8. bölüm / 24
Sansürsüz TeklifÜrkek kaçış
Bölümler 24Şu an: Ürkek kaçış
- 1 Tozlu Sokaklar2.686 kelime
- 2 Maskelenmiş sırlar3.836 kelime
- 3 Yersiz hesaplaşma3.837 kelime
- 4 Sansürsüz teklif3.289 kelime
- 5 Açık yara2.950 kelime
- 6 Yeminli şefkat3.113 kelime
- 7 Yıkıcı kıvılcım4.199 kelime
- 8 Ürkek kaçış2.935 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 Ölümcül kontra3.126 kelime
- 10 Fersahlarca uzak2.048 kelime
- 11 Ucuz düşler3.721 kelime
- 12 Son Raund2.939 kelime
- 13 Sessiz çıglık2.395 kelime
- 14 Parıltılı tuzak4.781 kelime
- 15 Yıldızlar kadar4.961 kelime
- 16 Rüzgara karşı4.837 kelime
- 17 Son sürat4.252 kelime
- 18 Cam tavanlar2.888 kelime
- 19 Derin mavi3.450 kelime
- 20 Zehirli fısıltı4.021 kelime
- 21 Son bakış6.423 kelime
- 22 Kristal gerilim4.243 kelime
- 23 Can kırıkları2.826 kelime
- 24 Geçmişin izinde3.471 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Herkesin şampiyonluk zaferiyle sarhoş olduğu, çığlıkların ve patlayan konfetilerin arasında göz gözü görmediği o curcunada, Balamir kalabalığı yararak doğrudan Şüheda’ya doğru yürüdü. Şüheda, sırılsıklam olmuş tişörtüyle sahanın ortasında, kutlamaların tam göbeğinde ama bir o kadar yapayalnız dikilirken, aniden bileğinde sıcacık ve sarsılmaz bir baskı hissetti. Başını kaldırdığında Balamir’in ıslak saçlarından alnına dökülen tutamları ve dumanlı bakan gözlerini gördü.
Balamir, etraftaki kaosa inat, tek bir kelime bile etmeden kızı kolundan tuttuğu gibi gürültülü salondan dışarıya doğru çekmeye başladı.Şüheda, herkesin bakışlarını üzerlerinde hissetmenin getirdiği bir panikle geriye doğru esnese de, Balamir’in boksör cüssesi ve adımlarındaki o ödün vermez kararlılık karşısında direnci hızla kırıldı.
Balamir onu sporcuların doluştuğu stadyumun o gürültülü, ter ve ego kokan soyunma odalarına götürmedi; aksine okulun alt katındaki, kimsenin uğramadığı o ıssız yüzme salonuna indirdi.Ağır metal kapı arkalarından kapandığında, yukarıdaki şampiyonluk uğultusu çok derinden gelen boğuk bir fısıltıya dönüştü. Devasa havuzun durgun, masmavi suyu tavandaki loş ışıkları yansıtıyor, içerisi buram buram klor, nem ve dingin bir sessizlik kokuyordu. Bu tezatlık, az önceki gürültünün ardından ikisinin de kulaklarında çınladı.Balamir, kızı havuz kenarındaki metal bankların önüne bıraktığında, Şüheda üzerindeki ıslaklığın ve havuz salonunun serin havasının tenine değmesiyle hafifçe titredi. Balamir, duvardaki dolaptan büyük, kalın, bembeyaz bir havlu ve ona muhtemelen bol olacak siyah bir tişört çıkarıp Şüheda’nın omuzlarına yavaşça bıraktı.
Dokunuşu, cüssesine tezat oluşturacak kadar dikkatliydi. Ardından kendi spor çantasından, üzerinde kendi numarasının yazılı olduğu aşırı bol, kuru, siyah bir tişört çıkarıp uzattı.Şüheda, parmak uçlarından havuz kenarındaki mermere damlayan suların çıkardığı ritmik sese bakarak fısıldadı:— "Neden buradayız Balamir? Ve bu... Bu ne?"Balamir cevap vermedi.
