Sansürsüz Teklif kitap kapağı

10. bölüm / 25

Sansürsüz Teklif

Fersahlarca uzak

Vaveyla Yazarı: Hezal Arcı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 25Şu an: Fersahlarca uzak

Anahtar bu kez milimi milimine oturdu. Genç kız, hayatının tüm hayati gücünü parmak uçlarında toplayarak metali sağa doğru vahşi bir inatla çevirdi. Deponun ölümcül sessizliğini yırtan o kurtarıcı ses duyuldu: Çaaat. Kelepçe iki yana ayrıldı.Sayaç: 00:01…Balamir’in kolları özgürlüğüne kavuştuğu o salisede, Şüheda’nın bedeni dermanı tükenerek geriye doğru yalpaladı. Ancak Balamir, bir sokak dövüşçüsünün o ölümcül refleksini devreye soktu. Kelepçelerin serbest kaldığı an, göğüs kaslarını patlatırcasına ileri atıldı.

Şüheda’nın onu çekmesine fırsat vermeden, kızı narin belinden kavradığı gibi havada döndürdü ve kendi devasa gövdesini kızın üzerine siper ederek beton zemine kapaklandı.Sayaç: 00:00.Tam o salise, arkalarındaki o paslı mekanizma sağır edici bir kıyametle ateşlendi. Namludan fırlayan devasa alev dalgası ve kurşun, Balamir’in az önce başının durduğu demir platformun arkasındaki beton bloku havaya uçurdu. Kulakları patlamanın şiddetiyle sağır olurken, havaya uçan sıcak taş ve harç parçaları iki gencin üzerine bir sağanak gibi döküldü.
Deponun içini yoğun, geniz yakan, göz gözü görmez bir barut dumanı kapladı. Mekanizma körü körüne ölüm saçmak için kurulmuştu; Horozcu hile yapmıştı, anahtar bulunsa da bulunmasa da o tetik düşecekti. Bu dehşet verici kalleşlik, dumanın loşluğunda Balamir'in zihninde şimşek gibi çaktı.Toz bulutunun ortasında, Balamir Şüheda’nın üzerinde, dirseklerine dayanmış halde nefes nefese bekliyordu.

Göğsü çılgınca engel olamadıgı şekilde inip kalkıyordu. Ölümün o kavurucu nefesini ensesinde hissetmişti ama hayattaydı. Başını kaldırıp altındaki Şüheda’ya baktı.Kızın sırılsıklam bedeni, buz gibi sudan ve az önce atlattığı ölümün şokundan zangır zangır titriyordu. Parçalanmış parmaklarından sızan taze kan, yerdeki beton tozuyla birleşip çamura dönüşüyordu. Şüheda’nın gözleri açık ama donuktu; dudakları soğuktan morarmış, dişleri birbirine vuruyordu. Yaşadığı psikolojik çıkmaz, kelimelerin ötesindeydi.

Balamir, o her zaman insanlara karşı ördüğü sert, aşılmaz duvarların ilk kez kendi içinde un ufak olduğunu hissetti. Kalbi göğüs kafesini parçalamak istercesine çarparken, içindeki o vahşi adamın yerini derin bir sarsıntı aldı. Hiç düşünmeden, altındaki o titreyen bedeni kollarına çekti. Onu incitmekten korkar gibi narin, ama bir daha dünyaya bırakmayacakmış gibi sıkıca sarıldı.Yüzünü kızın çamurlu ve ıslak saçlarına gömdü. Şüheda’nın kulakları uğuldarken, Balamir’in sesi ilk kez ağlamaklı, öfkeli ve titreyen bir fısıltıyla döküldü:

"Geçti… Bitti. Buradayım. Seni benden alamadılar."Şüheda ise Balamir’in göğsündeki o vahşi kalp atışını duyduğu an, tuttuğu o son nefesi hıçkırıklarla dışarı bıraktı. İki genç, barut dumanının ve pas kokusunun ortasında, birbirlerinin canına tutunmuş halde kalakaldılar.

