7. bölüm / 25
Sansürsüz TeklifYıkıcı kıvılcım
Bölümler 25Şu an: Yıkıcı kıvılcım
- 1 Tozlu Sokaklar2.686 kelime
- 2 Maskelenmiş sırlar3.836 kelime
- 3 Yersiz hesaplaşma3.837 kelime
- 4 Sansürsüz teklif3.289 kelime
- 5 Açık yara2.950 kelime
- 6 Yeminli şefkat3.113 kelime
- 7 Yıkıcı kıvılcım4.199 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 Ürkek kaçış2.935 kelime
- 9 Ölümcül kontra3.126 kelime
- 10 Fersahlarca uzak2.048 kelime
- 11 Ucuz düşler3.721 kelime
- 12 Son Raund2.939 kelime
- 13 Sessiz çıglık2.395 kelime
- 14 Parıltılı tuzak4.781 kelime
- 15 Yıldızlar kadar4.961 kelime
- 16 Rüzgara karşı4.837 kelime
- 17 Son sürat4.252 kelime
- 18 Cam tavanlar2.888 kelime
- 19 Derin mavi3.450 kelime
- 20 Zehirli fısıltı4.021 kelime
- 21 Son bakış6.423 kelime
- 22 Kristal gerilim4.243 kelime
- 23 Can kırıkları2.826 kelime
- 24 Geçmişin izinde3.471 kelime
- 25 Buz kırağı4.707 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gece yaşananların ağırlığı Şüheda’nın üzerine öyle bir çökmüştü ki, uykuyla uyanıklık arasındaki o gri çizgide zaman bilincini tamamen yitirmişti. Gözlerini açtığında odanın içi çoktan öğle güneşinin o dik, çiğ ışığıyla dolmuştu. Eski tül perdelerin gözeneklerinden sızan ışık huzmesi, havada asılı duran toz zerrelerini görünür kılarken, kulaklarında yankılanan ısrarlı kapı zili ve hemen ardından gelen ahşap kapının sert vurulma sesleri onu uykunun o derin kuyusundan çekip çıkardı.Şüheda, saatin kaç olduğunu idrak edemeden sersemlemiş bir halde yatakta doğrulurken, kapıdaki o sabırsız hareketlilik dinmek bilmiyordu.
Kapı açılır açılmaz içeriye, mahallenin o durağan havasını dağıtan bildik bir telaş dalgası daldı. Gelen, her zaman fırtına gibi hayatın tam ortasına basan Banu’ydu. Uykusuz geçen o karanlık geceden hiç nasibini almamış gibi duran canlı gözleriyle antreye adım attı. Üzerindeki şortu ve pembe tişörtüyle, sokağın o tozlu rengine inat kıpır kıpır bir hareketlilik yayıyordu etrafa. Bir elinde, fırından yeni çıktığı üzerindeki buhardan belli olan, kokusu dar koridora anında yayılan iki tane sıcak poğaça tutuyordu.
Banu, Şüheda’nın yataktan kalktığı gibi duran karmakarışık saçlarına ve mahmur gözlerine bakıp elini beline koydu:"Kızım hadi ama, bu hal ne? Bugün okulun basket final maçı var, sen hala yatakla cebelleşiyorsun!" diye söylendi, sesindeki o aceleci sitemi gizlemeye gerek duymadan. Elindeki poğaçalardan birini Şüheda’nın yüzüne doğru uzatırken, adımlarıyla kızı banyoya doğru dürtmeye çalışıyordu.
Tam o sırada Neco, bir eliyle dağılmış saçlarını arkaya doğru tarayıp diğer eliyle gözlerini ovuşturarak odasının kapı eşiğinde belirdi. Üzerindeki çizgili pijama altı ve rengi solmuş gri atleti, gecenin tüm yorgunluğunu taşıyan o omuzlarını saklamaya yetmiyordu. Uykusuzluktan çökmüş göz altlarıyla kapı pervazına omzunu yasladı, sesindeki o sabah pürüzüyle homurdandı:"Kızım bir rahat vermedin be... Gece çalışıyoruz, gündüz de senin dırdırın."Banu, Neco’yu o saatte evde görmeyi hiç beklemiyordu.
Adımları anında yavaşladı, elindeki kağıt torbayı hafifçe göğsüne doğru çekti. Yüzüne şaşkın ama o mahalle samimiyetini taşıyan muzip bir ifade yerleşti:"Neco Bey, öğle oldu yalnız! Hem sen çalışmaya başladın demek? Şaşırtıcı. Evde olduğunu bilseydim fırından sana da bir şeyler kapardım."Şüheda, bu tanıdık atışmayı yarı uykulu gözlerle, zihnindeki o bulanıklığı dağıtmaya çalışarak izledi.
Evin içindeki bu güvenli sıcaklık, dün gece ring kenarında burnuna gelen o pas kokusunu bir anlığına unutturmuştu. Tartışmanın uzayıp maça geç kalacaklarını anlayınca sessizce aradan sıyrılıp banyoya doğru yöneldi.Sıcak suyun altına girdiğinde, suyun tenine her değişinde üzerindeki o ağır yorgunluğu ve deponun o kirli havasını akıttı. Hızlıca duş alıp çıktıktan sonra aynanın karşısına geçti. Islak, doğal dalgalı saçlarını banyo sonrasının verdiği o hacimle hızlıca taradı; kurutmaya uğraşmadan kendi haline, omuzlarından aşağı dökülmeye bıraktı.