Arkasını dönüp havuzun durgun suyuna bakarken derin bir nefes aldı. Aslında içinde fırtınalar kopuyordu. Az önce Berk’in kollarında gördüğü bu kızı neden korumak istediğine, neden her şeyi bırakıp onu buraya, bu güvenli sığınağa getirdiğine kendisi de bir anlam veremiyordu. Kendi zihninin kuytularında sert bir hesaplaşmanın tam ortasındaydı: Neden umursuyorum ki? diye geçirdi içinden.
Neden o canımı yakıyor?Yüzme salonunun loş ışıkları havuzun maviliğinde kırılırken, aralarındaki o ağır sessizlik sadece ikisinin düzensiz nefes sesleriyle bölünüyor, yukarıdaki dünyaya dair her şey tamamen kayboluyordu.
Şüheda tam havluyu saçlarını kurulamak için kaldıracaktı ki, bakışları Balamir’in sırtına kilitlendi.Mavi Koleji’nin o sırılsıklam olmuş lacivert formasının tam ortasında, kürek kemiklerinin hemen altında, tuhaf bir leke koyulaşıyordu. Şüheda dikkatle baktığında bunun havuz suyu olmadığını anladı.
Koyu kırmızı bir sızıntı, formanın kumaşını eritir gibi dışarı vuruyordu. Maçtaki o sportmenlik dışı sert faul, Balamir’in dün geceki boks maçından kalan ve henüz kapanmamış yarasını patlatmıştı. Adam, acısını bile sessizce çekiyordu.Şüheda, içindeki şaşkınlığı geride bırakan ani bir soğukkanlılıkla öne doğru bir adım attı. Balamir’in arkasından yaklaşıp, onun bir şey demesine ya da kendini kapatmasına fırsat vermeden formasının eteklerinden tuttu.
Parmaklarının ucundaki ıslak kumaşı yavaşça yukarı doğru kaldırdı. Balamir, yabancı bir dokunuşun getirdiği savunma refleksiyle aniden kasıldı, omuzları sertleşti. Ancak Şüheda’nın parmaklarındaki o tereddütsüz, şefkatli kararlılığı hissedince durdu; itiraz etmedi.
Formanın altında, Balamir'in esmer ve kaslı sırtında, dünkü ringden kalan derin bir yarık açılmıştı. Taze kan, esmer teninden aşağı ince, sızılı bir çizgi halinde süzülüyordu.Şüheda yaranın ciddiyetini görünce nefesini tuttu. Kendi üzerindeki sırılsıklam beyaz tişörtün bu yaraya temas etmesi ya da onunla Balamir'e yaklaşması imkansızdı; kumaş mikroplu ve soğuktu. Hiç düşünmeden, zihnindeki tüm duvarları yıkan bir içgüdüyle, üzerindeki sırılsıklam beyaz tişörtü tek bir hamlede sıyırıp çıkardı.
Altında sadece beyaz sporcu atleti kalmıştı. Havuzun loş ışığı omuzlarına vururken, elindeki kuru beyaz havluyla Balamir'in sırtındaki kanı temizlemek için bir adım daha yaklaştı.
aralarındaki mesafeyi yok ederek durdu ve temiz havlu adamın sırtındaki kanayan yaranın üzerine bastırdı. Tenleri birbirine değdiği, Şüheda'nın parmak uçları adamın sıcak teniyle buluştuğu an, Balamir’in sırt kasları gerim gerim gerildi.
O an, Balamir’in teninden yükselen o imza kokusu Şüheda’nın genzini yaktı. Bu koku; sert bir deniz esintisi ile sabahın erken saatlerindeki o ağır, puslu sis kokusunun karışımı gibiydi. Buram buram erkeksi, temiz ama bir o kadar da tekinsiz bir koku... Şüheda’nın kalbi göğüs kafesini zorlayacak kadar hızla çarpmaya başladı.
