22. bölüm / 25
Sansürsüz TeklifKristal gerilim
Bölümler 25Şu an: Kristal gerilim
- 1 Tozlu Sokaklar2.686 kelime
- 2 Maskelenmiş sırlar3.836 kelime
- 3 Yersiz hesaplaşma3.837 kelime
- 4 Sansürsüz teklif3.289 kelime
- 5 Açık yara2.950 kelime
- 6 Yeminli şefkat3.113 kelime
- 7 Yıkıcı kıvılcım4.199 kelime
- 8 Ürkek kaçış2.935 kelime
- 9 Ölümcül kontra3.126 kelime
- 10 Fersahlarca uzak2.048 kelime
- 11 Ucuz düşler3.721 kelime
- 12 Son Raund2.939 kelime
- 13 Sessiz çıglık2.395 kelime
- 14 Parıltılı tuzak4.781 kelime
- 15 Yıldızlar kadar4.961 kelime
- 16 Rüzgara karşı4.837 kelime
- 17 Son sürat4.252 kelime
- 18 Cam tavanlar2.888 kelime
- 19 Derin mavi3.450 kelime
- 20 Zehirli fısıltı4.021 kelime
- 21 Son bakış6.423 kelime
- 22 Kristal gerilim4.243 kelime · Okuduğun bölüm
- 23 Can kırıkları2.826 kelime
- 24 Geçmişin izinde3.471 kelime
- 25 Buz kırağı4.707 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Geceye hazırlanan havadaki o koyu, ağdalı nem, pencerelerin pervazlarına kadar tırmanıyor, camın arkasında kirli bir film tabakası bırakıyordu.
Şehrin lüks semtlerinden birindeki bu küçük kiralık dairede yükselen tek ses, Şüheda’nın parmaklarının kendi cildine attığı fırça darbelerinin o ince, ritmik hışırtısıydı. Soluk sarı ışığın vurduğu aynada, fırçanın her dokunuşunda elmacık kemiklerinin üzerindeki yorgunluk biraz daha gizleniyor, yerini kusursuz ama donuk bir maskeye bırakıyordu.
Düşünmemeye çalışıyordu. Fakat sustuğu her an, geçmişin isli kokusu genzini yakıyordu. Beş yıl önce...
O vurulduğu kâbus gibi günde, mezuniyet elbisesine bulaşan ve kumaşı ağırlaştıran o sıcak kanla birlikte, sıvası dökük mahalle de arkasında kalmıştı. Çamurlu sokaklardan, o sokakların insanı boğan tekinsiz havasından kaçıp bu yalnız eve sığınmıştı. Gündüzleri özel bir klinikte, steril kokular ve beyaz önlüklerin arkasında hemşirelik yaparak kurduğu o kırılgan, sakin düzen; bu akşamüstü tek bir titreşimle yerle bir olmuştu.
Saat tam altıya doğru, komodinin üzerinde adeta bir akrep gibi kıvranarak titreyen telefonun ekranı uyanmıştı. Ekranda beliren isim, odaya soğuk bir esinti yaymıştı. Şüheda telefonu kulağına götürdüğünde, nefesini bile tuttuğunu fark etmemişti. Karşı taraftan gelen ses, bir ricadan ziyade, infaz kararı gibi katı ve pürüzsüzdü:"Bu gece çok güzel olmanı istiyorum. Sekizde hazır ol, şoför seni almaya gelecek."Açıklama yoktu.
İtiraz etmeye, "Hastanede uzun bir nöbetten çıktım," demeye ya da bir bahanenin arkasına saklanmaya hakkı olmadığını bilecek kadar iyi tanıyordu bu düzeni. Bu, o karanlık hayatın yazılmamış, ama her harfi acıyla ve kanla ödenmiş kanunlarından biriydi.
Telefon yüzüne kapandığında, Şüheda’nın elindeki cihaz yavaşça yatağın üzerine düştü. Gözleri aynadaki yansımasına kaydı. Dudaklarını birbirine bastırdı, çenesi hafifçe titredi ama hemen ardından dişlerini sıktı.
İçindeki o eski, ürkek masum kızı zihninin en alt katındaki bir mahzene kilitler gibi ciğerlerini yırtan derin bir nefes aldı. Göz kırpışları yavaşladı, bakışlarına tekinsiz bir kararlılık oturdu.
Her şeyi kendi elleriyle, bir cerrah titizliğiyle yapıyordu artık. Klinikteki o bitmek bilmeyen nöbetler ona acıya katlanmayı, acıyı içine gömmeyi öğretmişti. Ama bu aynanın karşısı... Burası ona o acıyı makyajla, zarafetle örtmeyi öğretmişti.Maşayı eline aldığında bileği hiç titremedi.
Cihazın saç telleriyle buluştuğu an çıkan o hafif cızırtı ve ısınan saçın kokusu odayı doldurdu. Belinin kıvrımına kadar inen kestane rengi gür dalgalar, omuzlarından aşağıya doğru pürüzsüz, ipeksi bir ağırlıkla dökülürken parmaklarıyla bukleleri hafifçe dağıttı. Yüzündeki o uykusuzluk grileşmesini kapatacak duru bir fondöten, ardından gözlerinin elasını belirginleştiren, kirpik diplerine sinsice yayılan ince, buğulu dokunuşlar...
Dudaklarına sürdüğü hafif rengi parmağının ucuyla dağıtırken, aynadaki kadının gözlerinin içine baktı. Gözlerinde korku yoktu; sadece derin bir boşluk vardı.