Dolabından ince, hafif dökümlü, siyah bir kargo pantolon çıkardı. Üzerine ise arkasında siyah grafik baskılar olan bol, beyaz bir tişört geçirdi. Makyajsız, hafifçe kızarmış yanakları ve tenindeki o taze sabun kokusuyla dakikalar içinde hazırdı.Neco, o uğursuz geceden sonra adeta dilini yutmuş gibi davranıyordu. Ne Balamir’in adı geçiyordu evde ne de o karanlık dövüş gecesinden kalan borcun lafı ediliyordu. Aralarında sessiz bir anlaşma yapılmış gibiydi. Şüheda da bu sırrı tek başına sırtlanmıştı; ne neşeli Banu’ya ne de mahalleden bir başkasına o vahşi yumruklardan ve işin ucundaki kirli paradan bahsedebilirdi. Bu yüzden konunun evde daha fazla deşilmesine fırsat vermeden Banu’nun kolundan tuttuğu gibi kendini sokağa attı.
Dışarı çıktıklarında öğle sıcağı tozlu kaldırıma vuruyordu. Hızlı adımlarla yokuş aşağı yürürlerken Banu kağıt peçeteye sarılı sıcak poğaçalardan birini Şüheda’nın eline tutuşturdu. Poğaçanın yağı peçeteye sızarken, adımlarına ayak uydurarak yemeye başladılar. Banu bir yandan poğaçasından büyük ısırıklar alıyor, bir yandan da nefes nefese bugünkü maçın turnuva için ne kadar kritik olduğunu anlatıp duruyordu. Ama Şüheda'nın aklı, yürüdüğü bu yoksul yokuşta değil, birazdan varacakları o Mavi Koleji'nin gri, kibirli koridorlarındaydı.
Otobüs durağına geldiklerinde onları mahallenin o bildik, değişmez hengamesi karşıladı: İçerisi insan nefesinden ve havasızlıktan kavrulan, tıklım tıklım dolu bir belediye otobüsü. Kapı tıslayarak açılır açılmaz içerideki o kasvetli, yorgun kalabalık üzerlerine doğru dalgalandı. Banu, o çevik adımlarıyla insanların arasındaki küçük boşluklardan sıyrılıp Şüheda’yı da peşinden sürükledi. Otobüsün tam ortasında, tavandaki demir borulara tutunmaya çalışırken resmen sıkışıp kalmışlardı.
Banu’nun o pembe tişörtü, yanındaki adamın tozlu ceketine sürtünüyor; Şüheda ise bir eliyle kargo pantolonunun cebindeki telefonunu korumaya çalışırken, diğer eliyle üst demiri kavrayıp aracın her ani freninde öne arkaya savruluyordu. Şehrin bu yakasına geçmek, her sabah tekrarlanan sessiz bir eziyetti.Nihayet Mavi Koleji’nin bulunduğu o yüksek duvarlı, geniş caddeli lüks semte vardıklarında kendilerini otobüsün kapısından adeta dışarı attılar.
Kolejin devasa demir nizamiyesi, bahçede sıralanmış parlak, son model arabalar ve etrafta o pürüzsüz marka ceketlerinin içinde mesafeli adımlarla yürüyen öğrenciler Şüheda’nın göğsündeki o gerilimi daha da tırmandırdı. Burası, bastığı topraktan soluduğu havaya kadar tamamen başka bir dünyaya, aidiyet hissetmediği bir güce aitti.Spor salonuna çıkan o geniş, mermer kaplı koridor buram buram pahalı parfümler ve alçak sesli dedikodularla çalkalanıyordu.
Maçın başlamasına yarım saatten fazla bir zaman olmasına rağmen, herkes tribünlerdeki o stratejik yerlerini kapmak için hızlı adımlarla ilerliyordu.Tam o sırada karşı yönden gelen kalabalık, koridordaki havanın ritmini anında değiştirdi. Okulun o popüler kız grubu, etraftakileri umursamayan bir kurumla yürüyordu. En önde, adımlarına yön veren Alya vardı. Sert ve keskin yüz hatlarıyla, etrafına tek bir bakış bile fırlatmadan ilerliyordu. Üzerindeki kısa kot şortu ve sıfır kol mavi bluzu, onun bu koridordaki sarsılmaz yerini ilan eder gibiydi.
Çenesini hafifçe yukarı kaldırmış, arkada sıkıca toplanmış ombreli saçları omuzlarında ritmik bir şekilde sallanıyordu. Yanındaki kızlar da onun her adımını, her baş çevirişini taklit edercesine hemen arkasından geliyorlardı.Alya’nın daha önce Şüheda’ya karşı takındığı o açık tehditkar tavır, koridordaki diğer öğrenciler arasında da sessizce bilinen bir durumdu. Şüheda, kızın gözlerinde aniden çakan o sinsi pırıltıyı yakaladı ama adımlarını zerre yavaşlatmadı.
Tam yan yana geldikleri, omuzlarının birbirine teğet geçeceği o kritik saniyede, Alya kimsenin kolay kolay fark edemeyeceği kadar ani ve hesaplı bir hareketle bacağını öne doğru uzattı.Kızın tüm o kibirli duruşunun arkasına sakladığı sinsi bir hamleydi bu. Şüheda’nın dengesi bir anda altüst oldu. Gövdesi büyük bir hızla öne doğru savrulurken, Banu panikle arkadaşının koluna uzandı; ancak parmakları kumaşın üzerinden kayıp gitti, tutamadı.Şüheda tam o sert mermer zemine kapaklanacağını düşündüğü salisede, karşıdan gelen uzun boylu biri onu refleksle yakaladı.
