21. bölüm / 25
Sansürsüz TeklifSon bakış
Bölümler 25Şu an: Son bakış
- 1 Tozlu Sokaklar2.686 kelime
- 2 Maskelenmiş sırlar3.836 kelime
- 3 Yersiz hesaplaşma3.837 kelime
- 4 Sansürsüz teklif3.289 kelime
- 5 Açık yara2.950 kelime
- 6 Yeminli şefkat3.113 kelime
- 7 Yıkıcı kıvılcım4.199 kelime
- 8 Ürkek kaçış2.935 kelime
- 9 Ölümcül kontra3.126 kelime
- 10 Fersahlarca uzak2.048 kelime
- 11 Ucuz düşler3.721 kelime
- 12 Son Raund2.939 kelime
- 13 Sessiz çıglık2.395 kelime
- 14 Parıltılı tuzak4.781 kelime
- 15 Yıldızlar kadar4.961 kelime
- 16 Rüzgara karşı4.837 kelime
- 17 Son sürat4.252 kelime
- 18 Cam tavanlar2.888 kelime
- 19 Derin mavi3.450 kelime
- 20 Zehirli fısıltı4.021 kelime
- 21 Son bakış6.423 kelime · Okuduğun bölüm
- 22 Kristal gerilim4.243 kelime
- 23 Can kırıkları2.826 kelime
- 24 Geçmişin izinde3.471 kelime
- 25 Buz kırağı4.707 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Eski ahşap panjurların gevşemiş aralıklarından sızan tozlu sabah ışığı, odanın içinde asılı kalan geçmişin zerrelerini havalandırarak Şüheda’nın yatağına serildi. Göz kapakları, kirpikleri arasındaki o zayıf aydınlıkla titredi.
Dünyaya döndüğü, bilincinin yeniden uyandığı o ilk an, göğsünün tam ortasında yer eden o eski, tanıdık ağırlık hemen yerini aldı.
Bugün lise mezuniyetiydi. Yıllarca çocukluk elbiselerinin çamuruna bulandığı bu dar, sıvası dökük sokaklardan geçip gittiği; kapısından içeri her adım attığında burslu bir sığıntı gibi hissettirildiği o parıltılı özel kolej dünyasının son günü.
Sınıf arkadaşlarının marka kıyafetleri, lüks arabaları ve hiç bitmeyen tatil planları arasında, cebindeki harçlığı hesaplayarak geçirdiği dört koca yılın nihayet son sabahıydı.
Yatakta sessizce doğruldu. Bakışları, menteşesi gevşediği için hiçbir zaman tam kapanmayan, hep hafifçe aralık kalan bitişik oda kapısına kaydı. Neco abisinin yatağı, sanki üzerine hiç insan gölgesi düşmemiş, hiç yatılmamış gibi pürüzsüzdü. Odanın havasına yıllarca sinen o ağır kumar kokusu, kapıyı yumruklayan alacaklıların sabahsız bağırışları artık yoktu.
Neco çalışmış, didinmiş, ruhunu tefecilere satarcasına o borç karanlığını evden temizlemişti. Ama giden paranın ve gürültünün yerine gelen o temiz çarşaflar, evin içindeki yalnızlığı dondurmaktan başka bir işe yaramamıştı.
Şüheda, abisinin gecenin köründe sonraki vardiyaya yetişmek için evden çıkarken bıraktığı o hafif, mahcup ayak seslerinin boşluğuna baktı. Gözlerindeki ela, sabahın bu çiğ ışığında derin bir kederle bulandı. Neco evi kurtarmıştı kurtarmasına ama kendisi o kurtarılan evin içinde bir yabancıya, bir hayalete dönüşmüştü.
Derin, sarsıntılı bir nefes alıp sırtına dökülen uzun kestane rengi saçlarını geriye attı. Tam o sırada komodinin üzerindeki telefonun ekranı sessizce parladı. Ekranda beliren isim, odanın o kemik sızlatan soğuk havasını bir anda dağıttı:
Balamir.Mesaj tam 06.15’te düşmüştü:"Uyandın mı? Ya da uyuyabildin mi diye sormalıydım. Çok heyecanlıydın..."Şüheda’nın dudaklarının kenarında, mahalle çocuklarının o hayata karşı ördüğü sert tebessümlere benzemeyen, sadece ona özel, yumuşak bir kıvrım belirdi.
Gözlerindeki o puslu bulut, ekranın ışığıyla dağıldı. Balamir’in o zengin, kibirli dünyaya ve dışarıya karşı ördüğü aşılmaz, insanı donduran buzdan duvarlar, sadece Şüheda’nın nefesiyle esniyor, sadece onun yanında eriyordu. Onun bakışlarında, uzak doğunun o mistik, keskin ve hırçın coğrafyalarından miras kalmış gibi duran o hafifçe yukarı çekik, karanlık derinlik; bu tekinsiz hayatta Şüheda’nın bildiği, sığınabildiği tek güvenli limandı.
Parmakları klavyede ürkekçe, sanki dokunsa kırılacak bir şeye dokunur gibi gezindi:"Uyandım... Galiba heyecan, uykudan daha baskın çıktı."
Gönder tuşuna bastığı an, alt kattaki dış kapının pirinç mandalı gürültüyle sarsıldı. Hızlı, ritimsiz ve sabırsız bir tıklatmaydı bu; sanki bir can havliyle vuruluyordu kapıya. Şüheda, sandalyenin arkalığına asılı duran hırkayı aceleyle omuzlarına alıp koridoru koşar adım geçti. Mandalı kaldırıp kapıyı araladı.
Karşısında Banu duruyordu. Sabahın bu kör saatinde, daha mezuniyete bile sayılı saatler varken kapıdaydı. Üzerindeki siyah, kısa mezuniyet elbisesi minyon fiziğine tam oturmuş, her zamanki neşeli haline tezat bir ciddiyet katmıştı.
Evdeki o bitmek bilmeyen kavgaların bağırışları henüz kulağından silinmemiş gibi ürkekçe arkasına bakıyordu. Normalde o geniş, sevimli yüzüne hayat veren, içinden bir orman serinliği geçen gözleri bu sabah büsbütün solgundu.
Dudakları aşağıya doğru bükülmüş, sanki o boğucu evden ve Buğra’nın yokluğunun getirdiği o ağır yalnızlık krizinden kaçıp buraya, bu mahallede tek nefes alabildiği yere sığınmış gibi bir hâli vardı."Banu? Bu saatte... Üstelik elbiseyle?" dedi Şüheda, şaşkınlığını gizlemeye çalışarak onu içeri davet ederken. "Evdekiler yine mi başladı?"
Banu tek bir kelime bile etmeden eşikten geçti ve kollarını sıkıca Şüheda’nın boynuna doladı. Şüheda, dostunun saçlarından yayılan tanıdık şampuan kokusunu içine çekerken, onun omuzlarındaki o ağır, gizleyemediği titremeyi fark etti.
Evindeki kavgalardan kaçmak için erkenden giyinip kendini sokağa atmıştı belli ki. Şüheda soru sormayı bıraktı. Bazı sabahlar bu mahallede kelimeler sadece yük olurdu; sessizlik en büyük şifaydı. Kolunu Banu’nun beline dolayıp onu kendi küçük odasına çekti.
Odadaki boy aynasının karşısına geçtiklerinde Banu, yatağın kenarına ilişti. Elbisesinin siyah kumaşını dizlerinin üzerinde, parmaklarının arasında ezercesine sıkıyordu. Gözleri aynadaki kendi yansımasında değil, odanın köşesindeki boşluktaydı.
Şüheda ise komodinin üzerindeki saç fırçasını alıp sessizce Banu’nun arkasına geçti. Yılların getirdiği köklü bir alışkanlıkla, dostunun gür siyah saçlarını yavaşça taramaya başladı.
Fırçanın her darbesi, odadaki o gergin ve patlamaya hazır sessizliği biraz daha yumuşatıyordu.
"Buğra..." diye fısıldadı Banu nihayet. Sesi, dokunsan bin parçaya bölünecek ince bir buz tabakası gibiydi. "Sabah elbiseyi giyerken, odadaki sessizlikte sadece onun sesini aradım Şüheda. Dört yıl...