Gardırobun kapağını açtığında, askıların arasında hiç duraksamadı. Eli doğrudan o elbiseye gitti. Vücudunu ve fiziğini kusursuzca ortaya koyan ama dekolteye sığınarak basitleşmeyen, asil bir parçaydı bu. Gece mavisi, ağır saten kumaştan dikilmişti.
Elbiseyi askısından çıkarırken kumaşın elinin altında kayışı, o soğuk his Şüheda’nın ürpermesine neden oldu. Fermuarı çekerken elbise bedenini bir eldiven gibi sardı; belinin inceliğini, uzun boyunu çaba sarf etmeden, adeta bir heykel gibi sergiliyordu. Saten kumaşın üzerindeki o derin mavi, odanın loş ışığında tekinsiz, dibi görünmeyen bir deniz gibi parıldıyordu.
Tam o an, kumaş göğsüne oturduğunda, beş yıl önce göğsünün tam ortasına saplanan o dondurucu sıcaklığı, o kurşunun tenini yakıp geçen sızısını hisseder gibi oldu. Sağ eli istemsizce göğsünün üzerine gitti. Parmak uçlarıyla kumaşın altındaki o hayali yarayı yokladı. Gözlerini kapattı, yutkundu. Boğazındaki düğüm canını yaktı ama gözünden tek bir damla yaşın akmasına izin vermedi. Gözlerini tekrar açtığında, o zayıf anından eser kalmamıştı.
Aynadaki kadına son bir kez baktı. Saçıyla, dik duruşuyla, o asil mavi satenin içindeki fiziğiyle muazzam, ulaşılmaz görünüyordu. Ancak bu güzellik, sadece içerideki harabeyi gizleyen görkemli bir kalkandı. O, bu gecenin içinde görünmez bir zırh taşıyordu.
Saat tam sekiz olduğunda, caddeden gelen fren sesini duydu. Koridordaki aynadan son kez üstüne başına bakmadan, sadece çantasını kavrayarak kapıya yöneldi.
Lüks semtin o yapay, sessiz sokağına adım attığında soğuk hava tenini yaladı. Apartmanın önünde, motoru hırıltıyla çalışan siyah, camları tamamen filmli araba onu bekliyordu. Şoför arabadan inip arka kapıyı açtığında, Şüheda adımlarını hiç yavaşlatmadı.
Başını hafifçe dikleştirdi, gözlerini şoförün bakışlarından kaçırarak arabanın o karanlık, deri kokan gövdesine doğru eğildi. Siyah araç, mavi satenler içindeki o kadını sessizce yuttu ve sokakta sadece egzoz dumanının soğuk havada bıraktığı gri iz kaldı.
Yaz sıcağının geceye devrettiği o nemli, geniz yakan hava, Alaca Malikânesi’nin devasa demir kapılarından içeri girerken Şüheda’nın ciğerlerine doldu. Araba, asırlık çam ağaçlarının gölgelediği geniş taş yolda bir hayalet gibi süzülüp devasa konağın önünde durdu. Burası, her köşesinden güç ve kan sızan Alaca imparatorluğunun kalbiydi.
Malikânenin arka bahçesindeki ulu ağaçların altına, yaz gecesinin rüzgârıyla hafifçe sallanan fenerlerin loş, sarı ışığında muazzam bir sofra kurulmuştu. Beyaz keten örtülerin üzerine serpiştirilmiş kristal kadehler, ağır gümüş şamdanlar ve taze çiçek kokuları, bu dünyadaki ihtişamı kibirli bir fısıltıyla haykırıyordu. Ancak bu görkem, Şüheda için sadece süslü bir giyotinden ibaretti.
Masada oturan Aylin Hanım, elindeki incili kadehi hafifçe çevirerek Şüheda’yı karşıladı. Bakışları, genç kızın üzerindeki mavi saten elbiseyi, saçının her bir kıvrımını adeta değer biçen bir tüccar gibi soğukça süzdü. Yanında oturan Kudret Alaca ise sadece başıyla mesafeli, ruhsuz bir selam vermekle yetindi. Şüheda, omurgasındaki o görünmez kırbaç izlerine rağmen başı dik bir zarafetle, "İyi akşamlar," dedi.
Sesi pürüzsüz çıkmıştı ama içi titriyordu. Kendisine gösterilen sandalyeye, Berk’in tam yanına oturdu. Berk’in teninden yayılan o tanıdık, ağır parfüm kokusu anında genzini yaktı.
Aziz Alaca, masanın başköşesinden, o geniş göğsünü şişirerek kadehine uzandı. Yüzündeki o mutlak iktidar hissi, etrafındaki herkesi birer piyon, harcanabilir birer nesne gibi gören o kibirli ifadeyle iyice koyulaşmıştı.
"Hoş geldin Şüheda," dedi Aziz Bey. Sesi, gecenin uğultusunu bıçak gibi bölen katı bir rezonans taşıyordu. "Bugün bizim için, bu aile için çok önemli bir gün. Bu yüzden bu yemekte hep birlikte bulunmanızı, tek bir eksiğimizin bile olmamasını istedim."
Eksik kimdi? Şüheda, masanın altındaki bacaklarında başlayan o hafif, kontrolsüz titremeyi bastırmak için ellerini mavi saten elbisesinin üzerine koydu. İnce parmakları, kumaşı hırsla, adeta uçurumdan yuvarlanırken bir dala tutunur gibi sıkmaya başladı. Saten kumaş parmaklarının arasında ezildi.Aziz Bey tam kadehini kaldıracaktı ki, bahçe kapısının ağır demir parmaklıkları acı bir gıcırtıyla iki yana kaydı.
