11. bölüm / 25
Sansürsüz TeklifUcuz düşler
Bölümler 25Şu an: Ucuz düşler
- 1 Tozlu Sokaklar2.686 kelime
- 2 Maskelenmiş sırlar3.836 kelime
- 3 Yersiz hesaplaşma3.837 kelime
- 4 Sansürsüz teklif3.289 kelime
- 5 Açık yara2.950 kelime
- 6 Yeminli şefkat3.113 kelime
- 7 Yıkıcı kıvılcım4.199 kelime
- 8 Ürkek kaçış2.935 kelime
- 9 Ölümcül kontra3.126 kelime
- 10 Fersahlarca uzak2.048 kelime
- 11 Ucuz düşler3.721 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 Son Raund2.939 kelime
- 13 Sessiz çıglık2.395 kelime
- 14 Parıltılı tuzak4.781 kelime
- 15 Yıldızlar kadar4.961 kelime
- 16 Rüzgara karşı4.837 kelime
- 17 Son sürat4.252 kelime
- 18 Cam tavanlar2.888 kelime
- 19 Derin mavi3.450 kelime
- 20 Zehirli fısıltı4.021 kelime
- 21 Son bakış6.423 kelime
- 22 Kristal gerilim4.243 kelime
- 23 Can kırıkları2.826 kelime
- 24 Geçmişin izinde3.471 kelime
- 25 Buz kırağı4.707 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Haziran güneşinin ilk sıcak dalgaları, okul bahçesinin üzerine serilmiş taze biçilmiş çim kokusuyla birleşiyordu. Bahçeyi çevreleyen yüksek beton duvarların dibindeki pembe zakkumlar, hafif esen rüzgarla birlikte kuruyan taç yapraklarını nemli zemine döküyordu.Okul binasının devasa cam cephesinden yansıyan parlak, çiğ ışık, bahçenin ortasındaki asırlık çınar ağacının koyu gölgesiyle amansız bir çizgiyle kesişiyordu. Şüheda, tam bu çizginin sınırında, ahşap çıtaları sıcaktan yer yer çatlamış, yeşil boyası soyulmuş bir bankta tek başına oturuyordu.
Üzerinde, okulun yazlık üniforması olan açık mavi, keten dokulu kısa kollu bir lakos tişört, altında ise düz kesim siyah bir kumaş pantolon vardı. Dün gece havuzun paslı suyunda parçalanan, tırnak dipleri sızım sızım sızlayan parmak uçlarını, kollarını göğsünde sıkıca kavrayarak koltuk altlarına gizlemişti. Yaz sıcağında bu defansif oturuş emanet gibi duruyordu ama içindeki o amansız huzursuzluğu saklamanın başka yolu yoktu.
Gözleri çaresizce bahçe kapısına çakılı kalmıştı; dün gece yaşanan o cehennemden sonra Banu’nun sesine, o düz ve tehlikesiz dostluğuna bir sığınak gibi ihtiyacı vardı.Fakat Banu bugün ilk derslere geç kalacaktı. Kapıdan süzülenler ise sadece hayatın dertlerinden bihaber, gürültüyle gülüşen diğer sınıfların öğrencileriydi.Bahçedeki bu yapay ve durağan düzen, gölgenin içinden sıyrılan bir çift temiz, beyaz spor ayakkabının ritmik sesiyle bozuldu. Şüheda’nın o ürkek ve savunmasız duruşunu uzaktan fark eden Berk, adımlarını doğrudan yeşil banka doğru yönlendirdi.
Üzerindeki okul lakosu jilet gibi ütülüydü, omzuna tek kolla astığı siyah sırt çantası her adımda gövdesine kibirli bir ritimle çarpıyordu. Berk, Şüheda’nın tam önünde durup çınar ağacının gölgesini genç kızın üzerine bir örtü gibi düşürdüğünde, yüzünde her şeyden haberdar olduğunu iddia eden o mesafeli, sinir bozucu tebessüm vardı.
Aslında Berk, dün gece o karanlık deponun içinde yaşanan o ölümcül detayların hiçbirini; ne o paslı havuzu, ne saniyeleri sayan o düzeneği ne de Şüheda’nın kanayan parmaklarını biliyordu. Onun bildiği tek şey; Balamir’in dün gece mahalleyi birbirine kattığı, Şüheda’nın bir şekilde bu pisliğin tam ortasında kaldığı ve Horozcu’nun adamlarının artık bu kızın izini sürdüğüydü.Şüheda’nın ürkekçe kafasını kaldırıp kendisine bakmasını fırsat bilerek, bankın boş kalan ucuna, aralarında tam iki karışlık emniyetli bir mesafe bırakarak oturdu."Banu bugün ilk dersi kaçıracak," dedi Berk, gözlerini bahçe kapısından ayırıp Şüheda’nın açık mavi tişörtünün yakasına dikerek. Sesi, bahçedeki öğrencilerin uğultusunu bıçak gibi kesecek kadar net ama sadece ikisinin duyabileceği kadar tekinsiz bir fısıltı raddesindeydi. "Ve dürüst olmak gerekirse Şüheda, şu an bu şehirde en son isteyeceğin şey, ne tarafa koşacağını bilmeden ortalıkta dolanmaktır."Şüheda, gizlediği ellerinin acısıyla kollarını daha da sıkı kavrayarak Berk’e döndü.