Aynı sırada oturduk, sınavlardan önce aynı masada sabahladık, bu kolej dünyasının bize sunduğu o yabancı, soğuk alanda birbirimize tutunup bu günün hayalini kurduk.
Şimdi bacağındaki o lanet ameliyat platinleri yüzünden, enfeksiyon riskiyle hastane odasında yatarken benim burada süsleniyor olmam... Sanki ona ihanet ediyormuşum gibi hissettiriyor. Yanımızda yürüyemeyecek. O diplomayı alırken, 'burslu kafa dengi kadromuz tamam' diyen o fırlama gururunu göremeyeceğiz yüzünde. Bir parçamız resmen eksik."
Şüheda fırçayı elinde tutarak durdu. Aynadan dostunun kederli, solgun yüzüne baktı. Kendi göğsünde de benzer bir sızı filizlenmişti. Buğra’nın o neşeli, ele avuca sığmaz hâlinin o kibirli okul koridorlarında olmayacak oluşu, mahalleden gelen bu üç burslu genç için büyük bir boşluktu.
Fırçayı komodine bırakıp yavaşça döndü. Banu’nun yanına oturdu, onun soğuktan morarmış gibi duran ellerini avuçlarının içine aldı ve gözlerini onun yeşillerine dikti."Buğra bugün o salonda adımlarını atamayacak, doğru," dedi, sesini olabildigince dik ve sarsılmaz tutmaya çalışarak. "Ama o adımların yükünü bugün biz taşıyacağız Banu.
Biz bugün sadece kendimiz için değil, onun o yürüyemediği koridorların, tamamlayamadığı o son fırlamalığın yerine de dimdik duracağız orada. O elitlerin arasında, o hastane odasında bizim fotoğraflarımıza bakarken bizi ağlarken görmeyecek. Söz mü?"
Banu alt dudağını dişlerinin arasına alıp kafasını salladı. Gözünün pınarından süzülmek üzere olan o tek damlayı parmağının tersiyle hoyratça sildi. Derin bir nefes alıp Şüheda'nın ellerini sıktı. Bakışları, gardırobun kapağında asılı duran, üzerindeki koruma naylonu henüz çıkarılmamış beyazlığa kaydı. Odadaki o ağır hüzün havasını dağıtmak ister gibi ses tonunu biraz yapay, zorlama bir neşeyle yukarı çekti:
"Söz..." dedi ayağa kalkarak. "Haydi, bak saat ilerliyor. Sıra sende. Şu elbiseyi kılıfından çıkaralım artık, tüm sene bu anı bekledik."
Şüheda oturduğu yerden kalkıp gardıroba doğru birkaç adım attı. Fermuarın aşağı doğru kayarken çıkardığı o ince, metalik ses, odadaki havanın rengini tamamen değiştirdi. Kare yaka, sıfır kol, abartıdan uzak ama kumaşının kendinden dokulu çizgileriyle odadaki tüm çiğ ışığı üzerine toplayan beyaz elbise ortaya çıktı. Bu elbiseyi alabilmek için Neco abisinin kaç ekstra gece vardiyasına kaldığını, kendisinin aylarca ne kadar kemer sıktığını düşündü bir an.
Kolejin diğer kızları bu elbiseleri Paris'ten, Milano'dan getirtirken, onun üzerindeki bu beyazlık, abisinin alın terinin ve mahallenin fedakarlığının resmiydi.Şüheda elbiseyi başından abuse geçirirken, soğuk kumaşın tenine değdiği ilk an sırtından aşağı ince, ürpertici bir titreme kaydı. Banu hemen arkasına geçip elbisenin gizli fermuarını özenle, onu incitmekten korkar gibi yavaşça yukarı çekti.
Şüheda beline kadar inen kestane rengi saçlarını elbisenin içinden çıkarıp iki eliyle arkaya doğru savurdu. Uzun dalgalar, beyaz kumaşın üzerine bir şelale gibi döküldü.Boy aynasına doğru bir adım daha yaklaştı.
Saçlarının arkaya dökülmesiyle birlikte, kare yakanın tamamen açıkta bıraktığı belirgin köprücük kemiklerine, elaya çalan gözlerindeki o mahalleli ürkekliğiyle karışık, o parıltılı lisede edindiği o dik duruşa baktı.
Aynadaki yansımasında iki farklı dünya, iki sert gerçeklik çarpışıyordu: Arkasındaki sıvası dökülmüş mahalle evi duvarı ve üzerindeki o kusursuz, bembeyaz mezuniyet elbisesi.Artık hazırdı. Ya da hazır olduğuna kendini inandırmak istiyordu.
Otobüs, hidrolik frenlerinden yükselen o ağır, metalik çığlıkla kolejin devasa demir kapısının önünde durdu. Kapılar iki yana doğru tıslayarak açıldığında, dışarıdaki mezuniyet hengamesi sıcak bir dalga halinde içeri doldu.
Bahçeden taşan o seçkin, pervasız kahkahalar, açık hava ses sisteminden yayılan basların uğultusuna karışıyor; sırtlarına lacivert cübbeleri geçirmiş öğrencilerin cıvıltısı caddelere kadar ulaşıyordu.
Okulun o geniş, mermer avlusu pastel tonlardaki devasa balon zincirleriyle, armalı bayraklarla ve tören meydanına uzanan kırmızı halılarla donatılmıştı. Her köşe başında, ellerindeki son model kameralarla çocuklarının bu "başarı" anını ölümsüzleştirmeye çalışan şık veliler ve kendi aralarında şakalaşan zengin çocukları vardı.
Şüheda ile Banu otobüsün yüksek basamağından inip bahçe kapısından içeri adım attıklarında, ortamdaki o pırıltılı, yapay hava ikisinin de omuzlarına sınıfsal bir taş gibi çöktü. Ancak Şüheda için bu yük, sadece ait olmadığı bir dünyaya adım atmanın getirdiği o alışıldık eziklik değildi.
Tam göğsünün ortasında, sabah panjurların arasından sızan ışıkla birlikte uyanan o adlandırılamaz uğursuzluk hissi, bahçeye adım attığı an ensesine saplanan buz gibi bir kıymığa dönüşmüştü. Cildindeki tüyler birdenbire ürperdi. Tıpkı bir avcının, avının arkasında bıraktığı o sessiz, kokusuz iz gibi…
Şüheda, sebebini bilmediği, sınırlarını çizemediği görünmez bir çemberin etrafında daraldığını hissediyordu. Ruhunu kuşatan bu karanlık önseziye hiçbir mantıklı anlam yükleyemiyordu.
Banu gözlerini hırsla ve dinmeyen bir kederle bahçedeki kalabalıkta gezdirdi. "Bak şunlara..." diye fısıldadı, sesi dişlerinin arkasında kaynayan bir öfkeyle titreyerek. "Sanki geçen gün o amfide bir çocuğun canı yanmamış, bir bacak adice kırılmamış gibi gülüşüyorlar."
"Banu, lütfen..." dedi Şüheda, arkadaşının dirseğini hafifçe sıkarak. "Derin bir nefes al. Bugün kendimizi o sığ bakışlara ezdirmeyeceğiz.
Buğra için de, kendimiz için de o sahnede başımız dik duracağız."Şüheda bu sözlerle dostunun içindeki yangını üflemeye çalışırken, bakışları gayriihtiyari amfitiyatronun üst basamaklarına yakın, koca çınar ağacının koyu gölgesinde duran o tekil figüre kaydı. Kalbi birden göğüs kafesini parçalamak isteyen amansız bir gümbürtüyle çarpmaya başladı.
Balamir…O renkli, şaşaalı mezuniyet kalabalığının tam ortasında, üzerine düşen tüm ışığı yutan karanlık bir delik gibi dikiliyordu. Keskin hatlara sahip ceketi ve o omuzlarındaki tavizsiz, sert heybetle adeta tekinsiz bir fırtınanın habercisiydi. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, doğrudan bahçe kapısından giren Şüheda’yı izliyordu.
Bakışlarındaki o katıksız, dondurucu karanlık Şüheda’yı gördüğü an dağılmadı belki ama göz bebeklerinin kenarında yakıcı, her şeyi yakmayı göze almış korumacı bir parıltı belirdi.
Şüheda’nın dünyadan haberi yoktu; Aziz Alaca’nın birkaç gün önce oğlu Balamir’i yakasından kavrayıp, "O mahalleli kızla görüşmeyeceksin, yoksa ikinizi de aynı çukurda harcarım" diye kükrediğini bilmiyordu.
