Sansürsüz Teklif kitap kapağı

25. bölüm / 25

Sansürsüz Teklif

Buz kırağı

Vaveyla Yazarı: Hezal Arcı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 25Şu an: Buz kırağı

Merhaba sessiz okuyucular final öncesi son bölümler sizlerle keyifli okumalar…

Cuma gününün ilk ışıkları, Alaca Malikânesi’nin devasa arazisine bir tül gibi çöken sabah sisini yardığında, dışarıdaki hummalı çalışma görünmez bir tiyatro oyununun prömiyerini andırıyordu.
Bahçeyi dolduran metrelerce yükseklikteki beyaz orkideler, soğuk sabah rüzgârında hafifçe salınıyor; İtalyan mimarisinin ağır hatlarını taşıyan devasa kristal şamdanlar, üzerlerine düşen güneş kırılmalarıyla bahçeye altın sarısı mermer pırıltıları saçıyordu.
Adımların altında ezilen metrelerce keten kumaş, Alaca imparatorluğunun gövde gösterisi için serilmişti. Güç, ihtişam ve kusursuzluk...
Dışarıdaki her ayrıntı, bu üç kelimeyi haykırmak üzere tasarlanmıştı.Ancak malikânenin üst katındaki hazırlık odasında, bu şatafatın tam zıddı bir atmosfer hâkimdi. Odanın havası; ağır gül yağları, sprey kokuları ve dondurucu bir fırtına öncesinin getirdiği o kurşunî sessizlikle ağırlaşmıştı.
Odanın merkezinde, meşe kaplamalı tavandan tabana kadar uzanan varaklı dev aynanın önünde Şüheda duruyordu. Etrafında pervaneler gibi dönen terziler, iğne tutan parmakları titreyen makyözler ve duvağın kıvrımlarıyla uğraşan saç tasarımcıları...
Şüheda, bu telaşlı kalabalığın tam ortasında, zamanın ve mekânın dışında kalmış heykelsi bir zarafetle dikiliyordu.Üzerindeki gelinlik, alelade bir lüksün ya da zenginliğin gövde gösterisi değildi; acının, öfkenin ve gizli bir bilenmenin ilmek ilmek işlendiği bir zırhtı.
Omuzlarını ve sırtının pürüzsüz kavisini açıkta bırakan büstiyer, gövdesine ikinci bir ten gibi oturmuştu. El yapımı İtalyan dantelinin üzerine sabırla dikilmiş mikro pırlantalar ve inci taneleri, Şüheda’nın aldığı her derin nefeste minik ışık patlamaları yaratıyordu.
Belinden aşağıya ağır bir çağlayan gibi dökülen mikado ipeği, hafif bir kıpırdanışında bile sıvı bir ışık gibi dalgalanıyor; arkasında metrelerce uzanan duvak, sanki üzerindeki elmas tozlarını odaya saçarak süzülüyordu.Saçları...
Şüheda’nın tek bir sert komutuyla toplanmaktan vazgeçilmişti. Omuzlarından aşağıya dalga dalga dökülen beline kadar uzun, zengin ve parlak kestane kahverengi saçları, iri ve hacimli buklelerle serbest bırakılmıştı. İğne oyası gibi işlenmiş bu uzun kestane bukleler, pırlanta kakmalı büstiyerin üzerine düştükçe; gün ışığının açısına göre sıcak çikolata ve koyu konyak tonlarında parıldıyordu.
Bu bukleler, onun soğuk hatlarını yumuşatmıyor, aksine bir çerçevenin tabloyu öne çıkardığı gibi, yüzündeki keskinliği daha görünür kılıyordu.
Makyajı ise göz alıcı bir tezatın eseriydi. Teninde tek bir renk pürüzü, tek bir sıcaklık kırıntısı yoktu; mermer kadar soğuk ve kusursuzdu. Dudaklarında taze bir tebessümün sıcaklığı değil, derin bir vişne çürüğü ile mürdüm tonunun birleştiği o dondurucu, geçit vermez asalet duruyordu.
Kestane buklelerin çerçevelediği irisleri ise çifte bir kimlik taşıyordu: İri, ela gözleri; altın sarısı ve yeşilin en koyu tonlarıyla bilenmişti. Bakana aynı anda hem büyüleyici bir hayranlık aşılıyor hem de atılacak tek bir fazla adımda parçalanacağını hissettiren dondurucu bir mesafe koyuyordu. Gözlerini aynadaki yansımasından bir an bile ayırmıyordu.
Göğsünün hemen altında, gelinliğin sert korsesinin bastırdığı o eski ameliyat izi ince ince sızlıyordu. Ama Şüheda, o sızıyı zihninin en karanlık odasına hapsetti. Artık birkaç gün önce cold parke taşların üzerinde çaresizlik içinde ağlayan, dizlerini göğsüne çekip kıvranan o kız değildi. Bıkkınlık, korku ve merhamet beyninden tamamen silinmişti; yerini duru, berrak ve çelik gibi keskin bir zekâya bırakmıştı. Bu kurtlar sofrasında takınabileceği en ölümcül hatanın çaresiz görünmek olduğunu çok iyi biliyordu.
Tam o sırada, odadaki ağır sessizlik kapının ahşap gıcırtısıyla bölündü.Ağır ahşap kapı yavaşça aralandı. İçeriye giren adımın bıraktığı ökçeli ayakkabı sesi, odadaki makyözlerin ve terzilerin nefesini kesti. Banu, içeriye adım attığı an odadaki tüm hava basıncı değişti.
Üzerinde, vücut hatlarını bir heykeltıraşın elinden çıkmışçasına saran, tek omuz dekolteli ve derin bacak yırtmaçlı somon rengi bir elbise vardı. Saten kumaş, attığı her adımda bacaklarına dolanıyor, koyu gölgeler saçıyordu.
Boynundaki safir kolye, tenindeki soğuk ışığı yansıtıyor; sol elinde tuttuğu gümüş el portföyü ile Alacaların yeni başavukatı olmanın getirdiği o küstah özgüveni tamamlıyordu. Yüzünde, galip gelmiş bir komutanın kibirli tebessümü vardı.
