 25Şu an: Tozlu Sokaklar
- 1 Tozlu Sokaklar2.686 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 Maskelenmiş sırlar3.836 kelime
- 3 Yersiz hesaplaşma3.837 kelime
- 4 Sansürsüz teklif3.289 kelime
- 5 Açık yara2.950 kelime
- 6 Yeminli şefkat3.113 kelime
- 7 Yıkıcı kıvılcım4.199 kelime
- 8 Ürkek kaçış2.935 kelime
- 9 Ölümcül kontra3.126 kelime
- 10 Fersahlarca uzak2.048 kelime
- 11 Ucuz düşler3.721 kelime
- 12 Son Raund2.939 kelime
- 13 Sessiz çıglık2.395 kelime
- 14 Parıltılı tuzak4.781 kelime
- 15 Yıldızlar kadar4.961 kelime
- 16 Rüzgara karşı4.837 kelime
- 17 Son sürat4.252 kelime
- 18 Cam tavanlar2.888 kelime
- 19 Derin mavi3.450 kelime
- 20 Zehirli fısıltı4.021 kelime
- 21 Son bakış6.423 kelime
- 22 Kristal gerilim4.243 kelime
- 23 Can kırıkları2.826 kelime
- 24 Geçmişin izinde3.471 kelime
- 25 Buz kırağı4.707 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Haziran ayının başıydı. Gündüzün yakıcı sıcağı çekilmiş, geriye beton blokların gözeneklerinden taşan boğucu, asılı kalmış bir rutubet bırakmıştı. Sokak lambasının cılız, kirli sarı ışığı altında havadaki toz zerreleri ağır ağır dönüyordu. Şüheda, mahallenin dik yokuşunun sonundaki fırından dönerken kollarının arasında sıkıca tuttuğu taze ekmek poşetinin göğsüne batan sertliğini hissetti. Adımını her attığında, eski spor ayakkabısının incelmiş tabanından topuklarına, oradan da beline doğru sinsi bir sızı tırmanıyordu. Duraksadı. Boştaki eliyle şakağından süzülen teri sildi, parmaklarına bulaşan nemi yıpranmış siyah kotuna sürterek kuruladı. Gökyüzüne baktı; tek bir yıldız bile yoktu. Sadece isli bir karanlık. Dudakları hafifçe aralandı, içindeki o kronik, dilsiz ağırlık genzini yaktı: “Keşke,” diye düşündü, “keşke nefes almak bu kadar yormasaydı.” Hayatı, bir fast food dükkanının fritözünden yüzüne vuran yağlı sıcaklık ile bu sıvaları dökülmüş sokaklar arasında sıkışmış, soluk bir döngüydü. Adımlarını tekrar hızlandırdı, başını öne eğdi. Tam kendi köhne apartmanının köşesini dönecekti ki, o sesle irkildi.
Karanlığın içinden gelen ses, insan sesinden ziyade yaralı bir hayvanın gırtlağına takılan o son metalik hırıltıya benziyordu. Şüheda’nın adımları bıçak gibi kesildi. Omuzları gerildi, elindeki poşeti istemsizce göğsüne daha sert bastırdı. Ses, hemen ilerideki, çöp konteynerlerinin gölgesinin düştüğü kör çıkmazdan geliyordu. Mantığı, saniyeler içinde ona arkasını dönmesini, iki metre ötedeki apartman kapısını açıp içeri sığınmasını söylüyordu. Çenesi kasıldı, gözlerini o karanlık boşluğa dikti. Gitmeliydi. Ama ayakları, zihninin emrettiği o güvenli tarafa doğru tek bir milim bile kıpırdamadı. Merak, korkudan daha baskın çıkıp göğsünü sıkıştırdığında, yutkunarak o karanlık ara sokağa doğru ürkek, yavaş bir adım attı. Gördüğü manzara karşısında nefesi göğüs kafesinde kilitlendi.
Balamir.