Balamir’in gözlerindeki o yırtıcı parıltının arkasında, babasının o kanlı, aşılmaz duvarlarına karşı duyduğu çaresiz ve ihtilalci öfkenin gizli olduğundan tamamen habersizdi. Şüheda sadece ona bakıyor ve Balamir'in varlığından yayılan o mutlak, tekinsiz güvene sığınmak istiyordu. Ancak içindeki o kötü önsezi, bu hissin üzerine bile simsiyah bir tül gibi gerilecek kadar yoğundu.
Balamir’in bakışlarındaki o ağır yoğunluktan kaçmak ve Banu’nun aralarındaki bu dilsiz, elektrikli bağı fark etmemesi için Şüheda adımlarını hızlandırıp gözlerini yere indirdi. Ama tam o sırada, arkalarından gelen, kalabalığın uğultusuna rağmen enselerinde ayrı bir ritimle yankılanan o yabancı ayak seslerini fark etti.
Okulun görevlilerine ya da velilere benzemiyordu; yakası gevşetilmiş takım elbisesiyle, sert hatlı, cildine sokakların isi sinmiş bir adamın gölgesi birkaç metre arkalarından onları takip ediyordu. Şüheda neden izlendiğini, bu adamların arkasındaki iradenin kim olduğunu anlamıyordu; içinde sadece büyük bir felaketin yaklaşmakta olduğuna dair saf, çıplak bir korku vardı. Banu endişelenmesin diye yine de sustu, adımlarını biraz daha sıkılaştırdı.
Tam soyunma odalarının bulunduğu loş koridora adım atacakları sırada, Şüheda’nın cebindeki telefon hafifçe titredi. Elini hırkasının cebine atıp ekranı uyandırdı. Balamir’den gelen kısa, tek satırlık bir mesajdı:"Çok güzelsin Gözlerimi senden alamıyorum."
Şüheda’nın adımları bir an için koridorun soğuk betonunda donakaldı. Yüzüne basan o ani, sıcak kan dalgasını gizlemek için alt dudağını ısırdı. Balamir o kalabalığın, o kibirli bakışların ve Şüheda'nın henüz adını koyamadığı o tekinsiz pusunun ortasında, tek bir cümleyle onun bütün savunma mekanizmasını yıkmayı başarmıştı.
İçindeki o kör korku, bu mesajın sıcaklığıyla bir anlığına uyuştu. Başının üzerinde dönen tehlikenin büyüklüğünü bilmeden, sadece Balamir'in kelimelerinden ördüğü o görünmez zırha sığındı.
Banu koridorun sonundaki soyunma odasının kapısından seslendi: "Şüheda? Gelmiyor musun? Odanın içi hınca hınç dolmadan cübbeleri üstümüze geçirelim, kepleri dağıtmaya başlamışlar bile!"
"Geliyorum..." dedi Şüheda, telefonu hızla cebine geri iterken. İçindeki o nedensiz, uğursuz hissi yüzüne yerleştirdiği hafif bir tebessümle maskeledi, derin bir nefes aldı. Arkasındaki o yabancı gölgenin varlığını hâlâ ensesinde bir ağırlık gibi taşıyarak adımlarını soyunma odasına doğru attı.
Kapı açıldığında, içerideki yoğun ve ağır parfüm kokuları, yüksek sesli kahkahalar ve saç spreylerinin geniz yakan uğultusu genç kızları karşıladı. Aynaların önü, son hazırlıklarını yapan kızlarla kapatılmıştı. Tam o sırada, odanın en geniş, varaklı aynasının önünü adeta parsellemiş olan Alya ve yanındaki kız grubu bakışları o tarafa çekti.
Alya, lacivert mezuniyet cübbesinin altına, kumaşının kalitesi ve iddialı kesimiyle göz alan, boyunu posunu sergileyen şaşaalı bir elbise giymişti. Cübbenin etekleri, onun bu kibirli duruşunun altında adeta sıradan bir aksesuar gibi duruyordu.
Elindeki pahalı marka rujla dudak çerçevesini belirlerken, aynadaki yansımasından kapıdan giren kızlara, özellikle de Şüheda’nın üzerindeki o abartısız, abisinin alın teri kokan beyaz elbisesine kilitlendi.
O ince yüzüne hemen üstenci, burun kıvıran bir ifade oturdu. Yanındaki arkadaş grubuna doğru fısıldayarak pis pis baktı. Gözleriyle Şüheda’yı tepeden tırnağa, ayakkabılarının dikişlerine kadar süzdükten sonra, odadaki diğer kızların duyamayacağı ama hedefinin kim olduğunu açıkça belli eden aşağılayıcı bir kıkırdama yükseldi aralarından.
Banu’nun çenesi anında kasıldı, elindeki kepin kartonunu parmaklarının arasında ezecek gibi sıkıca kavradı. Ancak Şüheda arkadaşının kolunu hafifçe sıkarak onu yerinde tuttu. Zaten içindeki o ağır, uğursuz his etrafındaki her şeyi yutacak kadar büyüktü; bir de bu şımarık çocukların sığ, dünyalık kavgalarıyla uğraşacak gücü kendinde bulamıyordu.
Alya ve yanındaki kızlar, işleri bitmiş gibi yapay bir edayla aynanın önünden çekilip kapıya doğru yürümeye başladılar. Şüheda ve Banu kendi cübbelerini almak için askılara doğru bir adım atmıştı ki, Alya tam yanlarından geçerken omzunu sertçe Şüheda’nın omzuna çarptı.
Çarpmanın etkisiyle Şüheda hafifçe sarsıldı, sırtındaki o soğuk ürperti omuz kemiğinde sızladı. Fakat Alya, sanki canlı bir insana değil de koridordaki boş bir duvara çarpmış gibi, arkasına dönüp bakma tenezzülünde bile bulunmadı. Yanındaki kızların topuklu ayakkabı sesleri ve o yapay kıkırdamaları eşliğinde, cübbesini arkasında kibirli bir bayrak gibi uçuşturarak soyunma odasının kapısından çıkıp gitti.
"Şımarık pislik..." diye tısladı Banu öfkeyle, Alya’nın arkasından kapanan kapıya bakarak. "Sırf babalarının parası var diye dünyayı kendi etraflarında dönüyor sanıyorlar. İyi misin Şüheda?"
İyiyim," dedi Şüheda, sesindeki o buz tutmuş donukluğu kendi kulaklarından bile gizlemeye çalışarak.Omzundaki sızı, az önce o loş koridorda, hemen arkasında yankılanan o ağır kundura seslerinin ruhunda bıraktığı dehşetin yanında bir hiçti. Alya’nın o çiğ, sınıfsal düşmanlığı bile içindeki o amansız, yaklaşmakta olan felaket hissini dağıtmaya yetmemişti. Aksine; sanki bu okul, bu mezuniyet, bu şehirdeki her şey ve herkes, onu adım adım kaçamayacağı bir köşeye sıkıştırmak için gizli bir yemine sadık kalıyor gibiydi.
Tam o sırada, odadaki telefonların neredeyse tamamı aynı anda, kurşun gibi senkronize bir şekilde titredi. Ardı ardına gelen o mekanik bildirim sesleri, saç spreylerinin geniz yakan uğultusunu bıçak gibi kesti.
Aynanın önündeki kızların hepsi ellerindeki ruju, tel tokayı, fırçayı öylece bırakıp ceplerine, çantalarına davrandı. Okulun son dört yıldır tüm o gizli hayranlıklarını, zengin çocuklarının holdsüz dedikodularını isimsizce barındıran o meşhur dijital platform, mezuniyet sabahı için son bir başlık açmıştı:
Mavi İtiraf: Veda.Uygulamadan düşen satırlar, odadaki kızların ekranlarında birer birer parıldamaya başladı. Banu da cebinden çıkardığı telefonun ekranını hızla kaydırdı; okuduğu ilk mesajla birlikte yüzünde buruk, kırık bir tebessüm belirdi.
"Bak," diye fısıldadı Şüheda’ya doğru, ekranın çiğ ışığını ona çevirerek. "Berru yazmış..."Ekranda, lise koridorlarının o dertsiz, masum ve korunaklı dili akıyordu:
“12-D Berru: Kızlar bugün hepimiz şaka mıyız? Çok güzeliz... Maviye veda ettiğimize inanamıyorum, şimdiden içim buruk. Herkese elveda...”