"Ne demeye çalışıyorsun Berk? Sabah sabah senin imalarını çekecek durumda değilim."Berk, sırtını bankın ahşap arkalığına rahatça yaslayıp ses tonundaki o sahte kibarlığı bütünüyle sildi. Geride sadece soğuk bir gerçekçilik kalmıştı."Dün gece Balamir yine birilerinin canını sıktı. Klasik Balamir işte... Ama bu sefer arkasında bıraktığı enkaz sensin.
Onun o gölgesinde durduğun sürece, ucu ona dokunan her namlu önce senin şakağına dayanacak. Kendi başına o heriflerle baş edemezsin, bunu sen de biliyorsun."Berk, aralarındaki mesafeyi kapatmak ister gibi hafifçe öne doğru eğildi. Gözleri Şüheda’nın yüzündeki en ufak bir sekmeyi bile kaçırmak istemez gibi kısıldı."Sana bir kahramanlık teklif etmiyorum, yanlış anlama.
Ama sokaktaki adamların diline düşmek istemiyorsan, statünü değiştirmek zorundasın. Önümüzdeki mezuniyet balosuna benimle geliyorsun. Herkes senin artık Balamir'in ayak işlerini yapan o sahipsiz kız olmadığını, benim yanımda durduğunu görecek. Horozcu’nun adamları bile babamın adının geçtiği bir kadına yaklaşmadan önce iki kez düşünür. Güvende olmak istiyorsan, bu faturayı ödemek zorundasın."
Şüheda, duyduklarıyla birlikte donakaldı. Karşısındaki çocuk ona yardım etmiyordu; düştüğü yangını fırsat bilip onu kendi vitrinine bir süs eşyası gibi yerleştirmeye çalışıyordu. İçindeki o büyük şaşkınlık dalgası, dün gecenin yorgunluğunu bir anlığına sildi.
Balamir’in adını bu kadar rahat telaffuz etmesi omurgasından aşağı soğuk bir ürpertinin yayılmasına neden oldu. Bu çocuk, göründüğünden çok daha derin sulara olta atıyordu.
Yine de boyun eğmedi. Kollarını sakladığı yerden çıkarmadan bankta dikleşti ve sesine bulabildiği en amansız zehri kattı:"Benim kimsenin gölgesine de korumasına da ihtiyacım yok, Berk. Hele ki senin gibi bunu bir pazarlık malzemesi haline getiren birine asla."Berk, genç kızın bu sert çıkışıyla geri adım atmak yerine, dudaklarının kenarına o sinir bozucu, zafer kazanmış gülümsemeyi yerleştirdi.
Arkasına yaslanıp gözlerini kıstı. Tuzağın en can alıcı halkasını devreye sokma vakti gelmişti."Korunmaya ihtiyacım yok derken bile sesin titriyor Şüheda," dedi, sesindeki sahte şefkat yerini tamamen acımasız bir manipülasyona bırakırken. "Asıl mesele ne biliyor musun? Sen o serseriyi korumaya çalışıyorsun. Kendini feda ederek onun peşindeki belaları dağıtabileceğini sanıyorsun. Ya da daha kötüsü...
Kendini onun o karanlık dünyasına ait hissediyorsun. Yoksa... O kural tanımaz boksöre karşı bir şeyler mi hissediyorsun? Kendini onun kollarına bırakmak, o tekinsiz ateşte yanmak hoşuna mı gidiyor?"
"Saçmalama!" diyerek sözünü kesti Şüheda. Kalbi, Berk’in bu isabetli ama bir o kadar da kirli imasıyla deli gibi çarpmaya başladı. Balamir’e karşı hissettiği o karmaşık, can yakıcı ve adlandırılamayan duyguların bir başkası, özellikle de Berk tarafından bu şekilde yüzüne vurulması canını yaktı.
Eğer şu an geri adım atarsa, Berk’in bu iddialarını, yani Balamir’e zaafı olduğunu kabul etmiş olacaktı. Kendini, Balamir'i ve o tehlikeli dünyayı tamamen reddetmek, Berk'e de yanıldığını kanıtlamak zorundaydı.Berk, kızın gözlerindeki o panik ve hırs karışımı parıltıyı görünce ağını iyice daralttı. "Eğer yanılıyorsam bunu herkese kanıtla o zaman. Mezuniyet balosunda koluma gir.