Mavi Koleji’nin o her sabah okul bahçesine parlak, siyah motoruyla gelip etrafındaki herkese, sanki birer nesneymiş gibi tepeden bakan, dokunulmaz zengin çocuğu… Şu an, kırık cam parçalarının ve dökülmüş molozların ortasında, çamurlu toprağın üzerine dizlerinin üstüne çökmüş haldeydi. Üzerindeki o markası her halinden belli olan pahalı ceket dikiş yerlerinden patlamış, kumaşın lifleri arasına sokak pisliği karışmıştı. Başını hafifçe kaldırmaya çalıştı ama boyun kasları bu yükü taşıyamadı; yüzü gözü darmadağındı. Patlayan elmacık kemiğinden süzülen koyu, kıvamlı kan, sokağın soğuk taşlarına ritimsiz bir sızıntıyla damlıyordu. Her nefes alışında, kaburgalarının altından kırık kemiklerin birbirine sürtünmesini andıran kuru, ürkütücü bir ses yükseliyordu. Şüheda, okulda etrafına parayla ve soyadıyla aşılmaz duvarlar ören bu çocuğun, şu an mahallenin bu izbe köşesinde bir hiç gibi ezilmiş olduğunu görünce sarsıldı. İçinde bir şeylerin yerinden oynadığını, o dokunulmazlığın aslında ne kadar ince bir kabuktan ibaret olduğunu hissetti.
Şok dalgasını üzerinden atmaya çalışarak hızla yanına çöktü. Ekmek poşeti parmaklarının arasından kayıp çamurlu kaldırıma yuvarlandı, umursamadı. Balamir’in yanına yaklaştığında burnuna taze kan kokusuyla karışık, o hep duyduğu pahalı parfümün tezat kokusu geldi. Çocuğun göz kapakları titriyor, kirpikleri birbirine yapışıyordu. Şüheda, titreyen elleriyle montunun cebinden ekranı çatlak telefonunu çıkardı. Ekranın çiğ ışığı Balamir’in morarmış yüzüne vurduğunda durumun ciddiyetiyle yüzü kireç gibi oldu. Tam ambulans numarasını tuşlayacakken, Balamir’in kanlı, buz gibi eli büyük bir süratle ve beklenmedik bir hırsla kızın bileğini kavradı.
"Hayır..." diye fısıldadı Balamir. Sesi, boğazında biriken kan yüzünden boğuk ve derinden geliyordu. Gözlerini aralamaya çalıştı ama sadece kısık bir çatlaktan bakabiliyordu. "Polis... ambulans olmaz. Kimse... bilmeyecek."
Şüheda kaşlarını çattı, elini geri çekmeye çalıştı ama çocuğun parmakları bileğine bir kelepçe gibi geçmişti. "Saçmalama!" diye fıkırdadı sesi, korkudan çok şaşkınlıkla yükselerek. "Ölmek üzeresin farkında mısın? Bırak arayayım, bu halde kalamazsın burada."
Balamir dişlerini birbirine geçirdi, çenesi kasıldı ve acı dolu bir inilti koyuverdi. Kızın bileğindeki baskısını daha da artırırken gözlerini Şüheda’nın gözlerine dikti; o an gözlerinde serserilerden ziyade, bu durumun duyulmasının yaratacağı o yıkımdan duyduğu vahşi bir gurur korkusu vardı. "Sana olmaz dedim!" diye tısladı, nefesi kızın yüzüne çarptı. "Eğer... eğer birini aramanı, yemin ederim ölmeye tercih ederim Kimse bilmeyecek."
Şüheda dudaklarını kemirdi, başını hızla sağa sola çevirerek sokağı kontrol etti. Sokak lambasının altı boştu, kimse yoktu. Birkaç metre ötede kendi evinin paslı demir kapısını gördü. Onu hastaneye götüremezdi ama burada ölüme de terk edemezdi. "Tamam, bırak bileğimi... Bırak," dedi sesi biraz daha alçalarak. Balamir’in parmakları yavaşça gevşediğinde, Şüheda derin bir nefes alıp çocuğun sağlam görünen kolunu kavradı ve kendi omzuna doladı. Çocuğun neredeyse tüm gövde ağırlığı kendi minyon bedeninin üzerine birden çöktüğünde, Şüheda’nın dizleri büküldü, dişleri birbirine çarptı. Balamir’in acıyla karışık hırıltılarını bastırmaya çalışarak, ayaklarını yerde sürüyerek onu birkaç metre ilerletti. Apartman kapısından içeri daldıklarında betonun soğuk, küf kokusu yüzlerine çarptı. Merdivenleri her çıkışında, Şüheda kendi kemiklerinin çatırdayacağını sandı; her basamakta Balamir’in kafası omzuna daha ağır düşüyordu.