Elleri hafifçe titredi ama bunu Balamir'e belli etmemek için dişlerini sıktı, parmaklarını kumaşa daha sert bastırdı. Bu koku, salondaki klor kokusunu tamamen bastırmış, genç kızın zihnini ele geçirmişti.Kan tamamen temizlenip, baskının etkisiyle sızıntı durulduğunda Balamir’in omuzları hafifçe düştü. Boğuk, pürüzlü bir sesle, "Tamam," dedi.Yavaşça önünü döndü. Şüheda’yı karşısında sadece beyaz sporcu atletiyle, sırılsıklam ve savunmasız bir halde görmeyi beklemiyordu.
Tam o saniyede Balamir'in dumanlı bakışları, Şüheda’nın omuzlarından aşağı dökülen, uzun ve ta beline kadar inen sırılsıklam, dalgalı saçlarına kaydı. Su damlaları saç uçlarından mermere ritimle damlamaya devam ediyordu.
Balamir’in siyah keskin gözleri, kızın kahverengi elaya çalan gözleriyle çakıştı. Aralarındaki o elektriksel çekim, yüzme salonunun tüm oksijenini kurutacak kadar ağırdı. Balamir, kızın bu çabasız, sırılsıklam güzelliği ve o derin, sorgulayan bakışları karşısında ilk kez afalladı.
İçindeki o vahşi, kimseyi umursamayan adamın bir anlığına çözüldüğünü, duvarlarının çatırdadığını hissetti. Kendini toparlamak istercesine bakışlarını hızla kızın gözlerinden çekti; sertçe yere, ıslak mermerlere doğru çevirdi.
Boğazını temizledi. Az önce bankın üzerine bıraktığı, kendi numarasının yazılı olduğu o kuru, aşırı bol siyah tişörtü alıp kıza doğru uzattı. Sesindeki o mesafeli, sert korumacılığı yeniden kuşanmıştı:— "Üzerini değiştir... Dışarıda bekliyorum.
"Arkasını döndü. Çıplak sırtındaki taze yara iziyle, adımlarını hızlandırıp yüzme salonunun ağır metal kapısına doğru yürüdü ve koridorun karanlığında kayboldu. Şüheda, elinde onun tişörtüyle, havuz kenarında o sis kokusunun bıraktığı sıcaklıkla baş başa kaldı.Hızla üzerindeki atletin üzerine o devasa siyah tişörtü geçirdi.
Kumaş o kadar büyüktü ki, onu hafifçe havuz suyuyla ağırlaşmış siyah kargo pantolonunun içine alelacele tıkıştırmak zorunda kaldı. Havuz salonundan çıkıp, okulun alt katındaki o loş, uzun koridorları ve merdivenleri tırmanırken kalbinin sesi kulaklarında yankılanıyordu.
Ağır dış kapıyı itip okul binasından bahçeye adım attığında, gecenin soğuk rüzgarı saçlarının arasından geçip yüzüne vurdu. İşte o an, rüzgarla birlikte Balamir'in kokusu yeniden burnuna doldu. Sert, burnun direğini sızlatacak kadar keskin ama aynı zamanda yağmur yemiş bir orman gibi ferah...
Genç kız zihnine kazınan o kokuyu derin bir nefesle içine çekti. Sanki o tişört, adamın kendisi yanında olmasa bile Şüheda’nın etrafına ördüğü görünmez, aşılmaz bir zırhtı.