Ancak Banu’nun adımları, podyum benzeri yükseltinin üzerinde duran Şüheda’yı gördüğü an saniyelik bir duraksamayla kesildi. Yüzündeki o üstenci tebessüm, tüy gibi hafifleyip donakaldı.
Şüheda’nın omuzlarından aşağı bir şelale gibi dökülen uzun kestane buklelerini, pırlantalarla zırhlanmış gelinliğini ve gözlerindeki o geçit vermez dondurucu bakışı gördüğünde; Banu’nun gözbebekleri hafifçe büyüdü. Boğazına oturan o anlık kıskançlık kırıntısını ve bocalamayı gizlemek istercesine çenesini yukarı kaldırdı, omzunu geriye attı.
"Vay canına..." dedi Banu. Sesi, odanın yüksek tavanında yankılandı. Şüheda’yı tepeden tırnağa, süzgünden geçiren yırtıcı bir dikkatle inceledi. "Gören de bu masaya kuzu kuzu gitmediğini...
Alaca imparatorluğunun mutlak sahibi olarak o merdivenlerden aşağı ineceğini sanacak."
Adımlarını yavaşça Şüheda’ya doğru attı. Saten elbisesinin yırtmacından uzanan bacağı her adımda belirginleşiyordu. "Kıyafet, o kusursuz bukleler, o dondurucu bakışlar... İki günde bu role bu kadar adapte olmana şaşırmalı mıyım, gerçekten bilmiyorum."
Şüheda, vücudunu tek bir milim bile oynatmadı. Sadece çenesini santimle ölçülmüşçesine hafifçe yukarı kaldırdı ve gözlerini Banu’nun aynadaki yansımasına dikti. Sol elinin narin, uzun parmakları yavaşça havalandı.
Duvağının ince, elmas tozlu kenarını tüy gibi hafif, neredeyse narsisistik bir dokunuşla geriye itti.Sesi döküldüğünde, odadaki ağır parfüm ve sprey kokularını bıçak gibi kesip geçti. Pürüzsüz, ürkütücü derecede sakin ama çelik kadar sertti:
"Adapte olmak değil bu Banu," dedi Şüheda. Aynadaki bakışları, Banu’nun gözbebeklerine bir mızrak gibi saplandı. "Bana biçtiğiniz role gösterdiğiniz saygının karşılığını veriyorum. Madem bu sahneyi siz kurdunuz, ışıkların altında kimin parlayacağına da şaşırmayacaksınız."
Banu’nun yüzündeki maske hafifçe yalpaladı. Kaşları tekinsiz bir merakla çatıldı. Bakışlarını odanın boş köşelerinde gezdirdi, ardından zihninde dönen o asıl sorunun baskısına dayanamayarak Şüheda’ya birkaç adım daha yaklaştı. Aralarındaki mesafe azaldıkça, gece mavisi satenin kokusuyla Şüheda’nın üzerindeki ağır gül kokusu birbirine karıştı.
"Bu arada..." dedi Banu. Sesindeki o kurgulanmış iğneleyici tona, bastıramadığı gerçek bir merak sızmıştı. "Neco ve Melis nerede? Böyle bir günde... senin bu büyük gününde yanında olmamaları oldukça garip. Melis sabahtan beri telefonlarıma da dönmedi."
Şüheda, yüzündeki dondurucu mimiksizliği bozmadı. Bakışlarını yavaşça Banu’nun gözlerinden kaydırdı; Banu’nun üzerindeki iddialı somon rengi elbiseye, boynundaki kolyeye ve ardından tekrar aynadaki gözlerine indirdi. Yüzünde beliren belirsiz, neredeyse acımasız gölge bir anlığına belirdi ve kayboldu.
"Melis sabaha karşı hastaneye kaldırıldı. Doğuma girdi Banu," dedi Şüheda. Söyleyiş tarzında tek bir duygu dalgalanması yoktu, haber sanki bir mahkeme kararı gibi dökülmüştü dudaklarından. "Neco şu an karısının elini tutuyor. Doğacak çocuğunun ilk nefesini bekliyor. Karısını ve bebeğini bırakıp Alacaların bu gösterişli tiyatrosuna figüran olmaya gelmezdi zaten. Gelmesini ben de istemedim."
Şüheda hafifçe döndü. Gelinliğin ağır kumaşı arkasında hışırdadı. Kestane bukleleri omuzlarından geriye doğru dökülürken, Banu’ya doğrudan baktı:"Herkes kendi gerçekliğinin peşinde Banu. Kimi bir hayatın doğumunu bekler, kimi bir imparatorluğun çöküşünü..."
Banu, duyduğu haberin ve Şüheda’nın son cümlesindeki gizli tehdidin ağırlığıyla bir anlığına donakaldı. Ne diyeceğini bilemeyerek dudakları aralandı ama hızla kendini toparladı. Elindeki gümüş portföy çantanın sapını parmakları beyazlayana kadar sıktı. Soğuk bir hareketle omzunu silkti.
"Anlaşılan..." dedi Banu, sesine yeniden o hukuki ve kibirli zırhı giydirmeye çalışarak. "Hayat herkese farklı bir sorumluluk yüklüyor. Neyse. Alaca Holding’in hukuki temsilcisi... ve senin eski bir dostun olarak ben buradayım. Bu kadarı yeterli sanırım."Şüheda yanıt vermedi.
Yüzünde hafif, belirsiz bir tebessüm belirdi; ne bir dostluk barındıran ne de bir düşmanlığı açık eden, sadece karşısındakini tamamen hükümsüz kılan dondurucu bir tebessüm... Bakışlarını Banu'dan çekip tekrar aynaya yöneltti. Oyun başlamıştı
Banu’nun o kibirli adımlarla odanın bir köşesine çekilmesinin ardından havadaki ağır saten kokusu henüz dağılmamıştı ki, ahşap kapı dondurucu bir otoriteyle ardına kadar açıldı.
İçeri giren, omuzlarını ve sırtını tamamen açıkta bırakan kan kırmızı, keskin kesim straplez elbisesiyle Aylin Alaca’ydı.