Şüheda bu sözleri duyduğu an, içindeki o aylarca biriken korku, baskı ve çaresizlik bir anda saf, yakıcı bir öfkeye dönüştü. Kendini adamın sığınağından geri çekmeye çalışarak, güçsüz yumruklarını Balamir’in o geniş, çelik gibi sert göğsüne vurmaya başladı. Parçalanmış, kanayan parmak uçlarının sızısına aldırmıyordu; vurdukça yaraları daha çok açılıyor, Balamir’in göğsüne kendi kanından lekeler bırakıyordu. Darbeleri etkisizdi, Balamir’in bedeninde değil, kendi ruhunda patlıyordu. Her darbede hıçkırıkları daha da büyüdü, boğuldu.
"Öleceğini sandım!" diye feryat etti. Sesi deponun paslı saclarında çınlayan bir cam kırığı gibiydi. "Gözümün önünde etinin parçalanacağını sandım! Nefesim kesildi, anlıyor musun? Kalbim duracaktı Balamir!"Sonunda vuracak tek bir zerre dermanı kalmadığında, parmakları adamın göğsünde asılı kaldı.

O yırtıcı öfke, yerini dipsiz bir teslimiyete bıraktı. Kendini tamamen Balamir’in kollarına bırakarak ona bu sefer eskisinden daha sıkı, adeta kemiklerini kıracak, elinden kaçmasını engelleyecek kadar büyük bir çaresizlikle sarıldı. Başını adamın ıslak omzuna gömdü. Ağlamaktan titreyen, neredeyse yalvaran sesiyle, Balamir'in zihnine çivi gibi çakılacak o kelimeleri sıraladı:
"Söz ver bana… Söz ver. Bir daha asla bu çarkın içine girmeyeceksin. O illegal dövüşlere de… Bir daha o ringe adımını atmayacaksın, söz ver bana!"Balamir, kollarının arasındaki bu narin ve hırpalanmış bedenin titreyişini hissederken, Horozcu’nun dışarıda bıraktığı o zehirli cümleler zihninde bir balyoz gibi uğuldadı: “O maçı kazandığın takdirde bir daha senin gölgenle bile oynamayacaklar.”
Bir yanda hem kendi canının hem de bu kızın yaşamasının tek bileti olan o son ölümcül unvan maçı, diğer yanda ise kollarında eriyen ve ondan tek bir kelime bekleyen Şüheda vardı. Balamir’in dudakları kilitlendi. Söyleyemediği, boğazında kalan her kelime, deponun barut kokan sessizliğinde Şüheda’nın kalbine saplanan zehirli birer oka dönüştü.
Genç kız, adamın kollarında aradığı o kesin vaadi bulamayınca ruhunda devasa bir çatırdama hissetti. İçindeki o sıcak, güvenli sığınak duygusu bir anda yerini buz gibi, çıplak bir gerçeğe bıraktı. Şüheda, Balamir’in göğsünden kendini sertçe geriye doğru çekti. Kanlı parmaklarını adamın yakasından sıyırırken, gözlerindeki o yaşlı perde kalktı; yerini keskin, soğuk ve geri dönüşü olmayan bir kırgınlığa bıraktı. Balamir’in gözlerinin içine, ruhunun en derinindeki o karanlığı okumak ister gibi dik dik baktı.
