23. bölüm / 24
Sansürsüz TeklifCan kırıkları
Bölümler 24Şu an: Can kırıkları
- 1 Tozlu Sokaklar2.686 kelime
- 2 Maskelenmiş sırlar3.836 kelime
- 3 Yersiz hesaplaşma3.837 kelime
- 4 Sansürsüz teklif3.289 kelime
- 5 Açık yara2.950 kelime
- 6 Yeminli şefkat3.113 kelime
- 7 Yıkıcı kıvılcım4.199 kelime
- 8 Ürkek kaçış2.935 kelime
- 9 Ölümcül kontra3.126 kelime
- 10 Fersahlarca uzak2.048 kelime
- 11 Ucuz düşler3.721 kelime
- 12 Son Raund2.939 kelime
- 13 Sessiz çıglık2.395 kelime
- 14 Parıltılı tuzak4.781 kelime
- 15 Yıldızlar kadar4.961 kelime
- 16 Rüzgara karşı4.837 kelime
- 17 Son sürat4.252 kelime
- 18 Cam tavanlar2.888 kelime
- 19 Derin mavi3.450 kelime
- 20 Zehirli fısıltı4.021 kelime
- 21 Son bakış6.423 kelime
- 22 Kristal gerilim4.243 kelime
- 23 Can kırıkları2.826 kelime · Okuduğun bölüm
- 24 Geçmişin izinde3.471 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Klinikteki yorucu nöbetin ardından Şüheda, Banu’nun ısrarlı mesajıyla adliye sarayına yakın, loş ve ağır kokulu kafelerden birine gelmişti. Masada, lisedeyken yan yana oturdukları o eski ahşap sıraları anımsatan eskitme bir doku vardı. Şüheda, iki yıldır aralarına giren o görünmez mesafeyi kapatmak ister gibi arkadaşını bekliyordu.
Derken, kafenin kapısında mermer zemini döven ritmik, aceleci bir topuklu ayakkabı sesi yankılandı.
Banu geliyordu. Kısa boyunu kapatmak için giydiği o yüksek, ince topukluların üzerinde, omuzlarına dökülen küt kesim saçları ve elinde sıkıca tuttuğu avukatlık cübbesiyle son derece iddialı ve hırslı görünüyordu.
O kolej yıllarındaki o yırtıcı, ezilmiş burslu kızdan eser kalmamıştı. Parıldayan, hırslı iri yeşil gözleri doğrudan Şüheda’yı buldu.
Banu, masaya yaklaşıp çantasını bıraktı. Sandalyeyi çekerken gözlerindeki o hırslı tatmini gizleme gereği bile duymadı. Şüheda’nın çenesindeki o hafif kızarıklığı, gözlerinin altındaki o uykusuz gri halkaları fark etse de, şu an kendi zaferiyle körleşmişti.
"Alaca Holding’in tüm ceza ve ticaret dosyalarını hukuk büroma devrettiler," dedi Banu. Sesi, nihayet o lüks dünyaya adım atmış olmanın getirdiği kibirli bir gururla tınlıyordu.
Şüheda, arkadaşının elindeki o lüks holding antetli dosya klasörüne baktı. İçindeki hayal kırıklığı sesine yansıdı. "Demek doğruymuş... Parayı ve o teklif ettikleri makamı kabul etmişsin Banu. O insanların kim olduğunu, ne kadar tehlikeli olduklarını bile bile nasıl o holdingin arkasına sığınırsın?"
Banu’nun iri yeşil gözlerinde anlık, zehirli bir kıvılcım çaktı. Sandalyede öne doğru eğildi, kısa boyuna inat, bakışlarını Şüheda’nın üzerinde sabitledi.
"Neden kabul etmeyeyim Şüheda?" diye sordu Banu, sesi o kolej yıllarının biriktirdiği hırsla kısılarak. "Biz o kolejde zengin çocuklarının arasında burslu okurken, her gün bizi yok saymalarını izlerken ben tırnaklarımı etime geçiriyordum.
Ben o holding koridorlarında adımı duyurmak için yıllarca dirsek çürüttüm. Şimdi bana hayatımın fırsatını, o hep hayal ettiğim gücü ve parayı sunuyorlar. Sırf senin o holdingin veliahdıyla, Berk'le ne idüğü belirsiz bir ilişkin var diye bu makama arkamı mı dönseydim?"