İkinci kata ulaştıklarında nefesi tamamen tükenmişti. Anahtarı kilitte çevirirken içinden dua ediyordu. Neyse ki abisi bu gece de evde yoktu. Evin o tekinsiz, gaz lambası loşluğundaki sessizliğine daldılar. Balamir’i salonun ortasındaki eski, yayları tamamen çökmüş, yeşil kadife koltuğa yavaşça bıraktı. Çocuk koltuğa yığıldığı an, başı geriye düştü ve odadaki rutubet kokusuna ağır bir metalik kan kokusu karıştı.
Şüheda banyoya koştu. Aynanın arkasındaki eski ilk yardım çantasını kapıp geri döndüğünde kalbi göğüs kafesini delmek istercesine vuruyordu. Koltuğun kenarına çömeldi. Nemli bir bezi tentürdiyota batırırken parmaklarının titremesini engellemek için dudaklarını birbirine bastırdı. Bezi Balamir’in patlamış dudağına ilk değdirdiğinde, çocuk refleksle irkildi, kaşları çatıldı ve yumruklarını sıktı; rüyasında bile hâlâ o kavgadan kaçmaya çalışıyor gibiydi.
Şüheda, onun yüzündeki kurumaya yüz tutmuş kanı temizlerken, gözleri çocuğun yüz hatlarında gezindi. Hayatında ilk kez bu zengin çocuğun aslında ne kadar savunmasız, ne kadar kırılgan olduğunu fark ediyordu. Üzerindeki o kibir zırhı soyulduğunda, geriye sadece acı çeken, etten ve kemikten bir beden kalmıştı. O gece, o küçük odada, iki farklı dünyanın sınırları o eski koltuğun üzerinde eriyip birbirine karıştı.
Şüheda için sabah olmak bilmedi. Duvarda asılı duran eski saatin yelkovanı her hareket ettiğinde gıcırdayan o monoton ses, Balamir’in düzensiz ve hırıltılı nefes alışverişine karışıyordu. Genç kız, koltuğun hemen yanına çektiği emektar ahşap sandalyede, dirseklerini dizlerine dayamış, ellerini çenesinin altında birleştirmiş halde bekledi. Gözlerini kırpmaktan bile korkuyordu; sanki bakışlarını çekse çocuk oracıkta nefes almayı bırakacaktı. Sabaha karşı Balamir’in alnından süzülen soğuk terleri nemli bezle silerken, onun o kibirli maskesinin altında yatan çıplak acıyı seyretti. Bir ara Balamir’in elinin titrediğini gördü, istemsizce kendi elini onun parmaklarına doğru uzattı ama tam dokunacakken durdu. Parmaklarını geri çekti. Aralarındaki o görünmez, kalın duvar, çocuk baygınken bile oradaydı.
Sabahın ilk gri, isteksiz ışıkları rutubet kokulu odanın perdelerinden içeri sızdığında, odadaki dilsiz sessizlik Balamir’in ani, derin bir nefes alıp koltukta sıçramasıyla bölündü.
Gözlerini hızla açtı, göz bebekleri büyümüştü. Nerede olduğunu, hangi cehenneme düştüğünü algılayamadı. Bakışları bulanık, bilinci sisler altındaydı. Refleksle ellerini gard pozisyonuna getirmeye çalıştı; sanki hâlâ o karanlık çıkmaz sokakta tekmeler altında eziliyormuş gibi kendini savunmak istedi. Ancak göğsündeki o vahşi acı buna izin vermedi. Dişlerini birbirine geçirip sert bir inilti koyuverdi, eli doğrudan kaburgalarına gitti.