"O son maça çıkacaksın, değil mi?" dedi. Sesi titriyordu ama bir o kadar da kesin bir hüküm taşıyordu. "Biliyorum… Çıkacaksın."Balamir gözlerini kaçırmadı. Karşısındaki kadına bakarken içi kavruluyordu. Konuşamıyordu; o ringe çıkmazsa Horozcu’nun ve arkasındaki gölgelerin onları bu şehrin en kuytu köşesinde bile bulup infaz edeceğini kızın o temiz zihnine anlatamıyordu.
Bu dilsiz, kahredici sessizlik, Şüheda için alınabilecek en net cevaptı.Genç kız, sırılsıklam olmuş saçlarını tek bir hamleyle arkaya doğru savurarak ayağa kalktı. Deponun pis, yağ lekeleriyle dolu beton zemininde tüm acısına rağmen dik durmaya çalışarak, son sözlerini birer mühür gibi vurdu:
"O zaman o maçla birlikte, bizim aramızdaki o görünmez anlaşma da bitti Balamir. Bundan sonra herkes kendi yoluna. Bir daha asla ama asla karşıma çıkmayacaksın. Beni bu çamuruna, bu karanlığına bir daha ortak etmeyeceksin."
Balamir, betonun üzerinde, arkasındaki patlamış duvarın gölgesinde tek kelime edemeden kaldı. Şüheda arkasına bile bakmadan deponun çıkışına, o sürgüsü kırılmış ağır kapıya doğru sendeleyerek yürümeye başladı. Hayatlarını kurtaran o kanlı anahtar, şimdi aralarına betondan bir duvar örmüştü.
Şüheda, deponun devasa demir kapısını tüm gücüyle itip kendini dışarıdaki ıssız gecenin ayazına bıraktığında, göğsü aldığı nefese dar geliyordu. Adımlarını hızlandırmak, o karanlıktan kaçmak istiyordu ama bedeni dondurucu havuz suyunun ve yavaş yavaş geri çekilen adrenalinin etkisiyle zangır zangır titriyordu. Sanayi bölgesinin lambaları patlamış izbe sokağında birkaç metre ilerlemişti ki, arkasından gelen o ağır, güçlü bot seslerini duydu.
Balamir, karanlığın içinden sıyrılan bir gölge gibi hızla yetişip Şüheda’nın önünü kesti. Genç kız tam onu tersleyip kenardan sıyrılacakken, Balamir tek bir kelime bile etmeden Şüheda’yı kolundan kavradı. Bu sert ama kıza zarar vermekten ölesiye korkan korumacı bir tutuştu. Onu zorla motorunun yanına çekti.
Balamir, kendi başındaki o ağır, simsiyah kaskı çıkardığı gibi Şüheda'nın kafasına yerleştirdi. Kaskın içinden yayılan o tanıdık, yağmur yemiş orman kokusu ve Balamir'in kendi teninin sıcaklığı, Şüheda’nın yüzünü kamçılayan gecenin o keskin ayazını bıçak gibi kesti. Balamir kızın kaskının klipsini çıt sesiyle sabitledikten sonra tek bir saniye bile beklemeden motora atladı.

