Sansürsüz Teklif kitap kapağı

6. bölüm / 25

Sansürsüz Teklif

Yeminli şefkat

Vaveyla Yazarı: Hezal Arcı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 25Şu an: Yeminli şefkat

Balamir, Şüheda’yı kalabalığın o çiğneyip yutan vahşi bakışlarından sıyırırken bileklerini neredeyse hiç sıkmadı; ama parmaklarındaki o gitmeye izin vermeyen kararlılık, genç kızı deponun arkasındaki köhne soyunma odasına kadar sürüklemeye yetti. Ağır, çürümeye yüz tutmuş ahşap kapı aralarından kapandığında, dışarıdaki bas bariton tezahürat sesleri kalın bir duvarın arkasında kaldı.İçeride, patlamış sarı bir floresan lambanın can çekişen vızıltısı vardı. Tavandan sarkan o cılız ışık, duvardaki eski aynanın puslu camına vuruyor, odayı olduğundan daha dar gösteriyordu. Odanın tam ortasında, boyası kat kat dökülmüş ahşap bir masadan başka tutunacak hiçbir şey yoktu.
Balamir, sırtını aynaya dönüp masanın kenarına yarım oturdu. Eli, ceketinin fermuarına gitti. Şüheda, dişlilerin birbirinden ayrılırken çıkardığı o keskin sesi duyduğu an, omuzları istemsizce gerildi. Büyüdüğü o dar sokakların, pencerelerden taşan perdelerin öğrettiği o görünmez duvar, kızın topuklarını geriye doğru çevirdi. Yüzünü odanın köşesindeki kırık dökük, paslı askılığa döndü. Göğsünün altındaki o ritimsiz gümbürtüyü gizlemek ister gibi kollarını göğsünde kavuşturdu.Balamir, üzerindeki siyah kumaşı yavaşça kafasından sıyırırken, kumaşın lifleri sırtındaki taze yaraya tutunmuştu. Kumaş teninden her ayrıldığında, odanın soğuk havası o açık yaraya değdi. Balamir’in boğazından, dişlerinin arasından sızan boğuk, hırıltılı bir nefes döküldü.

O kadar derinden gelmişti ki bu ses, Şüheda arkasını dönmeme yeminini o saniyede unuttu.Döndüğünde, gözleri Balamir'in o geniş, gergin omuzlarında takılı kaldı. Ama bakışlarını aşağı kaydırdığında, nefesi göğsünde tıkandı. Balamir’in sırtında, bir uçtan diğer uca uzanan, deriyi morartıp patlatmış taze ve sızan bir yarık duruyordu. Ceplerini parayla dolduran o adamın, öz babasının öfkesinin iziydi bu. Motor yolculuğu boyunca rüzgara ve gerilime maruz kalan yara iyice açılmış, pürüzsüz tenin üzerinde ince, kırmızı bir hat halinde aşağı süzülüyordu.
Şüheda’nın eli, çantasının askısına gitti. İçindeki sargı bezlerini, tentürdiyotu düşündü ama parmakları çantayı açmaya yetmedi. Tamamen koruma içgüdüsüyle, o an sadece o sızıyı dindirmek isteyen saf bir refleksle elini kaldırdı.Parmak uçları, Balamir’in o kor gibi yanan, kanayan yarasının hemen kenarındaki sağlam tene değdi.
O soğuk, ürkek temas tenine çarptığı an, Balamir’in sırtındaki tüm kaslar kasıldı. Omuzları dikleşti, çenesi kenetlendi. Gözlerini kapatıp başını öne eğdi. Hayatı boyunca sırtına değen her şey bir darbe, bir fırlatış ya da bir tekmeyken; şimdi sırtında gezen o hafif, neredeyse ağırlığı olmayan parmaklar Balamir'in zihnindeki tüm sahte gürültüyü susturdu. Mavi Koleji'nin o kokteyl kokan salonları, babasının odasındaki o ağır mobilyalar, ringin kenarındaki o leş kalabalık… Hepsi uyuştu. Sadece sırtındaki o küçük, serin nokta kaldı.Tam o sırada, kapının kilidinde ağır metal bir anahtar döndü. Kapı, duvara çarparak ardına kadar açıldı.
İçeriye, odadaki o kırılgan sessizliği tek bir nefeste yutan ağır, ekşi bir tütün kokusu doldu. Ağzının kenarında siyah, kemik bir pipo tutan, boyu Balamir’in omuzlarına bile gelmeyen o adam eşikte belirdi. Üzerindeki rüküş, yeşil kadife ceket, bu yeraltı arenasının kirini saklamaya yetmiyordu. Bahisleri döndüren, herkesin sadece "Horozcu" diye hitap ettiği adam, fırıl fırıl dönen tilki gözlerini odada gezdirdi.