Başını güçlükle yana çevirdiğinde, loş ışıkta Şüheda’yı gördü. O an Balamir'in gözlerindeki o avlanmış hayvan çaresizliği, saniyeler içinde yerini aniden yoğun bir öfkeye ve çiğnenmiş gurura bıraktı. Bakışları keskinleşti, dudakları düz bir çizgi halini aldı. Bu aciz, darmadağın haliyle okuldaki o kimsesiz, varlığını bile fark etmediği kızın önünde olmayı hazmedemiyordu. Şüheda, onun daha rahat nefes alabilmesi için koltuğun kenarındaki yastığa doğru uzandığında, Balamir elinin tersiyle genç kızın bileğini sertçe, hırsla itti.
"Dokunma," dedi. Sesi, bir testerenin metale sürtünmesi gibi pürüzlü, kısık ve buz gibiydi. "Kendim kalkabilirim."
Şüheda olduğu yerde kaldı. Elleri havada asılı kalmıştı. Göğsüne ağır bir taş oturmuş gibi hissetti; sabaha kadar tuttuğu nöbetin, titreyen ellerle sardığı yaraların karşılığı bu olmamalıydı. Omuzlarını dikleştirdi, gözlerini çocuğun gözlerine dikti. "Ölmek üzereydin," dedi, sesi öfkeden ve hayal kırıklığından hafifçe titreyerek. "Seni o pis çıkmazda bıraksam, şu an nefes bile almıyor olurdun! Karşılığında bir teşekkür bile etmeyecek kadar mı kibirlisin?"
Balamir acıyla karışık sert, hırıldayan bir nefes verdi. Doğrulmaya çalışırken yüzündeki dikiş yerleri gerildi, gözlerini acıyla kırptı ama geri adım atmadı. Üzerindeki yırtılmış, çamurlu ceketinin yakasını eliyle düzeltti, omuzlarını dikleştirmeye çalıştı. Bu fakir mahalledeki bir kıza karşı bile zırhını indirmeyecekti. Bakışları duvar gibi sert ve donuktu. Kelimeleri birer kurşun gibi serpti:
"Pazartesi günü koridorda yanımdan geçerken gözümün içine bakmayacaksın. Ben de senin yüzüne bakmayacağım. Dün geceyi hiç yaşanmamış say."
Elinin tersiyle, cebinden çıkardığı buruşuk ve yüksek meblağlı birkaç banknotu ahşap masanın üzerine fırlattı. Paralar, masaya dökülen ve kurumuş olan dünkü kendi kan lekelerinin hemen yanına düştü.
Bu, Şüheda’nın sabaha kadar tuttuğu nöbete, gösterdiği merhamete biçilen bir fiyattı; gururuna indirilen en ağır, en kirli darbeydi.
Şüheda’nın gözleri masadaki paralara, sonra da Balamir’in buz gibi yüzüne kaydı. Göğsü hızla inip kalkıyordu. "Al o parayı," dedi Şüheda tıslar gibi, dişlerini sıkarak. "Ben senin parana muhtaç değilim, duydun mu beni?"
Balamir kapıya doğru topallayarak yürürken duraksadı, başını tam çevirmeden, göz ucuyla kıza baktı. Dudaklarının kenarı alaycı, ruhsuz bir kıvrımla yukarı kalktı. "Herkesin bir fiyatı vardır," dedi soğuk, mekanik bir sesle. "Seninki de bu kadarmış."
Balamir, bedenindeki ağır hasara rağmen omuzlarını dikleştirip kapıyı sertçe çarparak çıkarken, Şüheda dikişleri atmış koltuğun kenarına tutunarak öylece kalakaldı. Kapının çarpma sesi odada yankılanırken içindeki kırılma sesini duyduğunu sandı. Kendini hiç bu kadar ucuz, hiç bu kadar değersiz hissetmemişti. Kırık dökük makyaj aynasına doğru ağır adımlarla yürüdü. Aynadaki yansımasında, omuzlarına düzensiz dalgalarla dökülen kestane rengi saçları karmakarışıktı. Uykusuzluktan etrafı kızarmış, kahverengiden elaya dönen gözlerinde öfke ve kırgınlık birbirine karışmıştı.