Malikânenin mutlak hâkimi Aziz Alaca, bu tür kişisel alanlara girecek bir adam değildi; o, mermer koridorların idaresini ve bu kusursuz görsel düzenin her bir detayını Aylin’in hırslı, acımasız ellerine emanet etmişti.
Aylin Hanım’ın saçları, enseye doğru pürüzsüzce taranıp sımsıkı bir diplomat topuzuyla toplanmıştı; pırlanta küpeleri, boynunun keskin hatlarında soğuk ışıklar saçıyordu. Yaz sıcağının nemini kıran klimanın dondurucu havasında içeri adım attığında, bakışları doğrudan yükseltinin üzerindeki Şüheda’ya kilitlendi.
Kızın o erişilmez, kusursuz ve adeta zırhlanmış duruşunu gördüğü an, gözlerinde saniyelik ama dondurucu bir nefret kıvılcımı çaktı. Ancak dışarıya karşı "kusursuz aile" imajını koruma arzusuyla çenesini dikleştirdi."Hazırlıklar tamamlanmak üzere sanırım," dedi Aylin Hanım, sesindeki soğuk resmiyetle. "Dışarıda basın ve cemiyetin en önemli isimleri bizi bekliyor. Alaca ailesinin şanına yakışır bir duruş sergileyeceksin Şüheda. Hatalara yer yok."
Şüheda, vücudunun dikliğini bozmadan çenesini milimetrik bir açıyla hafifçe eğdi. Aynadaki soğuk yansımasından Aylin’in gözlerinin içine bakmakla yetindi. Ağzından tek bir iddialı kelime, tek bir fazla açıklama dökülmedi; sadece başıyla onayladı. Bu dondurucu kabulleniş, verilmiş en büyük cevaptan daha tekinsizdi.
Aylin Hanım, kızın gözlerindeki o dondurucu, sessiz özgüvenden rahatsız olarak bakışlarını hızla kaçırdı.
Banu’ya dönüp "Salonda detayları kontrol edelim," diyerek odadan çıktı. Aylin’in tek bir el işaretiyle odadaki terzi ve çalışanlar da Şüheda’nın son rötüşlarını tamamlayıp saygıyla dışarı süzüldüler.
Kapı kapandığı an, odada derin ve vakumlu bir sessizlik hâkim oldu.Odalardaki tüm gürültü çekildiğinde, yan taraftaki dinlenme odasına açılan kapı yavaşça aralandı. İçeri adım atan Berk’ti.
Siyah, özel dikim damatlığı içinde, gözlerinde günlerdir dinmeyen o hastalıklı, saplantılı sahiplenme arzusuyla içeri yürüdü. Adımları, yükseltinin üzerinde dikilen Şüheda’yı gördüğü an yavaşladı. Bakışları, Şüheda’nın omuzlarından aşağı bir çağlayan gibi dökülen zengin kestane buklelerine, üzerindeki pırlanta kakmalı gelinliğe ve yüzündeki o sarsılmaz, soğuk asalete takıldı.
Berk, cebinden kadife kaplı elit bir mücevher kutusu çıkardı. Adımlarını hızlandırmadan, avını çembere alan bir yırtıcı gibi yavaşça Şüheda’ya doğru yürüdü. Kutuyu açtığında, içinde özel kesim pırlantalarla bezenmiş, ortasında nadide bir damla safir taşın parıldadığı gerdanlık belirdi.
"Güzelliğin..." dedi Berk. Sesi fısıltı kadar kısık ama tehlikeli döküldü. "İçindeki o fırtınayı gizleyecek kadar kusursuz."Berk gerdanlığı kutudan çıkardı ve Şüheda’nın tam arkasına geçti. Aralarındaki mesafeyi tamamen sıfırladı; göğsü Şüheda’nın açıkta kalan sırtına neredeyse değiyordu. Ellerini yavaşça uzatarak, kızın beline kadar uzanan o yumuşak kestane buklelerini parmaklarının arasına aldı. Bukleleri yavaşça omzunun bir tarafına doğru sıyırdı. Berk’in sıcak parmak uçları kızın ensesine, çıplak tenine ve pürüzsüz omzuna dokunarak geçti.
Şüheda’nın göğsü bu fiziksel temasla hafifçe kalkıp indi. İçinde yükselen tiksinti dalgasına rağmen ne geriledi ne de kaçtı. Aksine, bakışlarını aynadaki yansımadan Berk’in gözlerine kilitledi.
Berk, ağır pırlanta gerdanlığı Şüheda’nın boynuna doladı. Klipsini kapatırken yüzünü kızın kulağının hemen altına, boyun girintisine doğru eğdi. Dudakları Şüheda’nın tenine değecek kadar yakındı; sıcak nefesi kızın mermer gibi soğuk cildini yakıp geçiyordu:
"Bu gerdanlık bir süs değil Şüheda," dedi Berk. Sesi kızın tenine titreşimler gönderiyordu. "Bu, Alaca imparatorluğunda ikimizin adının yan yana kazındığının mührü. Beş yıldır herkes seni Balamir’in geçmişinde kalmış bir gölge sanıyordu. Bu gece o gölge tamamen siliniyor. Seni bu masaya getiren şartlar ne olursa olsun... Artık Alacaların tahtında, tam benim yanımda duran kadısın."
Gerdanlığın soğuk metali göğsünün üzerine oturduğunda, Şüheda gözlerini yavaşça kapatıp derin bir nefes aldı. Gözlerini tekrar açtığında, ela gözlerindeki dondurucu sakinlik ayna vasıtasıyla Berk’in ruhuna işledi. Şüheda başını hafifçe geriye, Berk’in yüzüne doğru eğdi. Sol elini kaldırıp boynundaki o ağır gerdanlığın safir taşına narin parmaklarıyla dokundu.
"Herkes hak ettiği mühürle yaşar Berk," dedi Şüheda. Sesi son derece pürüzsüz, alçak ama odayı donduracak kadar sakindi. "Ve herkes, hak ettiği tahtta ağırlanır."Şüheda’nın bu ses tonu, bu laf kalabalığından uzak ama altı tamamen dolu tekinsiz yaklaşımı, Berk’in içindeki saplantıyı daha da tutuşturdu.