Şüheda, bu ıssız cehennemin ortasında tek başına donarak ölmeyeceğini ya da Horozcu'nun adamlarına yem olmayacağını biliyordu. İçindeki o büyük nefret ve kırgınlıkla, dişlerini sıkarak arkaya ilişti. Aralarındaki mesafe hiçbir zaman olmadığı kadar uzak, bedenleri ise mecburiyetten bir o kadar yakındı. Motor, gecenin karanlığını yırtarak yola koyuldu.

Motorun yırtıcı kükremesi ıssız sanayi sitesinin beton duvarlarında yankılanırken, gecenin bıçak gibi keskin soğuğunda hızla yol almaya başladılar. Şüheda, aralarına çektiği o görünmez ama aşılmaz sınırı korumak için var gücüyle direniyordu. Balamir’in göğsüne ya da beline temas etmemek adına ellerini motorun arkasındaki paslı demirlere kenetlemiş, gövdesini olabildiğince geriye doğru bükmüştü. Ona dokunmak, onun karanlığını kabul etmek demekti; bunu reddediyordu.
Ancak şehirlerarası otobanın zifiri karanlığına çıktıklarında Balamir vitesi sert bir hamleyle yükseltti; motor rüzgârı ikiye yırtarak tekinsiz bir sürate ulaştı. Karşıdan esen ve kaskın yüzeyini döven o vahşi hava dalgası Şüheda’yı geriye doğru savuracak gibi olduğunda, genç kızın iradesi fiziksel hayatta kalma güdüsünün gerisinde kaldı. Düşme korkusunun getirdiği ani bir refleksle ileri atıldı. Kırılmış tırnakları ve sızlayan parmaklarıyla Balamir’in beline dolandı, ona ölesiye bir sıkılıkla sarılmak zorunda kaldı.O an, ikisinin de göğüs kafesinde zehirli bir sızı bıraktı. Şüheda, dilindeki tüm o lanetlere rağmen adamın gövdesinden yayılan o tanıdık sıcaklığa sığınmıştı; Balamir ise arkasındaki bu narin, titreyen baskıyla sessizce yutkundu. Bedenleri tek bir et parçası gibi kenetlenmişti ama ruhları fersahlarca uzaktaki uçurumlara savrulmuştu.
Nihayet mahallenin o uykulu, loş sarı ışıklı sokaklarına saptılar. Motor, Şüheda’nın evinin önünde, motorun egzozundan çıkan dumanların eşliğinde yavaşça durdu. Şüheda kafasındaki o ağır kaskı tek bir hamlede çıkarıp, altındaki yüz yüze bakışmayı reddederek Balamir’in eline tutuşturdu. Gözlerinde hâlâ o depoda kırılan camların keskin kırgınlığı vardı. Arkasına bakmadan apartman kapısından içeri süzüldü.
Aşağıda, motorun üzerinde tek başına kalan Balamir ise gidona doğru çökmüş, gecenin o çiğ karanlığına bakıyordu. İçindeki o kibirli, dünyaya meydan okuyan savaşçı tamamen ezilmiş, geriye sadece onun un ufak olmuş enkazı kalmıştı. Şüheda’nın evinin o ağır, demir apartman kapısı yüzüne büyük bir kütlemeyle kapandığından beri, zihninin o zifiri dehlizlerinde sadece kızın o son kelimeleri yankılanıyordu: "Bir daha asla karşıma çıkmayacaksın."
Yaptıkları o dilsiz ve acımasız veda anlaşmasının ağırlığı, kızı bir daha göremeyeceği gerçeğiyle birleşerek göğsünün tam ortasına devasa bir beton blok gibi oturmuştu. Ringde en öldürücü darbelere, kaburgalarını çatlatan demir yumruklara banamısın demeyen bu sert adam, Şüheda’yı tamamen kaybetme fikriyle hayatında ilk kez içten içe paramparça oluyordu. Ruhunun o yıllardır ördüğü sert kabuk çatlamış, altından sızan o çiğ ve çaresiz acı, canını hiç tatmadığı bir vahşetle yakmaya başlamıştı.
Şüheda, odasının o sağır edici sessizliğine adım attığında, dünya dışarıda kalmış gibiydi. Hıçkırıkları boğazında düğümlenip nefesi düzene girene kadar yatağın kenarında, sırılsıklam kıyafetleriyle öylece oturdu. Parmaklarından akan kan yerdeki halıya damlamayı bıraktığında, içindeki o yangını dindirmek, o leş kokudan kurtulmak ister gibi adımlarını banyoya doğru yönlendirdi.
Aynaya başını kaldırdığında gördüğü siluet ona tamamen yabancıydı. Aynadaki sırılsıklam, göz kapakları ağlamaktan kan çanağına dönmüş, yanakları deponun isi ve yanık motor yağı tozuyla lekelenmiş o çaresiz kız; az önce lüks mağazanın parlak ışıkları altında o mavi elbiseyi deneyen, gözlerinin içi parlayan neşeli Şüheda'dan fersah fersah uzaktı. Balamir onun sadece hayatını değil, masumiyetini de çalmıştı.Titreyen elleriyle musluğu açtı. Suyun altına soktuğu parçalanmış, tırnak etleri gerilmiş parmak uçları, o dondurucu havuz suyundan sonra şimdi kor bir ateşe değmiş gibi sızım sızım sızladı. Acıyla dişlerini sıktı.