Çakıl taşlarını ezen ağır tekerlek sesleri, bahçedeki fenerlerin loş ışığını yardı. Siyah, heybetli, toza ve uzun yolların çamuruna batmış lüks bir cip, bahçe yolunun hemen kenarında durdu. Motorun o derinden gelen, yeri sarsan hırıltısı aniden kesildiğinde, masadaki herkesin nefesi boğazına dizildi. Zaman yavaşladı. Cırcır böceklerinin sesi bile kesildi.Sürücü kapısı açıldı.
İçeriden inen siluet, gecenin karanlığını üzerine bir pelerin gibi geçirmişti. Baştan aşağı simsiyahlar içindeki o devasa gövde, fenerlerin sarı ışığına doğru ilk adımını attığında, Şüheda’nın kalbi göğüs kafesini yırtmak ister gibi vurmaya başladı.Balamir…
Beş yıl önce göğsüne kurşun saplandığında, bilinci kapanmadan hemen önce yüzünü yüzüne yaslayan, kanını elleriyle silmeye çalışan o genç adam değildi artık. Çenesini kaplayan sert, kirli sakalı, şakaklarına düşen asi saç telleri ve o uzak, vahşi coğrafyaların tekinsiz derinliğini taşıyan hırçın hatlarıyla ölümcül bir güce dönüşmüştü.
İnanılmaz bir heybetle masaya doğru yürüyordu. Onu bu masadaki herkesten, hatta Aziz Alaca’dan bile ayıran şey; etrafına yaydığı o katıksız, kimseye eyvallahı olmayan tavizsiz güçtü.Şüheda soluk alamıyordu. Dünyadaki bütün sesler, renkler silindi; geriye sadece yaklaşan o ağır postalların çakıl taşlarındaki sesi kaldı.
Beş yıl boyunca rüyalarında o kurşun sızısıyla aradığı, hayatta olup olmadığını bile bilmediği o yüz, şimdi birkaç metre ötesindeydi. Gözleri Balamir’in yüzüne kilitlendi, içindeki o küçük kız çocuğu çığlık çığlığa onun adını haykırdı. Bir bakış, küçücük bir kıvılcım aradı.Balamir masaya yaklaştı.
Gözleri masadakilerin üzerinde soğuk, hiçbir duygu barındırmayan bir yabancı gibi gezindi. Sonra bakışları Şüheda’ya düştü. Üzerindeki o dökümlü mavi saten elbiseye, omuzlarından dökülen kestane rengi gür saçlarına, karşısında bir yaprak gibi titreyen zarif siluetine baktı...
Ama yüzündeki tek bir kas bile kıpırdamadı. Bakışları, sanki hiç tanımadığı, okyanusun dibinde karşılaştığı sıradan, ehemmiyetsiz bir taş parçasına bakıyormuş gibi buz gibi, ifadesiz ve bomboştu.
Ne bir tanıma belirtisi ne geçmişin sızısı ne de en ufak bir mimik... Balamir, Şüheda’yı hiç var olmamış gibi, hafızasından tamamen kazımış gibi geçip gitti. Bu buz gibi yabancılık, Şüheda’nın göğsüne beş yıl önceki o gerçek kurşundan çok daha ağır oturdu.Tam o sırada, Şüheda’nın hemen yanında oturan Berk’in bedeninden sarsıcı, zehirli bir elektrik dalgası geçti.
Berk’in içindeki o Şüheda’ya karşı duyduğu takıntılı, hastalıklı sahip olma arzusu ile ona asla tamamen hükmedememenin getirdiği yakıcı nefret, Balamir’in o buz gibi gelişiyle tam anlamıyla alev almıştı. Berk, Şüheda’nın bu masadaki varlığına, o ulaşılmaz güzelliğine hastaydı; ama kızın ruhunun aslında kime ait olduğunu bilmenin getirdiği o aşağılık kompleksi, genç adamın çenesini bir yay gibi kastı.
Şüheda’nın Balamir’e bakışındaki o donup kalmayı görmüştü.Berk, masanın altından elini uzattı.Şüheda’nın elbisesini sıkan ellerinin hemen yanına, uyluk kemiğinin üzerindeki çıplak teni bulacak şekilde parmaklarını birer cımbız gibi geçirdi.
Acımasızca, eti kemiğinden ayırmak ister gibi kavradı ve sıktı. Parmak boğumları beyazlayana kadar kızı ezdi masanın altında.Şüheda’nın canı öyle bir yandı ki, boğazından çıkacak çığlığı engellemek için dudakları hafifçe aralandı.
Gözlerinden anlık, dilsiz bir feryat geçti. Berk, yüzünde sadistçe, hafif bir tebessümle, "Benimsin," der gibi kızı kendine doğru hafifçe çekerken; Şüheda yaşadığı bu çaresizliği ve aşağılanmayı gizlemek için bakışlarını hırsla masanın ortasındaki boş tabağa çevirdi. Porselenin soğuk yansımasında kendi zavallılığını gördü. Göz pınarlarına batan o sıcak, yakıcı yaşları geriye itmek için alt dudağını dişlerinin arasında ezdi, kanatana kadar ısırdı.
Balamir ise, Aziz Alaca’nın tam karşısındaki sandalyeyi ağırsa çekip otururken, ne Berk’in masanın altındaki o alçakça, gizli şiddetine baktı ne de Şüheda’nın acıyla kısılan nefesine. Onu görmüyordu. Ya da görmeyi reddediyordu.