Herkese Balamir’in senin için sadece geçmişte kalmış tekinsiz bir hiç olduğunu, senin ait olduğun yerin benim yanım olduğunu göster. Göster ki, hem Horozcu’nun adamları senden elini çeksin hem de o boksör senin onun için bir hiç olduğunu anlasın. Tabii... Eğer ondan kopamayacak kadar derine batmadıysan."Şüheda, Berk’in kurduğu bu psikolojik çemberin içinde nefes alamadığını hissetti. Berk, onu öyle bir noktadan vurmuştu ki, teklifi reddetmek Balamir’e olan zaafını itiraf etmek demekti.
Aynada gördüğü o çökmüş kızın intikamını almak, Balamir’in dün geceki o kahredici sessizliğinin hesabını sormak istercesine gözlerini Berk’in gözlerine dikti. Sesindeki tüm titremeyi sildi, yüzüne buzdan bir maske taktı."Çok ileri gidiyorsun, Berk. Ortada kanıtlanacak ya da hissedilen bir şey yok," dedi, sesini küçümseyici bir tona büründürerek.
"Eğer çok istiyorsan, o baloya seninle gelirim. Ama bunu gözünde büyütme. Bu benim için sadece basit, sıradan bir mezuniyet balosundan ibaret. Yanımda kimin durduğunun ya da o takım elbisenin içinde kimin olduğunun benim için hiçbir önemi yok. Sadece bir gece. Hepsi bu."Berk, aradığı o kesin teslimiyeti aldığında gözlerinde kibirli bir tatmin parıldadı. Şüheda’nın bu hamleyi sadece bir "balo" olarak basitleştirerek gururunu kurtarmaya çalıştığının farkındaydı ama oyunun kurallarını artık kendisi yazıyordu. Şüheda, Balamir’e olan öfkesi ve inkarı yüzünden Berk’in sinsi tuzağına kendi ayaklarıyla yürümüştü.
Berk ayağa kalktı, tişörtünün önünü düzeltti ve Şüheda’ya üstten bakan o bakışıyla son darbeyi vurdu: "Gecenin ne kadar basit olacağına o gün karar veririz. Görüşürüz, Şüheda."Berk’in arkasında bıraktığı o zehirli havada Şüheda, çınar ağacının gölgesine sığınmış dalgın dalgın oturuyordu. Zihni darmadağındı. Tam o sırada bahçe kapısından aceleci, telaşlı adımlarla Banu girdi. Etraftaki öğrencileri yara yara ilerlerken, Şüheda’nın bankta tek başına oturduğunu fark edince adımlarını daha da hızlandırdı.
Dün gece yaşanan o dehşetten, Berk’in az önce kurduğu sinsi pusu ve şantaj kokan teklifinden tamamen habersiz, heyecanla arkadaşının yanına ilişti. Yüzünde muzip, kurcalayıcı bir gülüş vardı."Kızım, uzaktan gördüm de..." diyerek Şüheda’nın omzuna hafifçe vurdu, sesi katıksız bir merakla tınlıyordu. "İnanmıyorum sana! Az önce yanından ayrılan Berk miydi o? Okulun en ulaşılamaz çocuğu resmen senin dibinde bitmiş.
Kızım sen neymişsin ya, tüm okul bu çocuğun etrafında dönüyor!"Banu’nun o hesapsız sözleri Şüheda’nın içinde büyüyen o ağır karmaşayı adeta tetikledi. Saklanmaya, görünmez olmaya çalıştıkça spot ışıklarının üzerine çevrilmesi ruhunu daraltıyordu. Hafifçe geriye çekildi, üzerindeki o baskıyı savuşturmak ister gibi yapay bir sakinlikle konuştu:"Saçmalama Banu," dedi, bakışlarını yere dikerek.
"Öyle abartılacak bir şey yok. Berk sadece... Önümüzdeki mezuniyet balosuna birlikte gitmek istediğini söyledi, o kadar."Banu duyduğu bu cümleyle birlikte oturduğu bankta adeta zembereğinden boşanmış gibi sıçradı. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açıldı. Şüheda’nın omuzlarını yakalayıp sarsmaya başladı, içindeki heyecanı zapt edemiyordu."Ne?! Dalga mı geçiyorsun kızım sen benimle?
Berk sana baloya gitmeyi mi teklif etti?" diye adeta çığlık attı. Bahçedeki birkaç öğrenci meraklı gözlerle dönüp onlara baktığında, dudaklarını birbirine bastırıp sesini biraz kıstı ama coşkusu zerre azalmamıştı. "Eee? Sen ne dedin? Çabuk söyle, ne dedin adama?"Şüheda, arkadaşının gözlerindeki o saf sevinçle yüzleşemedi.
Bakışlarını hızla kaçırdı ve boğazındaki düğümü yutkunarak, "Kabul ettim," diye fısıldadı.Banu aldığı bu cevapla birlikte sarsıldı, neşesi bir anlığına dondu. Şaşkınlıkla sırtını bankın ahşap arkalığına yasladı. Şüheda’yı ilk defa görüyormuş gibi, onu baştan aşağı süzmeye başladı. Yüzündeki o coşkulu ifade, yerini yavaşça kuşkulu bir hayrete bırakıyordu. Dostunun bu donuk, ruhsuz tepkisi, arkasındaki tekinsizliği sezdirmis gibiydi.
