Sansürsüz Teklif kitap kapağı

9. bölüm / 25

Sansürsüz Teklif

Ölümcül kontra

Vaveyla Yazarı: Hezal Arcı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 25Şu an: Ölümcül kontra

Gökyüzü, altındaki dünyayı silmek ister gibi gaddarca boşalıyordu. Ani bir sis dalgası, zift karasına dönen otobanı yuttuğunda görüş mesafesi birkaç metreye düştü. Balamir’in altındaki motorun kükreyişi, bu puslu cehennemin kalbinde kapana kısılmış yırtıcı bir hayvanın son çığlığı gibiydi. Kaskın vizörüne çarpan iri yağmur damlaları şakaklarında patlamıyor, adeta zihnine birer çivi gibi çakılıyordu.

Kendi sıcak nefesi vizörü her saniye buğulandırırken, eldiveninin tersiyle camı sildi; gözlerini önündeki siyah jipin kan kırmızısı stop lambalarından bir an bile ayırmıyordu. Asfaltın kayganlığı ya da ölümcül sis umurunda değildi. Damarlarında akan kan değil, saf öfkeydi.Öndeki jipin kasvetli, sigara dumanıyla boğulmuş iç hacminde ise zaman daha yavaş akıyordu. Şüheda, koltuğun köşesine büzülmüş, titreyen parmaklarıyla dikiz aynasındaki o tek farı izliyordu. Çaresizlik boğazına oturan kurşun bir ağırlıktı; hıçkırıkları göğsünde düğümlenip kalmıştı.

Ön koltuktan yükselen hırıltılı bir gülüş, motorun homurtusunu böldü. Dikiz aynasından arkaya bakan adamın yüzünde, kel kafasına sızan gösterge paneli ışıklarının çiğ yeşili geziniyordu. "Tam da kurguladığı gibi," diye mırıldandı, sesi kurumuş bir kuyu kadar derinden geliyordu. "Cehennem kapanına kendi ayağıyla giriyor. Buradan çıkış olmadığını ne zaman anlayacak acaba?"Yanındaki adam, tütünden sararmış parmaklarının arasındaki sigarayı sertçe emdi.

Dumanı minibüsün tavanına doğru üflerken dişlerinin zift lekeleri göründü. "Horozcu senaryoyu sağlam yazdı," dedi pürüzlü, nefes darlığı çeken bir sesle. "Ring ayağına geldi, haberi yok."Dışarıda, Balamir keskin viraja girdiğinde motoru asfalta milim kalana kadar yatırdı. Tekerleklerden fırlayan çamurlu su kaskına çarpıp akarken, ölümle arasındaki mesafe sadece birkaç santimdi.

Jip, şehrin o sahte, parıltılı ışıklarını geride bırakıp sokak lambaları patlamış dar sokakların karanlığına daldı. Ani manevralarla savrulan Şüheda, arka koltukta bir o yana bir bu yana çarpıyordu.Araç, şehrin tüm yaşam belirtilerinden koparılmış, paslı sacların ve devasa beton blokların yükseldiği sanayi bölgesindeki o izbe deponun önünde durdu.

Zamanın unuttuğu bir yerdi burası. Sadece rüzgârda sallanan paslı demirlerin gıcırtısı ve çok uzaklardan, başka bir dünyaya aitmiş gibi gelen soluk bir ambulans sireni duyuluyordu. Duvarlardaki çatlaklardan sızan rutubet ve çürümüş yağ kokusu, gecenin ayazıyla birleşip havayı ağırlaştırıyordu.Kapılar metalik bir sesle açıldı. İri gövdeli adam, Şüheda’yı saçlarından kavrayıp acımasızca dışarı, ıslak betona fırlattı. Kız daha dengesini bulamadan kolunu sırtına doğru büküp kilitledi. Şüheda’nın dudaklarından acı bir inilti döküldü. Diğer adam, belinden çektiği namlusu soğuk tabancayı hiç tereddüt etmeden kızın şakağına gömdü. Metalin o ölümcül soğukluğu tenine değdiğinde, Şüheda’nın dünyası durdu.

Tam o saniyede, gecenin karanlığını yırtan bir çığlıkla Balamir’in motoru deponun önünde tekerlekleri kilitleyerek durdu. Lastiklerden yükselen yanık kokulu dumanın arasından Balamir, bir ölüm meleği gibi sıyrıldı. Gözlerinde nefrete karışmış bir delilik vardı. Motordan tek bir akıcı hamleyle indi.

Aradaki mesafeyi yok etmek, o adamları kendi elleriyle parçalamak istiyordu."Dur orada!" diye kükredi silahı tutan adam. Sesi alkol kokuyordu ama tetiği tutan eli buz gibi sabitti. "Tek bir adım daha atarsan, bu güzel tablonun ortasına beynini dağıtırım. Ah, şu genç aşıkların aptallığı..."Şüheda'yı tutan adam, dudaklarını aralayarak pis bir tebessümle araya girdi: "Gel bakalım Balamir...