Balamir, derin ve boğucu bir sessizliğin ortasında, karanlık gözlerini doğrudan babasının gözlerine dikti. Bahçedeki rüzgâr fenerleri sallamaya, gölgeleri masanın üzerinde dans ettirmeye devam ediyordu. Kristal kadehler, bu tekinsiz, patlamaya hazır sessizlikte hafifçe çınladı.
Balamir, bakışlarını masanın sağ tarafına—Şüheda’nın, onun fiziğini kusursuzca sarmalayan gece mavisi saten elbisesinin ve omuzlarına dökülen gür saçlarının olduğu yöne—tek bir salise bile çevirmedi. Kızın varlığını, o masada zorlukla alıp verdiği titrek nefesleri ve Berk’in masanın altındaki o hastalıklı, hırslı temasını sanki dünyada hiç var olmamış bir gölgeymişçesine tamamen teğet geçti.
Bakışları katı, tavizsiz ve ucu karanlıkta bilenmiş bir bıçak kadar sakindi.Bu mutlak umursamazlık, masanın tam karşısında oturan Aylin Hanım ve Berk’in göğsünde anında zehirli bir hırs yangını tutuşturdu. Bir feryat ya da öfke duymayı bekliyorlardı; ancak karşılarındaki bu dondurucu sükunet onları daha çok aşağılıyordu.
Aylin Hanım, kadehini tutan parmaklarını o kadar sıktı ki, porselen tırnaklarının altı bembeyaz kesildi, elleri ince ince titremeye başladı. Yıllardır binbir emekle, adeta bir örümcek gibi ilmek ilmek ördüğü o aile düzeninin,
Aziz Alaca’nın gözündeki o sarsılmaz tahtın ve oğlunun geleceğinin, Balamir’in tek bir sessiz hamlesiyle darmadağın olabileceği gerçeği kadının çenesini kastı. Boynundaki pırlanta kolye, aldığı derin ve hırslı nefeslerle hızla inip kalkıyordu. Gözlerinden, yılların biriktirdiği katıksız bir nefret ve hazımsızlık süzülüyordu.
Berk ise içini kavuran o aşağılık kompleksiyle adeta kendi zehrinde boğuluyordu. Yanındaki kızın bedenine sahip olsa da ruhunun kime ait olduğunu bilmenin verdiği o hastalıklı öfke, Balamir’in onu tamamen yok sayan bu kibirli, devasa duruşuyla katlanarak büyüdü. Balamir ona bir düşman gibi bile bakmıyordu; bir hiç gibi bakıyordu.
Berk, bu görünmezliği hazmedemeyerek hırsını Şüheda’dan çıkardı. Kızın bacağındaki kavrayışını biraz daha sertleştirdi; tırnaklarını mavi saten kumaşın altındaki yumuşak tene, etini ezecek şekilde bir gözdağı gibi gömdü. Şüheda’nın omurgasından yukarı doğru buz gibi bir acı dalgası yayıldı ama çığlığını dişlerinin arkasında hapsetti.Aziz Alaca, masanın başköşesinde göğsünü bir imparator gibi kabartarak geriye yaslandı.
Bu sessiz savaşı izlemek onun egosunu besliyordu. Yüzündeki o güçten, kaostan ve mutlak iktidardan beslenen karanlık gülümseme iyice koyulaştı. Elindeki kristal kadehi hafifçe kaldırarak masadakilerin üzerinde gururla, adeta bir zafer edasıyla gezdirdi.
"İşte," dedi Aziz Bey. Sesi, gecenin nemli ve ağır sessizliğini büyük bir gürültüyle yararken bahçedeki ağaçların yaprakları bile titredi. "Alaca ailesinin tahtının asıl varisi geri döndü. Sadece bu masaya oturmak için de değil...
Kendine ait olan her şeyi, geçmişte bırakmak zorunda kaldığı tek bir kırıntısını bile bu masada bırakmamak, hepsini geri almak için geldi."Masaya bir anda bıçak gibi keskin, çiğnenmesi imkânsız bir sessizlik çöktü. Aziz Bey bu sözleriyle açıkça Berk’e ve Aylin’e meydan okuyor, Balamir’i bir balyoz gibi tepelerine indiriyordu.Balamir, babasının bu iddialı, adeta bir fermanı andıran cümlesine karşılık ne gülümsedi ne de yüzündeki tek bir çizgiyi oynattı.
Bu övgüler onun zırhında en ufak bir çatlak bile oluşturmamıştı. Sadece önündeki kristal kadehe uzandı, uzun ve yara izleriyle dolu parmaklarını bardağın etrafında ağır ağır doladı. Kadehi kaldırmadı, sadece dokundu. Gözlerindeki o tekinsiz, dibi görünmeyen karanlık derinlikte, yaklaşmakta olan büyük fırtınanın, her şeyi yakıp yıkacak o ilk kıvılcımları parıldıyordu.Zaman ağır aksak ilerledi, masadaki yemekler birer zehir gibi tabaklarda dondu.
Gerilim, gecenin ağdalı nemiyle birleşip herkesin üzerine kurşun gibi çökmüştü. Nihayet, yemeğin sonuna doğru Balamir kadehini dudaklarına götürdüğü an, o ana kadar sabit duran boynunu hafifçe yana doğru kırdı.
Beş yıldır dünyadaki tek bir canlıya bakmamış, insani tüm duygularını o topraklarda gömmüş gibi katı duran o karanlık gözler, bir anlığına... Sadece bir anlığına, Şüheda’nın elaya çalan, acıyla kırılmış ve şaşkınlıkla buğulanmış gözleriyle kesişti.