"İnanmıyorum sana... Şaka gibi gerçekten," diye mırıldandı, kafasını iki yana sallayarak. "Nasıl olur ya? Birkaç haftada ne değişti Şüheda? Bu zengin bebeleriyle, Berk’le falan dört senedir aynı okulda beraber okuyoruz biz. Dört senedir yüzümüze bakmayan, bizi adeta görmezden gelen bu tiplerin, tam okul bitimine yakın birdenbire sana bu kadar büyük bir ilgi göstermelerini gerçekten anlamıyorum. Neler dönüyor kızım, bana anlatmadığın bir şey mi var?"
Şüheda, arkadaşının bu can alıcı ve son derece haklı soruları karşısında ezildiğini hissetti. Ne diyeceğini, nasıl bir yalan söyleyeceğini bilemedi. Banu sonuna kadar haklıydı; dün geceye kadar okulun görünmez kızıydı, şimdi ise yeraltı dünyasının hesaplaşmalarına meze oluyordu.
Berk’in bu ani, yırtıcı ilgisi, Balamir’in hayatına girmesiyle başlayan o karanlık zincirin en sinsi halkasından başka bir şey değildi. Ama dün geceyi, o saniyelerle yarışan ölüm havuzunu, Balamir’in göğsüne vurduğu o çaresiz yumrukları ve onunla yaptığı o gizli ayrılık anlaşmasını Banu’ya anlatamazdı. Onu bu pisliğe ortak edemezdi.
Banu yanından hiç susmadan o parlak hayalleri sıralayıp neşeyle konuşmaya devam ederken, Şüheda’nın içi içini kemiriyordu. Arkadaşının sesini duyuyor ama kelimeler zihninde birer gürültüye dönüşüp buharlaşıyordu. Bakışlarını çınar ağacının toprağı yırtan kalın köklerine dikmiş, vicdanıyla amansız bir kavgaya tutuşmuştu.Gerçekten doğru bir karar mı vermişti?Berk’in o parlak gözlerinin arkasında bir çıkar ilişkisi yattığını hissetmemek için kör olmak gerekirdi.
Ama Balamir... Balamir’in o insanı dipsiz bir girdap gibi içine çeken yörüngesinden kaçmanın, canını korumanın başka bir yolu yoktu. Şüheda derin, titrek bir nefes alıp ellerini sakladığı yerden çıkardı. Parmak uçlarındaki o ince, zonklayan sızıyla dün geceyi düşündü.Onun hayatını iki kez kurtardım, diye geçirdi içinden, kendini ikna etmek istercesine. Stadyumda ve dün gece o pis deponun zeminindeki ölüm havuzunda...
Balamir’e borçlu değildi. Aksine, Balamir ona bir hayat borçluydu. Son maçla birlikte aramızdaki o görünmez anlaşma tamamen bitecek ve o bir daha asla karşıma çıkmayacak. Kendini bu yalana inanmaya zorladı.Tam o sırada, zihnine aniden saplanan başka bir acı gerçekle sarsıldı. Dün gece... O pis adamların onu siyah cipe bindirdiği, her şeyin birbirine girdiği o kargaşa anında, binbir hayalle, harçlıklarını biriktirerek aldığı o mavi pırıltılı balo elbisesi elinden kayıp gitmişti.
Mahallenin tozlu kaldırımına düşmüş, Horozcu’nun adamlarının kirli, ağır postalları altında çiğnenip yırtılarak yok olmuştu.Şüheda’nın gözleri aniden doldu, boğazı cayır cayır yandı. Berk’in teklifini sırf Balamir’e olan öfkesinden ve inkarından dolayı kabul etmişti, her şeyi göze almıştı ama şimdi ortada giyebileceği bir elbise bile kalmamıştı.
Kumbarasındaki son kuruşuna kadar o elbiseye harcamışken, şimdi o gece ne yapacaktı? O zengin çocuklarının arasına nasıl gidecekti? Kendini hiç bu kadar çaresiz, çıplak ve savunmasız hissetmemişti.Bahçe kapısındaki zilin keskin sesi bahçedeki uğultuyu bıçak gibi böldüğünde, Şüheda daha fazla dayanamadı.
"Yürü Banu, ders başladı," diyerek arkadaşını kolundan yakaladığı gibi peşinden sürükledi.İki genç kız, yeşil ahşap banktan doğrularak bahçenin o çiğ, parıltılı yaz sıcağını arkalarında bıraktı ve okul binasının serin koridorlarına doğru adımladı. Sınıfa geçip sıralarına oturduklarında, sene sonunun o gevşek disipliniyle ders çoktan başlamıştı.