Şüheda ellerini masanın üzerinde kenetledi. "Berk'le benim aramdaki şey...""Senin aranızdaki şeyin ne olduğunu hiçbir zaman anlatmadın ki zaten!" diyerek Şüheda'nın sözünü kesti Banu. Sesi bu kez içindeki o yılların biriktirdiği derin kırgınlıkla ve merakla titredi.
İri yeşil gözleri arkadaşının yüzünde bir cevap arıyordu. "Sadece Berk de değil. Biz çocukluk arkadaşıydık, sırdaştık. Ama o mezuniyet günü... O kâbus gibi günde sen bir anda ortadan kayboldun Şüheda. Neredeydin o gün? Neler oldu o gün o sıvası dökük mahallede?"
Şüheda’nın nefesi boğazında tıkandı. Geçmişin o kanlı perdesi Banu’nun bu sorusuyla yeniden aralandı ama Şüheda dudaklarını birbirine bastırdı. Cevap yoktu. Balamir’i, o gece göğsüne saplanan kurşunu, o mezuniyet elbisesine bulaşan kanı anlatamazdı. Susmak, onun bu hayattaki en büyük zırhıydı.
"Yine cevap yok, değil mi?" dedi Banu, acı bir gülümsemeyle geriye yaslanarak. "Senin hayatın her zaman böyle gizemli bir duvarın arkasındaydı. Mezuniyet günü yok oldun, iki yıl sonra bu şehirde Berk’in dizinin dibinde ortaya çıktın. Ben neden hep bu hayatın dışındayım Şüheda? Neden bana tek bir kelime bile etmiyorsun?"
Şüheda bakışlarını masaya indirdi. "Bunu sorma Banu. Bazı şeyleri bilmemek, senin o çok istediğin lüks hayatı korumanın tek yolu."
Banu, Şüheda’nın yüzündeki o aşılmaz, dondurucu sessizliğe baktı. İnce topuklularının üzerinde dikleşerek ayağa kalktı. Cübbesini koluna aldı. İri yeşil gözlerindeki o kırgın merak, yerini tamamen hırslı bir kararlılığa bırakmıştı.
"Güzel," dedi Banu, gitmek için arkasını dönmeden önce. "Sen o sırların arkasına saklanmaya devam et. Ama bana o ahlak dersi veren üst perdeden bakışlarını bir daha doğrultma.
Sen iki yıldır Berk’in sunduğu hayatı nasıl kabul ettiysen, ben de Alacalardan gelen bu makamı ve parayı öyle kabul ettim. Aramızda hiçbir fark yok."
Banu, yüksek topuklularının mermerde bıraktığı o kendinden emin, tok seslerle kafeden uzaklaşırken; Şüheda’yı arkasında o mezuniyet gününün ağır, kanlı sessizliğiyle baş başa bıraktı.
Kafenin ağır, küt ahşap kapısı arkasından kapanıp Banu’nun yüksek topuk sesleri kaldırımın kalabalığında eridiğinde, Şüheda eşikte bir anlığına durdu. Akşamüstünün o geniz yakan, egzoz ve kirli kurum kokulu soğuğu yüzüne çarptı. Banu’nun "Aramızda hiçbir fark yok," diyen o kibirli sesi, zihninde klorlu su gibi çınlıyordu.
İki yıldır kendi inşa ettiği o kırılgan, steril hayatın surları ilk kez bu kadar sarsılmıştı.Çantasını omzuna geçirip adımlarını kaldırıma yönelttiği an, cebindeki telefonun o tanıdık, sarsıcı titreşimi bacağına saplandı. Ekranda "Berk" yazısını gördüğü an, Şüheda’nın parmak boğumları bembeyaz kesildi. Telefonu kulağına götürürken nefesini tuttu.
Karşı taraftaki ses, Berk’in o alışılagelmiş salon beyefendisi edasından tamamen arınmıştı. Kesik kesik, arka planda hırlayan bir motor sesiyle karışık, kontrolünü yitirmiş bir yırtıcının kısık ve çiğ fısıltısıydı bu:
"Klinikten ne gerekiyorsa al, ağır bir yaralanmaya bakacaksın Çabuk ol. Şoför seni arka sokaktan alacak. Kimseye görünmeden eve geçiyorsun.""Berk? Ne oluyor, kim—""Soru sorma Şüheda!" diye kükredi Berk.