Aynanın önündeki yarı çıplak Balamir’i ve hemen arkasındaki Şüheda’yı görünce dudaklarının kenarı pis bir memnuniyetle kıvrıldı."Ooo, Balamir oğlum," dedi Horozcu, sesi yılların tütünüyle kısılmış, pürüzlüydü. Bakışları Şüheda’nın donup kalmış ellerine kaydı. "Yaralarını saracak birini bulmuşsun. Güzel. Ama acele etsen iyi olur."Adımlarını odaya doğru atarken piposunu dişleriyle sıkıştırdı. "Yukarıdakiler sabırsız. Senin o parlak yüzüne, o dik kafana milyonlar yatırıyorlar bu gece. Karşındaki herif tam bir makine. Senden tek bir şey istiyorum evlat; dördüncü rauntta o ringin zeminini göreceksin. İlk üç raunt oyna, dördüncüde düş. Hem senin cebin bayram etsin, hem benim. Beni buraya kadar getirttiğine değsin."
Balamir, sırtında hala Şüheda’nın parmaklarının bıraktığı o hayali soğukluğu hissederken, Horozcu’ya doğru dönme zahmetine bile katlanmadı. Aynadaki puslu yansımasından, adamın o kirli gözlerine baktı. Sesi, o küçük odanın tavanını çökertecek kadar soğuk ve ağırdı:"Ben senin o ringe çıkardığın satılık köpeklerinden değilim, Horozcu. Paranı da, o yukarındaki büyük adamlarını da al, defol git buradan. Ben oraya birilerinin kasasını doldurmaya değil, kendi öfkemi kusmaya çıkıyorum.

Maç başlayana kadar da karşıma çıkma."Horozcu, piposundan derin bir duman çekip yüzünü ekşitti. Balamir’in bu bükülmez, dik başlı tavrı canını sıkmıştı ama seyircinin tam da bu vahşi gurura para bayıldığını biliyordu. "Sen bilirsin evlat," diye mırıldandı kapıya doğru geri adım atarken. "Ama o ringden sağlam çıkamazsan, arkandan ağlayacak olan ben olmam." Kapıyı arkasından sertçe çekerek gitti.Oda yeniden o floresan lambanın vızıltısına ve ağır sessizliğe gömüldü. Balamir, başını yavaşça omzunun üzerinden arkaya, Şüheda’ya doğru çevirdi. Gözleri, kızın o siyah, derin gözlerine kenetlendi.
"Yaramı sarmaya devam edecek misin?" diye sordu. Sesi bu kez, az önceki o sert balyozdan çok uzak, neredeyse görünmez bir fısıltıydı.
Soyunma odasının o çürük ahşap kapısı dışarıya doğru açıldığında, Şüheda’nın yüzüne çarpan ilk şey sıcak, nemli ve pas kokan ağır bir hava dalgası oldu. Burası, Mavi Koleji’nin pürüzsüz mermer koridorlarının çok uzağında, insanın içindeki o en ilkel vahşetin çiğ et gibi ortada durduğu bir yerdi. Tavandaki eski projektörlerin sarı, lekeli ışığı; havada asılı duran yoğun tütün dumanı ve keskin ter kokusundan oluşan o kalın tabakayı delemiyor, deponun dibini hep gölgede bırakıyordu.