"Fiyat söyle..." diye fısıldadı kendi kendine. Dudakları acıyla yukarı kıvrıldı, gözünden tek bir damla yaş süzüldü ama hemen eliyle sildi. Balamir onun merhametini satılık sanmıştı. Derin, sarsıcı bir nefes alıp masaya yürüdü. Paraları elinin tersiyle itmek istedi ama zihninde faturalar, mutfaktaki boş dolaplar belirdi. Çaresizlik, gururundan daha ağırdı. Paraları hırsla aldı ve cebine tıktı.
Alacala malikanesi
Taş konak benzeri lüks malikanenin devasa demir kapısından içeri süzülürken, Balamir’in attığı her adım kaburgasına batan birer şiş gibiydi. Ancak yüzündeki tek bir kasın bile oynamasına izin vermedi; çenesini kilitledi, bakışlarını düz bir çizgiye sabitledi. Bir doksana yakın heybetli boyuyla dik durdu. Bu eve adım attığı an zayıflık göstermek, sırtlanların önüne bir parça çiğ et fırlatmaktan farksızdı. Antreye adım attığında, evin o her zamanki steril, soğuk kokusu genzini yaktı.
"Bakın hele, kimler teşrif etmiş..."
Merdivenlerin başında beliren ses, üvey annesi Aylin’e aitti. Üzerindeki fildişi ipek elbisesi ve kusursuz topuzuyla elit bir zarafete sahipti ama gözleri bir yılan kadar hesapçıydı. Bakışları Balamir’in yüzündeki morluklara kayarken dudaklarında zafer dolu, sinsi bir tebessüm belirdi. Eliyle merdiven korkuluğunu hafifçe okşadı. "Bu ne hal Balamir? Yine hangi sokak köşesinde asaletini lekeledin?"
Aylin’in hemen arkasından, Balamir’le aynı yaşta olan üvey kardeşi Berk belirdi. Yeşile çalan mavi gözlerindeki kibirle, elini cebine atıp alaycı bir tonla konuştu: "Ring dışındaki kavgalar seni yıpratıyor ağabey. Babam içeride ve inan bana keyfi hiç yerinde değil."
Tam o sırada salondan, henüz beş yaşlarında olan küçük kız kardeşleri Lina koşarak çıktı. "Balamir abi!" diye seslendi masumca, kolları iki yana açık şekilde. Ancak Aylin, küçük kızın kolunu kibar ama can yakıcı bir manevrayla tutup hızla arkasına çekti. Gözlerini Balamir’e dikti; Lina'nın, Balamir’in üzerindeki o taze kan ve sokak kokusunu solumasına izin veremezdi.
"Çekil önümden Aylin," diye tısladı Balamir. Sesi kuyu dibinden geliyordu, bakışlarıyla kadını delip geçti.
"Bırak gelsin Aylin."
Çalışma odasının kapısında beliren o tok, pürüzsüz sesle antredeki tüm hava aniden buz kesti. Aziz Alaca.Güce, kusursuzluğa ve paraya tapan narsist bir baba. Kusursuz takım elbisesiyle, elleri arkasında dikilen adamın gözlerinde ne bir acıma vardı ne de endişe... Sadece derin bir iğrenme barınıyordu.
"Odama geç," dedi Aziz, sesi bir kırbaç gibi şakladı. "Bana Alaca soyadını taşıyan birinin, sokak köpekleri gibi hırpalanmış olmasının mantıklı bir açıklamasını yapacaksın."
Balamir, babasının arkasından çalışma odasına adım atarken ağır maun kapı arkasından bir mahkeme duvarı gibi kapandı. Aziz Alaca, masasının arkasına geçip ağır adımlarla deri koltuğuna kuruldu. Parmaklarını masanın üzerinde birleştirirken, bakışları oğlunun yüzündeki dikiş izlerine ve patlamış dudağına odaklandı.