Sesindeki o sinsi, steril zırh çatlamıştı. Balamir’in konağa kanlar içinde dönmesi, Aziz Alaca’nın gözündeki o taht dengelerini darmadağın etmek üzereydi; hastaneye gidilmesi polis demekti, polis ise Alaca imparatorluğunun lağım sokağına saçılması demekti.
Berk’in asıl korkusu kan değil, o kanın kendi geleceğini lekelemesiydi. Sesi hemen ardından tehditkâr bir fısıltıya evrildi: "Sadece dediğimi yap. Eğer o klinikte tek bir kişiye bir şey hissettirirsen, o çok sevdiğin hemşirelik mesleğini hayatın boyunca bir daha rüyanda bile göremezsin."Telefon yüzüne kapandığında, Şüheda’nın genzine buz gibi bir hava oturdu.
Yarım saat sonra, kliniğin nöbetçi odasından gizlice sırt çantasına tıkıştırdığı çelik aletlerin metalik tıkırtısıyla malikânenin üst katındaki o karanlık koridordaydı.
Ahşap kaplamalı duvarlar, üzerlerine çöken bu tekinsiz sırrı yutmak ister gibi sessizdi. Berk, kızın bileğini bir mengene gibi kavrayıp üst kattaki o loş, oymalı ahşap mobilyalarla kaplı odaya savururcasına soktu.
"Işığı açma. Burada bekle," dedi Berk. Yüzü nemli bir solgunluk içindeydi, alnındaki damar seyiriyordu. "Aziz Bey çıldırmak üzere. Tek bir hata istemiyorum, duyuyor musun beni?"
Şüheda cevap vermedi. Yansımasını bile tanımadığı bu adamın yüzüne tırnaklarını geçirmemek için elindeki sırt çantasının askısını sıktı. Berk hışımla dışarı çıkıp kapıyı üzerine kilitlercesine kapattığında, oda yeniden o ağır, küt ahşap ve eski halı kokusuna gömüldü.
Çok geçmedi. Koridordaki ağır, ritimsiz adımların ve bastırılmaya çalışılan boğuk küfürlerin ardından kapı kanadı gürültüyle duvara çarptı.
Önden Aziz Alaca girdi. Ceketini çıkarmış, pahalı gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Yüzünde bir babanın endişesi değil; kurduğu o kanlı imparatorluğun zedelenmesinden duyduğu, kontrolü kaybetmiş bir yırtıcının hiddeti vardı. Bakışları masanın yanında donakalan Şüheda’ya kaydı.
"Berk nerede?" diye gürledi Aziz Bey. Sesi bir emir kadar katı, bir giyotin kadar keskindi.
"Aşağıda... Korumalarla konuşuyordu," dedi Şüheda. Sesi pürüzsüz çıkmıştı; kliniğin o steril koridorlarında, acının ortasında edindiği o buzdan profesyonellik refleksine sığınmıştı.
Aziz Bey, hemen arkasından odaya adım atan oğluna dönüp bakma tenezzülünde bile bulunmadı. Bakışlarını Şüheda’nın gözlerine dikti: "Bu odada ne olursa burada kalır. Dışarıya tek bir kelime sızarsa, seni o klinik dâhil bastığın hiçbir toprakta yaşatmam. İşini iyi yap."
Cümlesini bitirir bitirmez hışımla dışarı çıktı, kapı arkasından katı bir sesle kapandı.Odada sadece ikisi kaldı.
Balamir yaralanmıştı. Sol eliyle karnının sağ tarafına bastırdığı siyah kumaş, gömleğe yayılan koyu, ıslak ve demirsi kan kokusuyla ağırlaşmıştı. Fakat omuzlarında tek bir çökme, adımlarında en ufak bir bükülme yoktu. Adeta canlı bir kadavra gibi, acıyı hücresel düzeyde reddeden katı bir iradeyle odanın ortasında dikiliyordu.
Gözleri yavaşça Şüheda’ya kaydı. Bakışlarındaki o dip tekinsizlik, kan kaybının getirdiği hafif grileşmeyle daha da ürkütücü bir hal almıştı. Şüheda’ya tek bir kelime bile etmedi. Yatağın kenarına ağır bir kütle gibi oturdu.