Gayri ihtiyari gözleri o tekinsiz karanlığı, okulun çıkış kapısını taradı. Balamir dışarıda bekleyeceğini söylemişti ama kapının önü boştu. Gitmiş miydi? Şüheda’nın göğsüne garip bir sızı oturdu. Tam o sırada, az ilerde, okul bahçesinin karanlık çıkışında farları sönük halde bekleyen siyah, lüks yarış motorunu fark etti.
sürücü koltuğunda, direksiyona elini koymuş, dumanlar içinde sigarasının kırmızı koru parıldayan o tanıdık silüeti gördü. Balamir gitmemişti; söz verdiği gibi, onu uzaktan içten içe izleyerek bekliyordu. Ancak yanına çağırmıyor, yaklaşmıyordu da.Belki de aralarındaki bu mesafe, her ikisinin de ruhunda kök salacak o uzun, kapkara sessizlik için en doğrusuydu. Bazı bağlar kelimelere ihtiyaç duymazdı; aradaki o tekinsiz boşluk, söylenebilecek her şeyden daha ağırdı.
Şüheda adımlarını hızlandırıp bahçe kapısına doğru yürürken, kafasındaki sorular da vahşi birer sarmaşık gibi ruhunu sarmalamaya başladı. Kimdi bu adam? Onca gaddarlığının, o buzdan duvarlarının arkasında neden Şüheda’ya karşı böylesine vahşi bir koruma içgüdüsüyle hareket etmişti? Onu dünyaya karşı bir zırh gibi savunurken, kendisinden neden bu kadar uzak tutuyordu?
Hayatına bir bomba gibi düşen bu tekinsiz adam ve ardındaki karanlık, onun gibi kendi halinde bir kız için ne anlama geliyordu?Şüheda sadece yürümüyordu; sanki kendi kaderinin bilinmezliğine doğru, her saniyesi dramla örülü tekinsiz bir patikada sürükleniyordu. Ve o motor, arkasında yavaşça hareket edip onu uzaktan takip etmeye başladığı hissini veriyordu, belki de ona öyle gelmişti her şeyi fazlasıyla kafasında kurup büyütüyordu son zamanlarda.
Şüheda’nın aklındaki bu karmaşa, haziran ayının o sıcak ve hareketli caddesinin gürültüsüne karışıp giderken adımları onu otobüs durağına ulaştırdı. Gelen ilk otobüse bindi. Camin kenarına başını yaslayıp dışarıdaki yaz sıcağında eriyen şehri izlerken, içindeki o tekinsiz hissi bir kenara bırakmaya karar verdi. Şu an için en doğrusu, hayatın o tanıdık ve güvenli ritmine geri dönmekti. Bu yüzden rotasını Banu’lara çevirdi.
Banu’nun evinin önüne geldiğinde, Şüheda kapıyı çalarken içindeki o ağır duygu bulutunu dağıtmaya çalıştı. Ancak kapı açıldığında, karşısında her zamanki cıvıl cıvıl Banu yoktu. Arkadaşı, omuzları çökmüş ve yüzü gözle görülür bir şekilde asık bir halde Şüheda’yı karşıladı. Gözlerinde derin bir mahcubiyet vardı.
İçeri geçer geçmez, daha Şüheda'nın üzerindeki o kocaman siyah tişörtü sormasına veya ceketini bile asmasına fırsat vermeden Şüheda’nın ellerine sarıldı.Ses tonundaki titremeyle, "Şüheda, gerçekten çok özür dilerim," diye fısıldadı. "Seni bugün, o koca stadyumun tam ortasında yapayalnız bıraktığım için kendimi nefretlik hissediyorum. Nasıl böyle bir şey yaptım hâlâ inanamıyorum."Şüheda, arkadaşının bu içten çırpınışını görünce yüzünde hafif, teselli edici bir tebessüm belirmesine izin verdi. Ellerini Banu’nun ellerinden ayırmadan, "Önemli değil Banu, gerçekten," dedi sesi alabildiğine sakin tutmaya çalışarak. "O an şartlar öyle gerektirdi, geçti bitti işte.