"Yine o sefil kadının mezarlığından mı geliyorsun?" diye sordu Aziz. Sesi düz, duygusuz ve bir o kadar da aşağılayıcıydı. Gözlerini kısmış, oğlunun tepkisini ölçüyordu.
Balamir’in gözlerinde anlık bir şimşek çaktı. Yumruklarını sıktı, tırnakları avuç içine gömüldü, kaburgasındaki acıyı unuttu. "Annem hakkında düzgün konuş," dedi, sesindeki öfkeyi bastırmaya çalışarak omuzlarını daha da dikleştirerek.
Aziz Alaca alaycı, hafif bir nefes verdi, başını arkaya doğru eğdi. "Annene ait tek bir asil parça bile yoktu Balamir. O sefil mahalleden çıkma bir kadının kanını taşıyorsun ve bakıyorum da o kan seni sürekli ait olduğun çöplüğe geri çekiyor. Bu halin ne? Alaca Holding’in tek varisi, sokak serserileri tarafından bir köşede gebertilmek üzereyken bulundu, öyle mi?"
"Onun adını o kirli ağzına alma!" Balamir bir adım öne çıktı, gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi, dişlerini sıktı. "O senin gibi bir narsiste asla boyun eğmedi! Senin parana da gücüne de tapmadı! Onunla zorla evlendin, onun hayatını sen mahvettin, şimdi de karşımda dürüstlük taslama!"
"Sınırını aşma Balamir!" Aziz elini masaya sertçe vurdu, masadaki kalemlik titredi. Sesi odayı doldurdu, gözleri öfkeyle parladı. "O kadın öldü ve arkasında senin gibi darmadağın, kendini korumaktan aciz bir dram bıraktı. Eğer o parazitler senin bu halinin fotoğrafını çekip basına sızdırsaydı, yarın sabah hisselerimizin ne kadar değer kaybedeceğinden haberin var mı senin? Zayıflığa bu evde yer yok. Senin o ringlerde dövüşmen için bir sebebe ihtiyacın yok hırsın öfken boşuna mı gitti? Kendini koruyamıyorsan, o soyadını taşımayı hak etmiyorsun demektir."
Balamir derin, titrek bir nefes aldı. Gözlerindeki öfke yerini dipsiz, soğuk bir nefrete bırakmıştı. Dudakları düzleşti, başını hafifçe kaldırdı. "Ben senin soyadını da paralarını da istemiyorum. Senin olsun hepsi."
"Ama kullanıyorsan kurallarına uyacaksın," dedi Aziz, saniyeler içinde tekrar o sakin ve soğuk maskesini takarak koltuğuna yaslanırken. Gözleriyle kapıyı işaret etti. "Şimdi defol gözümün önünden. Yarın okulda her zamanki gibi kusursuz olacaksın. Kimse Alaca soyadının kan kaybettiğini düşünmeyecek."
Balamir tek bir kelime bile etmeden arkasını döndü, kapıyı açıp çıktı. Merdivenleri çıkarken Aylin ve Berk’in bıyık altından gülüşlerini, fısıldaşmalarını duydu ama dönüp bakmadı bile.
Odasına girip kapıyı arkasından kilitlediği an, sanki onu ayakta tutan o görünmez çelik halat birden kesildi. Omuzları çöktü. Sırtını odanın o masif, soğuk ahşap kapısına yaslayarak yavaşça, dizlerinin bağı çözülürcesine yere çöktü. Başını arkaya atıp kapının sert yüzeyine vurduğunda gözlerini sıkıca kapattı. Karanlık, zihninin arkasında bir sis gibi yayıldı. Babasının o zehirli, "Yine o sefil kadının mezarlığından mı geliyorsun?" fısıltısı kulaklarında uğulduyordu. Ama garip olan, canını yakan şey babasının nefreti değildi. O nefrete zaten çocukluğundan beri bağışıklık kazanmıştı.
Onun canını yakan, şu an o odanın tavanındaki devasa kristal avizenin çiğ ışığı altında, burnuna gelen o rutubet ve ucuz tentürdiyot kokusuydu.