Avuçlarına doldurduğu soğuk suyu defalarca, hunharca yüzüne çarptı. Tenine, saç tellerine sinen o barut, pas ve eski depo kokusundan; Balamir’in o kanlı dünyasından kalma o kirlilik hissinden bütünüyle arınmak istiyordu.
Banyodan çıkıp odasına döndüğünde gözü yatağın kenarına bıraktığı giysilere takıldı. Üzerindeki o nemli, yer yer havuzun paslı suyuyla lekelenmiş kıyafetleri tek tek soyundu. Sıra, okul çıkışından beri üzerinde olan o bol tişörte geldiğinde elleri havada asılı kaldı, duraksadı. Balamir’in o yağmur yemiş orman kokusunu taşıyan, ama şimdi üzerine ölümün, korkunun ve o izbe deponun isi sinmiş olan siyah, kirli tişörtü elinde sıkıca kavradı.
Bir anlığına, tüm kırgınlığına rağmen o kokuyu son kez ciğerlerine çekmek, o eski, güvenli sığınağa geri dönmek istedi. Gözleri kapandı, tişörtü yüzüne yaklaştırdı.
Fakat içindeki o derin incinmişlik, öfkesini yeniden harladı. Kendini o dipsiz karanlıktan tamamen koparmak ister gibi, tişörtü odadaki çöp kutusunun içine sertçe, büyük bir nefret ve tiksintiyle fırlatıp attı. Onunla olan her şeyi çöpe atıyordu.
Üzerine temiz, kuru ve beyaz kıyafetler geçirip yatağın içine süzüldüğünde bedeni adeta bir külçe gibi ağırdı. Yaşadığı o devasa adrenalin patlamasının ardından gelen ani duygusal çöküş, zihnini kalın bir sis perdesi gibi kapattı. Kafasındaki o bitmek bilmeyen "Neden?" sorularına, tozlu kaldırımda çamura bulanan hayallerine ve Balamir’in o kahredici sessizliğine rağmen, göz kapakları daha fazla direnemedi.
Şüheda, her şeyi, bu kabus gibi günü arkasında bırakmak istercesine derin, ağır ve neredeyse sızarcasına bir uykuya dalarak gecenin karanlığında kayboldu.
Aynı saatlerde Balamir, motorunu nereye sürdüğünü bilmeden şehrin en kuytu, en tekinsiz caddelerini delice arşınlamıştı. En sonunda kendini, ne zaman ruhu daralsa, ne zaman dünyayı yakmak istese sığındığı o eski, terk edilmiş boks salonunda buldu.
Burası, Horozcu’nun ve patronların henüz keşfetmediği, gençliğinde kendi kendine torba dövdüğü, tavanı akan, camları kırık dökük bir sığınaktı. Şehrin altındaki kendi cehennemiydi.
Motoru sertçe stop edip kaskı yere fırlattı. Salonun küf ve paslanmış demir kokan loşluğuna adım attığında, içindeki öfke ve pişmanlık bir yanardağ gibi patladı. Şüheda’nın ellerinin parçalanışı, "Öleceğini sandım!" diye yırtınan sesi salonun boş duvarlarında yankılanıyordu.
İlk kez kendine, seçtiği bu lanetli, kanlı hayata karşı muazzam bir nefret duydu. Kendi elleriyle, hayatındaki tek temiz şeyi, Şüheda’yı ateşe atmıştı. Kendine yaptığı bu kötülüğün, o kızı mahkum ettiği korkunun farkındalığı kalbini zehirli bir sarmaşık gibi sıktı. Canı o kadar çok yanıyordu ki, bu zihinsel azabı fiziksel bir ağrıyla bastırmak ister gibi bandajsız elleriyle salonun ortasındaki o sert, ağır zincirli kum torbasına vurmaya başladı.
Güm! Güm! Güm!Her yumrukta Şüheda’nın çöp kutusuna attığı o tişört gibi, kendi hayatını da çöpe attığını hissediyordu. Yumrukları hızlandı, vahşileşti. Duvarlardan sıvalar dökülürken, Şüheda’nın havuzda kanayan parmaklarına inat, kendi çıplak eklemleri de patladı; torbanın kirli brandasının üzerine kırmızı, taze lekeler sızmaya başladı. Ama durmadı. Öfkeyle, kendi acizliğine ve kaderine lanet okuyarak kükredi. Nefesi kesilene, ellerindeki acı kemiklerine işleyene kadar vurdu, vurdu...
Sonunda gücü tükenip alnını o soğuk kum torbasına yasladığında, göğsü çılgın gibi inip kalkıyordu. Gözlerinden dökülen bir damla yaş, torbanın üzerindeki kendi kanına karıştı.
Şüheda’yı korumak için o son maça çıkmak zorundaydı; çünkü çıkmazsa arkasındaki gölgeler ikisini de rahat bırakmayacaktı. Ama o maça çıktığı an Şüheda’yı tamamen kaybedecekti. Bu labirentin ortasında, hayatında ilk kez yönünü kaybetmiş bir çocuk gibi, kendi elleriyle yarattığı karanlığın tam kalbinde yapayalnız kalakalmıştı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

50okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.