Kendini suçlayıp durma artık, aramızda bunun lafı bile olmaz." Banu derin bir nefes alarak rahatlamış gibi göründü ama hâlâ gözlerindeki o mahcup ifade tamamen silinmemişti.İki kız, odadaki yatağın kenarına yan yana oturdular. Haziranın o bunaltıcı sıcağı odanın açık penceresinden içeri sızarken, Şüheda’nın yüzme salonundan çıktığında sırtına yapışan, yer yer nemli olan o siyah bol tişörtü de odanın sıcaklığıyla ve geçen dakikaların arasında yavaş yavaş kurumaya başladı.
Üzerindeki o ağır, ıslak hissin yerini kuru bir yumuşaklık aldığında, genç kızın içindeki o kasvetli hava da biraz olsun dağılır gibi oldu.Şüheda, ortamın havasını tamamen değiştirmek ve kafasındaki o tekinsiz düşüncelerden sıyrılmak için hemen konuyu açtı; mezuniyet balosuna çok az bir zaman kalmıştı ve artık o elbiseyi alma vakti gelmişti.Banu, Şüheda’nın bu hevesli halini görünce şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.
Arkadaşının maddi durumunu, evdeki sıkıntıları az çok bildiği için merakına yenik düşerek, "Elbise mi? Şüheda, harika bir fikir ama... Nasıl para biriktirebildin ki bu ara?" diye sordu.Şüheda, başını hafifçe yana eğip buruk bir gülümsemeyle cevap verdi. "Artık o fast food dükkanında çalışmayacağım Banu, orayı tamamen bıraktım.
Artık Neco da çalışmaya başladığına göre, Her şey de yavaş yavaş yoluna gireceği için elbiseyi almaya karar verdim." Banu tam bir şey söyleyecekken Şüheda göz kırparak ekledi: "Tabii bir de Neco’dan gizli, odadaki o eski kumbaraya attıklarım var. Babamdan kalan emekli maaşının bir kısmını da kullanarak tam istediğim gibi bir şey alabilirim," dedi.Banu’nun odasındaki o hüzünlü ve samimi hava tamamen dağılıp yerini tatlı bir alışveriş heyecanına bırakırken zaman su gibi aktı. İki arkadaş, kol kola girerek kendilerini dışarı, yaz güneşinin altına attılar.
Caddede yan yana yürürlerken, Banu stadyumdaki o garip ve komik anları taklit etmeye başladı. Şüheda’yı stadyumun ortasında nasıl bıraktığını, o kargaşada insanların nasıl sağa sola koşuştuğunu ve basketbol maçındaki o sakar oyuncuların hallerini abartarak anlatıyordu. Banu’nun her bir mimiğinde iki kız caddenin ortasında sağdan soldan gelen meraklı bakışlara aldırmadan kıkırdayarak yürüyorlardı.
Şüheda, Balamir’i, havuzdaki o tekinsiz anları ve kafasındaki tüm o soruları, arkadaşının bu çocuksu ve saf neşesinin arkasına gizlemişti. Gülüşmeleri yol boyunca sürdü ve en nihayetinde vitrininde zarif kıyafetlerin sergilendiği, loş ve şık ışıklandırılmış bir butiğin önünde durdular.
Şüheda, butiğin parıltılı camının önünde durmuş, vitrindeki elbiseleri ve mankenlerin üzerindeki dökümlü kumaşları derin bir hayranlıkla süzüyordu. İçindeki o kasvetli, havuz salonundan kalan ağır havadan sonra bu renkli dünya ona o kadar hafif gelmişti ki, adeta büyülenmiş gibi dakikalardır aynı noktaya bakıp kalmıştı.Onun bu dalgınlığını ve hareketsizliğini fark eden Banu, daha fazla dayanamayarak Şüheda’nın bol siyah tişörtünün kolundan yakaladı. Yüzünde muzip bir sitemle karışık o bildik, sabırsız ifadesi vardı. Şüheda’yı kapıya doğru hafifçe sürüklerken, "Eee Şüheda, burada böyle heykel gibi dikilecek miyiz yani?" diyerek kıkırdadı. "İçeride seni bekleyen bir sürü elbise var, hadi çekiştirip durma da girip deneyelim artık!