Sınıfın kalın perdeleri yarı yarıya çekilmiş, akıllı tahtada loş bir ışıkla yabancı bir dram filmi oynatılıyordu. Sınıftakilerin bir kısmı gözlerini ekrana dikmiş, geri kalanı ise arka sıralarda fısıldaşarak kendi dünyalarına çekilmişti.Şüheda başını soğuk pencere camına yasladı, gözlerini tahtada dönen renkli görüntülere dikti.
Filmdeki karakterler konuşuyor, sahneler hızla akıp gidiyordu ama Şüheda tek bir kareyi bile zihninde birleştiremiyordu. Ekrandaki her loş sahnede, dün gece deponun zemininde yansıyan o kan kırmızısı sayacın ışıklarını görüyor, Balamir’in ensesine dikilen o uğursuz namlunun sesini işitiyordu.Saatler birbirini kovalayıp nihayet öğle zili acı bir tınıyla çaldığında, kendilerini okulun gürültülü ve tıklım tıklım dolu yemekhanesinde buldular.
Havalandırmadan yayılan ağır yemek kokuları, yüzlerce metal çatal bıçağın porselen tabaklara vurma sesi devasa bir uğultu yaratıyordu. Şüheda ve Banu metal tepsilerini alıp her zamanki gibi cam kenarındaki o kuytu, gözlerden uzak masalardan birine bıraktılar.
Tam sandalyelerini çekip oturmuşlardı ki, yemekhanenin o kendi halindeki gürültülü havası bir anda bıçak gibi kesildi. Tavandaki pervanelerin sesi bile duyulur olmuştu.
Kapıdan giren Berk, üzerindeki jilet gibi ütülü lakos tişörtü ve elindeki tepsisiyle, etrafındaki hiçbir bakışı umursamayan o tanıdık, kibirli eminlikle doğrudan Şüheda’nın oturduğu masaya doğru yürüdü. Yan masalarda oturan Alya ve yanındaki kız grubu, ellerindeki çatalları havada asılı bırakmış, gözlerini faltaşı gibi açmışlardı. Merakla karışık bir kıskançlıkla bu sahneye kilitlendiler. Berk, üzerindeki onlarca gözü hiçe sayarak Şüheda’nın tam karşısındaki sandalyeyi çekti ve büyük bir rahatlıkla oturdu.Şüheda, parmaklarındaki sızlayan yaraları masanın altında birbirine bastırarak gizlemeye çalışırken kaşlarını çattı. Sesini sadece masadakilerin duyabileceği, keskin ve mesafeli bir tonda tutarak, "Berk, ne yapıyorsun burada?" diye sordu. "Neden karşımda oturuyorsun?"Berk, elindeki metal çatalı tabağındaki yemeğe daldırırken o parıldayan gözlerini Şüheda’ya dikti.
Yüzünde o kusursuz, her şeyi kontrol altında tuttuğunu bilen tebessüm vardı. "Sadece yemek yiyorum Şüheda, abartılacak bir şey yok," dedi. Sesindeki o aşırı rahatlık insanı çileden çıkaracak cinstendi. Ardından yan masalardan yükselen uğultuya ve Alya'gillerin dik dik bakan gözlerine hafifçe göz ucuyla bakıp keyifle güldü.
"Neden bu kadar şaşırdın ki? Aynı masada oturmamızı yasaklayan gizli bir kural mı var bu okulda?"Şüheda bu ukala, ne yaptığını çok iyi bilen tavır karşısında öfkeyle doldu. Tam tepsisini alıp masayı terk etmeye yeltenecekti ki, yanındaki Banu durumdan hem gerilmiş hem de bu ani ilginin büyüsüne kapılmış bir halde hemen onun koluna yapıştı. Şüheda’yı sertçe kendine doğru çekip kulağına eğildi. Dudaklarını neredeyse hiç kıpırdatmadan, adeta dişlerinin arasından fısıldadı:"Saçmalamayı kes, otur şuraya.
Çocuk resmen ilan-ı aşk eder gibi tüm okulun önünde masamıza oturdu, kalkıp gidersen rezil oluruz. Ye yemeğini."Banu, masadaki o buz gibi gergin havayı dağıtmak ve Berk'in o ezici aurası altında ezilmemek istercesine hemen savunma mekanizması olarak neşeli bir edayla devreye girdi. Geçen haftaki stadyum maçına dair anlattığı komik birkaç okul hikayesiyle masadaki sessizliği kapatmaya çalıştı.
Berk, çatalını tabağının kenarına bırakıp bembeyaz dişlerini sergileyerek rahat bir kahkaha attı.Banu onun bu olumlu tepkisiyle rahatlayıp konuşmaya devam ederken, Şüheda masanın altında tırnaklarını etine bastırıyordu. Şüheda için bu anlar tam bir işkenceydi; Berk’in bu hamlesiyle kendisini nasıl bir koz olarak etrafa sergilediğini görüyor ama Banu’nun bu iyi niyetli, kör çabasına engel olamıyordu. Dün gece ölümden dönen kendisi değilmiş gibi, şimdi bu ucuz okul oyunlarının tam ortasında kalmıştı.