Şüheda, Berk’in güçlü ve sert kollarına düşmüştü.Berk, üzerindeki okulun resmi basketbol formasıyla tam karşılarında duruyordu. Maç öncesi ısınmadan yeni çıktığı için teni hafifçe nemliydi ve kasları gergindi. Şüheda’yı belinden kavrayıp havada tuttuğu o anda, koridordaki o uğultulu fısıltılar bıçak gibi kesildi.Şüheda, Berk’in göğsüne yaslanmış halde hızla soluk alıp verirken içinden sadece tek bir cümle geçiyordu: Alya’nın rahat durmayacağını biliyordum.Başını yavaşça kaldırıp Berk’e baktığında, onun gözlerinde beliren o gizli, karanlık memnuniyeti gördü. Çünkü Berk, sadece bir kızı düşmekten kurtarmamış; aynı zamanda hayatı boyunca yarış halinde olduğu, o bitmek bilmeyen rekabetin içinde nefretle bilediği Balamir’e karşı muazzam bir koz elde etmişti.
Berk, Şüheda’yı yavaşça doğrultup omuzlarından tutarken, bakışlarını Şüheda'nın üzerinden çekip hemen koridorun diğer ucuna, spor salonunun büyük çift kanatlı kapısına doğru çevirdi. Çünkü Balamir tam orada, kapının eşiğinde duruyordu.
Balamir de tıpkı Berk gibi üzerindeki okul formasıyla, final maçı için sahaya çıkmaya hazırlanıyordu. Ancak Şüheda’nın, onun koridorun diğer ucunda, o devasa çift kanatlı kapının eşiğinde dikildiğinden henüz haberi yoktu. Balamir, uzaktan Berk’in kollarındaki o gövdeyi gördüğü an adeta mermerden bir heykel gibi taş kesildi.
Çenesi öyle bir gerildi ki, şakağındaki damar anında kabardı; sıktığı yumruklarının parmak boğumları kan çekilmişçesine bembeyaz oldu. Dün gece o liman rıhtımında, sargı bezlerinin altından sızan kanın yarattığı sızı, şu an göğsünde genişleyen o karanlık öfkenin yanında bir hiç kalmıştı.Berk ise eline geçen bu muazzam kozu son saniyesine kadar kullanmaya kararlıydı. Şüheda’nın omuzlarını parmaklarıyla hafifçe kavrayıp kızı dik tutarken, bakışlarını koridorun sonundaki Balamir’in gözlerinin içine, bir bıçak gibi sapladı.
Göğsü, kazandığı zaferin kibirli ritmiyle inip kalkıyordu. Bu anı, Balamir’in o bükülmez gururunun tam ortasına bilerek, isteyerek fırlatıyordu.Tam o sırada koridorun ortasında, mermer zeminleri sarsacak bir gerilim patladı. Banu, Alya’nın o sinsi ayak hamlesini kaçırmamıştı. Adımlarını sertçe atarak, aralarındaki o cüsse farkına zerre aldırmadan Alya’nın tam karşısına dikildi. Gözleri öfkeden büyümüştü."Bilerek yaptın," dedi Banu, sesi koridorun o akustik tavanında çınlarken. "Sinsi adımlarını kendi çöplüğünde at Alya. Kör değiliz."Alya, çenesini biraz daha yukarı kaldırarak dudaklarının kenarından soğuk, kibirli bir nefes koyuverdi.
Bakışlarını önce Banu’nun pembe tişörtünde, ardından Şüheda’nın kargo pantolonunda gezdirdi. Yüzünde, o pürüzsüz cildini çirkinleştiren üstenci bir acıma ifadesi belirdi."Önüne bakmayı beceremeyen arkadaşına harca bu nefesini," dedi Alya, sesindeki o steril zehri tüm koridora akıtarak. "Burası sizin o tozlu sokaklarınıza benzemez. Ayağınızın altındaki mermere alışık değilsiniz, anlıyorum, ama düşecekseniz de salonun dışında düşün."Yanındaki kızlar, onun bu aristokrat edalı hakaretine alçak sesli kıkırdamalarla eşlik ettiler. Çevredeki öğrenciler çoktan telefonlarını çıkarmış, ekranların arkasına saklanarak bu anı kaydetmeye başlamıştı bile.
Olayın üzerinden henüz iki dakika bile geçmemişti ki, koridorda ve spor salonunda bulunan neredeyse tüm telefonlar aynı saniyede, uğursuz bir ritimle titremeye başladı. Okulun o en gaddar dijital ağı, Mavi İtiraf paneli saniyeler içinde çökmüştü.Berk’in Şüheda’yı belinden kavradığı, Balamir’in ise kapı eşiğinde bir ölüm makinesi gibi dikilip onlara baktığı o anın fotoğrafı ekrana düşmüştü. Altındaki yazışmalar, Mavi Koleji'nin o kibirli dilini kusuyordu:
[Mavi İtiraf - Gönderi]: Final maçı öncesi soyunma odası krizleri erken başladı. Alaz kardeşlerin arasındaki o eski savaş, koridora taşındı. Kimin tarafındasınız? #Kapan vs #Koz[Kullanıcı_01]: Mahalleli kız turnuva başlamadan iki kardeşi de birbirine taktı şaka mı?[Kullanıcı_02]: Berk kozu iyi yakalamış. Balamir’in yüzündeki ifadeyi gördünüz mü? O patlak kaş maçı kaybettirir.[Kullanıcı_03]: Alya’nın temizliği her zaman kusursuzdur, hak ettiği yere düştü.