"Şüheda arkadaşının bu aceleci haline gülerek adımlarını mağazanın içine doğru uydurdu. Küçük zilin çıkardığı o ince melodinin ardından mağazanın klimalı, parfümlü havası yüzlerine vurdu ve iki kız doğrudan o göz kamaştırıcı askıların arasına daldı.Şüheda, parfümlü dükkan kokusunun yayıldığı askıların arasında parmaklarını yavaşça gezdirirken, gözü kumaşların arasından süzülen derin bir renge takıldı.
Diğer elbiseleri hafifçe yana çekip o parçayı askısından çıkardı. Bu, üzerinde minik parıltılar barındıran mavi payetli, tek omuzlu, zarif bir elbiseydi. Kumaşı elinde tuttuğunda deniz dalgası gibi parlıyor, asil bir duruş sergiliyordu.Onun birkaç adım uzağında, renklerin arasında adeta kaybolmuş olan Banu ise kendi tarzına tam oturan bir başka askıya doğru uzandı. Elinde tuttuğu, toz pembe renkte, straplez kesim ve etekleri tül detaylarıyla bezeli uçuş uçuş bir elbiseydi. Banu, elbiseyi Şüheda’ya doğru sallayarak,
"Şüheda, şunun tatlılığına bak! Tam mezuniyet balosunda pistte dönüp durmalık değil mi?" diyerek neşeyle gözlerini kırpıştırdı.İki kız, ellerindeki elbiselerle yan yana duran iki ayrı kabine geçtiler. Kumaş hışırtıları ve fermuar seslerinin ardından perdeler aynı anda açıldı. Şüheda kabinden çıktığında, mavi paletli elbise vücuduna tam oturmuştu. Tek omuz detayı köprücük kemiklerini zarafetle ortaya çıkarıyor, mavi paletler ışık vurdukça loş mağazada parıldıyordu.
Banu, arkadaşını görür görmez ağzı açık kaldı ve "İnanılmaz olmuşsun! Mavi rengi resmen senin için yaratılmış, o sert havanı o kadar asil bir şıklığa dönüştürmüş ki anlatamam," diyerek hayranlığını dile getirdi.Şüheda da aynada pembe elbiseyle kendi etrafında dönen Banu’yu süzdü. Banu’nun elbisesinin etekleri, her hareketinde odada uçuşuyor ve ona tam bir prenses havası katıyordu. Şüheda tebessüm ederek, "Asıl sana bak, straplez kesim omuzlarına çok yakışmış ve o pembenin tonu tam senin neşeni yansıtıyor.
Kesinlikle bunu almalısın," dedi. İki kız, aynanın karşısında yan yana durup elbiselerin üzerlerindeki duruşunu uzun uzun yorumladılar, boylarını ve duruşlarını incelediler. İçlerindeki tüm şüpheler uçup gitmişti.Kabinlere dönüp kendi kıyafetlerini tekrar giydiler. Şüheda, Balamir'in o kurumuş, devasa siyah tişörtünü tekrar üzerine geçirirken aynadaki yansımasına baktı. Elbisenin teninde bıraktığı o asil hissi, bu bol tişörtün tekinsiz ağırlığıyla perdelemişti.
Elbiseleri özenle askılarına asıp kasaya yöneldiler. Şüheda, fast food dükkanından aldığı son haftalığı ve Neco’dan gizli kumbarada biriktirdiği paraları mutlulukla kasadaki görevliye uzatarak elbiseleri satın aldı. Mağazanın kapısındaki küçük zil arkalarından tekrar çalarken, ikisinin de elinde hayatlarının en özel gecesine ait o paketler vardı.Mağazadan çıktıktan sonra içlerindeki o tatlı heyecan, midelerinin kazındığını hissettiren açlığa bıraktı yerini.