Hemen altında, bir diğer ekran aydınlığı odaya vurdu:“12-A Görkem: Dört yıl boyunca kantin sırasında arkamda duran o kızı hiç unutmayacağım. Bu son elveda. Herkes kendi yoluna bakar artık.”
12-C Ecemyy:Alyanın elbisesinin devamını gören var mı? Sanırım giymeyi unutmuş, iddialı bir parça podyum alev kapanı.
Soyunma odasındaki diğer kızlar ekranlarına bakarak kıkırdıyor, birbirlerinin boynuna sarılıyor, şimdiden ayrılık gözyaşları dökerek şakalaşıyorlardı. O toz pembe, o pamuklara sarılmış gençlik vedaları telefonların cam ekranlarından odaya buram buram yayılırken; Şüheda’nın çıplak gerçekliği ile dışarıda onu bekleyen o esmer gölgenin vahşeti arasındaki uçurum biraz daha derinleşti, dipsiz bir kuyuya dönüştü.
Bu çocukların dünyasında en büyük trajedi, biten bir lise aşkından ya da yarım kalmış bir kantin flörtünden ibaretti. Gerçek tehlikeden, dışarıda dişlerini bileyen o karanlık yırtıcılıktan hiçbirinin haberi yoktu. Onlar veda etmeyi bir oyun sanıyordu.
"Çok garip değil mi?" dedi Banu, telefonu hırsla cebine geri koyarken. Orman serinliği geçen gözleri bu kez gerçek bir kederle buğulanmıştı. "Herkes ne kadar kolay veda ediyor Şüheda... Sanki hiçbir şey olmamış, hiçbirimizin canı yanmamış gibi."
"Herkesin vedası kendine, Banu," diyebildi Şüheda. Sesinin titremesine engel olamadı.Cübbesinin önündeki o büyük gümüş düğmeyi kapatırken parmaklarının ucuna kadar yayılan o soğuk titremeyi hissetti. Bakışları aynadaki yansımasına kaydığında, arkasındaki soyunma odasının kapısının altındaki o dar boşluğa kilitlendi.
Koridorda bekleyen o takım elbiseli adamın ayakkabıları, kapı aralığından sızan ışığı kesen iki kara leke gibi orada duruyordu. Gölgesi içeri sızıyordu.
O şımarık çocukların yazdığı tatlı, o pamuksu vedalardan fersah fersah uzakta; gerçek, kanlı ve geri dönüşü olmayan bir trajedinin eşiğinde durduğunu hisseder gibi ürperdi.
Ense kökündeki o görünmez bıçak ağzı, o avlanma hissi bir türlü geçmiyordu."Hadi," dedi Banu, odadaki o yapay, korunaklı neşe dalgasını arkasında bırakıp kapıya doğru yönelerek. Kapının kolunu indirdiğinde dışarıdaki uğultu yüzlerine çarptı. "Bizim sıramız geliyor. Bahçeye çağırıyorlar."
Şüheda derin bir nefes aldı, üzerindeki bembeyaz elbisenin üzerine zırh gibi geçirdiği lacivert cübbeyi omuzlarında dikleştirdi. Kapı açıldığında, o koridordaki kara gölgenin gözlerinin içine bakmak, Balamir’in o çınar ağacının altındaki karanlık korumasına ulaşmak ve yaklaşan her neyse onunla yüzleşmek üzere adımlarını o parıltılı, tekinsiz bahçeye doğru attı.
Bahçenin o cıvıl cıvıl, pastel renkli balonlarla süslenmiş pervasız kalabalığına karıştıklarında, Banu aniden durup Şüheda’nın kolunu çekiştirdi. "Şüheda, dur, gel şurada birkaç fotoğraf çekilelim. Buğra'ya atarım şimdi; hastane odasında baka baka sevinir çocuk, yalnız hissetmez kendini."
Şüheda, göğsünde giderek büyüyen o devasa tekinsizlik hissini maskelemek adına zoraki, dudaklarının ucuyla gülümsedi. Yapay çiçeklerle, beyaz tüllerle bezeli o gösterişli mezuniyet takının önüne geçtiler. Banu, etraflarından geçen, tanımadığı bir alt dönem öğrencisine telefonu uzattı. Birkaç saniye boyunca flaşlar ardı ardına patladı. Yan yana, omuz omuza, lacivert cübbelerine sarılarak poz verdiler.
Şüheda’nın yüzünde donmuş, adeta bir maskeyi andıran yapay bir tebessüm vardı; ama gözleri inatla o kalabalığın en arkasını, çınar ağacının koyu gölgesini tarıyordu.Balamir oradaydı. Sabit, ifadesiz ve bir fırtına öncesi sessizliği kadar tekinsizdi. Bakışlarını bir an bile Şüheda’nın üzerinden çekmiyordu. Onların birkaç metre gerisinde, kırmızı halının sınırında dikilen o takım elbiseli esmer gölge ise, sahibinin emrini bekleyen bir heykel gibi kıpırtısızca beklemeye devam ediyordu.
"Banu," dedi Şüheda, flaşların patlaması bittiğinde aniden boğazına çöken o yoğun heyecan ve nefessizlik dalgasıyla. "Benim heyecandan midem bulandı galiba. Şu telefonumu al, çantamı da tut mühür gibi. Ben hemen ana binadaki tuvalete gidip geleceğim. İsimler okunup sahneye çağrılmadan yetişirim."
"Tamam canım, çabuk ol ama bak, sınıflar arkada sıralanmaya başladı bile!" diyerek Banu aceleyle eşyaları devraldı.Şüheda arkasına bakmadan, koridorun o serin, mermer zeminli uğultusuna geri döndü.
Adımlarını içeri atarken arkasını kolladı; o ağır kundura seslerinin bu kez merdiven başında, kalabalığın arasında kaldığını, peşinden ana binanın loş tuvalet koridoruna sızmadığını fark edince ciğerlerine hafif, kesik bir nefes doldurdu.
Tuvaletin ağır, füme renkli ahşap kapısını açıp içeri girdi. İçerisi şaşırtıcı şekilde sessizdi; bahçenin bas sesleri buraya sadece boğuk bir nabız gibi vuruyordu. En sondaki kabine geçip kapıyı kilitledi, alnını kapının o soğuk, beyaz zeminine yasladı. Kalbi göğüs kafesini yırtmak ister gibi ritimsizce vuruyordu.
Tam o sırada, dış kapı gürültüyle, sertçe açıldı. İçeriye giren yüksek topuklu ayakkabıların fayanslarda yankılanan o ritmik, keskin sesleri koridorun dar duvarlarında büyüdü.
Şüheda içgüdüsel bir refleksle nefesini tuttu, kabinin içinde küçüldü. Gelenler 12-D’den Berru ve Melis’ti. Sensörlü musluklar sonuna kadar açıldı, suyun gür şırıltısı o dar alana yayıldı; fakat kızların fısıltıları, o su sesini bıçak gibi yaracak kadar keskin ve yapay bir acelecilik taşıyordu.
"Aynaya bak, ruju kaydırdım heyecandan..." dedi Melis. Sesinde tiyatral, abartılı bir telaş vardı. "Kızım acele etsene biraz, Alya yukarıda planı kurmuş bile. Her şey hazır."Berru kıkırdadı, ses tonunu güya kimse duymasın diye iyice düşürdü ama o dar alandaki akustik yüzünden, kabindeki Şüheda her kelimeyi iliklerine kadar, bir zehir gibi duyuyordu.
“Şşşt, sessiz ol biraz. Banu salağı biraz önce tek başına kapalı yüzme havuzunun oraya doğru gidiyordu, gözlerimle gördüm. Alya o kızı orada fena sıkıştıracak. Tuzak kurmuşlar resmen, tek yakaladı."
"Ciddi misin? Ay inanmıyorum, mezuniyet günü hem de!" dedi Melis, musluğun altından ellerini çekerek. "Hadi hadi, çıkalım hemen. Olay kaçmadan aşağıya, yüzme salonuna inelim. Kimse görmesin bizi buralarda."