Kızın o dondurucu yakınlığı adamın başını döndürmüştü."Zaman geldi," dedi Berk, nefesi hâlâ kızın şakaklarında dolaşırken. "Dışarıda herkes bizi bekliyor."
Berk elini Şüheda’nın beline doğru uzattı. Ancak Şüheda, adamın dokunmasına fırsat vermeden zarif bir hareketle yükseltiden aşağı adımını attı. Uzun kestane buklelerini tek bir baş hareketiyle omzundan geriye savurdu. Gerdanlık göğsünün üzerinde parıldarken, duvağını arkasına alarak kapıya doğru ilk adımı tek başına attı.
Berk, arkasından gelen bu dondurucu gücün büyüsüne kapılmış şekilde onu takip etti.Malikânenin devasa mermer merdivenlerinden aşağı süzülmeye başladığında bahçedeki tüm fısıltılar anında kesildi.
Yüzlerce seçkin davetlinin, patlayan flaşların ve kristal ışıkların ortasında Şüheda; boynunda pırlanta gerdanlığı, beline dökülen kestane bukleleri ve bir kraliçeyi andıran heykelsi duruşuyla basamakları tek tek iniyordu.
Merdivenlerin son basamağında zaman büküldü. Alaca Malikânesi’nin bahçesini dolduran yüzlerce insanın yapmacık kahkahaları, kadeh sesleri ve patlayan flaşların çirkin gürültüsü; Balamir ile Şüheda’nın arasında gerilen o görünmez, ilmek ilmek işlenmiş zehirli hatta çekilerek tamamen yok oldu. Bütün dünya sağır edici bir sessizliğe gömüldü.
Balamir, bahçenin en tekinsiz gölgesinde, avını parçalamak üzere bekleyen yırtıcı bir serbestlikle dikiliyordu. Üzerindeki simsiyah gömleğin üst düğmeleri açık bırakılmıştı; yakasından taşan o sert, darmadağınık kirli sakalları ve boynundaki damarların gerilimi, şatafatlı davetlilerin steril şıklığı arasında vahşi ve eğreti bir tezat yaratıyordu. Siyah kumaşın altından belli olan o geniş, heybetli omuzları kaskatı kesilmişti.
Gözleri... Balamir’in o çukurlaşmış, günlerdir uyku yüzü görmemiş karanlık gözleri Şüheda’yı gördüğü an tutuştu. Bakışları; Şüheda’nın boynundaki o safir gerdanlığın arsız pırıltısına, kestane buklelerinin gelinliğin pırlantalı büstiyeri üzerine dökülüşüne ve Berk ile arasındaki o birkaç santimlik mesafeye teker teker saplandı.
Balamir için bu bir düğün değil, diri diri gömülüştü. Kirli sakallarının saklayamadığı çene kemikleri adeta kırılacakmışçasına kenetlendi. Sol eli göğsünün üzerine kaydı; göğüs kafesini içten dışa patlatan o dehşetli baskı, eti kemiği aşıp doğrudan ruhunu dağlıyordu. Soluğu boğazında tıkanıyor, ciğerlerine giren her nefes boğazına cam kırıkları batırıyordu.
Şüheda’yı o gelinliğin içinde, bir başkasının zafer kupası gibi yanı başında görmek; Balamir’in içindeki son insani kırıntıyı da yakıp kül etti. O an gözlerinde ne merhamet vardı ne de akıl; sadece yakıp yıkmak isteyen, zapt edilmesi imkânsız hastalıklı bir cinnet duruyordu.
Şüheda ise merdivenin dibinde durup Balamir’in o cehennem sıcağı bakışlarıyla çakıştığı an, bedenindeki tüm kanın çekildiğini hissetti. Boynundaki pırlanta ve safir gerdanlık bir anda buzdan bir kement gibi boğazına oturdu; nefesi tıkandı, göğsüne tonlarca ağırlıkta kor bir kaya oturdu.
Balamir’in o darmadağınık halini, yakasından görünen o sert kirli sakallarını ve gözlerindeki o kanlı fırtınayı görmek... Şüheda’nın içsel zırhını tek bir hamlede darmadağın etti. Kalbi, kabuk bağladığını sandığı o eski yarayı sökercesine göğüs kafesine vurmaya başladı. Balamir’in gözlerinden süzülen o diri acı, Şüheda’nın ruhunu bir ustura gibi kesti.
Bir anlığına, sadece saniyenin binde birinde; zihninde kurduğu o buzdan şatoların çöktüğünü, Balamir’in o karanlık göğsüne sığınmak için dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti. Balamir’in bakışları bir yalvarış değil, bir yıkım ilanıydı ve Şüheda o yıkımın altında ezildiğini iliklerine kadar duydu. Canı öyle bir yandı ki, dudakları mermer donduruculuğunu korumak için içeriden kanayana kadar birbirine kenetlendi.Ama geri adım atmadı. Kaçmadı.
Göğsünde patlayan o yakıcı acıyı, ruhundaki o sessiz feryadı diri diri zihninin en karanlık kuyusuna gömdü. Ela gözlerinin altındaki o altın ve yeşil pırıltılar, Balamir’in yangınına buz gibi bir perde çekti. Balamir’in gözlerinin içine bakarken; o bakışa bir pişmanlık ya da merhamet değil, ikisini de yakacak kadar katı, intikam kadar ağır ve geri dönüşsüz bir kabulleniş yükledi.
Şüheda, Balamir’in gözlerindeki o kahredici çekimi bir bıçak darbesiyle keser gibi başını hafifçe dikleştirdi. Kestane buklelerini omzundan geriye attı. Gerdanlığın soğuk ağırlığı altında ezilmek yerine, o ağırlığı bir zırh gibi taşıyarak, Balamir’in cayır cayır yanan bakışlarının altından bir kraliçe gibi yürüyüp geçti.
Balamir ise o karanlık gölgenin içinde, göğsündeki o amansız yangınla ve ruhundan sökülüp alınan kadının arkasında bıraktığı o mahvedici enkazla baş başa kaldı.