Yol üzerindeki küçük bir hamburgerciye girip karınlarını güzelce doyurdular. Paketli elbiselerini yanlarındaki sandalyelere özenle yerleştirip, bir yandan patateslerini yerken bir yandan da baloya dair hayaller kurmaya devam ettiler. Şüheda, Banu'yu dinlerken ara sıra caddeden geçen arabalara bakıyor, tanıdık bir siyah silüet arıyordu ama görünürde kimse yoktu.Yemek bittiğinde, ellerindeki büyük alışveriş poşetleriyle birlikte ego otobüsüne bindiler. Şehrin kalabalık caddelerinden, akşam trafiğinin gürültüsünden geçip kendi semtlerine doğru ilerleyen otobüs, nihayet Efor durağına geldiğinde tıslayarak durdu.
İki kız otobüsün yüksek basamaklarından aşağı indiğinde, haziran akşamının o tanıdık, loş ve hafif tozlu havası yüzlerine vurdu. Gündüzün sıcağı yerini sokağın kaldırımlarına çöken ılık bir esintiye bırakmıştı. Evlerin pencerelerinden sızan sarı ışıklar yolları aydınlatıyordu. Banu’nun evi durağa oldukça yakındı.Adımlarını evlerin arasındaki o kestirme, loş sokağa doğru yönlendirirken Banu, elindeki poşeti hafifçe sallayarak o gün ne kadar güzel olacaklarından bahsetmeye başladı.
"Şüheda, bak gör o gece herkes sadece bizi konuşacak. O mavi elbisenin içinde resmen kuğu gibi olacaksın," dedi gözleri parlayarak. "Saç ve makyaj işini de hiç dert etme. Mahalle kuaförü Behiye ablaya gideriz, o bize en güzel topuzları, o uçuş uçuş makyajları hakkıyla yapar. Bizi prenses gibi uğurlar o salondan."Şüheda, arkadaşının bu bitmek bilmeyen neşesine tebessümle eşlik etti. "Haklısın, Behiye ablanın eli uğurludur," diye onayladı onu.Banu’nun evinin önüne geldiklerinde, arkadaşı bahçe kapısından içeri süzülmeden önce Şüheda’ya sıkıca sarıldı ve "Yarın erkenden konuşuruz, dikkat et kendine!" diyerek binanın kapısına doğru yürüdü, gözden kayboldu.Sokakta bir anda derin bir sessizlik çöktü. Şüheda elindeki büyük poşetle, tek başına kendi evine giden o daha da karanlık patikaya doğru döndü. Sokak lambalarından biri tekinsizce kırpışıyordu.
Tam o sırada, sokağın hemen başındaki karanlık köşede farları tamamen sönük, motoru ise rölantide hafifçe homurdayan o tanıdık siyah devasa motoru gördüğünü sandı.
Sokağın diğer köşesindeki kırık direkten sızan titrek, sarı ışığın altında aniden simsiyah, devasa bir cip belirdi. Aracın lastikleri kaldırım kenarındaki çöp konteynerlerine sertçe sürterek kulak tırmalayıcı, acı bir gürültü çıkardı. Şüheda daha ne olduğunu, nasıl bir kördüğümün, nasıl tekinsiz bir intikam kovalamacasının tam ortasına düştüğünü bile anlayamadan cipin kapıları büyük bir hışımla açıldı.
Yol kenarındaki apartman boşluğunun loşluğundan, gecenin tekinsiz karanlığından fırlayan iki iri yarı gölge, genç kızın etrafını birer yırtıcı gibi sardı.Adamlar, Horozcu’nun en pis, en acımasız işlerini yapan cinstendi. En öndekinin, ucuz tütün ve sigara içmekten sapsarı kesilmiş dişleri, arsızca sırıtırken gecenin karanlığında bile mide bulandırıcı bir netlikle seçiliyordu. Kirli, lekeli atletinin altından taşan bira göbeği, hoyrat ve hızlı hareketleriyle sallanıyordu.