Sağ eliyle, karnına yapışmış olan siyah gömleğin düğmelerini yukarıdan aşağıya doğru tek tek açmaya başladı. Kumaşın kuruyan kanla birleştiği yerden ayrılırken çıkardığı o hafif, yapışkan hışırtı odadaki tek sesti.
Şüheda sırt çantasını masaya bıraktı. eldivenleri ellerine geçirirken çıkan o tiz, esnek plastik sesi Şüheda’yı kendi zırhının içine hapsetti. Yatağın kenarına yaklaştı.Balamir gömleğini iki yana sıyırdığında, yara bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı.
Karnının sağ alt tarafında, yağ dokusunu açığa çıkaracak kadar derin, kenarları parçalanmış, yaklaşık altı santimlik bir bıçak yarığı vardı. Kanama yavaşlamıştı ama yaranın ağzı karanlık bir kuyu gibi açıktı.
Şüheda Balamir’in önünde, mermer kadar soğuk parkenin üzerine diz çöktü. Aramızdaki mesafe bir anda imkânsız bir darlıkta sıkıştı. Batikonlu gazlı bezi yaranın kenarına bastırdığı ilk an, Balamir’in karın kasları bir yay gibi gerildi, göğsünden derine gömülü, boğuk bir hırlama yükseldi. Fakat çenesi öyle bir kilitlendi ki, tek bir kemik bile oynamadı.
Şüheda enjektöre lokal anestezi sıvısını çekti. İğnenin çelik ucunu yaranın açık, canlı etine doğru yaklaştırdığında, eldivenli parmaklarının ince ince, zapt edilemez bir şiddetle titrediğini hissetti. Bu titreme teknik bir başarısızlık değildi; beş yıl önce göğsünde kurşun taşırken kanını elleriyle silmeye çalışan o adama, şimdi bir yabancı gibi neşter ve iğne uzatıyor olmanın getirdiği o korkunç ruhsal infilaktı.
İğne deriye değmeden bir salise önce, Balamir’in yara izleriyle dolu, nasırlı ve devasa eli öne atıldı.
Balamir, Şüheda’nın titreyen bileğini kavradı.Dokunuşu kemik kırmadı; aksine, Şüheda’nın canını yakmaktan korkan, o kırılgan beyazlığı ezmek istemeyen sarsıcı, derin bir sahiplenmeyle sarmaladı parmaklarını kızın bileğine. O acımasız, yabancı maskenin arkasından, beş yıl önce mahallenin çamurlu sokağında onun kanını silen Balamir’in sıcaklığı sızdı.
Balamir başını hafifçe eğdi. Gözlerindeki o karanlık dehlizlerde dondurucu bir sızı parıldadı. Sesi, ciğerlerinin en dibinden kaynayan, boğuk ve can yakan bir fısıltı gibi çıktı:
"Ellerin titriyor..." dedi, kızın ruhunu o gözlerden söküp almak ister gibi. "İncitmekten korkar gibi dokunuyorsun."Şüheda, bileğindeki o tanıdık, kavurucu sıcaklıkla sarsıldı. Göğsündeki o beş yıllık kurşun yeri yeniden sızladı. Göz pınarlarına hücum eden o sıcak katranı geriye itmek için dişlerini birbirine ezene kadar sıktı.
Bakışlarını Balamir’in kararan gözlerine çiviledi. Hemşire maskesini bir cellat zırhı gibi üzerine geçirdi ve sesini nefrete yakın bir soğuklukla biledi:
"Aksine..." dedi Şüheda, bileğini Balamir’in parmaklarının altından tek bir milim bile esnemeden, kararlılıkla çekerken. "Sadece bir yabancıya dokunuyorum. Ve yabancıların ne kadar canının yandığı beni hiç ilgilendirmez."
Balamir’in gözlerindeki o anlık, insanı yakacak olan yumuşama, bu kelimelerin buz gibi keskinliğiyle o saniyede dondu. Parmakları kızın bileğinden kayıp boşluğa düştü. Yüz hatları, üzerindeki tüm insani kırıntıları dökerek Alaca malikânesinin o acımasız tahtına yakışan katı, donuk bir heykele dönüştü.