Duvar diplerinde, sırtlarını rutubetli tuğlalara yaslamış, bilincini kaybetmiş adamlar sızmıştı. Bahisçiler, terli avuçlarında sıktıkları kirli para destelerini havada sallarken birbirlerinin yüzlerine bağırıyor, öfkeden tükürükler saçıyorlardı.Orta yerdeki ringin etrafı, demir parmaklıklara tutunmuş vahşi bir insan çemberiyle sarılıydı. Buranın ne bir kuralı vardı ne de yere düşeni koruyan bir yasası. Ringin ortasında duran, dişleri dökülmüş, gözünün üzerine eski bir bant çekilmiş adam, elindeki paslı gong tokmağıyla orada öylece bekliyordu. Burada pes etmek, ringin iplerinden kendi ayaklarınla inebilmek demek değildi.Kalabalık aniden tek bir ritimle uğuldamaya başladı. Karşı köşedeki gölgenin içinden, bu yeraltı arenasının basamaklarını kanla tırmanmış o gövde belirdi: Çingene Prensi.Adam, Şüheda’nın o güne kadar sadece kabuslarda rastlayabileceği türden, irilikten ziyade kabalıkla yoğrulmuş bir kütleyi andırıyordu. Uzun, geniş gövdesi esmerlikten ziyade, yılların isiyle kararmış gibiydi.

Derisi, aldığı darbelerle kalınlaşmış, eklem yerleri nasır tutmuştu. Ringin iplerine asılıp gövdesini esnetirken, omurlarından çıkan o kuru çıtırtılar deponun gürültüsünü bile delip geçti. Dudaklarının kenarındaki o çiğ sırıtışla karşısındaki köşeye, Balamir’e baktı.Anonsçunun ciğerlerinden sökülen o boğuk çığlık depodaki tüm sesleri bastırdı: "Ve karşınızda... CEHENNEM KAPANI!"Balamir, sırtındaki taze bandajların altına sızan o sinsi kan sızısını hiç umursamadan, iplerin arasından ringe süzüldü. Yüzünde ne bir sakınma emaresi vardı ne de kendini geriye çekme dürtüsü. Gözlerindeki o siyah, bükülmez parıltı, üzerine düşen sarı ışıkla daha da keskinleşti.

Şüheda, ringin hemen dibindeki paslı, soğuk demir direğin arkasına sığınmış, tırnaklarını o metale geçirmişti. Göğsünün içindeki o ritimsiz vuruş, boğazını kurutuyordu.Gong sesi, deponun beton duvarlarında yankılandığı an dövüş başladı.Çingene Prensi, o devasa cüssesinden beklenmeyecek bir yırtıcılıkla öne fırladı. Yumrukların havayı keserken çıkardığı o ince ıslık sesi Şüheda’nın kulaklarına kadar geliyordu. Balamir ise adının hakkını verircesine dövüşüyordu. O bir kapandı; acele etmez, avının kendi üstüne çökmesini, o kibirli gücünün içinde boğulmasını beklerdi. Kendi savunmasını, yüzünü koruyan o refleksleri tamamen yok saydı. Gardını bile kaldırmadan, göğsü ve çıplak yüzü açıkta, dosdoğru adamın üzerine yürüdü.Çingene Prensi’nin balyoz ağırlığındaki sağ ve sol kroşeleri peş peşe Balamir’in suratında patladı.