Balamir, hayatı boyunca etrafına paradan, güçten ve soyadından bir kale örmüştü. Kimse o kalenin arkasında ne olduğunu bilmezdi; çünkü kimseye zayıf olmak, acı çekmek hakkı tanınmamıştı bu evde. Ama birkaç saat önce, o dikişleri atmış yeşil koltuğun üzerinde, bilinci yarı açıkken bir çift göz görmüştü. O kahverengiden elaya dönen gözlerde ne babasının iğrenmesi vardı ne de Aylin’in hesapçı bakışları. Sadece... sadece dilsiz bir merhandi. Ve Balamir, hayatında ilk kez birinin karşısında bir Alaca olarak değil, sadece canı yanan, kanayan çıplak bir beden olarak kalmıştı. Bu çıplaklık, o kızın onun o darmadağın halini görmüş olması, göğsündeki kırık kemiklerden daha büyük bir dehşetle sıktı ruhunu. Elini cebine attı, avucunda kalan son buruşuk banknotların dokusunu hissetti. Parayla her şeyi satın alabileceğine inandırılmıştı. O kıza o parayı fırlatırken aslında kendi çiğnenmiş gururunu satın almaya çalışmıştı. Ama şimdi, o kapının arkasında soğuk parkede otururken içindeki o ses susmuyordu: Satın alamadın.
Aynı dakikalarda, şehrin diğer ucundaki o loş, tavanı rutubetten sararmış küçük banyoda, Şüheda musluğu sonuna kadar açmıştı. Tesisatın derinden gelen o paslı gürültüsü, odadaki tek sesti. Avuçlarına doldurduğu buz gibi suyu defalarca yüzüne çarptı. Su damlaları kirpiklerinden, çenesinden süzülüp eski, çatlak lavaboya düşerken başını kaldırdı. Aynadaki yansımasına baktı.
Kestane rengi saçları omuzlarına darmadağın dökülmüştü. Uykusuzluktan etrafı kızarmış gözlerinde, az önce masanın üzerinden topladığı o buruşuk paraların ağırlığı vardı. Şüheda, hayatın tokadını erken yemiş çocuklardandı; fakirliğin insanı neresinden vuracağını, gururun karın doyurmadığını çok küçük yaşta öğrenmişti. Abisinin kumar borçları, kapıya dayanan faturalar, boş dolaplar... O parayı o masadan almasaydı, hayat yarın sabah ona daha acımasız davranacaktı, biliyordu.
Ama elleri havluya uzandığında parmaklarının titremesini engelleyemedi. Dudaklarını birbirine bastırdı, gözünden akan o tek damla yaşın su damlalarına karışmasına izin verdi. Kendini hiç bu kadar ucuz hissetmemişti. Balamir onun merhametine, sabaha kadar tuttuğu o sessiz nöbete bir fiyat biçmiş ve o fiyatı masaya fırlatıp gitmişti. Hakaretlerin en büyüğü, en kirlisiydi bu.
Fakat Şüheda’nın içini asıl sızlatan, paranın kirliliği değil, o eski koltuğun üzerinde sabaha karşı yaşanan o dilsiz andı. Balamir o sedyeyi andıran koltukta acıyla kıvranırken, Şüheda onun o kibirli, okul bahçesinde terör estiren maskesinin tamamen düştüğünü görmüştü. O an karşısında duran şey holding varisi değil, annesiz kalmış, hayata karşı tek başına dövüşen ve kırılmaktan ölesiye korkan yaralı bir çocuktu. Şüheda onun o çıplak acısına dokunmuştu. Şimdi ise o paralar cebinde bir kor gibi yanarken, içindeki o kırgın hissi susturamıyordu.
Şehir, Haziran ayının o boğucu sıcağında iki farklı uçta iki insanı kendi karanlığına gömmüştü. Biri milyarlık malikanesinin masif kapısının arkasında yerde oturuyordu, diğeri sıvaları dökülmüş bir banyonun aynasında kendi yansımasına bakıyordu.
Bölüm etkileşimi