Şüheda tek bir salise bile duraksamadı. İğneyi yaranın dört bir yanına acımasızca saplayarak dokuyu uyuşturdu. Ardından portegünün ucundaki kavisli dikiş iğnesini eline aldı. Siyah naylon iplik loş ışıkta bir kobra gibi sallandı.
İğnenin sivri çelik ucunu Balamir’in gergin derisine bastırdı. Çeliğin canlı eti delip geçerken çıkardığı o tok, iğrenç hışırtı odanın sessizliğinde yankılandı. Şüheda ipliği hırsla çekti, ayrılan et kenarlarını birbirine yapıştırıp ilk düğümü attı.
Balamir, başlığa yaslanmış, kendi etinin dikilişini, derisinin birleşişini tek bir göz kırpışı bile olmadan izliyordu. Anesteziye rağmen canı yanıyordu; ama gözleri Şüheda’nın yüzüne, o taş kesilmiş ela gözlerine kilitlenmişti. Şüheda ise bir cerrah soğukkanlılığıyla, iğneyi bata çıka ilerletiyor; her dikişte aralarındaki o kanlı geçmişi biraz daha dikiyor ama ruhlarını birbirine sonsuza dek kapatıyordu.
Portegüyü masaya bıraktı. Çantasından gazlı bez ve geniş bir tıbbi bandaj çıkardı. Balamir’in yaralanmış karnının üzerine steril pedi yerleştirip bandajı sırtından dolamak için ona doğru bir adım daha yaklaştı. Ellerini Balamir’in belinin arkasına uzattığında, bedenlerinden yayılan o fırtınalı sıcaklık odanın ağır havasını bir kez daha yaktı.
Balamir, kızın beline uzanan eldivenli parmaklarını izlerken, başını hafifçe yana kırdı. Bakışları Şüheda’nın çenesindeki o belli belirsiz kızarıklığa, gözlerindeki derin ve yorgun kırgınlığa kaydı. Ses tonu, dikiş atılırken bile çıkarmadığı bir iniltinin yerini alan, kısık ve zehirli bir kabullenişle fısıldadı:"Berk’i sevmiyorsun..." dedi Balamir, bir soru sormaktan ziyade o acı hakikati kızın yüzüne vurmak ister gibi. "Onun yanında dururken bile ruhun başka bir yerde kıvranıyor."
Şüheda bandajı Balamir’in belinden dolandırıp önde sıkıca sabitledi. Parmakları kumaşın üzerinde bir anlığına duraksadı ama gözlerini adamın kararan gözlerinden kaçırmadı. Dudaklarında buz gibi, kışkırtıcı bir tebessüm belirdi.
"Belki de seviyorumdur," dedi Şüheda, sesini duyulmayacak kadar sakin tutarak. "Bunu neden bu kadar emin bir şekilde reddediyorsun?"
Balamir’in gözlerinden şimşek gibi geçen o kıskançlık ve öfke kıvılcımı, karın kaslarının bir kez daha gerilmesine yetti. Çene kemikleri çatırdadı.
"Onun nasıl bir adam olduğunu biliyorsun Şüheda," dedi Balamir, sesi derin bir kuyudan yükselen bir tehdit gibiydi. "Sana duyduğu o hastalıklı sahiplenmenin, o pürüzsüz maskesinin altında ne kadar alçak biri olduğunu en az benim kadar biliyorsun."
Şüheda bandajın son katını yapıştırıp ellerini Balamir’in bedeninden çekti. Önünde dikleşti. Ela gözlerindeki o kırık, can veren ela nehirler bir anlığına Balamir’in karanlığına aktı. Cevabı, beş yılın birikmiş tüm sızısını o odaya savuran bir giyotin kadar katı ve acımasızdı:
"En azından..." dedi Şüheda, fısıltısı Balamir’in göğsüne kurşun gibi otururken. "Beni yarı yolda, kanlar içinde bırakıp gitmeyeceğini biliyorum."
Balamir o an göğsünden vurulmuş gibi donakaldı. Yüzündeki katı ifade parçalandı, dudakları aralandı ama verecek tek bir cevabı bile yoktu. Beş yıl önceki o kanlı gecenin faturası yüzüne çarpılmıştı.Tam o sırada, koridordaki o hırslı ve sabırsız adımlar kapının eşiğinde durdu. Kapı kolu gürültüyle aşağı indi ve Berk hışımla içeri girdi.