Onlar yemeklerini bitirmek üzereyken, yemekhanenin diğer ucundaki masalardan eş zamanlı olarak telefon bildirim sesleri, ardı ardına yükselen şaşkınlık nâraları duyulmaya başladı
Birkaç saniye içinde Alya ve yanındaki kız grubunun gözleri, şok içinde tamamen Şüheda’nın masasına kilitlendi. Herkes fısıldaşarak telefon ekranlarını birbirine gösteriyor, masanın fotoğrafını çekmeye çalışıyordu. Banu’nun cebindeki telefon da masanın üzerinde ardı ardına titredi. Banu merakla ekranı açtığında yüzündeki o meraklı ifade bir anda buz kesti.Okulun o acımasız ve kontrolsüz dedikodu kanalına az önce bir mesaj ve uzaktan gizlice çekilmiş net bir fotoğraf düşmüştü. Banu, titreyen elleriyle ekranı Şüheda’ya doğru çevirdi.
Grubun üst kısmında aynen şu cümleler akıyordu:[MAVi / İTİRAF]
Millet, yemekhaneye acil bakın. Kartlar yeniden dağıtılıyor. Bizim kimseyi beğenmeyen Berk Uraz, sabahtan beri peşinde dolandığı Şüheda’nın masasına bizzat çökmüş durumda.
Şu an karşılıklı yemek yiyorlar. Şoktayız. Alya ve tayfasına ambulans çağırın, kızlar masayı yumrukluyor.Şüheda ekrandaki yazıları okurken, Berk’in yüzündeki o her şeyi önceden planlamış sinsi tebessümün daha da büyüdüğünü gördü. Berk telefonuna bakmıyordu bile; çünkü bu mesajın düşeceğini, bu algının nasıl yaratılacağını zaten biliyordu. Tuzağını kurmuş, Şüheda’yı kendi vitrinine çekmek için ilk piyonu oynamıştı.Berk, tabağındaki son lokmayı da aynı sinir bozucu, meydan okuyan rahatlıkla bitirdi.
Peçetesiyle dudaklarını yavaşça sildi. Şüheda’nın gözlerinin içine bakarak hafifçe başını eğdi ve tepsinini alarak masadan kalktı. Onun gidişiyle birlikte yemekhanedeki fısıltılar yeniden alevlendi. Şüheda, üzerine dikilen o meraklı ve haset dolu bakışların altında bir saniye daha kalmaya dayanamıyordu. Masadaki bardağa uzanan elleri titriyordu. Banu’nun kolunu sertçe kavradı, "Kalkıyoruz," dedi ve itiraz etmesine fırsat vermeden arkadaşını peşinden sürükleyerek o boğucu kalabalığın içinden çıkardı.Nihayet okulun son zili acı bir tınıyla çaldığında, Şüheda üzerindeki o görünmez ağırlığı fırlatıp atmak ister gibi çantasını omzuna takıp kendini bahçeye attı.
Haziran sıcağı beton zeminden yukarı doğru dalga dalga yükseliyordu. Bahçedeki o eski yeşil bankın önüne geldiklerinde, Şüheda elini refleksle pantolonunun cebine attı. Boşluğu hissedince adımları birden kesildi. Çantasının fermuarını panikle açıp içini altüst etti ama aradığı şey orada değildi.Banu, elindeki çantalardan ve sıcaktan bunalmış bir halde oflayıp puflayarak banka çöktü. "Ne oldu yine? Ne unuttun Şüheda?" diye sordu, alnındaki terleri silerken."Evin anahtarı..." dedi Şüheda, sesi endişeyle kısılarak. "Dolapta kalmış. Kitapları yerleştirirken rafa bırakmıştım, almayı unuttum."Banu gözlerini devirip arkasına yaslandı. "Git al hadi, ben buralarda, şu gölgede oturup seni bekliyorum.
Sakın oyalanma, eridim burada."Şüheda, serin okul binasının kapısından tekrar içeri süzüldü. Çıkış saatinin üzerinden zaman geçtiği için koridorlar tamamen boşalmış, o gürültülü hengame yerini tekinsiz ve derin bir sessizliğe bırakmıştı. Adımlarının çıkardığı ekolar boş duvarlarda yankılanıyordu. Kendi dolabının olduğu üst kata doğru merdivenleri çıkan Şüheda, koridorun o tenha, loş köşesinden gelen boğuk ve sert sesleri duyunca duraksadı. Sesler tanıdıktı; biri zihnini bulandıran o karanlığın sahibi, diğeri ise kendisini o karanlıktan koruyacağını iddia eden sinsi avcıydı.