Zaman o saliseliğinde durdu. Bahçedeki rüzgâr kesildi, fenerlerin ışığı dondu. Göz göze geldikleri o tek anda, Balamir’in o tekinsiz derinliklerinde fırtınalı, dondurucu bir acı çaktı; eski bir yaranın kabuğu sökülür gibi oldu.
Ancak yüzündeki o kalın buz tabakası çözülmedi, tek bir kası bile ona ihanet etmedi. Şüheda’nın nefesi ise tamamen boğazına tıkandı. Beş yıl sonra ilk kez onun gözlerinin içine bakıyordu ve o gözlerde aradığı adamın cesedinden başka hiçbir şey görememişti.
Tam o sırada, masadaki bu ölümcül sessizliği Aziz Alaca’nın cebinden yükselen kulak tırmalayan, keskin bir telefon melodisi bıçak gibi kesti.
Melodi, gerilen sinirlerin üzerinde adeta bir kırbaç gibi patladı. Aziz Bey, elini cebine atıp ekrana baktığında çatık kaşları daha da sertleşti, alnındaki damarlar belirginleşti. Masadaki o büyü bozulmuştu. Ağır gövdesini sandalyeden kurtararak ayağa kalktı.
"Acil bir iş. Çalışma odasındayım," dedi. Sesi bir açıklama değil, bir emirdi. Kimsenin cevabını ya da onayını beklemeden, arkasında bıraktığı enkazı umursamadan konağın büyük kapısına doğru adımlarını hızlandırdı. Postallarının taş yoldaki sert sesi uzaklaştı.
Onun masadan ayrılması, sanki fırtınanın merkezindeki o güvenli alanı yok etmişti. Aylin Hanım’ın içindeki o saatlerdir bastırılan hazımsızlık, korku ve öfke tam anlamıyla patlama noktasına geldi.
Kocası odadan çıkar çıkmaz, sanki üzerindeki o asil kadın maskesini taşımakta zorlanıyormuş gibi şakaklarını sertçe sıkarak ayağa kalktı. Elindeki kadehi masaya öyle bir bıraktı ki, kristalin çıkardığı o tiz ses bahçede yankılandı.
"Migrenim tuttu," dedi, sesi zehir zemberek bir nefretle titriyordu. "Bu gecelik bu kadar tiyatro, bu kadar maskeli balo yeterli. Size iyi eğlenceler."
Zehirli bakışlarını Balamir’in üzerinde, onun o sarsılmaz duruşunda son kez gezdirip kumaş eteklerini hışımla savurarak konağın içine doğru kayboldu. Kapı arkasından kapandığında, bahçeye çöken sessizlik daha da tekinsiz bir hal aldı.
Şimdi masada sadece üçü kalmıştı: Balamir, Berk ve şaşkınlıktan, korkudan donakalmış Şüheda. Koruyucu duvarlar yıkılmış, av ve avcılar baş başa kalmıştı.Balamir, ortamdaki bu ani değişime rağmen istifini hiç bozmadı. Tek bir kelime bile etmeden, sanki odada başka hiç kimse yokmuş gibi oturduğu ağır ahşap sandalyeyi geriye doğru itti.
Sandalyenin ayakları çakıl taşlarında tok bir ses çıkardı. Geniş, simsiyah omuzlarını dikleştirip masadan tamamen ayrılmak üzere ilk adımını attı. Gitmek için arkasını döndüğü an, masadaki dengeler bir kez daha sarsılmak üzereydi.
Berk’in içindeki o aşağılık kompleksi, Balamir’in arkasını dönüp attığı her adımla birlikte genzini yakan bir aside dönüştü. Masadaki şarap kadehini sapından tutup öyle bir sıktı ki, kristalin tabanı masaya vurduğunda ince bir çatlama sesi duyuldu. Ayağa kalktığında sesi kükremiyordu; aksine, nefretin boğduğu kısık, zehirli bir fısıltıydı bu.
"Sana ait ne kaldı ki bu evde, Balamir? Neyi almaya geldin?"Balamir adımlarını kesmedi. Botlarının çakıl taşlarında bıraktığı o ritmik ses, Berk’in sorusunu tamamen değersiz kılıyordu.
Berk pes etmedi, aralarındaki mesafeyi kapatmak için hırslı bir adım attı."Her şeyi ben yaptım!" dedi Berk, bu kez sesindeki o titremeyi gizleyemeyerek. "Sen beş yıl önce arkana bile bakmadan bir korkak gibi çekip gittin. Şimdi gelip her şeyin üzerine öylece konamazsın. Alaca soyadı sadece senin sırtında taşınmıyor."
Balamir yavaşça arkasını döndü. O an bahçedeki tüm loş ışıklar sanki onun o devasa, tekinsiz gövdesinin arkasında kaldı, gölgesi Berk’in üzerine bir karabasan gibi çöktü. Balamir geri adım atmadı, Berk’in tam karşısına dikildi. İki üvey kardeş arasındaki mesafe bir santime kadar düştüğünde, havada sadece Berk’in düzensiz nefesleri vardı. Balamir bağırmadı. Bağırmak acizlerin işiydi. Sesi, gecenin ayazında bilenmiş bir giyotin kadar katı ve acımasızdı:
"Ben Aziz Alaca’nın oğluyum, Berk. Bu soyad, bu topraklar, bastığın bu mermer bana ait... Sen ise sadece Aylin’in bu eve getirdiği bir misafirsin. Ve misafirlerin ne zaman gitmesi gerektiğine ev sahibi karar verir."