Diğeri ise kafasının tepesi hafifçe kelleşmiş, ensesinden yukarısı ter damlalarıyla parlayan, bakışlarında zerre merhamet kırıntısı taşımayan leş bir tipti. Şüheda’nın burnuna aynı anda bayat alkol, ucuz sigara ve ter kokusu karışımı, haziran sıcağında daha da ağırlaşan leş gibi bir koku çarptı.Genç kız, ciğerlerine dolan bu yabancı kokunun yarattığı dehşetle boğazından yükselecek o can havli çığlığa niyetlendiği an, adamın nasırlı ve leş kokulu devasa eli Şüheda’nın ağzına bir balyoz gibi kapandı.
Çığlığı nefesinde boğuldu, genzi acı bir feryatla yandı. Adamlar kızı hiç acımadan, narin bedenini hoyratça havaya kaldırıp siyah cipin arkasına doğru sertçe fırlattılar.Tam o saniyede, Şüheda’nın canından çok sakındığı, aç kalma pahasına binbir hayalle ve emekle biriktirerek az önce satın aldığı o mavi pırıltılı elbise elinden kaydı. Poşet büyük bir hışırtıyla yırtıldı; o asil, mavi kumaş mahallenin pis, tozlu ve çamurlu kaldırımına serildi.
Şüheda’nın geleceğe, o mezuniyet gecesine dair tüm o temiz hayalleri, o tozlu kaldırımda adamların kirli postalları altında acımasızca ezilip gitti.Cipin kapısı arkasından büyük bir gürültüyle kapandığı tam o esnada, sokağın diğer ucunu bıçak gibi yırtan o ses duyuldu. Balamir’in siyah parlak motoru, o yırtıcı, aslan kükremesini andıran hırıltısıyla tüm mahalleyi inletti. Farları aniden yanan motor, lastiklerini asfaltta çığlık çığlığa ağlatarak ileri fırladı. Balamir, gözlerinde saf bir dehşet ve katıksız bir öfkeyle gaza yüklenmişti. Lastiklerden fışkıran dumanlar sokağı kapladı.
Ancak mesafe çok uzaktı, saniyeler zalimdi. Cip patinaj çekerek, tekerleklerinden simsiyah dumanlar fırlatarak karanlığın içinde gözden kaybolurken Balamir ilk hamlede yetişemedi. Zaman, genç adamın aleyhine işlemişti.Motorunu ani bir frenle kaldırımın kenarında durdurduğunda,
Balamir’in göğsü körük gibi inip kalkıyordu. Direksiyonu öfkeyle yumrukladı. Motordan aşağı fırladığında, gözleri kaçan cipin arkasından yere, o mavi, üstü şimdi çamur ve toz içinde kalmış elbiseye takıldı.O an, kalbine saplanan o zehirli suçluluk duygusu nefesini kesti. Kendi karanlık dünyasını, o pis pis kokan leş düşmanlarını bu masum kıza bulaştırdığı için kendine, aldığı her nefese lanet etti. Yumruklarını sıktı, tırnakları avuç içine gömüldü ve dişlerini birbirine vurarak fısıldadı. Sesi acıyla ve nefretle kısılmıştı:—
"Benim yüzümden..."Ancak çökmeye, dizlerinin üzerine yığılmaya vakti yoktu. Kendini bitiren o suçluluk duygusunu saniyeler içinde yakıcı bir öfkeye dönüştürdü. Tekrar motora atladı, geri vitese takıp motoru sertçe döndürdü. Lastiklerden çıkan o asfaltı eriten yakıcı kokuyla birlikte, gecenin karanlığında siyah cipin bıraktığı o görünmez, kanlı izin peşine düştü. yırtıcı motor sesi, gecenin sessizliğini delen bir intikam yemini gibi sokaklarda yankılanıyordu.
Bölüm etkileşimi