Mermer basamakların sonundaki o yüksek eşik, bir podyum kadar parlak ama bir giyotin kadar soğuktu. Şüheda ve Berk adımlarını tamamlayıp davetlilerin görüş alanına girdiklerinde, bahçeyi saran yapmacık coşku zirveye ulaştı. Alkışlar, birbirine çarpan kristal kadehlerin şıngırtısı ve orkestranın pamuk gibi havada süzülen hafif müziği... Her şey kusursuz bir simülasyon gibiydi.
Ancak bahçenin derinliklerindeki o karanlık açıdan, Balamir’in gölgeden fırlayan yangın yeri bakışları Şüheda’nın sırtını bir kurşun gibi delip geçiyordu. Sırtındaki kumaş sanki o bakışların ısısıyla tutuşuyordu.
Kalabalığın tam ortası, bir kızıldeniz gibi ikiye yarıldı. Alaca imparatorluğunun mutlak hakimi Aziz Alaca ayrıldı oradan.
Üzerindeki dik kesim füme smokini, tek bir teli bile şaşmamış gri saçları ve kemiklerine işlemiş o kibirli dikliğiyle Şüheda ve Berk’e doğru ağır ağır ilerledi.
Her adımı, bastığı toprağın ve üzerindeki insanların tapu senetlerine basılan bir mühür gibiydi. Şüheda’nın tam karşısında durduğunda, yüzünde cemiyete borçlu olduğu o mesafeli, elit tebessüm belirdi. Bakışları önce Berk’e, ardından Şüheda’nın kuğu gibi uzanan boynunda soğuk bir kelepçe gibi parıldayan safir gerdanlığa kaydı. Işık gerdanlıkta kırıldı, Aziz Bey’in göz bebeklerine bir gölge düşürdü.
"Alaca adını taşımak bir ayrıcalıktır Şüheda," dedi Aziz Bey. Sesi, otuz yıllık dilediğini yaşatma ve öldürme yetkisinin getirdiği o tok, sarsılmaz frekanstaydı. Sol elini gururla Berk’in omzuna bıraktı; ağırlığı omuzdan ta ciğerlere çöken bir otoriteydi bu. Sağ elini ise tebrik etmek üzere Şüheda’ya doğru uzattı. "Bu aileye katılarak sadece bir soyadı değil, Alaca imparatorluğunun kaderini de"
Cümle havada asılı kaldı. Bir camın en ince yerinden çatlaması gibi bir küt çatırdı oldu sesinde.
Aziz Alaca’nın Şüheda’ya uzatılmış duran eli, iki insan arasındaki o dar boşlukta çakılı kaldı.
Önce sesi kısıldı. Boğazından dışarıya bir kelime değil; göğüs kafesinin içinde paslı zırhlar birbirine sürtünüyormuş gibi derin, tıkanık ve yırtıcı bir hırıltı sızdı.
Yüzündeki o sarsılmaz mermer maske bir anda eriyip gitti; yerini kaskatı, ilkel bir dehşete bıraktı. Sol eli, Berk’in omzundan bir yaprak gibi kaydı ve kendi refleksinin kurbanı olarak göğsünün sol tarafına—tam kalbinin üzerine—yapıştı. Parmakları, binlerce dolarlık füme smokinin kumaşını etinden koparmak istercesine kenetlendi.
"Aziz Bey?" dedi Berk. Adamın cümlesindeki o ani kesintinin garip geometrisini fark ederek gözlerini hafifçe kıstı. "Bir şey mi oldu?"
Aziz Bey yanıt veremedi. Göz bebekleri devasa bir ivmeyle büyüdü; irisleri gökyüzündeki peri ışıklarına veya şampanya kulelerine değil, kendi göğsünün tam ortasında patlayan o cehennemî karanlığa odaklandı. Rengi...
Otuz yıllık o mağrur, pürüzsüz ten rengi, saniyeler içinde kanı çekilmişçesine buzlu bir kül grisine büründü. Dudak kenarlarından itibaren zehirli bir morluk tenine sızıyordu.
Şüheda, adamın gözlerindeki o kırılmayı gördü. Tıbbi bir tanı gibi okudu o anı. Aziz Bey’in uzatılmış sağ eli titremeye, parmak uçları bir kuşun son çırpınışları gibi seğirmeye başladı.
Göğsü, ciğerlerine bir yudum havayı hapsedebilmek için büyük bir inatla yükseldi ama dışarıya sadece genzinden gelen o yakıcı hırıltı süzüldü.Adımları sendeledi.
Bir basamak geriye doğru yalpaladı. Berk tutmak için elini uzattı ama parmakları boşluğu yakaladı; Aziz Alaca’nın o devasa, imparatorluk yıkan bedeni, içindeki tüm taşıyıcı kolonlar aynı anda dinamitlenmiş gibi gürültüyle mermer zemine yığıldı.
Ağır bedeninin mermerle buluştuğu o kemik sızlatan sert ses, bahçedeki tüm müziği, kahkahaları ve alkışları bıçak gibi kesti. Bir anlığına mutlak bir vakum oluştu."Aziz!"
Aylin Hanım’ın tiz, yırtıcı çığlığı gecenin buz tutmuş havasını yardı.
Bahçedeki davetliler ne olduğunu anlayamayarak panik içinde geriye doğru dalgalandı. Kristal bardakların mermerde kırılma sesleri, çığlıklar, kaosun ilk dalgası alanı bir zehir gibi kapladı. Berk, babasının başucuna diz çöktü; omzundan tutup kontrolsüzce sarsmaya başladı. "Baba! Baba ne oluyor?! Doktoru çağırın! Ambulansı arayın çabuk!"
O kaotik fırtınanın ortasında, zaman Şüheda için tamamen ağır çekime geçti. Şüheda’nın zihni, yılların birikimi olan o tıbbi soğukkanlılıkla anında komut aldı.
Duvağın ve tüllerin ağırlığını hiçe sayarak eteklerini topladı, dizlerini acıtan mermerin üzerine sertçe çöktü. İki parmağını uzatıp hızla Aziz Alaca’nın boyun damarına bastırdı.