Şüheda, etraftaki o fısıltılardan ve telefon ekranlarından yükselen dijital gürültüyü fark ettiği an, içindeki alarm zilleri en üst perdeden çalmaya başladı. Buraya yeni bir bela açmaya gelmemişti; hele ki dün gecenin o ağır yorgunluğu ve limandaki kan kokusu henüz tenindeyken, bu zengin çocukların dedikodu malzemesi olmaya zerre niyeti yoktu. Berk’in o nemli, sıcak kollarından hızla sıyrıldı.
Adımlarını bir adım geriye atarak aralarındaki mesafeyi sınıfsal bir duvar gibi yeniden ördü. Berk’in gözlerindeki o hesapçı memnuniyeti gördüğünde genzi nefretle yandı.Banu hâlâ Alya’ya karşı pençelerini çıkarmış, o mermer koridorun ortasında mahallenin o dik duruşunu korumaya çalışıyordu. Şüheda hiç ikilemedi. Arkadaşının pembe tişörtünün kolunu öyle bir kavradı ki, parmakları kumaşın içine gömüldü."Banu, yürü. Değmez," dedi.
Sesi, dün gece Balamir’in sırtına batikon sürerkenki o vakur, soğuk tınıdaydı.Banu arkasına baka baka, Alya’ya nefret dolu bakışlar fırlatarak yürümek zorunda kalırken; Şüheda onu o zehirli koridorun kalabalığından tek bir hamlede söküp aldı. Kafasını kaldırdığında, büyük çift kanatlı kapının eşiğinde dikilen Balamir’le göz göze geldi. Balamir’in gözlerindeki o katran karası öfke, Şüheda'nın beyaz bluzundaki o hayali lekeye çarptı. Şüheda, arkadaşını o kapıdan içeriye, maçın oynanacağı o devasa, uğuldayan sahaya doğru sürüklerken, bu steril duvarların arkasındaki savaşın yeraltındakinden çok daha tehlikeli olacağını artık çok iyi biliyordu.
Büyük spor salonunun yalıtımlı, devasa kapılarından içeri adım attıkları an, mahallenin o dumanlı hatırası Şüheda’nın zihninden tamamen silindi. Burası bir lise salonundan ziyade, gücün ve paranın gövde gösterisi yaptığı profesyonel bir basketbol arenasını andırıyordu. Tavandan sarkan devasa dijital skorboard henüz sıfırları gösteriyordu ama tribünleri dolduran kitle çoktan patlamaya hazır bir bomba gibi gerilmişti. Mavi Koleji’nin öğrencileri, kendi taraflarında markalı koyu mavi bayraklar ve tek bir ritimle vuran davullarla salonu inletirken; karşı tribündeki rakip okulun taraftarları bas bariton tezahüratlarla beton zemini titretiyordu. Parkenin o keskin cila kokusu, localardan yayılan pahalı tütün sızıntısı ve havada asılı duran o vahşi rekabet, salonun atmosferini tamamen elektriklendirmişti.
Şüheda, tribünün en ön sırasındaki paslanmaz demirlere tutunurken bakışlarını yukarı, VIP localarına doğru çevirdi. Alya, oradaki deri koltuklardan birine yayılmış, bacak bacak üstüne atmış halde sahayı izliyordu. Parmaklarındaki koyu renk ojeli tırnaklarını koltuğun kenarına geçirmişti. Gözleri, tribündeki yüzlerce telefon ekranında parıldayan Mavi İtiraf gönderilerindeydi. Hemen yanındaki arkadaş grubu, ekrandaki fotoğrafa bakıp alçak sesle fısıldaşırken, Alya’nın bakışları arada bir Şüheda’nın oturduğu tarafa kayıyor, o kusursuz yüz hatlarında zehirli bir memnuniyet birikiyordu.
Tüm okul, maçın skorundan ziyade aşağıda yan yana duran iki kardeşin arasındaki o görünmez patlamayı bekliyordu.Balamir, Mavi Koleji’nin o lacivert-beyaz forması içinde, elindeki topla adeta tek bir gövde gibi hareket ediyordu. Turnikeye her yükselişinde, smaç basarken potayı yerinden oynatacak bir hınçla demire asılışında, sırtındaki taze bandajların gerildiğini sadece Şüheda görebiliyordu.
Balamir, topu sertçe parkeye vururken başını hafifçe kaldırdı. Gözleri, tribündeki o gürültülü kalabalığı yararak dosdoğru Şüheda’nın durduğu noktaya çakıldı. Çenesi öyle bir kasılmıştı ki, az önce koridorda yaşanan o Berk hamlesinin öfkesi uzak mesafeden bile tenini yakıyordu.Hakemin keskin düdüğü salonun tavanında yankılandığında iki takım da orta yuvarlakta toplandı. Balamir ve Berk, aynı takımın forması içinde, yan yana ama birbirlerinin yüzüne zerre bakmadan parkeye çıktılar.
Tribünler adeta yıkılıyordu; davul sesleri, amigo kızların çığlıkları salonu inletirken Şüheda, yanındaki Banu’nun heyecanla yerinde zıplamasını hissetmiyordu bile. O parkenin üzerinde dönecek olan şeyin sıradan bir okul maçı olmadığını, dün gece sırtına dokunduğu o çocuğun buraya bir intikam için çıktığını çok iyi biliyordu.Hava atışıyla birlikte oyun başladı. Topu alan Mavi Koleji, hızla rakip yarı sahaya geçti. Oyun kurucu pozisyonundaki Berk, topu sol elinde sektirerek çizgide beklerken gözleriyle sahayı taradı.