Berk’in gözü hırstan döndü, dişlerini birbirine vurdu. Yumruğunu sıkıp Balamir’in göğsüne doğru bir hamle yapacağı an, aralarındaki o kanlı patlamayı sezgileriyle hisseden Şüheda, bir salise bile düşünmeden ikisinin arasına girdi.
Bu kaba bir kahramanlık değildi; eğer burada bir kan dökülürse, faturanın yine kendisine kesileceğini bilecek kadar iyi tanıyordu bu aileyi. Ellerini Berk’in gergin göğsüne koyup çaresizce fısıldadı:"Berk, lütfen... Arabaya geçelim. Lütfen gidelim."
Berk, gözünü bürüyen öfkeyle Şüheda’nın onu engellemesine katlanamadı. Ancak onu kaba bir şekilde itmedi. Elini Şüheda’nın omzuna koyup, parmaklarını köprücük kemiğine bastırarak kızı sadece kenara doğru sertçe yönlendirdi. Fakat Şüheda’nın ayağı, o gece mavisi saten elbisesinin ağır eteklerine dolandı. Dengesi bozulan genç kız, mermer zemine acı ve hışırtılı bir gürültüyle düştü. Dizinin mermere çarpmasıyla dudaklarından dilsiz bir inilti döküldü.
O an, Balamir’in gözlerindeki o beş yıllık buz tabakası ilk kez çatladı. İçindeki o zincirlenmiş yırtıcı, Şüheda’nın yere düşüşüyle serbest kalmıştı. Tek bir milimetrik ve akışkan hamleyle öne atıldı. Yere doğru eğilip, Şüheda’nın belini ve kolunu kavradı.
Dokunuşu sert değildi ama bir daha bırakmayacakmış gibi sarmalayıcıydı. Kızın mavi saten kumaşının üzerinden bile elinin sıcaklığı Şüheda’nın tenini yaktı.Ancak Berk, kontrolünü tamamen kaybetmiş bir halde Balamir’in omzuna yapıştı, onu geriye çekmeye çalıştı:
"Dokunma ona! Ona dokunabileceğini sana kim söyledi?!"Berk’in bu histerik çıkışı bahçedeki ulu ağaçların arasında yankılanırken, Balamir Şüheda’yı çoktan tek bir hamlede ayağa kaldırmıştı.
Genç kızın ayakta durabildiğinden emin olduğu o ilk saniyede, tek bir salise bile kızın yüzüne bakmadan kolunu yavaşça serbest bıraktı. Onu korumuş ama ona ait olmadığını kendine hatırlatır gibi bir mesafe koymuştu.Balamir başını ağır ağır Berk’e doğru çevirdi. Yüzünde ne bir öfke kırıntısı vardı ne de bir telaş...
Sadece karşısındaki adamı bir haşere gibi gören o katı, öldürücü soğukkanlılık yerli yerindeydi. Omzunda duran Berk’in ellerine baktı. Bakışların ağırlığı bile Berk’in parmaklarının gevşemesine yetti. Ardından gözlerini doğrudan üvey kardeşinin hırstan kararmış gözlerine dikti.
"Kendine gel..." dedi Balamir. Sesi fısıltıdan biraz daha yüksek, ama kemik kıracak kadar keskindi. "Aklını başından alacak hamleler yapma. Karşımda düzgün durmayı öğren, Berk. Yoksa sana bu masada nasıl oturulacağını ben öğretirim."
Balamir, başka tek bir kelime bile etmeden Berk’in omzundaki ellerini hırsla, adeta üzerine bulaşan kirli bir tozu silkeler gibi üzerinden söküp attı. Geniş omuzlarını dikleştirerek arkasını döndü ve malikanenin loş ışıklarla aydınlatılmış devasa kapısından içeriye doğru ağır, kendinden emin adımlarla girip gözden kayboldu.Geriye sadece bahçedeki fenerlerin rüzgârla sallanan tekinsiz hışırtısı ve Berk’in kudurmuşçasına inip kalkan göğsü kaldı.
Berk, Balamir’in arkasından bakarken yenilginin getirdiği o zehirli tatla sarsılıyordu. Bakışları, mavi saten elbisesinin içinde, dizindeki acıyla titreyen Şüheda’ya kaydı. Onu sokak ortasında sürükleyip arabaya fırlatacak kadar çiğ bir adam değildi; onun şiddeti daha derindi.Şüheda’ya doğru bir adım attı. Eğildi, kızın incinen dizine bakmadan, elini Şüheda’nın dirseğinin arkasına yerleştirdi.
Nazik görünen ama kaçış payı bırakmayan, kemiğe baskı yapan katı bir kavrayıştı bu."Gidiyoruz," dedi Berk. Sesi pürüzsüz ve korkutucu derecede sakindi artık. "Arabaya yürüyorsun, Şüheda. Hemen şimdi."Şüheda, dirseğindeki o görünmez mengenenin acısıyla yutkundu.
Elbisesinin eteklerini eliyle toplayarak, topallayan adımlarla Berk’in adımlarına yetişmeye çalıştı. Çakıl taşlarının ayaklarının altında çıkardığı o ezilme sesi, genç kızın içindeki özgürlük umudunun ezilme sesi gibiydi.
Spor arabanın yanına geldiklerinde Berk, Şüheda için kapıyı açtı. Onu içeri fırlatmadı; sadece sertçe koltuğa oturmasını işaret etti ve kapıyı dışarıdaki sessizliği yırtacak asil bir gürültüyle kapattı. Direksiyona geçtiğinde yüzünde hiçbir ifade yoktu. Anahtarı çevirdi, motor kükredi. Araba, arkasında çakıl taşlarından bir toz bulutu bırakarak malikanenin karanlık koridorlarından gecenin körlüğüne doğru bir ok gibi fırladı.