Sol göz kapağını tek parmağıyla kaldırdı; ışık reaksiyonu bitmişti, göz bebekleri sabitti. Göğüs hareketi tamamen durmuştu. Kalp durmuş, sistem çökmüştü.
Şüheda bir an bile tereddüt etmedi. Boynunu sıkan, nefesini kesen duvağı tek bir yırtıcı hareketle söküp yere, toza attı. Yaşatmak için yemin ettiği o kutsal mesleki refleksle ellerini kenetledi. Ayalarını Aziz Alaca’nın göğüs kemiğinin tam ortasına yerleştirdi. Dirseklerini birer demir çubuk gibi kilitledi, vücut ağırlığını vererek sternumu çökertecek ritmik ve sert basılara başladı.Bir, iki, üç, dört...
Düğün bahçesi bir anda ölümle yaşam arasındaki o ince, tıbbi çizgiye dönüştü. Şüheda’nın uzun kestane bukleleri her basıda omuzlarından ileri geri savruluyor, büstiyerindeki pırlantalar alnından süzülen ter damlalarıyla ıslanıp parıldıyordu.Beş, altı, yedi, sekiz...
Işığın altında nefes nefese, var gücüyle kalp masajı yaparken... Şüheda’nın gözleri ellerinin altındaki adamın morarmaya başlayan, o çaresizce gerilmiş yüzüne takıldı.
Zaman durdu. Sesler tamamen kısıldı. Berk'in çığlıkları, insanların uğultusu bir suyun altındaymışçasına boğuklaştı.Şüheda’nın ellerindeki ritim bir milisaniye yavaşladı. Zihninde devasa, kanlı bir perde gürültüyle aralandı.
Beş yıl öncesi... Soğuk, küf kokan bir sokak köşesi. Kendi kanı soğuk betonda birikirken, bilinci kapanmadan önce duyduğu o emirler, o acımasız ayak sesleri...
Şüheda, tam şu an ellerinin altında hayatı pamuk ipliğine, bir kıkırdak esnekliğine bağlı duran adama baktı. Bu adam... Kendisini beş yıl önce diri diri toprağa gömen, hayatını çalıp onu bir gölgeye çeviren, Balamir ile arasına aşılması imkansız kanlı surlar ören adamın ta kendisiydi.
Şüheda ne yapıyordu?
Kendisini katleden adamı yaşatmak için, beyaz gelinliğinin içinde parmakları parçalanırcasına efor sarf ediyor, ona yeniden nefes pompalamaya çalışıyordu. İçindeki o intikamcı zekâ ile mesleki dürtüsü göğsünün ortasında dehşetli bir fay hattı gibi çarpıştı. Göğsünün altındaki o eski ameliyat izi ince ince, yakıcı bir bıçak kesiği gibi sızladı.
Şüheda’nın elleri Aziz Alaca’nın göğsünün üzerinde yavaşladı. Ritim bozuldu.Ve elleri tamamen durdu.
Ellerini adamın göğsünden çekip yavaşça geriye doğru kaldırdı. Aşırı efordan ve içindeki o devasa, soğuk aydınlanmadan dolayı göğsü hızla kalkıp iniyordu. Yavaşça, tıpkı tahtını geri alan bir kraliçe kadar dik, buz gibi ve acımasız bir şekilde ayağa kalktı."Ne yapıyorsun?!" diye kükredi Berk, gözleri panikten ve çaresizlikten yuvalarından fırlayarak. Şüheda'nın gelinliğine yapıştı. "Devam etsene! Ölüyor!"
Şüheda üstündeki tozu hayali bir hareketle silker gibi baktı ona. Sesi, etraftaki o feryat figan fırtınasının ortasında dehşet verici derecede düz, pürüzsüz ve sakindi:"Kalbi durdu Berk. Ve o kalp... bir daha atmayacak."
Aylin Hanım, yerdeki kaskatı kesilmiş bedenin üzerine kapanmış, bahçedeki tüm şampanya kadehlerini titreten o yırtıcı feryatlarını savuruyordu. Davetliler fırtınaya tutulmuş bir sürü gibi geri kaçışırken, kalabalığın gölgesinden ayrılan bir karaltı mermer basamaklara doğru ilerledi.Balamir...
Yerdeki cansız bedenin başucunda durdu. Yüzünde ne tek bir damla gözyaşı vardı ne de en ufak bir merhamet kırıntısı. Öz babasının yerdeki morarmış, mağrur çehresine baktı.
Aziz Alaca’nın ölmesi demek; Alaca imparatorluğunun, tüm o kanlı servetin ve mutlak gücün kanunen doğrudan kendisine devrolması demekti.
Balamir, bir zamanlar dünyayı titreten o dev adamın cesedine, elleri cebinde, dondurucu bir sessizlik ve mermerden bir heykel soğukluğuyla yukarıdan baktı. Babasını hiç sevmemişti.
Ona duyduğu tek şey katı, kemikleşmiş bir nefretti ve bu son nefese de işte böyle, bir yabancı gibi tanıklık ediyordu.O kaotik enkazın tam ortasında Şüheda, sol elini havalandırdı. Parmaklarında parıldayan o ağır, sahte pırlanta alyansı tek ve zarif bir hareketle sıyırıp çıkardı. Yüzüğü, yerdeki Aziz Alaca’nın cesedi ile diz çökmüş Berk’in tam ortasına bıraktı. Tiz bir tık sesi çıkardı pırlanta mermerde.
"Her şey bitti," dedi Şüheda.
Sesi bıçak kadar keskindi. "Oyununuz da, imparatorluğunuz da buraya kadardı."Şüheda arkasını dönüp özgürlüğüne doğru ilk adımını attığı an, Berk dehşet ve kontrolsüz bir saplantıyla ayağa fırladı. Şüheda’nın bileğini bir kene gibi yakalayıp onu vahşice kendine doğru çekti.
"Hiçbir yere gidemezsin!" diye tısladı Berk. Gözlerinde felaketin getirdiği o hastalıklı deli gömleği ifadesi vardı. Sesi kısıktı ama çelik gibi tekinsizdi. "Bu aileden, benden böyle yürüyüp gidemezsin! O yüzük takıldı, sen Alacaların gelinisisin!"