Metal bir zincirin ıslak ete çarpmasını andıran o korkunç, tok sesler depoda yayıldıkça, Balamir'in kaşındaki deri anında yarıldı. Dudaklarının kenarından sızan koyu, sıcak kan brandanın üzerine büyük damlalar halinde düştü. Şüheda gördüğü her darbede gözlerini kapatmak istedi ama yapamadı; parmakları paslı demire daha sıkı gömüldü.Balamir, yediği her ağır yumrukta başı arkaya savrulsa da, geriye tek bir adım bile atmıyordu. Aksine, yüzüne inen o balyozları teninde eritip daha da dikleşiyordu. Balamir’in bu acıyı tanımayan, kemik kırılma seslerine karşı duvar gibi duran bükülmezliği, Çingene Prensi’nin o vahşi gözlerinde ilk kez küçük, soğuk bir korku çatlağı yarattı. Karşısındaki çocuk acıyı hissetmiyor, sanki o yumrukları yedikçe içindeki o karanlık öfkeyle yeniden besleniyordu.Şüheda ise o direğin dibinde, hayatında daha önce hiç şahit olmadığı bu et ve kan pazarının ortasında nefes almayı unuttu.

Deponun tavanından sızan o ağır duman genzini yakıyor, her darbe sesinde kendi göğüs kafesi yırtılıyormuş gibi sarsılıyordu. Mavi Koleji’nin o steril, yapay kavgalarından sonra, buradaki ölümün çıplak kokusu kızın tüm bedenini esir almıştı. Balamir’in o paslı zincirlerin, kirli brandanın üzerinde can vereceğini, o dik kafalılığının sonunun bu karanlık olacağını düşündüğü o an, içindeki tüm o sakınma dürtüsü yerini saf, ağır bir dehşet dalgasına bıraktı.

Üçüncü raundun bitiş zili deponun nemli, dumanlı havasını keskin bir çığlık gibi yırtarak çaldığında, Balamir kendi köşesine yürüme zahmetine bile katlanmadı. Sırtını doğrudan ringin iplerine yasladı. Başını hafifçe arkaya atıp ağzındaki kanı brandaya tükürürken, göğüs kafesi tıpkı bir körük gibi derin, hızlı ve hırıltılı ritimlerle inip kalkıyordu.Tam o saniyede Şüheda, etraftaki o leş güruhunu, ellerindeki paraları sallayan bahisçileri ve ringe yapışmış kalabalığı tamamen zihninden sildi. Adımları kendi iradesinin dışına çıkmış gibi ringin dibine doğru koştu. Parmakları, o soğuk ve paslı telleri sıkıca kavradığında, Balamir’in kan sıçramış boks şortuna neredeyse değecek kadar yakındı.

Gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarındaki toz tabakasını eritip ıslak hatlar çizerken, deponun o uğuldayan vahşi gürültüsünü bastırmak istercesine haykırdı:"Neden yapıyorsun bunu? Neden gardını almıyorsun! Amacın ne, ölmek mi istiyorsun sen? Kendini koru! Yalvarırım kendini koru!"Genç kızın o çaresiz nefesi, Balamir’in zihnindeki o uğuldayan, dumanlı sis perdesini tek bir hamlede yardı. Balamir, patlamış kaşından sızan kırmızı çizginin arasından başını ağır ağır aşağıya doğru eğdi ve Şüheda’nın yüzüne baktı. Kızın gözlerindeki o katıksız dehşeti, titreyen alt dudağını ve parmaklarının iplerdeki o sıkı, çaresiz çırpınışını gördüğü an, zaman onun için bir kez daha yavaşladı.Bu bakış, yıllar önce o devasa, lüks evin soğuk odalarında babasına karşı direnirken hafızasına kazınan o ifadenin ta kendisiydi. Babasının her öfke patlamasında, sırtına inen her darbede kendisini korumak için önüne atılan,

"Yapma, oğluma dokunma" diye yalvaran öz annesinin gözlerindeki o kırılgan, çaresiz korkunun aynısı şimdi Şüheda’nın siyah gözlerinde parıldıyordu. Annesi o karanlığı durdurmak isterken ezilmişti; şimdi ise bu kız, onun yarattığı o vahşi fırtınanın ortasında kalbi duracak gibi feryat ediyordu. Balamir, Şüheda'nın bakışlarında geçmişin o en derin sızısını gördü. Ve o an, içindeki o yıkıcı öfke, Şüheda'yı bu korkudan bir an önce çekip alma güdüsüyle birleşerek saf bir yıkım enerjisine dönüştü. Oyun bitmişti. Kapanın artık kapanma vakti gelmişti.Dördüncü raundun zili çaldığında, Balamir ringin ortasına doğru adeta patladı.