O sırada Balamir, pürüzsüz bir zamanlamayla pota altına doğru süzüldü. Rakip savunmayı tamamen arkasında bırakmıştı, eli havadaydı ve sayı yapması işten bile değildi. Tek bir temiz pas, maçı açacak en büyük hamleydi.Balamir, "Berk, buradayım!" diye gürledi. Sesi deponun o vahşi duvarlarında yankılanan o balyozu andırıyordu.Ancak Berk, koridorda Şüheda’yı tuttuğu o anın ve Mavi İtiraf’a düşen o fotoğrafın verdiği sinsi kibirle, Balamir’i resmen görmezden geldi. Göz göre göre kafasını diğer tarafa çevirdi.
Topu Balamir’e çıkarıp garantilemek yerine, çok daha zor durumdaki diğer oyuncuya zorlama, yüksek bir pas fırlattı.Rakip takımın kısa forveti bu kibirli hatayı affetmedi. Araya girip topu havada kaptığı gibi hızla kontratağa kalktı. Mavi Koleji savunması bu ego savaşı yüzünden dengesiz yakalanmıştı; rakip oyuncu turnikeyi rahatça potaya bıraktı ve maçın ilk sayılarını Mavi Koleji’nin potasına çiviledi.Tribünlerden derin bir hayal kırıklığı uğultusu yükseldi. Banu dizlerine vurup "Ya nasıl vermez o pası, göz göre göre sattı maçı!" diye söylenirken, Şüheda’nın gözü sadece Balamir’deydi.Balamir, kaybedilen sayının ardından adımlarını doğrudan Berk’e doğru attı.
Yüzündeki kaslar öfkeden gerilmiş, gözleri adeta kararmıştı. Berk’in tam karşısında durduğunda göğüs göğse geldiler. Formasının altından, dün gece limanda sarılan o taze bandajların gerginliği okunuyordu. Balamir, dişlerinin arasından, sadece Berk’in duyabileceği ama o vahşi öfkesi dışarıdan bile hissedilen bir sesle tısladı:"Bir daha o pası elinde saklarsan, seni bu parkenin altına gömerim Berk. Benimle oynamak zorundasın."Berk hiçbir şey olmamış gibi alaycı bir şekilde sırıttı, omzunu hafifçe silkip kendi yarı sahasına doğru koşmaya başladı.
Bu aristokrat ego savaşı yüzünden Mavi Koleji, kendi evinde maça şok bir skorla, geride başlamıştı. Şüheda tribünden bu sessiz savaşı izlerken, parmaklarını demirlere daha sıkı geçirdi; çünkü bu kibirli mermer binanın içindeki zehir, yeraltındaki o demir zincirlerden çok daha sinsice yayılıyordu.
Mavi Koleji, Berk’in o topu kendinde saklayan, sinsi ve bencil oyunu yüzünden ilk periyodu tamamen darmadağın bir ritimle geride bırakmıştı. İkinci periyotta Balamir, içindeki o yıkıcı hırsla adeta parkeyi dövercesine, kendi bireysel çabasıyla peş peşe birkaç sayı bulsa da, takımın arkasındaki o sessiz kardeş savaşı tabelaya acımasızca yansıyordu.
İlk yarının son saniyesinde, Parla Koleji’nin kısa forvetinin turnikesi çemberden süzülürken hakemin o keskin düdüğü salonun tavanında patladı. İlk yarı, Parla Koleji’nin dört sayılık net üstünlüğüyle sona ermişti.Oyuncular ter içinde, omuzları gergin ve başları öne eğik bir halde soyunma odasının tüneline doğru ilerlerken, Mavi Koleji taraftarlarının hayal kırıklığı fısıltıları koridorlara taşıyordu. Localarda oturan Alya, önündeki cam paravanın arkasından telefonunu cebine sıkıştırırken dudaklarını memnuniyetsizlikle büktü;
Mavi İtiraf paneli çoktan yenilgi tahminleriyle dolmaya başlamıştı.Soyunma odasının ağır kapısı kapandığında koç, elindeki taktik tahtasını sıraya fırlatmak yerine masanın kenarına sertçe bıraktı. Sesini yükseltip odanın duvarlarını inletmedi; aksine, o nefes kesen sessizliğin ortasında, tonundaki o ağır ve tehditkar sakinlikle konuşmaya başladı. Gözlerini, odanın iki farklı köşesinde birbirine sırtını dönmüş olan Balamir ve Berk'in üzerinde gezdirdi:"Bana bakın," dedi koç, sesi buz gibi bir kararlılıkla odayı kaplarken. "Burada babalarınızın şirketlerini yönetmiyorsunuz.
Karşınızda mahalle maçı da yok, Mavi Koleji’nin prestiji var. Birbirinizin ışığını söndürmek için oynadığınız her saniye, şu kapının arkasındaki binlerce insanın önünde küçük düşüyorsunuz. Eğer o elit kibrinizi şu kapının eşiğinde bırakıp parkede tek bir gövde gibi durmayacaksanız, ikinci yarıya hiç çıkmayın. Çünkü ben sahada iki kardeşin sidik yarışını değil, bu okulun armasını görmek istiyorum."Koçun bu sert ve damara basan sözleri soyunma odasında soğuk bir rüzgar estirirken, dışarıdaki devasa arenada bambaşka bir şov dalgası yükseliyordu.
Sahanın tam ortasına Mavi Koleji’nin ponpon kız takımı fırlamıştı. Ellerindeki devasa mavi-beyaz ponponları ritmik ve pürüzsüz hareketlerle sallayarak, yüksek tempolu müzik eşliğinde tribünleri yeniden ateşleyen kusursuz bir koreografi sergiliyorlardı. Karşı tribünde ise turnuvanın diğer güçlü adayı olan Parla Koleji’nin taraftarları, üzerlerindeki mor-gri formalarıyla ayağa kalkmış, dört sayılık farkın verdiği o kibirli ritimle tempo tutuyorlardı.