Berk’in gözleri anında masadaki kanlı gazlı bezlere, Balamir’in açılmış gömleğine ve Şüheda’nın soğukkanlı duruşuna kaydı. Yüz hatlarındaki o tekinsiz gerginlik, işin bittiğini görünce yerini sahte bir rahatlamaya bıraktı ama Balamir ile Şüheda arasındaki o havada asılı kalan ağır elektriği hissetmemesi imkânsızdı.
"Bitti mi?" dedi Berk, sesi pürüzsüz görünmeye çalışan bir otoriteyle."Bitti," dedi Şüheda, Balamir’e tek bir salise bile bakmadan.
Hızla masadaki kirli malzemeleri tıbbi atık poşetine tıkıştırdı. Dikiş setini, batikonu ve eldivenlerini sırt çantasına topladı. Fermuarın o sert metalik sesi odadaki son noktayı koydu. Çantayı omzuna taktı."Ben gidiyorum," dedi Şüheda.Berk onun yanına yaklaşıp dirseğini tutmak istedi ama Şüheda tek bir hamleyle kendini geriye çekip o temastan sıyrıldı. Berk’in yüzünde hafif bir bozulma belirse de üstelemedi, kapıyı açıp kızın önden geçmesine izin verdi.
Şüheda koridorun loş ışığına adım attığında, adımları halının üzerinde ses çıkarmadan ilerledi. Arkasından kapının tok bir sesle kapandığını duydu.
Devasa döner merdivenlerin başına geldiğinde, aşağıda, malikânenin yüksek tavanlı geniş salonunun ortasında dikilen gölgeyi fark etti. Aziz Alaca, elinde kristal viski kadehiyle, salonun devasa tavan aydınlatmasının tam altında tek başına duruyordu.
Ceketini yeniden sırtına geçirmiş, kollarını düzeltmişti. Yüzündeki o az önceki kontrolü kaybetme gerginliğinden eser kalmamıştı; yeniden o sarsılmaz Alaca imparatorluğunun başındaki katı, kibirli figüre bürünmüştü.
Şüheda merdivenlerin mermer basamaklarından ağır ağır inmeye başladı. Çantasının askısını omzunda sıkıca tutuyordu. Salona adım attığı an, Aziz Bey kadehini hafifçe çevirerek bakışlarını ona doğru kaydırdı.
Adımları tam onun birkaç metre ötesinde durdu. Aziz Bey kadehinden küçük bir yudum aldı, ardından gözlerini Şüheda’nın üzerindeki o sade hemşire önlüğüne ve omzundaki sırt çantasına dikti. Sesi salonun yüksek tavanında yankılanan, boru gibi katı ve ağırlık taşıyan bir tondaydı:
"Sağ ol, Şüheda," dedi Aziz Bey.Bu kelime onun ağzından bir minnet değil, bir imtiyaz, bir sadaka gibi dökülmüştü. Yüzündeki tek bir kas bile kıpırdamadı."Alaca adının bu gece zarar görmesini engelledin. İttifakların, sadakatin nerede durduğunu bilmek bu ailede önemlidir."
Cebinden ağır, deri bir cüzdan çıkardı. İçinden tek bir hamlede kalın bir banknot destesi çekip masanın üzerindeki mermer sehpanın üzerine, Şüheda’nın tam önüne bıraktı. Paranın mermere vururken çıkardığı o tok ses, salonda buz gibi bir yankı uyandırdı.
"Klinikteki mesainin ve bu geceki hizmetinin karşılığı," dedi Aziz Bey, sesindeki o kibirli üstünlüğü gizleme gereği bile duymadan. "Aşağıda şoför seni bekliyor. Kapıdan çıkana kadar bu gece bu evde gördüğün, dokunduğun hiçbir şeyi dışarıda hatırlamayacaksın."
Şüheda mermer sehpanın üzerindeki o kalın para destesine baktı. İçinde yükselen o tiksinti dalgasını, çenesini yırtacak kadar sıkarak bastırdı. Elini paraya uzatmadı bile. Bakışlarını Aziz Alaca’nın o katı, iktidar sarhoşu gözlerine dikti.