Az önceki o darbeyi göğsünde eriten, hareketsiz adam gitmiş; yerine Şüheda'nın gözlerindeki o paniği dindirmek için saldıran bir fırtına gelmişti.Çingene Prens daha ne olduğunu anlayamadan, yüzünde ardı ardına patlayan darbelerle geriye doğru sarsıldı. Balamir, adama nefes alacak tek bir saniye bile bırakmayacak sertlikte sol bir direkle rakibinin görüşünü tamamen kapattı. Hemen ardından gövdesini hızla sağa yatırıp adamın karaciğerine öyle korkunç bir kroşe indirdi ki, devasa gövdenin ciğerlerindeki bütün hava acı bir hırıltıyla dışarı boşaldı. Rakibinin acıyla iki büklüm olup gardını tamamen düşürdüğü o salisede, Balamir işi bitirecek o son hamleyi yaptı.

Sol aparkatla adamın çenesini yukarı fırlattı ve hemen ardından, annesinin dökülen her damla gözyaşının, sırtındaki o dinmeyen sızının ve Şüheda’nın az önceki o çığlığının intikamını alır gibi, gövdesinin tüm ağırlığını o sağ kroşeye verdi.Kemik sesinin deponun beton duvarlarında yankılanmasıyla birlikte, Çingene Prensi’nin bilinci anında karanlığa gömüldü. O devasa, geniş gövde, sanki içindeki tüm iskelet bir anda erimiş gibi brandanın üzerine, beton zemini sarsarak yığıldı. Adamın ağzından fırlayan diş koruyucusu ringin dışına, beton zemine düştü. Adam hareketsizdi, bitmişti.Depodaki o leş kalabalık, saniyeler içinde yaşanan bu ani yıkım karşısında adeta büyülenmiş gibi derin, ağır bir sessizliğe gömüldü. Balamir, patlamış kaşından gözüne sızan kanı elinin tersiyle sildi. Hakemin elini kaldırmasını beklemeden iplerin arasından sıyrıldı.

Gözlerini doğrudan Şüheda’nın hala titremekte olan gözlerine dikti. Kızın elini kavradığı an, parmaklarındaki taze kan Şüheda'nın beyaz bluzunun koluna kırmızı bir leke olarak bulaştı. Ama ikisi de dönüp bakmadı bile. Balamir, kızı o yozlaşmış kalabalığın içinden çekip çıkarırken, sesindeki o sertlik yerini sadece Şüheda'ya özel bir dinginliğe bırakmıştı:"Bitti. Korkma artık, bitti."Soyunma odasının o ağır ahşap kapısı arkalarından kapandığı an, deponun o vahşi uğultusu duvarların ardında boğuk bir gürültüye dönüştü. Şüheda, odanın ortasında adeta bir yaprak gibi tir tir titriyordu. Sırtını odanın soğuk, boyası dökülmüş duvarına yasladı; elleri, dizleri, hatta nefesi bile zapt edemediği bir panik dalgasıyla sarsılıyordu. Gözleri, Balamir’in patlamış kaşından dökülen ve çıplak göğsündeki bandajlara sızan taze kanlarda çakılı kalmıştı. İçindeki o bastırılmış, o ana kadar sakındığı korku, yerini büyük bir isyana bıraktı:
"Hastasın sen!" diye haykırdı Şüheda. Sesi titriyordu ama odadaki floresan lambanın vızıltısını bastıracak kadar keskindi. "Kendine yaptığın şeyin farkında bile değilsin! Burası... buradaki insanlar... Beni alet ettiğin, içine çektiğin bu karanlık şey benim canımı yakıyor Balamir! Ben senin dünyana ait değilim!"
Balamir, kızın bu hırçın ve korku dolu çıkışı karşısında bir milim bile duraksamadı. Adımları, o küçük odada kaçışı olmayan ağır bir kararlılıkla Şüheda’ya yöneldi. Genç kızın daha ne olduğunu anlamasına fırsat vermeden, onun titreyen bileğini kavrayıp tek bir hamlede kendine doğru çekti. Aralarındaki mesafe tamamen kapandığında, Balamir'in teninden yükselen o temiz, pahalı koku, odadaki çiğ kan ve ter kokusuna karışarak Şüheda’nın genzini yaktı. Balamir, kızın gözlerinin tam içine, o bükülmez iradesiyle baktı."Korktuğun şey ben miyim," diye fısıldadı Balamir.