O mor ve gri renklerin yarattığı blok, salonun diğer yarısını adeta bir duvar gibi kaplamıştı. Tribünün en önünde tırnaklarını paslanmaz demirlere geçirmiş olan Şüheda, yanındaki Banu’nun poğaça kokan nefesiyle heyecan içinde söylenmesini duymuyordu bile. Gözleri, oyuncu tünelinin o karanlık ağzına kilitlenmişti.İçeride ise koçun o prestij odaklı, sert konuşması iki çocuğun da gururunu tetiklemişti. Oyuncular, üzerlerindeki o bireysel öfkeyi en azından kırk dakika boyunca Mavi Koleji armasının arkasına saklamaya karar verdiler. Balamir, derin ve hırıltılı bir nefes alıp elini ortaya doğru uzattı. Berk, gözlerini Balamir'in patlak kaşındaki banta dikerek, sinsi bir kararlılıkla elini onun üzerine bıraktı.
Diğerlerinin de katılımıyla, odanın duvarlarını sarsan o bağırış yükseldi: "Bir, iki, üç, Mavi!"Koridordan parkeye fırladıklarında Balamir’in gözlerindeki o vahşi hırsı tribündeki herkes en baştan hissetti. Kaybetmeye tahammülü yoktu; ne bu kupayı ne de dün gece sırtındaki yaraları saran kızın gözü önünde Berk’e karşı olan o sessiz savaşı.İkinci yarı, iki takımın da kemik seslerini salona yaydığı acımasız bir sertlikle başladı.
Hakemin düdük sesleri, hoparlörlerden yükselen bas seslerini gömüyordu. Parla Koleji’nin mor-gri formalı oyuncuları, Balamir’in o durdurulamaz gövdesini ve pota altındaki yırtıcılığını yumuşak savunmayla kesemeyeceklerini anlayınca oyunu iyice çirkinleştirdiler. Balamir, havada çarpıştığı her pozisyonda, sırtındaki o taze dikişlerin gerildiğini ve tenine sinsi bir sızının yayıldığını hissediyordu; ama yüzündeki o bükülmez maskeyi zerre oynatmadan, her darbede daha da dikleşerek potaya yürümeye devam etti.
Üçüncü periyodun ortalarında, Mavi Koleji’nin o sessiz savaşı parkeyi yakarken, Balamir topu sağ çizgide teslim aldı. Gövdesini bir ok gibi ileri fırlatıp hızla içeri kat etti ve potaya doğru turnikeye yükseldi. Havada dengesini tam kurduğu o salisede, Parla Koleji’nin en cüsseli pivotu arkadan gelerek Balamir’e son derece sert, sportmenlik dışı bir hamle yaptı.
Oyuncu, Balamir’in havada tamamen savunmasız kalmasını umursamadan onu iki eliyle kavrayıp sertçe aşağıya, beton zemin üzerindeki parkeye doğru çiviledi.Balamir, sırtüstü çok sert bir şekilde parkeye çakıldı. Çarpmanın etkisiyle salondan kemikleri sızlatan boğuk bir "Güm!" sesi yükseldi. Salondaki binlerce insan aynı anda nefesini tuttu. Balamir acıyla dişlerini sıkıp sırtını tutarak yerde kalırken, hakem keskin düdüğünü çalıp Parla Koleji oyuncusunun üzerine yürüdü. Saha bir anda karıştı, lacivert ve mor formalar birbirinin üzerine yürüdü, itişmeler koridorun akustik tavanında yankılandı.O an, tribünde maçı bir yabancı gibi izleyen Şüheda, oturduğu koltuktan adeta bir yay gibi ayağa fırladı.
İçindeki o savunmasız koruma içgüdüsü, dün gece limanda parmak uçlarıyla sardığı o yaraların yeniden patlama riskini gördüğü an refleks olarak devreye girmişti. Gözlerini yerde acıyla gerilen Balamir’den ayıramıyordu; elleri kargo pantolonunun yanlarında yumruk olmuş, tırnakları avucuna batıyordu. Yanındaki Banu şok içinde ağzını kapatırken, Şüheda’nın bakışları Balamir’in formasının sırt kısmına kilitlenmişti.
O beyaz kumaşın altından taze bir kırmızılığın sızıp sızmayacağını kontrol ediyordu.Sağlık görevlileri sahaya daldığında, Balamir burnundan soluyarak yerden destek aldı. Görevlinin ona uzanan eline sertçe vurdu. Sesi, sahanın ortasındaki gürültüyü yardı:"Dokunma. Çekil önümden."Dişlerini sıkarak, o dik kafalı iradesiyle ayağa kalktı. Şüheda onun bu direnişini tribünden nefesini tutarak izlerken,
Balamir’in gözleri bir anlığına tribüne, dosdoğru ona kaydı. Yüzündeki o patlak kaşın üzerindeki bant terle gevşemişti ama gözlerindeki o ayaktayım ifadesi zerre değişmemişti.Hakem iki serbest atış çizgisini gösterdiğinde tüm salon bıçak gibi kesildi. Balamir, elindeki topu parkeye üç kez vurdu. Derin bir nefes aldı. İlk atışında top fileyi delip geçtiğinde Mavi Koleji tribünleri ilk çığlığı kopardı.