Şüheda bileğini kurtarmak için hamle yapmadı, paniklemedi. Yüzünde tek bir korku ya da bocalama mimiği belirmedi. Berk’e doğru yarım adım yaklaştı. Yüzünü Berk’in yüzüne sıfırladı. Sesi, sadece ikisinin arasında kalacak, ortamın sıcaklığını mutlak sıfıra düşürecek kadar kısık ve tehlikeli bir fısıltıyla döküldü:
"Bileğimi derhal bırak Berk..." dedi Şüheda. "Yoksa iki gün önce senin evine geldiğimde...
Telefonunun şifresi açıkken banyoya gitmeni fırsat bilip sisteminden kopyaladığım o gizli mali aktarım dosyasını tam şu an basına sızdırırım”.
Şühedanın sesindeki o emin tını berkin öfkesini tedirginliğe bırakmasına sebep oldu.
“O dosya ortaya çıktığı an Alaca Holding’in imajı tek bir gecede yerle bir olur. Şirket batar, sen de o batığın altında ömrünün sonuna kadar ezilirsin."Berk’in gözleri dehşetle büyüdü.
Zihninde şimşekler çaktı. Şüheda’nın bu kozu neden en baştan kullanmadığını o an, babasının cesedine bakarken anladı: Aziz Alaca hayattayken adamın gazabından ve sınırsız nüfuzundan çekinmişti.
Ama Aziz Alaca artık yerdeki soğuk bir et parçasına ibaretti. Sistem çökmüştü, kale yıkılmıştı ve ipler tamamen Şüheda’nın elindeydi.Berk’in yüzündeki tüm kan çekildi.
Bileğindeki o boğucu tutuşu gevşedi, parmakları titreyerek geriledi. Karşısında ezebileceği bir kurban değil; kendisini tek bir hamlede haritadan silebilecek dahi ve acımasız bir zekâ duruyordu.
Şüheda, Berk’in çaresizce gerilemesini izlerken ellerini arkasına uzattı. Boynunda Berk’in az önce bir kelepçe gibi sıktığı, ortasında o devasa safir taşın parıldadığı paha biçilemez gerdanlığın klipsini tek bir parmak hareketiyle çözdü.
Ağır gerdanlık boynundan kayıp eline geldi. Şüheda, elindeki o servet değerindeki gerdanlığı hiç tereddüt etmeden, mermerlerin bittiği yerdeki nemli, çamurlu çimlerin üzerine savurdu. Gerdanlık çimlerin arasında kirlenip ışığını kaybederken, Şüheda uzun kestane buklelerini başının tek bir hareketiyle omzundan geriye attı.
Duvağını, yüzüğünü ve o ağır gerdanlığı arkasında bir enkaz gibi bırakarak; patlayan flaşların, çığlıkların ve kaosun ortasından bir kraliçe gibi süzülüp ilk özgür adımını attı.Ve bahçenin ortasında, yerdeki cesedin başucunda duran Balamir...
Şüheda’nın çimlere fırlattığı gerdanlığa ve ardından kendisine doğru adım adım, başı dik yürüyen o kadına baktı. Göz göze geldikleri o tek saniyelik anda zaman bir kez daha büküldü.
Karanlık çökmüş, krallar ölmüş; ama oyunun gerçek sahibi tam şu an, bu enkazın içinden yeniden doğmuştu.
Gelinliğinin ağır, mikado ipeği eteklerini elleriyle kavrayan Şüheda, mermer yoldan dış kapıya doğru kararlı adımlarla ilerlerken gecenin dondurucu sessizliğini hışırdayan saten kumaş ve aceleci topuk sesleri yardı."Şüheda! Dur! Ne yapıyorsun sen?!"
Koşarak gelen Banu’ydu. Somon rengi saten elbisesinin eteklerini toplamış, nefes nefese Şüheda’nın yolunu kesmeye çalışıyordu. O kibirli, Alacaların başavukatı edası tamamen silinmiş; yerini kontrolden çıkmış bir paniğe bırakmıştı.
"Dışarıda onlarca gazeteci var!" dedi Banu, çaresizce ellerini iki yana açarak. "Aziz Bey içeride can veriyor, sen her şeyi söküp atmış gidiyorsun! Ne yapmaya çalışıyorsun sen?!"Şüheda durmadı. Adımlarını yavaşlatmadan Banu’nun yanından geçip giderken gözlerini bir an bile muhatabından kaçırmadı. Sesi bir veda kadar buz gibi, duru ve kesindi: "Zaten iki yıldır zorla duruyordum o cehennemde Banu."
Bu cümle, gecenin ayazında patlayan tek bir el silah sesi gibi yankılandı.Ve o sırada... Gölgenin içinden sessiz, ağır ve yırtıcı bir adım atıldı.Balamir.
Aziz Alaca’nın cansız bedeninin başından ayrılmış, Şüheda’nın arkasından gelen tekinsiz bir gölge gibi tam kapının eşiğinde belirmişti. Şüheda’nın ağzından dökülen o tek kelime "zorla" Balamir’in zihninde beş yıldır kurduğu tüm evreni tek bir anda yerle bir etti. Yıllardır Şüheda’yı kendi isteğiyle düşmanın koynunda, Berk'in yanında sanan Balamir için bu itiraf, kalbine saplanan zehirli bir hançerdi.
"Şüheda..." dedi Banu, gözyaşları makyajını dağıtırken kekeleyerek. "Ben... Ben seni korumaya çalışıyordum..."
"Beni kimse korumadı Banu," dedi Şüheda, Banu’nun yanından süzülüp geçerken. "Özellikle de sen. Çekil önümden."Banu, omuzları çökmüş bir enkaz gibi kenara çekilmek zorunda kaldı.
Artık yolun sonunda, sarmaşıklarla kaplı demir kapının hemen önünde sadece iki kişi kalmıştı: Şüheda ve Balamir.Balamir, devasa gövdesiyle gıcırtılı kapının eşiğini bir sur gibi kapatmıştı.