Spor araba, Şüheda’nın kiralık dairesinin önüne yanaştığında Berk, aracı kaldırımın kenarına sarsıntısız, milimetrik bir asaletle sabitledi. Motoru kapatmadı; ön panelin loş, aristokrat mavisi ışığı yüz hatlarındaki o pürüzsüz sakinliği besliyordu.
Şüheda bakışlarını camdan ayırmadı. Kapı koluna uzanmak üzereydi ki Berk’in koltuğunda hafifçe kayarak kendisine doğru eğildiğini hissetti. Genç adamın pahalı parfümüyle karışık soluğu, arabanın içindeki havayı anında ağırlaştırdı.
"Çok güzel bir geceydi, değil mi?" dedi Berk. Sesi o kadar yumuşak, o kadar pürüzsüzdü ki, az önce malikanedeki o kriz anını yaşayan adam olduğuna inanmak imkansızdı. "Annem, babam... Hepimiz bir aradaydık. Eksiksiz."Şüheda yutkundu, bakışlarını camdaki aksinden çekip Berk’e döndü. "Evet. Güzel bir yemekti."
Berk sinsi bir memnuniyetle gülümsedi. Elini uzatıp Şüheda’nın çenesini kavradı. Dokunuşu bir tüy kadar hafifti ama kaçmasına izin vermeyecek bir kararlılıkla kızın yüzünü kendine çevirdi. Gözlerinde, Şüheda’nın o gece mavisi satenin içindeki kusursuz zarafetine karşı duyduğu o hastalıklı, derin hayranlık parıldıyordu. İki yıldır bu kadının her bir zerresine tapıyordu; onu sadece istemiyor, ona kelimenin tam anlamıyla sarsıcı bir saplantı besliyordu.
"Yine de..." dedi Berk, başparmağını Şüheda’nın alt dudağının kenarında yavaşça gezdirirken. "Masadaki o ani hareketler, o aceleci tavırlar hiç hoşuma gitmedi. Sen Alaca malikanesinin sofrasındasın Şüheda. Kimsenin senin dengeni bozmasına, seni o mermere düşürecek kadar ekseninden kaydırmasına izin vermemelisin."
Berk, "Balamir" adını zikretmiyordu. Onun adını anarak Şüheda’nın zihninde o adama yer açmayacak kadar sinsiyken, bir yandan da kendi içinde Şüheda’yı Balamir’in elindeki en büyük koz olarak tutmanın verdiği o gizli gücü saklıyordu. Berk için Şüheda, gelecekteki o büyük hesaplaşmanın tam merkezindeydi ama bunu kıza asla hissettirmemeliydi.
Berk’in parmakları Şüheda’nın çenesindeki baskıyı hafifçe artırdı. Canını yakmak istemiyor gibiydi ama mülkiyet arzusu o kadar büyüktü ki, gücü parmak uçlarından sızıyordu. Kızı kendine doğru çekti. Boşta kalan elini Şüheda’nın ensesine, o gür kestane rengi saçların arasına kaydırdı. Bukleleri parmaklarına dolarken, Şüheda’nın saç diplerinde ince bir sızı uyandı."Bundan sonra nerede durduğunu, adımlarını kimin yanına attığını hiç unutma," diye fısıldadı Berk, yüzünü kızın yüzüne iyice yaklaştırarak.
Nefesi Şüheda’nın tenini yakıyordu. "Seni bu dünyadaki tüm karmaşadan uzak tutmak, bu lüksün içinde korumak benim en büyük arzum. Seni sevmek, sana hak ettiğin bu hayatı vermek istiyorum... Ama benim olan bir şeyin, başka bir gölgenin altında ezilmesine katlanamam. Eğer o zırhında tek bir çatlak görürsem, Şüheda... İşte o zaman seni korumak için ne kadar ileri gidebileceğimi tahmin bile edemezsin."
Berk kızı sarmalarken bile ensesindeki kavrayışıyla ona görünmez bir kelepçe takıyordu. Cümleleri tamamen üstü kapalı birer koruma vaadi gibi görünse de, alt metindeki o tehdit arabanın içini buz kestiriyordu.
Şüheda, onun göğsünde donmuş bir nefes gibi bekledi. Gözlerini kaçırmadı. Berk’in bu sinsi, "severek hapseden" saplantısını çok iyi biliyordu. İki yıldır bu adamın oyununu kurallarına göre oynamıştı; ama Balamir’in dönüşüyle birlikte, Berk’in bu kapalı kapılar ardına sakladığı tehlikenin ne zaman patlayacağını artık kestiremiyordu.
Berk, birkaç saniye sonra kızı yavaşça serbest bıraktı. Parmakları saçlarının arasından kayıp giderken yüzündeki o elit, sakin tebessüm geri geldi. Geriye yaslanıp kapı kilitlerini açtı.
"Şimdi yukarı çık ve dinlen," dedi Berk, ses tonunu tamamen normalleştirerek. Ve bu elbiseyi... Bir daha giymeni istemiyorum. Hafızamda bu gecenin pürüzleriyle birlikte kalmasın."
Şüheda tek bir kelime etmeden çantasını aldı ve arabadan indi. Apartman kapısına doğru yürürken arkasından arabanın o asil ama karanlık gidişini izledi. Berk kartlarını açık etmiyordu; ama Şüheda, o sinsi gülüşün arkasında Balamir’e karşı örülen o devasa ağın kokusunu çoktan almıştı.