Topuk tıkırtıları hızla kapıya yöneldi, ağır ahşap kapı arkalarından büyük bir gürültüyle kapandı. Tuvalet yeniden o ölümcül, klorlu sessizliğe gömüldü.Kabinin içinde Şüheda’nın gözleri dehşetle açıldı. Kanının damarlarında donup kaldığını hissetti.
Alya’nın Banu’ya, onların burslu varlığına olan o köklü nefreti lisenin ilk gününden beri biliniyordu; ama bugün, herkesin gözü önündeki bu mezuniyet anında ona fiziksel bir zarar vermeye kalkışması tam bir delilikti. Üstelik Banu tamamen yalnızdı; telefonu da, Şüheda’nın emanet ettiği çantayla birlikte dışarıda, kalabalığın ortasındaydı. Kimseye haber veremezdi.
Şüheda kendi içindeki o sabahtan beri büyüyen uğursuz hissi, arkasındaki o esmer gölgeyi, Balamir’i, dünyadaki tüm sınıfsal sancıları bir anlığına zihninden söküp attı. Dostu, canı tehlikedeydi.
Kabinin kilidini hırsla açtı. Aynadaki solgun, nefessiz yansımasına bakma tenezzülünde bile bulunmadan tuvaletten fırladı. Koridorun loş, lojistik ışıklarının altında, okulun en alt katında, mahzen hissi veren o kapalı yüzme salonunun dik merdivenlerine doğru koşmaya başladı.
Merdivenlerden aşağı indikçe, mezuniyetin bahçeden gelen o neşeli müzik sesleri dalga dalga boğuklaştı, silindi; yerini rutubetli, ağır ve geniz yakan bir klor kokusuna bıraktı. Burası okulun kalbinden uzak, unutulmuş bir yeraltı sığınağı gibiydi.
Yüzme salonunun devasa, çift kanatlı demir kapısını tüm gövdesinin ağırlığıyla itti. İçerisi zifiriye yakın bir karanlıktı. Sadece olimpik havuzun dibindeki mavi spot aydınlatmalar, suyun yüzeyinde tekinsiz, dalgalı ve hareketli siluetler oluşturuyordu. Suyun tavana vuran mavi ışığı, duvarlarda devasa gölgeler gibi oynaşıyordu.
"Banu!" diye bağırdı Şüheda. Sesi boş salonda, yüksek ve çıplak tavanda yankılanıp kendine geri döndü. "Banu, burada mısın?"
Hiçbir ses gelmedi. Havuzun o hareketsiz, durgun suyu, Şüheda’nın adımlarının mermerde çıkardığı yankıyla hafifçe titredi. İçeride kimse yoktu. Ne Banu’dan bir iz vardı ne de Alya’dan.
Şüheda, bu sessizliğin içinde ters giden bir şeyler olduğunu, o tuvaletteki "gizli" konuşmanın aslında ne kadar kusursuzca, onu buraya çekmek için tasarlanmış bir tiyatro olduğunu fark ettiği o saliselik dehşet anında, arkasındaki demir kapının menteşeleri acı bir çığlıkla gıcırdadı.
Yavaşça, sırtından aşağı süzülen o ölümcül soğukla arkasına döndü. Kapının eşiğinde, havuzun mavi ışığının vurduğu üç karaltı duruyordu: Alya, Berru ve Melis.Alya’nın yüzünde, o her zamanki şımarık ve kibirli lise kızının ifadesinin yerini alan; karanlık, neredeyse sadistçe bir tatmin duygusu vardı.
Gözleri, Şüheda’nın üzerindeki o bembeyaz, kusursuz elbiseye, abisinin vardiyalarından süzülen o temiz gurura kilitlendi."Asıl salak sensin, Şüheda," dedi Alya. Sesi havuzun o geniş boşluğuna yayılarak her duvardan çarparak çoğaldı. "Banu’nun burada işi ne? Oyun en başından beri sadece senin içindi."
Berru ve Melis, Şüheda’nın bu izole yeraltı salonundan kaçacak hiçbir yeri olmadığını bilmenin getirdiği o küstah rahatlıkla kapıyı arkalarından kilitlediler. Anahtarı Alya’nın cübbe cebine bırakıp, havuz kenarından ona doğru, adımlarını yavaşlatarak yürümeye başladılar.
Şüheda gayriihtiyari bir adım geri gitti. Beyaz mezuniyet ayakkabısının topuğu, havuzun ıslak, kaygan mermer sınırına çarptı. Arkası, ucu bucağı görünmeyen mavi, derin bir su karanlığıydı. Önü ise vahşi, sınıfsal bir hırsla üzerine yürüyen o üç gölge.
Şüheda gayriihtiyari bir adım daha geri gitti; beyaz mezuniyet ayakkabısının topuğu, havuzun ıslak ve kaygan mermer sınırına çarptı. Arkası, ucu bucağı görünmeyen mavi, derin bir su karanlığıydı. Önü ise vahşi bir hırsla üzerine yürüyen o üç gölge.
"Alya, ne yapıyorsunuz siz? Çıldırdınız mı?" Şüheda’nın sesi boş salonda, nemli mermer duvarlara çarparak yankılandı. İçindeki o kor gibi büyüyen korkuyu, çenesini sıkarak, dik durmaya çalışarak bastırmak istiyordu.
"Bu okula adım attığın ilk gün çıldırdım ben," dedi Alya, gözlerini nefretle kısarak. Adımları Şüheda’nın üzerindeki o lekesiz beyazlığa doğru daralıyordu. "Balo gecesi… Balo gecesi o havuzda beni Balamir’in önünde, herkesin içinde nasıl küçük düşürdüğünü unuttun galiba?
Senin gibi bir sığıntı, o zavallı, eğreti haliyle bana meydan okudu. Balamir’in arkasına sığınıp bu okulun, bu hayatın bir parçası olabileceğini mi sandın gerçekten? Kendini buralı mı zannettin?"
"Ben kimsenin arkasına sığınmadım!" Şüheda bir adım daha yana kayıp çemberden sıyrılmak istedi ama Melis ve Berru iki taraftan da alanı kapatmıştı. Kaçış yolu yoktu.
"Sana bu okulun, bu elbiselerin, bu pırıltılı dünyanın kime ait olduğunu; senin ise nerede kalman gerektiğini öğreteceğim," diye fısıldadı Alya. Sesi klor kokan havada asılı kaldı.
Adımları aniden yırtıcı bir hızla ilerledi. Şüheda’nın beyaz elbisesinin yakasından ve omuzlarındaki lacivert cübbeden aynı anda kavradığı an, havuz salonunun yüksek tavanında sert, kulak tırmalayan bir kumaş yırtılma sesi koptu.
Şüheda refleksle tırnaklarını Alya’nın bileklerine geçirdi, onu tüm gücüyle geriye doğru itmeye çalıştı. Dar alanda kısa, nefes nefese, boğucu bir arbede başladı.
Berru, Şüheda’nın kollarını arkadan dolamak için hamle yaptı. Şüheda direnmek için dizini kaldırıp kendini savurmak istedi; ancak ayağı havuz kenarındaki o ıslak, sabunlu mermerde acımasızca kaydı.
Alya, tüm hıncıyla ve o geceden beri ruhunda biriken sınıfsal intikam arzusuyla Şüheda’yı göğsünden sertçe, nefesini kesecek bir nefretle geriye doğru itti.Büyük, sağır edici ve ağır bir su kütlesi tam ortasından yarıldı.
Şüheda, sırtüstü havuzun buz gibi, klorlu suyuna gömüldü. Kulakları anında tıkandı; dünyanın bütün sesleri bıçakla kesilmiş gibi sustu. Ciğerlerine kadar işleyen o ani, dondurucu soğukluk göğsünü sıktı, nefesini boğazına mühürledi.
Çırpınarak yüzeye çıktığında, kestane rengi saçları yüzüne kamçı gibi yapışmış, üzerindeki o kutsal beyaz elbise sırılsıklam ağırlaşarak bir kefen gibi bedenine dolanmıştı.
Yukarıda, havuzun mermer kenarında duran üç kız, onun bu suya gömülmüş, nefes almaya çalışan perişan haline bakarak o kibirli, aşağılayıcı kıkırdamalarını salona saldılar. Alya, Şüheda’nın düşerken omuzlarından sıyrılıp mermerde kalan lacivert cübbesini burnunu kıvırarak ayağının ucuyla suya doğru itti.