Sesi gecenin ayazından daha keskin, daha derindi. "Yoksa... alnımdan sızıp senin ellerine bulaşan şu kanlar mı?"Şüheda, bileğini kavrayan o sıcak elin baskısıyla ve sorunun ağırlığıyla donup kalmışken, odanın ahşap kapısı büyük bir gürültüyle içeri doğru patladı. Menteşelerin gıcırtısı duvarlarda yankılandı.İçeriye ilk olarak iki iri yarı, ceketlerinin altında silah kabzaları beliren koruma girdi. Hemen arkalarından ise ağzındaki kemik piposundan zehirli dumanlar savuran Horozcu belirdi. Yüzündeki o az önceki tebessüm tamamen silinmiş, yerini mutlak bir gaddarlığa bırakmıştı. Bahis oranlarını altüst eden bu galibiyet, ona ve yukardaki o karanlık adamlara milyonlar kaybettirmişti.

Piposunu dişlerinin arasında sıkıştırarak Balamir’e doğru iki adım attı; cüceyi andıran boyuna tezat bir küstahlıkla konuştu:"Çok yazık oldu Balamir evlat... Gerçekten çok yazık oldu," dedi Horozcu, sesi boğuk ve uğursuzdu. Piposunu ağzından çıkarıp dumanı Balamir’in yüzüne doğru üfledi. "Anlaşmayı hayatta kalmak için kabul etmeliydin. Sana dördüncü rauntta yıkıl dediğimde, bunu senin o dik kafanı korumak için söylemiştim. Ama sen ne yaptın? Kumar oynadın. Şimdi yukardakiler senin ölmeni istiyor."Horozcu, bakışlarını Balamir’in bileğinden tuttuğu Şüheda’ya çevirdi. Gözlerinde soğuk, leş bir memnuniyet parıldadı.

Tekrar Balamir’e döndü:"Bir sonraki maç, senin son maçın olacak. Ringe bu kez dövüşmek için değil, infaz edilmek için çıkacaksın. Ve inan bana evlat, o gün yukardaki locada yerimi alıp o kibirli ruhunun sönüşünü keyifle izleyeceğim. Bu kızı da yanından ayırma, arkandan ağlayacak birine ihtiyacın olacak."Horozcu arkasını dönüp adamlarına işaret verdiğinde, soyunma odasındaki hava bir kez daha ölümcül bir sessizliğe gömüldü. Tehdit sadece havada asılı kalmamış, etraflarındaki çemberi tamamen daraltmıştı. Öz babasının imparatorluğunu yıkmaya çalışan Balamir, şimdi arkasında yeraltının en kanlı adamlarını da bulmuştu.Horozcu’nun odadan çıkarken bıraktığı o zehirli sessizlik, deponun rutubetli duvarlarında asılı kaldı.