Duvarın arkasına sinip gizlice baktığında, gördüğü manzara karşısında göğsü sıkıştı, nefesi kesildi.Balamir, o simsiyah, dizginlenemez öfkesiyle tam oradaydı. Berk’i koridorun taş duvarına sırtı çatırdayacak kadar sertçe yaslamış, nasırlı ve iri eliyle onun jilet gibi ütülü lakos gömleğinin yakasını sımsıkı kavramıştı. Balamir’in gözlerinden adeta saf, katıksız bir nefret okunuyordu. Berk’in yüzüne doğru öfkeyle eğilerek, dişlerinin arasından o tekinsiz, derinden gelen ses tonuyla konuştu:"Sen sadece arkadan iş çeviren bir korkaksın, Berk. Bunu o zavallı kafana kazı.
Benim etrafımda dolanmayı da, benim olan şeylere el uzatmayı da keseceksin. Sizin o parayla satın aldığınız dünyaya benzemez sokak. Seni o duvarın içine gömerim, anladın mı? Gömerim!"Berk, sırtı sert betona çakılmış, yakası Balamir’in devasa elinde buruşmuş olmasına rağmen o kibirli duruşundan milim ödün vermiyordu.
Yüzündeki o meydan okuyan, sınırları zorlayan sinsi tebessümü koruyarak Balamir'in gözlerinin içine dik dik baktı. Ses tonu, bir ceset kadar sakindi:"Kendini kandırmaya devam et, Balamir... Güç bende olmadığı sürece o sokağın hiçbir hükmü yok. Çok yakında, senin o çok güvendiğin gözlerinin önünde her şey ama her şey benim olacak. Elinde avucunda ne varsa alacağım senden. İzle ve gör."Bu sözler, Balamir’in içindeki o vahşi, sınır tanımayan canavarı tamamen uyandırdı. Gözü dönen genç adam, acımasız bir hırıltıyla o devasa, nasırlı yumruğunu havaya kaldırdı.
O yumruk, Berk’in o kusursuz, kibirli yüzünü un ufak etmek üzere havada gerildi. Kemiklerin birbirine sürtünme sesi boş koridorda çınladı.Tam o saniyede Şüheda, aralarındaki tüm o mesafeyi, dün geceki korkuyu ve kendi koyduğu sınırları unutup hiç düşünmeden koridorun ortasına fırladı. Balamir'in havaya kalkan kolunun önüne, gövdesini siper edercesine atıldı ve parmaklarındaki sızlayan yaralara aldırmadan Balamir’in göğsüne doğru ellerini uzattı."Dur! Yapma, bırak onu!" diye haykırdı Şüheda. Sesi boş sınıfların duvarlarına çarpıp yankılandı.
Balamir, aniden önünde biten bedenle ve göğsüne temas eden o ürkek dokunuşla irkildi. Havada çakılı kalan yumruğu tir tir titriyordu. Gözlerini yavaşça Berk’ten ayırıp Şüheda’ya çevirdi. Genç kızın dünkü havuzda parçalanmış, yara bantlarıyla sarılı parmak uçlarını tam kalbinin üzerinde gördüğünde, zihnindeki o vahşi öfke bir anlığına duraksadı.
Balamir'in kalbinin derinliklerine zehirli bir sızı saplandı. Ancak içindeki hırs ve yıkım o kadar büyüktü ki, Şüheda’ya dişlerini birbirine vuracak kadar sıkarak, gözlerinden ateş fışkıran bir nefretle baktı. Kelimeler boğazında düğümlendi; tek bir kelime bile etmedi. Yakasını aniden bıraktığı Berk’i duvara sertçe çarparak arkasını döndü.
Koridorun karanlığında, ağır ve gürültülü adımlarla, arkasında bıraktığı enkazı umursamadan hızla uzaklaştı.Koridorda sadece Şüheda ve Berk kalmıştı. Berk, Balamir’in gidişinin ardından Şüheda’ya tek bir kelime bile söylemedi, teşekkür dahi etmedi. Yüzündeki o donuk, kibirli ifadeyi bozmadan buruşan lakos tişörtünün yakasını iki eliyle yavaşça düzeltti. Omzundan kayan sırt çantasını sabitledi ve Şüheda’nın şaşkın bakışları altında, sanki az önce ölümden dönen kendisi değilmiş gibi büyük bir soğukkanlılıkla koridordan yürüyüp gitti.
Şüheda, koridordaki o buz gibi hesaplaşmanın, havada kalan o yumruğun şokunu henüz atlatamazken dolabından anahtarı nasıl aldığını bile hatırlamadı. Kendini okul binasından dışarı, bahçenin parıltılı yaz sıcağına attı. Bankta oflayıp puflayarak bekleyen Banu, arkadaşının kapıda belirdiğini görür görmez yerinden fırladı.