"Sana elveda Şüheda. Mezuniyet töreninde senin yerine de eğleniriz, o pırıltıyı kaçırma," dedi.
Üçü birden arkalarını dönüp topuklarının altındaki mermeri döve döve çıkış kapısına yürüdüler. Büyük metal kapı üzerlerine kapandı ve hemen ardından o dar alanda yankılanan korkunç, kesin ses duyuldu: Klik.Ağır asma kilit yuvasına oturmuş, kapının arkasındaki demir sürgü büyük bir gürültüyle çekilmişti.
Şüheda havuzun paslanmaz demir basamaklarına tutunup sırılsıklam ve ağırlaşmış gövdesini güçlükle dışarı çekti. Sudan ayrıldığı, beton zemine bastığı an, salonun devasa havalandırma kanallarından üfleyen o buz gibi hava çıplak tenine binlerce küçük bıçak gibi saplandı.
Bedenindeki o sırılsıklam beyaz elbise şimdi ıslak bir kurşun zırh gibi ağırlaşmıştı; attığı her adımda mermere süzülen sular ritmik, acı verici sesler çıkararak etrafa dağılıyordu.Hızla kapıya doğru koştu. Islak, morarmış elleriyle metal kolları yumruklamaya başladı. "Alya! Açın kapıyı! Banu! Kimse yok mu orada? Sesimi duyan yok mu?"
Sesi metal yüzeyde katı bir şekilde çarpıp kendi ıslak yüzüne geri döndü. Kimse yoktu. Binanın bu en alt katı, okulun şaşaasından yalıtılmış kapkara bir mezardı. Dışarıda, bahçede bando takımı mırıldanıyor, anons edilen isimler alkış seline karışıyor; o elit dünyanın neşeli gürültüsü havalandırma boşluklarından boğuk, uzak birer uğultu halinde içeri sızıyordu. Şüheda birkaç dakika boyunca delice kapıyı sarstı, tırnakları metalin üzerinde kayıp kanadı, avuç içleri kızarana kadar vurdu, vurdu...
Ümidi tamamen kesildiğinde, parmakları metal koldan yavaşça süzülerek aşağı kaydı. Sırtını o soğuk, katı demir kapıya yaslayıp mermer zemine doğru çöktü. Dizlerini göğsüne doğru çekti; klorlu suyla ağırlaşan kestane rengi saçları omuzlarından aşağı sırılsıklam, cansızca döküldü.
Zaman yavaşladı, akışını kaybetti. Yarım saat, belki de tam bir koca saat boyunca o loş, tekinsiz yeraltı salonunda yapayalnız, tir tir titreyerek oturdu. Soğuk sadece tenini değil, ruhunun en derinindeki odaları da donduruyordu.
Gözlerinden süzülen sıcak yaşlar, yüzündeki klorlu soğuk su damlalarına karışıp beyaz elbisesinin ıslak kumaşında kayboluyordu.İçindeki o çaresizlik ve kimsesizlik hissi o kadar büyüktü ki, duvarları aşıp bahçedeki tüm o kalabalığı tek bir hamlede yutabilirdi. O an, bu pırıltılı okul koridorlarında, zengin çocuklarının arasında burslu bir hayalet gibi geçirdiği dört yıl boyunca biriktirdiği tüm o yalnızlığı düşündü.
En çok da annesinin ve babasının yokluğu bir balyoz gibi oturdu göğsünün tam ortasına. Eğer… Eğer bir annesi olsaydı, sabah o beyaz elbiseyi giyerken saçlarını o okşayarak tarasaydı, şimdi kızının törende, o sahne sırasında olmadığını fark edip buraları, bu okulu ayağa kaldırmaz mıydı?
Bir babası olsaydı, o şımarık zengin çocukları ona bu kadar kolay el kaldırabilir, onu bu karanlık kuyuya kilitlemeye cesaret edebilir miydi? Neco abisi çalışıyordu, hayatla mücadele ediyordu ama onun da hayatı borçlarla, sabahsız vardiyalarla kararmıştı.
Şüheda’nın bu okulda ne yaşadığından, ruhunun sınıfsal tekmelerle nasıl örselendiğinden haberi bile yoktu. Kimsesizdi. Bu koca, pırıltılı, acımasız dünyanın tam ortasında, sırılsıklam ve yapayalnız bir mahalle kızıydı sadece.
Başını ıslak dizlerinin üzerine koydu; omuzları sarsılarak, dilsizce, sessiz hıçkırıklarla ağlamaya devam etti. Bahçedeki müzik sesi yavaş yavaş kesiliyor, törenin bitmek üzere olduğunu, herkesin dağıldığını fısıldayan uğursuz bir sessizlik koridorlara sızıyordu.
Tam o sırada, dışarıdaki uzak koridorda sert, aceleci ve ritimsiz ayak sesleri yankılandı. Koşan birinin, delicesine bir şeyler arayan, öfkeyle mermeri döven birinin adımlarıydı bunlar.
Ayak sesleri kapının tam önünde durdu. Sürgünün hırsla zorlanma sesi, ardından asma kilidin kalın zincirlerinin birbirine vururken çıkardığı o metalik gürültü havuz salonunun yüksek tavanında patladı. Şüheda ürkerek başını kaldırdı.
Gözlerindeki yaşların ardındaki o puslu, bulanık dünyada, ağır demir kapının menteşelerinden sökülürcesine, büyük bir öfkeyle ardına kadar açıldığını gördü.Eşikte duran heybetli siluet, baştan aşağı simsiyahlar içindeydi.
Balamir…Mezuniyet törenine katılmamıştı. İsmi tüm okulun önünde anons edildiğinde sahneye çıkmamış, o pırıltılı kalabalığın, hocaların, en önemlisi de babası Aziz Alaca'nın adamlarının gözü önünde sırtını dönüp gitmişti.
Kendi adının okunduğu o andan beri, tam bir saattir okulun her bir köşesini, her sınıfı, her karanlık dehlizi deliler gibi, nefes nefese onu arayarak geçirmişti.
Bakışları yerde sırılsıklam, bembeyaz elbisesiyle bir köşeye büzülmüş, tir tir titreyen Şüheda’ya kilitlendiği an, Balamir’in o insanı donduran sert, tavizsiz yüzünde ilk kez koskoca bir yıkım ve vahşi, dizginlenemez bir öfke belirdi.
Göz bebekleri büyüdü; çenesi, sanki kemikleri birbirine kaynayacakmış gibi kasıldı. Göğsü hızlı hızlı, öfkeyle inip kalkarken, aralarındaki o mesafeyi birkaç büyük ve hırçın adımla yutup Şüheda’nın tam önünde, mermerin üzerine diz çöktü.
Balamir, saniyeler içinde Şüheda’nın önünde diz çöktüğünde diz kapakları mermerdeki o klorlu su birikintisine gömüldü.
Umursamadı. Bakışları, genç kızın sırılsıklam olmuş omuzlarında, titremesi bir türlü dinmeyen çenesinde ve tenine bir kefen gibi yapışmış bembeyaz elbisesinde gezinirken yüzü sanki katı bir taştan yontulmuş gibi gerildi.
O her zaman mesafeli duran, dış dünyaya karşı buzdan duvarlar ören gözlerinde bu kez saf, katıksız bir acı ve akılalmaz bir yırtıcılık dalgalandı.
"Şüheda..." dedi. Sesi, göğüs kafesinin en derininden hırıltıyla kopan, yaralı bir hayvana aitti.
Ellerini uzattı ama o sırılsıklam, her an kırılacakmış gibi duran bedene dokunmaya kıyamaz gibi parmakları havada dilsizce titredi. "Neden buradasın? Kim... Kim yaptı bunu sana?"
Şüheda başını yavaşça kaldırdı. Klorlu suyun kızarttığı, içinden ela nehirler geçen gözlerinden bir damla sıcak yaş daha süzülüp yanağındaki o soğuk ıslaklığa karıştı.
Konuşmak, ona her şeyi anlatmak istedi ama dişleri birbirine vuruyordu; soğuk iliklerine, ruhunun en ücra köşelerine kadar işlemişti. Sadece başını çaresizce iki yana sallayabildi.