Dairenin ağır çelik kapısı arkasından tok bir sesle kapandığında, Şüheda sırtını o soğuk metale yasladı. Evin içindeki mutlak, çıt çıkmayan sessizlik anında üzerine çöktü. İki yıldır Berk’in o klostrofobik dünyasında, malikanenin zehirli sofrasında nefes almadan sergilediği o asil oyun, bu kapının ardında son bulmuştu.
Birkaç saniye öylece, karanlığın içinde kalbinin göğüs kafesini döven düzensiz sesini dinledi. Ardından omurgasındaki o hayali diklik kırıldı. Omuzları çöktü, başı geriye doğru düştü.
Çantasını koridorun zeminine fırlatır gibi bıraktı. Adımları onu nereye götürdüğünü bilmeden yatak odasına, o tanıdık boy aynasının karşısına çekti. Işığı açmadı; sokaktaki elektrik direğinden sızan o soluk, çiğ sarı ışık odayı yarım yamalak aydınlatıyordu.
Aynadaki kadına baktı.Gece mavisi saten elbise, odanın loşluğunda hâlâ tekinsiz bir deniz gibi parıldıyordu. Saçları mükemmeldi, makyajı yerindeydi; ama o zırhın altındaki kadın tam anlamıyla bir harabeydi.
Şüheda, titreyen ellerini yavaşça çenesine götürdü. Berk’in parmaklarını birer kıskaç gibi geçirdiği, o canını yakmak istemediğini fısıldarken bile etini ezdiği yer sızlıyordu. Aynaya biraz daha yaklaştı.
Soluk ışıkta, çenesinin kenarında ve ensesine doğru yayılan o hafif, tekinsiz kızarıklıkları gördü. Berk ona dokunurken bile onu sevmiyordu; Berk ona sahip olmak, onu kendi dünyasında boğmak istiyordu. İçini ani bir tiksinti dalgası kapladı. Genç adamın boynuna bıraktığı o ağır parfümün kokusu hâlâ tenindeydi ve Şüheda nefes alamadığını hissetti.
Tam o an, göz pınarlarında saatlerdir, belki de beş yıldır biriken o yakıcı katran tabakası çözüldü.İlk damla, gözlerinin elasındaki o buğulu makyajı yararak yanağından aşağıya doğru sıcak bir iz bıraktı.
Şüheda hıçkırmadı. Hıçkırırsa, evdeki bu sessizliğin büyüyeceğine dair hastalıklı bir korku vardı içinde. Gözyaşları sessizce, adeta sicim gibi boşaldı. Yüzündeki o kusursuz maske, akan yaşlarla birlikte eriyip gidiyordu.
Dişlerini birbirine bastırdı, ellerini yüzüne kapattı ve sessizce ağlamaya başladı. Bu, acizliğin değil; iki yıldır sakladığı o devasa sırrın, Balamir’in dönüşüyle birlikte göğsünde patlayan o infilakın gözyaşlarıydı."Beş yıl..." diye fısıldadı karanlığa doğru. Sesi kendi kulaklarına bile bir yabancı gibi geldi.
Beş yıl boyunca rüyalarında, kabuslarında, kliniğin o steril koridorlarında aradığı o adam, bu gece karşısındaydı. Ama Balamir... Balamir ona hiç var olmamış bir yabancı gibi bakmıştı.
Şüheda hırsla elbiseyi parmaklarının arasına aldı. Fermuarı indirmek için arkaya uzanan elleri o kadar şiddetle titriyordu ki, metal dişliler saten kumaşa takıldı. Bir anlık cinnetle, elbiseyi omuzlarından aşağıya doğru hırsla çekip çıkarttı. Mavi saten, az önce Berk’in "Bu elbiseyi bir daha giymeni istemiyorum," dediği o kumaş, şimdi yatağın kenarında cansız bir deri gibi duruyordu.Şüheda iç çamaşırlarıyla, aynanın karşısında çırılçıplak kalmış gibi savunmasız durdu.
O gece malikanenin bahçesinde, düştüğü o mermer zeminde Balamir’in elinin onun belini kavradığı o tek saliseyi hatırladı. Berk’in mengene gibi sıkan, iz bırakan dokunuşunun aksine; Balamir’in dokunuşu canını yakmamıştı. Sertti, katıydı ama Şüheda’yı mermerden söküp alırken belinde bıraktığı o hayali sıcaklık, şimdi Berk’in bıraktığı tüm o psikolojik morlukları yakıp geçiyordu.
"Beni tanımadı," dedi Şüheda, göz yaşları çenesinden boynuna doğru süzülürken. "Gözlerimin içine baktı ve beni görmedi."Bu düşünce, içindeki her şeyi darmadağın etmeye yetti. Berk’in onun etrafına ördüğü o görünmez parmaklıklar, Balamir’in o dondurucu yabancılığı karşısında Şüheda’yı tamamen çaresiz bırakmıştı.
İki yıldır Berk’in saplantısına Balamir için katlanmıştı; onun geri döneceği, bu oyunu bozacağı günü beklemişti. Ama bu gece anlamıştı ki, dönen adam onun geçmişindeki Balamir değildi. Karşısındaki, Alaca malikanesinin tahtını almaya gelmiş, duygularından arınmış bir yabancıydı.
Şüheda dizlerini kendine doğru çekerek yatağın kenarındaki halının üzerine çöktü. Başını yatağa yasladı. Gözyaşları kumaşı ıslatırken, parmaklarıyla çenesindeki Berk’in izlerini sertçe sildi. Acı canını yakıyordu ama bu acı ona hayatta olduğunu hatırlatan tek şeydi.
Bölüm etkileşimi