Şüheda’nın elindeki anahtara ya da yüzündeki o bembeyaz, solgun ifadeye bakacak durumda değildi; elindeki telefonda dönen dedikodu kazanı onu heyecandan delirtmek üzereydi.Banu, Şüheda’nın koluna heyecanla girip onu caddeye doğru çekiştirirken, bir yandan da onun hızlı adımlarına ayak uydurmaya çalışıyordu. Gözlerini ekrandan bir milim bile ayırmadan, "Kızım, dur durak bilmiyorlar! Mavi itiraf yıkılıyor resmen," diyerek ekrandaki mesajları şaşkınlıkla okumaya başladı. İtiraf grubuna düşen yeni mesajlar gerçekten de iddialıydı:
[MAVİ / İTİRAF] 🚨🤫Öğlen yemekhanede gördüklerimiz halis miydi yoksa toplu illüzyon mu? Şok üstüne şok! Bizim ulaşılamaz Berk Uraz sonunda birine yüz verdi beyler bayanlar. Kızın masasına bizzat çöküp ortamı alev fırlattı resmen... Yalnız Şüheda’daki o cool duruş, o kimseye eyvallahı olmayan sakinlik şaka mı? Bugün o mavi lakos kombiniyle yürürken fark ettim, fena ters köşe yaptı herkesi. Gelelim asıl bombaya: Kraliçemiz Alya şu aralar o dokunulmaz ikon tahtını mı kaybediyor acaba? Kendisi ve tayfası şu an kıskançlıktan kriz geçiriyor olabilir, acil birileri masaya mendil yetiştirsin...
Banu ekranı yukarı doğru kaydırdıkça Şüheda’nın içindeki o karmaşa ve tiksinti daha da büyüyordu. Popülerlik ya da insanların onun hakkındaki bu övgü dolu, sığ sözleri şu an umurunda olan son şeydi; zihni hala Balamir’in o sıkılı yumruğunda ve Berk’in "her şeyi elinden alacağım" diyen o buz gibi yemininde takılı kalmıştı. Onların arasındaki bu savaş, okul sınırlarının çok ötesindeydi.Tam o sırada Banu, ekranı yukarı kaydırıp grubun katılımcı listesine baktı.
Yüzündeki o neşeli ifade aniden söndü; omuzları düştü ve dudaklarını büzerek ofladı."Ya şaka gibi gerçekten..." diye mırıldandı Banu, masadaki o ezici ilgiden kendine de bir pay çıkarmak ister gibi. "Koca okulda yüzlerce kişi var, son bir saattir elli tane mesaj atılmış ama yanındaki o fıstık gibi kız kim, stadyumdaki maçları kim anlattı diye bir kişi bile mi merak etmez? Gerçekten vizyonsuz bu okulun çocukları, bozuldum valla!
"Şüheda, arkadaşının bu çocuksu, ortamı yumuşatmaya çalışan alınganlığı karşısında hafifçe tebessüm etmek zorunda kaldı. Banu’nun bu saf dünyası, az önce koridorda şahit olduğu o tehlikeli gerçeklikten onu bir anlığına da olsa uzaklaştırmıştı. Caddenin gürültüsü arasında Banu’nun elindeki telefonu hafifçe aşağı doğru itti."Saçmalama Banu," dedi, ses tonundaki bıkkınlık her kelimesinden okunuyordu. "Şu yazılan çirkin ifadelere bir baksana... İnsanları kendilerine malzeme yapıyorlar. İnan bana çok fazla abartıyorsun.
Elimden gelse şu an okulda tamamen görünmez olmak isterdim, başka hiçbir şey değil. Sus artık, gözünü seveyim. Eve gidelim, acayip yorgunum. Doğrudan uyumak istiyorum."Banu arkadaşının yüzündeki o gerçek ve derin yorgunluğu fark edince üstelemedi, telefonu çantasına atıp söylenmeyi kesti. İki kız, mahallenin o tanıdık, tozlu kaldırımlarında sessizce yürümeye devam ettiler.
Şüheda’nın ruhu, kendi içindeki o devasa, karanlık girdapla boğuşuyordu.Son bir maç, diye geçirdi içinden, adımları evinin bahçe kapısına doğru yaklaşırken. Balamir o ringe çıkacak, kaderini o ölüm makinesiyle çizecek. Sonra tek bir balo... Berk’in yanında durup herkese o belalardan uzak olduğumu kanıtlayacağım. Ve bitti...
Her şey bitecek.Bu düşünceler Şüheda’nın içini bir kurt gibi kemiriyor, göğsüne ağır bir taş gibi oturuyordu. Balamir’in o koridordaki sıkılı yumruğunu, Berk’in o yeşil-mavi gözlerinin arkasındaki intikam yeminini düşündükçe, her şeyin bu kadar kolay bitmeyeceğini, hayatının en zorlu dönemeçlerinin daha yeni başladığını derinden hissediyordu. Balamir'in "O burun kıvırdığın, sahip olmak için çıldırdığın her şeyin tek varisi benim" derken neyi kastettiğini düşündükçe, aralarındaki o görünmez uçurum devasa çukurlara dönüşüp büyüyordu.
Bölüm etkileşimi