Balamir onun bu dilsiz, korumasız çaresizliğini gördüğü an, içindeki o karanlık fırtına gemi azıya aldı, tamamen koptu. Oturduğu mermerden bir yay gibi fırladı. O heybetli, tavizsiz gövdesi, havuz salonunun loş ve tekinsiz aydınlatmasında adeta her şeyi yıkmaya hazır vahşi bir gölgeye dönüştü.
"Kim yaptı dedim!" diye kükredi.Sesi nemli mermer duvarlara çarpıp yüksek tavanda büyüyerek yankılanırken, olimpik havuzun durgun suyu bu öfkenin şiddetiyle, dipten gelen bir nabız gibi hafifçe titredi. Arkasını döndü.
Gözü kapının kenarındaki paslanmaz çelik temizlik arabasına, duvara sabitlenmiş ilk yardım dolabına takıldı. İçindeki o delilik, canını yakan dünyayı ateşe verme arzusu artık kontrolünden tamamen çıkmıştı. İlk yardım dolabının cam kapağına, tüm gücüyle katı bir yumruk indirdi.
Büyük bir patlamayla, tuzla buz olan keskin cam parçaları mermer zemine çığlıklar atarak saçılırken, Balamir’in yarılan derisinden süzülen koyu kan damlaları yerdeki klorlu suya karıştı. Durmadı. Havuz kenarındaki ağır plastik şezlonglardan birini öfkeyle kavradığı gibi büyük bir hırsla havuzun mavi suyuna doğru fırlattı. Su gürültüyle, hiddetle yarıldı.
"Hepsini mahvedeceğim..." diye tısladı Balamir. Soluk soluğaydı, göğsü bir körük gibi inip kalkıyordu. Çene kasları o kadar gerilmişti ki dişleri etini kesecekti sanki. Gözleri kapıya, yukarıdaki o pırıltılı, yalanlarla örülü tören alanına doğru döndü. "Oraya çıkacağım ve o şımarık piçlerin hepsini tek tek bu havuzda boğacağım.
Kim olduğunu biliyorum... Alya... O yaptı alyanın günlerdir seni bir gölge gibi izlediğini gördüm. Aşağılık pislikler!"Gitmek için kapıya doğru vahşi, geri dönülmez bir adımla yöneldi. Gitmek, her şeyi parçalamak, onun canını yakan her canı gövdesinden söküp almak istiyordu."Balamir..."
Şüheda’nın titreyen, neredeyse nemli havada asılı kalan o zayıf fısıltısı, havuz salonunun o ölümcül sessizliğinde Balamir’in adımlarını bir bıçak gibi kesti. Genç kız yerde, kapının soğuk mermerinde sırılsıklam ve büzülmüş halde, tüm dünyasını ona bağlamış gibi bakıyordu. Ağlamaktan ve dondurucu soğuktan kurumuş dudaklarını zorlukla araladı.
"Lütfen..." dedi Şüheda, elini büyük bir güçlükle ileri doğru uzatarak. "Gitme. Kal yanımda."Balamir, kapının eşiğinde donakaldı. Sırtı Şüheda’ya dönüktü; yumruk yaptığı, cam kırıklarıyla paralanmış ellerinden süzülen kan, beyaz mermere katı seslerle damlıyordu.
İçindeki o yıkıcı, kan dökmek isteyen öfke ile Şüheda’nın o kimsesiz çığlığı arasında sıkışıp kalmıştı. Ağır nefesleri salonda yankılanırken, yavaşça arkasına döndü. Şüheda’nın o elaya çalan gözlerindeki yalvaran, o yetim kalmış bakışı gördü. O an anladı; Şüheda’nın şu an adalete, kana ya da intikama değil; sadece bu koca, acımasız dünyada sığınabileceği tek limana, onun sıcaklığına ihtiyacı vardı.
Balamir’in o yırtıcı, gergin duruşu yavaşça esnedi. Adımları bu kez öfkeyle değil, derin bir pişmanlık ve mutlak bir koruma içgüdüsüyle Şüheda’ya doğru yöneldi. Yeniden onun önünde diz çöktü.
Kendi sırtındaki o keskin kesim, sıcak siyah ceketi tek bir hamlede çıkarıp, Şüheda’nın sırılsıklam olmuş, tir tir titreyen omuzlarına özenle, incitmekten korkarak sardı. Ceketin içindeki o adam kokan sıcaklık Şüheda’nın tenine değdiği an, genç kız göğsüne dolan güvenle hafifçe irkildi.
Balamir, kanayan elini ondan gizlemeye çalışarak diğer elini yavaşça Şüheda’nın ıslak yanağına yerleştirdi. Başparmağıyla, gözünden süzülen o klorlu yaşı şefkatle sildi."Buradayım," dedi. Sesi bu kez bir fısıltıdan farksızdı ama içindeki ant, havuzdaki tüm sulardan, dünyadaki tüm kanunlardan daha derindi. "Gitmiyorum. Buradayım."
Şüheda, bu kelimelerin göğsünde yarattığı o ani, sarsıcı hafiflemeyle daha fazla dayanamadı. İleriye doğru atılıp kollarını Balamir’in boynuna doladı. Sırılsıklam, yoğun klor kokan bedeniyle Balamir’in o koruyan sıcak gövdesine sığındı. Hıçkırıkları adamın boynuna, siyah gömleğinin kumaşına gömülürken, Balamir de kollarını onun ince beline doladı; onu neredeyse mermer zeminden koparıp kendi içine gömmek, orada saklamak ister gibi sıkıca sarıldı. Dünyanın en acımasız, en yapay yerinde, o nemli ve karanlık yeraltı salonunda birbirlerine tutunmuş iki yara gibiydiler.
Birkaç dakika boyunca salonda sadece Şüheda’nın sarsılan omuzları ve Balamir’in dişlerini sıkarak aldığı derin, öfkeli nefesler işitildi. Şüheda başını hafifçe geri çektiğinde, bakışları yerde duran, Alya’nın suya ittiği ve Şüheda'nın havuzdan çıkarken kenara fırlattığı o sırılsıklam lacivert cübbeye ve ters dönmüş kepe kaydı.
Dört yılın, o bitmeyen yabancılık hissinin, çamurlu sokaklardan gelip bu pırıltılı koridorlarda verdiği burslu mücadelenin timsali yerde, kirli bir bez gibi ıslakça duruyordu.
"Buradan gitmek istiyorum," dedi Şüheda, sesi titreyerek. Bakışlarını o geçmişin artığı olan kumaş parçalarından kaçırdı. "Lütfen... Beni eve götür."
Balamir tek bir kelime bile etmedi. Şüheda'nın omuzlarındaki siyah ceketini düzeltti, önünü sıkıca kapattı. Yerdeki cübbeye ve kepe dönüp bakmadı bile; onları o karanlık salonun zemininde, ait oldukları o kibirli dünyanın artıkları olarak bıraktılar. Balamir, Şüheda’nın elini kavradı. Parmakları, genç kızın soğuktan morarmış parmaklarının arasına mühürlenir gibi kenetlendi.
Ana merdivenlerden, o pırıltılı kalabalığın içinden çıkmadılar. Balamir, okulun bodrum katından doğrudan spor salonunun arkasındaki eski, loş lojistik koridora açılan kapıyı biliyordu. Kimseye görünmeden, o şımarık çocukların zafer kahkahalarına maruz kalmadan, binanın arka bahçeye açılan demir acil çıkış kapısından dışarı sızdılar.
Dışarı çıktıklarında mezuniyet töreninin artık sonuna gelindiği hüzünlü melodilerden anlaşılıyordu. Bahçedeki bando susmuş, mikrofonlardan yükselen o resmi, kibirli konuşmalar yerini ayrılık müziklerine bırakmıştı. Tam o sırada gökyüzünde, yüzlerce öğrencinin aynı anda büyük bir neşeyle fırlattığı lacivert kepler havalandı.
Güneşi bir anlığına kapatan kara bir kuş sürüsü gibi göğe yükseldiler, ardından neşeyle yere döküldüler. Ama o yapay neşe, bu arka bahçenin kuytu, sıvası dökük duvarlarına ulaşamadan sönüp gidiyordu.Okulun o pırıltılı, acımasız dünyası arkalarında kalırken, Balamir Şüheda’yı kendi arabasına bindirdi.