İkinci atışta da top çemberin tam ortasından süzüldü. Balamir, soğukkanlılıkla iki sayıyı da tabelaya yazdırdı. Fark ikiye inmişti ve bu sayılar, salonun kimyasını tamamen değiştirdi.Bu dakikadan sonra sahada Mavi Koleji’nin o kibirli ama kusursuz fırtınası esti. Berk, hücum çizgisinde topu sektirirken Balamir’in yanından geçti ve dişlerinin arasından tısladı:"Sana pas atıyorum diye kendini bir şey sanma Alaz. Bu maçı loca da oturan insanları hayal kırıklığına uğratmamak için alacağım, senin için değil."Balamir, Berk’in yüzüne bile bakmadan yanıtladı:"Sadece topu çıkar Berk. Gerisini bana bırak."Ego savaşı bitmemişti ama iki kardeş de bu prestij pazarında yenilmektense birbirlerinin bileklerine tutunmayı seçmişti.
Berk, bu kez topu saklamadan, baş döndürücü bir hızla Balamir’in turnike çizgisine pürüzsüz bir asist çıkardı. Balamir havada yükselip topu potaya hırsla çivilerken, arkasındaki o Parla Koleji’nin mor-gri bloğu çatırdamaya başladı. Skorboarddaki rakamlar büyük bir hızla Mavi Koleji lehine katlanıyordu.Maçın bitimine saniyeler kala salonun tavanındaki dijital ekran geri sayıma başladı: 3... 2... 1... Ve o uzun, keskin bitiş düdüğü salonda patladı.
Mavi Koleji şampiyondu!Düdükle birlikte parkede tam bir çılgınlık anı yaşandı. Güvenlik barikatlarını aşan yüzlerce öğrenci sahaya fırladı. Yedek kulübesindeki oyuncular ellerindeki devasa su şişelerini açıp şampiyonluk coşkusuyla Balamir’in ve Berk’in başından aşağı boşalttılar. Sular parkeye saçılırken, flaşlar peş peşe patlıyor, şampiyonluk marşları salonu inletiyordu. Kupa, takım kaptanı olarak Balamir’in ellerinde yükseldiğinde salonda yüzlerce konfeti patladı.
VIP locasında oturan Alya, elindeki kadehi masaya sertçe bırakıp öfkeyle arkasını döndü. Çünkü o sırada, salondaki tüm telefonlar Mavi İtiraf panelinden gelen bildirimlerle titriyordu. Ekranlara düşen kareler ve yorumlar, maçı tamamen gölgede bırakmıştı:
[Mavi İtiraf - CANLI]: Kupa Alaz kardeşlerin ellerinde yükseldi ama gecenin kazananı kim? Berk’in koridorda düşmekten kurtardığı o mahalleli kız, maç boyu pota arkasında Balamir’in her darbesinde ecelsel terler döktü. #Kulis[Kullanıcı_X]: Balamir’in serbest atış öncesi tribündeki o kıza bakışını yakalayan oldu mu? Kamera kayıtlarını acil atın.[Kullanıcı_Y]: Alya locayı terk etti diyorlar, Berk’in koridordaki o hamlesi Mavi Koleji’nin tüm dengesini bozacak gibi.[Kullanıcı_Z]: Şampiyonluk Mavi’nin olabilir ama ego savaşları asla bitmeyecek orası kesin.
Şüheda, etrafındaki öğrencilerin telefon ekranlarına bakıp kendisine doğru fısıldaşarak döndüğünü fark ettiğinde Banu’nun kolunu bir kez daha sıktı. Sahada zafer sularının içinde kupayı kaldıran Balamir, kalabalığın arasından sıyrılıp gözlerini bir kez daha Şüheda’nın durduğu o yere dikti. Üzerindeki ıslak forma tenine yapışmış, sırtındaki sargıların sızısı yüzünden çenesi gerilmişti; ama o bakışlar, bu zehirli okul duvarlarının arkasında başlayacak olan asıl büyük savaşın ilanı gibiydi.
Maçın bitiş düdüğüyle birlikte tribünlerde patlayan o devasa uğultu, Banu’yu da oturduğu yerden söküp atmıştı. Şüheda’nın kolunu parmaklarıyla hırsla sarsarken, gözlerinde sahildeki dalgaları andıran canlı bir parıltı vardı:"Kızım inanılmazdı! Hele o ikinci yarı... Balamir’in o çakılıştan sonra kalkıp tek başına oyunu baltalaması? Resmen yeraltı dövüşlerindeki o son rauntta ayağa kalkan şampiyonlar gibiydi.
İnanılmaz bir hırstı!"Şüheda, kargo pantolonunun ceplerine gömdüğü ellerini yavaşça çıkardı. Sahanın ortasında, sular ve patlayan konfetiler içinde birbirinin sırtına vuran takıma baktı. Balamir’in ıslak saçlarından dökülen sular, gergin omuzlarındaki o gizli bandajların üzerine süzülüyordu. Şüheda, içindeki o tuhaf hayranlığı saklamaya çalışan mesafeli bir sesle mırıldandı:"Evet. Pes etmedi.""E hadi, ne duruyoruz? İnsek ya sahaya!" Banu, Şüheda’nın tek bir kelime daha etmesine izin vermeden kolundan kavradığı gibi tribün merdivenlerinden aşağıya, o insan selinin ortasına doğru sürükledi.Parkeye adım attıkları an, ortam tam bir zafer panayırına dönmüştü.