Balamir, Şüheda’nın bileğini yavaşça serbest bıraktı ama gözlerini kızın solgun yüzünden ayırmadı. Masanın üzerinde duran siyah tişörtünü ve ceketini, sırtındaki yaraların sızısıyla yüzünü buruşturarak üzerine geçirdi. Kumaş, taze bandajlara ve kaşındaki yarığa yapışırken canı yanıyordu; fakat bu fiziksel acı, şu an ruhunda kopan o devasa fırtınanın yanında bir hiçti.Depodan çıkıp motora bindiklerinde, gecenin ayazı yüzlerine bir tokat gibi çarptı. Motor, şehrin o terk edilmiş, ıssız sokaklarında uğuldayarak ilerlerken, Şüheda’nın soyunma odasında haykırdığı o sözler Balamir’in kulaklarında birer çekiç gibi yankılanıyordu: "Hastasın sen! Beni alet ettiğin bu karanlık şey benim canımı yakıyor!

"Bu sözler, Balamir’in içinde yıllardır aşınmayan o sert, katı kütleden büyük bir parçayı kopardı. Zihninin derinliklerinde, öz annesinin o narin silueti belirdi. Annesi onu bu vahşi, acımasız dünyadan korumak için canını vermişti. Onun vicdanlı, sevgiyi bilen bir insan olarak büyümesini istemişti. Oysa Balamir, babasına duyduğu o kör öfke yüzünden, her gece bu kanlı ringlerde kendi bedenini ve ruhunu bilerek ölüme fırlatıyordu.İlk defa o motorun üzerinde, rüzgar saçlarını savururken kendine o korkunç soruyu sordu: Neden her gece kendini yok etmeye çalışıyordu? Babasından intikam almak için mi, yoksa annesinin yokluğunun yarattığı o boşlukta kaybolmak için mi?

Tam o sırada, arkasında oturan Şüheda’nın korkuyla karışık bir refleksle kollarını beline daha da sıkı doladığını hissetti. Kızın masum, sıcak nefesi Balamir’in omuzlarına çarpıyordu. Şüheda’nın varlığı ve o çaresizce tutunuşu, Balamir’in içindeki tüm o yeraltı karanlığını saniyeler içinde aydınlattı.
Balamir, göğsünün tam ortasında daha önce hiç bilmediği, adını koyamadığı ağır bir ağırlığın filizlendiğini hissetti. Şüheda’nın arkasındaki o varlığı, koruma güdüsünün çok ötesinde, ruhunu yavaşça ele geçiren derin bir bağın ilk kıvılcımıydı. Bu kız, onun sırtındaki o sızlayan yarıklara sadece parmak uçlarıyla değil, varlığıyla dokunmuştu.

Horozcu onu az önce ölümle tehdit etmişti; ama Balamir, hayatında ilk defa o ringden sağ çıkamamaktan korktuğunu fark etti. Hayır, yok olmanın kendisinden değil; bu kızı o karanlığın ortasında yapayalnız bırakmaktan, gözlerindeki o ışığın sönmesinden korkuyordu.Yıllardır bir intihar süsü gibi sürdürdüğü bu hayatta, ilk defa dördüncü rauntta o brandaya yıkılmamak, Horozcu’ya ve babasına inat ayakta kalmak için somut bir sebebi vardı artık. Gaz kolunu yavaşça gevşetti, motorun o yırtıcı gürültüsünü azalttı. Sırf arkasındaki o ürkek beden daha fazla sarsılmasın, bu sessiz gecenin dinginliği biraz daha sürsün diye yolları uzattı ve motoru eski limana doğru sürdü.Motorun o boğuk uğultusu, rıhtımın ıssızlığında nihayet sustu.

Gece yarısı çoktan geçmişti. Gökyüzündeki dolunayın parlak, gümüş rengi ışığı, denizin siyah sularına vuruyor; hafifçe yükselen sis paslı vinçlerin gölgelerini örtüyordu. Balamir motoru bir kenara çekip indi. Şüheda kaskını çıkarırken bacaklarındaki o titremeyi gizlemek ister gibi adımlarını beton zemine dikkatle bastı.Şüheda, hayatında ilk defa deniz kokusunu bu kadar saf ve keskin hissediyordu. Onun büyüdüğü o dar, virajlı sokaklarda hava her zaman is, kömür dumanı ve yoksulluk kokardı. Şimdi ise genzine dolan bu tuzlu, serin esinti, deponun yarattığı o vahşet hissini yavaşça teninden silip götürüyordu.Balamir, rıhtımdaki beton bloklardan birine oturdu. Ceketini ve siyah tişörtünü yavaşça sıyırdı. Şüheda, çantasından çıkardığı ilk yardım malzemeleriyle onun yanına yaklaştı.