"Ben mesaimin karşılığını klinikten alıyorum, Aziz Bey," dedi Şüheda. Sesi pürüzsüz, kırılmasız ve bir cellat kadar soğuktu. "İyi geceler."
Aziz Alaca’nın kaşları hafifçe çatıldı, paraya dokunmayan bu burslu mahalle kızının dik duruşu gururuna bir anlık kıymık gibi battı. Fakat Şüheda cevabını beklemeden, başını bir milim bile eğmeden arkasını döndü.Malikânenin devasa çift kanatlı kapısına doğru adımlarını hızlandırdı.
Ağır ahşap kapıyı açıp dışarıdaki o buz gibi gece ayazına adım attığında, arkasından kapı devasa bir gürültüyle kapandı. Gece mavisi gökyüzünün altında, kendisini bekleyen siyah araca doğru yürürken; üst kattaki o loş odada kalan kanlı dikişlerin ve Balamir’in gözlerindeki o cevapsız feryadın ağırlığı hâlâ göğsünün tam ortasındaydı.
Şüheda siyah arabanın deri koltuğuna geçtiğinde, kapı dışarıdaki soğuk geceyi ve malikânenin tekinsiz uğultusunu dışarıda bırakarak tok bir sesle kapandı. Şoför gaza bastı. Araba, asırlık çam ağaçlarının gölgelediği taş yoldan süzülüp ana caddeye doğru ilerlerken, Şüheda sırtını soğuk deriye yasladı.
O an... Dik durmasını sağlayan tüm omurgası, içindeki o görünmez çelik yay bir anda koptu.
Siyah filmli camdan dışarıda hızla kayıp giden sokak lambalarının soluk sarı ışıklarına baktı. Ellerine kaydı gözleri. Lateks eldivenleri çoktan o atık poşetine fırlatmıştı ama parmak uçlarında, avuç içlerinde hâlâ Balamir’in belini sararken tenine geçen o sıcaklığın, o demirsi kan kokusunun sızısı vardı.
Titreyen ellerini yüzüne kapattı. Boğazından dışarı kaçmak isteyen o yırtıcı hıçkırığı engellemek için alt dudağını kanatana kadar ısırdı. Şoförün dikiz aynasından bakma ihtimaline karşı bile sessizce ağlamak zorundaydı; bu şehirde ağlamak bile onun için gizlenmesi gereken bir zayıflıktı."Beni yarı yolda bırakıp gitmeyeceğini biliyorum..."
Kendi dudaklarından dökülen o cümlenin yankısı, zihninde devasa bir kayanın yuvarlanması gibi patladı. Balamir’in gözlerindeki o dondurucu buzun, o tek bir cümleyle nasıl çatladığını, adamın o heybetli gövdesinin vurulmuş gibi nasıl sarsıldığını hatırladı. Onu cezalandırmıştı. Beş yıl boyunca her gece rüyalarında kanını sildiği adama, bu gece en katı, en zehirli intikamını bir neşter gibi saplamıştı.
Ama kazanan o olmamıştı. İçindeki o beş yıl önceki masum kız çocuğu, yatağın kenarında Balamir’in etini dikerken bağıra bağıra can vermişti.
Şüheda, çenesini sıkarak elleriyle yüzünü sertçe sildi. Aziz Alaca’nın mermer sehpanın üzerine gururla fırlattığı o para destesi geldi gözünün önüne. İki yıldır bu ailenin gölgesinde, Berk’in o sinsi zırhının altında korunduğunu sanıyordu; ama bu gece bir kez daha anlamıştı ki, o bu krallıkta sadece üzerindeki kanı silmeye yarayan steril bir bezden ibaretti.
Gözyaşları sicim gibi akıp boynundaki o hayali kurşun izine süzülürken, gözlerini kapattı.Şimdi elinde ne kalmıştı?
Onu bir süs eşyası gibi sahiplenen Berk mi?Gözlerinin içine bir yabancı gibi bakıp ruhunu dağlayan Balamir mi?Yoksa o lüks holding antetli dosyaların arkasına sığınıp ona "Aramızda hiçbir fark yok" diyen Banu mu?
Şüheda, araba kendi küçük, yalnız dairesinin önüne yanaşana kadar karanlığın içinde, kendi yıkıntılarının üzerinde sessizce can çekişti.
Bölüm etkileşimi