Açık siyah gömleğinin yakasından taşan kirli sakalları, darmadağın olmuş saçları ve şakaklarında zonklayan damarlarıyla tam karşısındaydı. İki gözü de kanlanmış, irisleri karanlıkta dehşetle büyümüştü.
"Nereye?" dedi Balamir. Sesi, boğazında biriken kor ateşten süzülüp geliyormuşçasına kısık, boğuk ve yırtıcı döküldü.
Elini uzatıp Şüheda’nın bileğini yakaladı. Parmakları kızın tenine kilitlendi; incitmek için değil, elinden kayıp giden tek yaşam kaynağını son bir çaresizlikle tutabilmek için...
"Bırak," dedi Şüheda. Sesi mermer bir soğukluktaydı. Bir yalvarış değil, muhatabını hükümsüz kılan dondurucu bir emirdi bu."Bırakmam..." dedi Balamir, başını kızın yüzüne doğru eğerek. Kirli sakalları Şüheda’nın şakaklarına değecek kadar yakındı. Nefesi gecenin ayazında buharlaşırken, gözlerindeki o mahvolmuşlukla kızın yüzünü taradı.
“O lafı arkanda bırakıp gidemezsin! 'Zorla duruyordum' dedin... İki yıldır o itin yanında benimle alay eder gibi durmanın sebebi zorunluluk muydu? Cevap ver bana!"
Balamir, içindeki o kontrolsüz tutkuya ve yıllardır biriken o yırtıcı hasrete daha fazla engel olamadı. Şüheda’yı kaybetmenin dehşetiyle kollarını sardı; kızı göğsüne bastırarak sımsıkı kucağına aldı.
Şüheda’nın gelinliğindeki pırlantalar Balamir’in siyah gömleğine batıyor, ikisinin de göğüs kafesi aynı kontrolsüz ritimle kalkıp iniyordu.
Ama Şüheda o temasla esnemedi. İçinde tek bir kırılma beliremedi.Sol elini Balamir’in geniş göğsüne tam da atışını kaybettiğini sanan o yaralı kalbinin üzerine koydu. Ve tırnaklarını gömleğin kumaşına geçirerek Balamir’i sertçe, var gücüyle geriye itti.
"Dokunma bana!"
Şüheda’nın haykırışı gecenin karanlığını bir kılıç gibi biçti. İtişin şiddetiyle Balamir bir adım gerilemek zorunda kaldı.
"Ben o eve senin için girdim Balamir!" dedi Şüheda. Sesi bağırmıyordu ama her bir kelimesi gecenin içine bir kurşun gibi çakılıyordu. "Seni, kendimi, içimde kalan o son insani kırıntıyı korumak için girdim! Aziz Alaca’nın kirli elleri senin de boğazına sarılmasın diye kendimi o cehenneme, Berk’in insafına fırlattım!
Balamir olduğu yerde kaskatı kesildi. Bir adım atıp elini kıza doğru uzatmaya çalıştı: "Şüheda... Ben bilmiyordum... Ben seni o masada görünce”
"Sus!" Şüheda elini havaya kaldırıp adamın cümlesini bıçak gibi kesti. Yüzünde beliren o dondurucu tebessüm Balamir’in ruhunu sökecek kadar acımasızdı. "Ne için kendimi feda ettiğimi anladım biliyor musun Balamir?"
Şüheda bir adım öne attı. Balamir’in gözlerinin tam içine baktı:"Beş yıl önce... O dar sokakta beni vurdurtan, kanlar içinde bir kaldırım kenarında ölüme terk ettiren kişi kimdi biliyor musun? Senin o soyadından nefret ettiğini söylediğin, ama gölgesinden bir an bile kaçamadığın babandı! Aziz Alaca’ydı!"Zaman durdu.
Balamir’in kanı çekildi. Göğsündeki dikişler değil, zihnindeki tüm kuleler aynı anda gürültüyle çöktü. Aziz Alaca onun gözünde zaten bir babadan ziyade bir diktatördü; ama Şüheda’yı ölüme terk edenin, ikisinin arasına o kanlı nehri çekenin kendi babası olduğunu öğrenmek...
Ve yıllarca hiçbir şeyden habersiz Şüheda’ya kin kusmuş olmak...Bu gerçek, Balamir’i diri diri toprağa gömdü."Sen benden nefret ederken..." dedi Şüheda, kelimeleri Balamir’in kalbine birer mızrak gibi saplayarak. "ben sizin pisliğinizin, sizin kanlı aile oyunlarınızın bedelini ödemekle meşguldüm! O kurşunun sızısı benden hiç gitmedi Balamir! Ama bitti."
Balamir’in boğazından boğuk, mahvolmuş bir hırıltı sızdı. Titreyen ellerini çaresizce kıza doğru uzattı, dizlerinin bağı çözülecek gibiydi: "Şüheda... Yemin ederim haberim yoktu Yalvarırım dinle beni”
"Yeter!" Şüheda’nın sesi tiksintiyle doluydu. "Seni duymak, senin o zehirli sesini işitmek istemiyorum! İki yıldır hayatımı bir cehenneme çevirdiniz. Ama bitti... Oyununuz da, imparatorluğunuz da, sizin o kanlı geçmişiniz de yerin dibine battı! Hayatımdan defol git artık!"
Balamir olduğu yere çakılı kaldı.Söyleyecek tek bir cümlesi, sığınacak tek bir bahanesi yoktu. Kendi cehaletinin ve Şüheda’ya yaşattığı acımasız haksızlığın altında Ezildi. Ağır, takatsiz adımlarla geriledi. Yüzünü, taşıdığı yükün utancıyla gecenin karanlığına döndü ve arkasına bile bakamadan gölgelerin içinde kayboldu.Şüheda ise sarmaşıklı kapının önünde, tek başına ve dik duruyordu. Göğsündeki o eski ameliyat izinin sızısı ilk kez tamamen dinmişti.
Gelinliğinin ağır eteklerini topladı. Arkasında bıraktığı cesetlerin, yıkılan imparatorluğun ve bir daha asla geriye dönmeyecek olan geçmişin ortasında, Şüheda, özgürlüğe doğru yol aldı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

55okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.