Ay ışığı, adamın o geniş sırtındaki taze, sızan yarıkları ve morlukları tüm çıplaklığıyla ortaya seriyordu. Şüheda, titreyen parmaklarıyla batikonlu pamuğu yaranın üzerine bastırdı. Balamir’in gövdesi o soğuk temasla gerildi, sırt kasları kasıldı ama dişlerinin arasından tek bir inilti bile sızmadı. Şüheda, sargı bezini Balamir'in göğsünden sırtına doğru dolarken, aralarındaki o ani yakınlık ikisinin de nefesini göğsünde kilitledi.Balamir, içinde büyüyen o tuhaf şefkati büyük bir çabayla gizlemeye çalışıyordu. O, duygularını nasıl sakinleştireceğini bilmeyen, sadece öfkeyle ayakta kalmış bir adamdı. Şüheda’nın narin elleri teninde gezdikçe içindeki o sert kütlenin sarsıldığını hissetti; ama yüzündeki o maskeyi düşürmemek için çenesini sıktı, gözlerini denizin o karanlık ufkuna dikti.

Şüheda ise sargıyı sabitlemek için Balamir’e her dokunuşunda, adamın teninden yayılan o temiz kokunun ve o gizli gücün etkisini hissetti. Bu çocuk tehlikeliydi, yırtıcıydı ama aynı zamanda koruyucu ve derinden yaralıydı. Ancak Şüheda, hayatın gerçeklerine çarpacak kadar ayık bir kızdı. Bakışları, Balamir’in sırtındaki o yeni kesiklerin hemen yanında duran, çocukluğundan kalma o eski, beyazlamış kırbaç izlerine kaydı. O an kalbine kurşun gibi bir hüzün oturdu. Bunun tamamen imkansız bir bağ olduğunu anladı. Balamir, o erişilmez, lüks ve steril dünyanın çocuğuydu; kendisi ise sadece ay sonunu getirmeye çalışan o mahalleli kız. En önemlisi de Balamir’in ruhundaki o derin yaraların hiçbir sargı beziyle kapanmayacağını, bu karanlığın eninde sonunda ikisini de yutacağını çok net gördü."Bitti," dedi Şüheda, sesi bir fısıltıdan farksızdı.

Balamir tişörtünü ve ceketini sessizce üzerine geçirdi. Tek bir kelime bile etmediler. Konuşurlarsa aralarındaki o kırılgan büyünün bozulacağını biliyorlardı.Balamir motoru tekrar çalıştırdı. Şüheda bu kez o vahşi korkuyla değil, aralarındaki o görünmez, aşılmaz mesafenin bilinciyle, biraz daha çekinerek oturdu arkaya. Motor, gecenin sessizliğinde Şüheda'nın o dik yokuşlu, yoksul mahallesine doğru yol aldı.Evin önüne geldiklerinde Balamir motoru durdurdu. Şüheda indi, kaskı ona uzattı. Sokak lambasının cılız, sarı ışığı altında son kez birbirlerinin gözlerine baktılar.

Şüheda, "Teşekkür ederim," diye mırıldandı; hem abisinin borcu hem de bu gece için. Balamir sadece başını hafifçe salladı. Şüheda evlerinin paslı demir kapısından içeri girip gözden kaybolduğunda, Balamir arkasından bir süre o kapıya baktı. Ardından gazı kökleyerek kendi karanlığına doğru uzaklaştı. Gece bitmişti; ancak iki farklı dünyadaki o büyük savaşın ilk tohumları o paslı kapının önünde bırakılmıştı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

45okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.