Yolculuk, sabah geldikleri o gürültülü otobüs yolundan çok daha sessiz, çok daha ağırdı. Şüheda başını koltuğa yaslamış, Balamir’in ceketinin altından sızan o mutlak sıcaklıkla bedenindeki titremeyi dindirmeye çalışıyordu.
Araba lüks semtin düzgün, pürüzsüz asfaltından çıkıp Şüheda’nın mahallesinin o dar, Arnavut kaldırımlı ve çamurlu sokaklarına girdiğinde, zamanın ve mekânın o sert tezatlığı bir kez daha yüzlerine vurdu. Sabah panjurlardan sızan o uğursuz his, mahallenin üstüne çöken bu ikindi grileşmesiyle birlikte yeniden Şüheda'nın ense köküne yerleşti. Tehlike geçmemişti; sadece yer değiştirmişti ve şimdi kendi çöplüklerinde, o dar sokakların kuytusunda pusuya yatmış onları bekliyordu.
Arba, mahallenin o dar, Arnavut kaldırımlı ve çamurlu sokağına girdiğinde, tekerleklerin altından fırlayan taşların sesi sessizliği yırttı. Eski ahşap evlerin kambur gölgeleri, sıvaları dökülmüş yorgun duvarların arasından geçip Şüheda’nın evinin önüne geldiklerinde durdular.
Mahalle, kendi içine kapanmış bir mezarlık gibi sessizdi. Neco abisinin vardiyada olduğu, evin en kuytu, en korumasız saatlerinden biriydi.
Kapılar açıldı. Arabadan indiklerinde, Şüheda’nın üzerindeki o bembeyaz elbise, sokaktan esen sert rüzgârın etkisiyle ıslak tenine bir kez daha yapıştı. Havuzdan kalan o keskin klor kokusu, mahallenin eski isli, rutubetli havasına karışıyordu.
Balamir arabanın önünden dolanıp hızla onun yanına geldi. Şüheda’nın omuzlarındaki o ağır, simsiyah ceketi tek bir hamlede aldı. Genç kızın eve, kendi mahrem sığınağına bu parıltılı kolejin ya da kendi karanlık dünyasının iziyle girmesini istemez gibi ceketi kolunun üzerine bıraktı.
Şüheda, bembeyaz mezuniyet elbisesiyle, o sıvası dökük mahalle duvarının önünde çırılçıplak bir gururla baş başa kalmıştı.Balamir gitmedi. Aralarında sadece birkaç santimlik bir mesafe varken durdu. Bakışları, uzak coğrafyaların o sert, hırçın hatlarını taşıyan gözlerinde ilk kez böylesine korumasız bir endişeyle titredi.
Gitmekle kalmak, onu bu dünyaya bırakmakla kendi karanlığına çekmek arasında sıkışmış gibiydi."Girene kadar," dedi Balamir. Sesi bir emir kadar katı ama bir o kadar da çaresizce pürüzlüydü. "Kapıyı kilitleyene kadar buradayım."
Şüheda hafifçe başını salladı. Dudakları soğuktan ve yorgunluktan morarmıştı. Arkasını döndü, evinin o paslı pirinç mandallı dış kapısına doğru iki adım attı. Elini manda uzatmak üzereydi ki, içindeki o sabahtan beri göğsünü sıkan, havuzun karanlık sularında bile peşini bırakmayan uğursuz his bir anlığına göğsünü serbest bıraktı. Yüreğine ani, önüne geçilemez bir şefkat dalgası yayıldı.
Bu adam, onun bu hayatta sığınabildiği tek güvenli limandı ve bunu ona söylemeden o kapıdan içeri giremezdi.Mandalı bırakıp yavaşça arkasına döndü. Adımları mermer basamakta hafifçe çatırdadı. Balamir’in o endişeli, tavizsiz duruşuna doğru bir adım yaklaştı.
Yüzüne, sabahtan beri ilk kez maskesiz, tamamen Şüheda’ya ait olan o duru ve minnet dolu tebessüm yerleşti. Gözlerinin içindeki ela nehirler Balamir’in karanlığına aktı.
"Balamir..." diye fısıldadı.
Sesi titriyordu ama bu kez soğuktan değil, göğsünü dolduran o devasa hakikatten dolayıydı. "Her şey için... Yanımda olduğun, beni o karanlıktan çekip çıkardığın ve bana kimsesiz olmadığımı hissettirdiğin için teşekkür ederim. İyi ki—"
İyi ki varsın diyecekti. Dudakları o son kelimenin sıcaklığıyla şekil alırken, zaman ve mekân çiğ, sağır edici bir gürültüyle tam ortasından ikiye bölündü.
Güm.
Şüheda’nın cümlesi, dudaklarının kenarında asılı kalan o son kelime, katı ve muazzam bir darbeyle havada parçalandı. Görünmez, demirden bir el göğsünün tam ortasına, o tam Balamir’e teşekkür ederken sevgiyle genişleyen kalbinin üzerine tüm gücüyle vurdu.
Nefesi anında boğazında tıkandı, ciğerlerindeki tüm hava bir anda boşaldı. Acı, saliseler sonra kor bir demir gibi saplandı bedenine.
Balamir’in yüzündeki o sarsılmaz taş maskenin parça parça oluşunu, gözlerinde beliren o akılalmaz, vahşi dehşeti gördü. Balamir’in dudaklarının delice aralandığını, adını yırtılan bir çığlıkla haykırdığını gördü; ama bu ses ona çok uzaktan, derin bir suyun altından geliyormuş gibi boğuk ve anlamsız ulaştı.
Şüheda’nın dizlerinin bağı bir anda çözüldü. Bedeni öne doğru, tam da kalbini açtığı o adamın üzerine doğru devrilirken; Balamir dünyayı durdurmak ister gibi yırtıcı bir refleksle ileri atıldı ve onu yere düşmeden, delicesine kollarının arasında yakaladı.
Sokağın hemen köşesinde, motoru yüksek sesle çalışan simsiyah bir aracın lastikleri Arnavut kaldırımlarında feryat ederek uzaklaştı. Ama o ses, artık bu sokaktaki iki insan için de tamamen silinmişti.
Balamir, kaldırımın kenarındaki çamurlu toprağın üzerine diz çökmüş, Şüheda’nın sarsılan gövdesini göğsüne bastırmıştı. Delirmiş gibi, titreyen parmaklarını genç kızın göğsüne, o darbenin indiği yere, az önce teşekkür kelimelerinin yükseldiği o göğüs kafesine bastırmaya çalışıyordu.
Ancak parmaklarının arasından sızan o sıcak, koyu kırmızılık, hiçbir barajın tutamayacağı yıktı bir nehir gibi akıyordu.
Neco abisinin ekstra vardiyalarla aldığı, Banu’nun sabah özenle fermuarını çektiği o kare yaka, kumaşının kendinden dokulu çizgileriyle ışığı toplayan kusursuz, bembeyaz elbise; şimdi tam o minnet dolu cümlenin yarım kaldığı yerinden yayılan o vahşi kırmızıyla lekeleniyordu.
Beyaz kumaşın dokuları, kanı aç bir kurt gibi emiyor; o lekesiz beyazlık, saniyeler içinde ölümün o karanlık rengine teslim oluyordu. Şüheda'nın Balamir'e söyleyemediği o son sözler, beyaz kumaşın üzerinde kanlı birer mühre dönüşüyordu.
Şüheda’nın elaya çalan gözleri gökyüzüne, evinin o eski ahşap saçaklarına dikildi. Kirpikleri, panjur aralarından sızan o sabah ışığındaki gibi son bir kez titredi.
Dudaklarının kenarından sızan ince, sıcak bir kan damlasıyla birlikte son nefesi de sokağın isli havasına karışıp firar etti.Balamir’in paralanmış ellerindeki kendi kanı, Şüheda’nın elbisesinin üzerindeki o ölümcül kırmızıya karışırken; mezuniyet günü bitmiş, ama onların hikayesi, o beyaz kumaşın üzerine yazılan ve asla tamamlanamayacak olan o kanlı veda ile sonsuza dek mühürlenmişti.
Balamir’in göğsünden kopan o sağır edici, dünyayı yıkmak isteyen haykırış mahallenin duvarlarında yankılanırken, Şüheda’nın gözlerindeki ışık tamamen söndü.
Bölüm etkileşimi