Mavi Koleji’nin o steril öğrencileri, ellerindeki su şişelerini ve kutlama şampanyalarını önüne gelen herkesin üzerine boşaltıyor, şampiyonluk çığlıkları yüksek tavanlı salonun akustik boşluğunda yankılanıyordu. Her yer su, sırılsıklam olmuş formalar ve zafer sarhoşluğuyla doluydu. Şüheda ve Banu bu gürültülü kalabalığın arasından sıyrılmaya çalışırken, karşılarındaki gölgenin içinden Alya ve peşinden ayrılmayan o koridor kalabalığı belirdi.Alya, koridordaki o düşüşün ve Mavi İtiraf ekranlarına düşen rezilliğin hırsını teninde taşıyor gibiydi.
Doğrudan sahaya inip elini kirletmeyecek kadar kibirliydi ama etraftaki o kontrolsüz su savaşını bir silaha dönüştürmeyi iyi bilirdi. Yanındaki oyunculardan birinin elindeki devasa, litrelik su bidonunu yapay bir neşeyle kavradı. Gözlerini doğrudan Şüheda’nın beyaz tişörtüne dikti.Daha Şüheda ne olduğunu, o tehlikenin nereden geleceğini idrak edemeden, Alya elindeki o ağır suyu şampiyonluk coşkusunun arkasına sakladığı mutlak bir nefretle dosdoğru Şüheda’nın üzerine fırlattı. Arkasındaki grup da bu hamleyi kutlamanın bir parçasıymış gibi peş peşe ellerindeki şişeleri boşalttılar.
Saniyeler içinde Şüheda’nın üzerindeki o oversize beyaz tişört sırılsıklam olarak tenine yapıştı. Dalgalı saçlarından yüzüne sular süzülürken, Alya dudaklarının kenarından sızan o buz gibi zafer ifadesiyle kalabalığın arasına doğru geri çekildi. Hiçbir şey söylememişti, ucuz bir cümle kurmamıştı; ama hamlesi tam hedefe oturmuştu.Şüheda, gözlerine gelen suyu elinin tersiyle silerken başını aşağıya eğdi ve göğsündeIslanan beyaz kumaş, şeffaflaşarak tenine yapışmıştı. Ve asıl korkunç olan, hiç bir şey yapamamış olmasıydı her şey çok hızlı ve beklenmedik şekilde gerçekleşmişti.
Banu, Alya’nın arkasından öfkeyle bağıracakken Şüheda’nın sırılsıklam olmuş bedenine ve göğsündeki o tuhaf, soluk lekeye bakakaldı. Şüheda’nın bu derece ağır bir hakarete rağmen sergilediği o tekinsiz, sessiz sakinlik Banu’yu çileden çıkarmaya yetti. Ellerini hırsla yanlarına indirdi, salondaki marş seslerini bastırmak istercesine doğrudan Şüheda’ya döndü:
"Şüheda, sen şaka mısın? Kız gözümüzün önünde seni sırılsıklam etti, üstün başın ne hale geldi ve sen öylece durup zemini mi izliyorsun! Neden onlara haddini bildirmiyorsun? Sen bu değilsin! Mahallede birisi sana bunu yapsa saçını başını yolardın.
Neden kendini korumuyorsun artık?"Şüheda, elini göğsündeki o kusan lekenin üzerine kapatarak sesini olabildiğince derinde tutmaya çalıştı. Buradaki herkesin gözü onların üzerindeydi:"Banu, sesini yükseltme. Burası bizim sokaklarımız değil. Okuldan atılmak bu binadaki en küçük ceza olur, anlamıyor musun? Buradaki insanların arkası senin tahmin edemeyeceğin kadar karanlık."Banu, aldığı bu mesafeli ve mantıklı cevabın arkasındaki o gizli duvarı hissettiğinde daha da köpürdü.
Arkadaşının son zamanlarda bir gecede değişen o tekinsiz, bir şeyler saklayan halleri aralarındaki bağa en büyük darbeyi vurmuştu. Gözlerini öfkeyle açarak Şüheda’nın üzerine yürüdü:"Korkuyorsun yani... Yazıklar olsun be! Ben senin için burada kendimi paralıyorum, sen benden bir şeyler saklayıp arkana bakıyorsun. Sen benim tanıdığım Şüheda değilsin artık. İçine girdiğin o gizli dünyada ne haltlar karıştırıyorsun bilmiyorum ama bu halin midemi bulandırıyor.
"Şüheda, tişörtün altındaki o kan lekesini Banu’nun görmemesi için omuzlarını daha da dikleştirdi. Gözlerinin içine, dün gece yeraltı deposunda o vahşeti izleyen bir boksörün o buz gibi, tavizsiz soğukkanlılığıyla baktı:"Ben kimseden korkmuyorum Banu. Sadece... bazı kavgalar bağırarak kazanılmaz.
Şimdi uzatma ve eve dön."Banu bu kelimelerin ardından derin bir hayal kırıklığıyla başını salladı. Aralarındaki o çocukluk bağı, o saniyede mermer zemine düşüp kırılmıştı."İyi, ne halin varsa gör o zaman! O sırlarınla birlikte kendini ezdirmeye devam et!" diye bağırdı ve arkasını dönüp kalabalığı yara yara spor salonunun çıkış kapısına doğru ilerledi. Sinirli adımlarla salonu terk edip Şüheda’yı o kaosun ortasında yapayalnız bıraktı.
Şüheda, sahanın tam ortasında, patlayan konfetilerin, şampiyonluk çığlıklarının ve suların arasında; sırılsıklam göğsünde dün geceden kalan o Balamir’in kan lekesiyle yapayalnız kalmıştı. Kafasını kaldırdığında, kupayı kaldıran Balamir’in kalabalığın arasından sıyrılan gözleri doğrudan onun göğsündeki o ıslak, şeffaflaşmış kumaşa kilitlendi.
Bölüm etkileşimi