Gel de korumaya çalıştığın o canın piyasada kaç para ettiğini kendi gözlerinle gör."Balamir, adamın parmağının tetik üzerindeki o ufacık, milimetrik gerilişini gördüğü an donakaldı. Hayatında ilk kez dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti. İlk kez çaresizlik, ciğerlerine çekebileceği tek hava haline gelmişti. Yumruklarını öyle sert sıktı ki, tırnakları avuç içini yırtıp etinden kan sızdırmaya başladı. Dünyaya meydan okuyan o gözü kara adam gitmiş; yerini Şüheda’nın tek bir saç teline zarar gelmesi ihtimaliyle kavrulan, eli kolu bağlı bir çaresizliğe bırakmıştı.
Şüheda, kirpikleri ıslaklıkla ağırlaşmış gözlerini yavaşça kaldırdı. Yanaklarından süzülen yaşlar, deponun tavanındaki kırık lambanın titrek ışığında eriyen cam parçaları gibi parlıyordu. Göğsü korkuyla daralıyor, ama Balamir’in bu tuzakta kendisi için erimesini istemiyordu. Gözlerini Balamir’in o deliliğin sınırındaki bakışlarına dikti; boynunu zar zor hareket ettirerek başını iki yana salladı.

Uzak dur, diyordu o çaresiz bakış. Benim için kendini yakma.Balamir, bakışlarını Şüheda’nın yüzündeki o sessiz yalvarıştan bir milim bile ayırmadı. Sesini adeta bir fısıltıya, ölümcül bir tona indirgedi: "Horozcu’ya söyleyin... Meselesi benimle. Kızın bu çarkla hiçbir bağı yok. Onu bırakın, beni alın. Ne istiyorsanız bana yapın."Sarı dişli adamın göğsünden hırıltılı, kuru bir öksürüğü andıran bir gülüş yükseldi. "Horozcu senin defterini zaten

dürecek Balamir," dedi, namluyu Şüheda'nın tenine daha da bastırarak. "Ama önce, dünyada en çok sakındığın şeyin parmaklarının arasından kum gibi kayışını izleyeceksin. Buranın kuralı bu."O sırada deponun küf kokan ağır kapısı, paslı menteşelerinden gelen tiz bir çığlıkla ardına kadar açıldı. İçerideki loş, çiğ sarı ışığın vurduğu eşikte, etraftaki endüstriyel pisliğe tamamen yabancı bir figür belirdi. Kısa boylu, ama gölgesi kendisinden büyük bir tekinsizlikle odayı dolduran Horozcu’ydu gelen.

Üzerindeki jilet gibi ütülenmiş mürdüm rengi kumaş, karanlığın ortasında zehirli bir sarmaşık gibi parlıyordu. Briyantinle arkaya taranmış saçları kusursuzdu. Attığı her adımda, parmaklarındaki kaba altın yüzükler ve bileğindeki kalın saat, patlamaya hazır sarı ampulün altında çiğ ışıklar saçıyordu. Elinde, ucunda pirinçten işlenmiş soğuk bir yılan başı bulunan siyah, ağır bir baston tutuyordu.Yüzünde kibirli, neredeyse şefkatli sayılabilecek gaddar bir tebessümle Balamir’e doğru yürüdü.

Bastonunun pirinç ucunu beton zemine sertçe vurdu. Metalik ses, beton duvarlar arasında buz gibi yankılandı."Keşke derdin sadece ben olsaydım Balamir..." dedi, sahici bir acıma hissi barındıran bir iç çekişle.

"Benimle el sıkışmak kolaydı. Ama yukarısı senin ipini çekti. Seni defalarca uyardım. O masadan pay almayı reddederek onlara çok para kaybettirdin. Çok büyük oynadın, şimdi masanın hesabını kapatma vakti."Balamir’in çenesi kasıldı, dişlerinin birbirine çarpma sesi duyuldu. Horozcu’ya doğru infilak etmeye hazır bir adım atacaktı ki, adam bastonunun yılan başlı ucunu Şüheda’ya doğru çevirdi. Tek bir hamle yetmişti; Horozcu’nun gözlerindeki o mutlak gaddarlık, niyetinin şakadan uzak olduğunu anlatıyordu.

Horozcu, bastonu havada tekinsiz bir kavisle sallayıp depoyu işaret etti: "Şimdi, uslu bir misafir gibi içeri geçelim. İçerisi daha sıcak. Ani bir refleks, kızın bu dünyadaki son nefesi olur. Bunu ikimiz de istemeyiz, değil mi?"Şüheda’nın yanağındaki yaşlar gecenin ayazında kururken, şakağındaki soğuk metal yüzünden aldığı nefesi bile dışarı vermeye korkuyordu.

Balamir ise ömründe ilk kez sınırlarını görüyordu. Bir yanda elleri insan kanıyla yıkanmış bu adamlar, diğer yanda ise kendi karanlık geçmişinin faturasını ödeyen masum bir kadın.Deponun devasa metal kapısı arkalarından büyük bir gürültüyle kapandığında, dışarıdaki yağmurun ve dünyanın sesi bıçakla kesilir gibi sustu. İçeride, tavandan sarkan çıplak ampullerin altında toz zerreleri ağır ağır dönüyordu.

Yerdeki paslı varillerden sızan yanık motor yağı ve çürümüş rutubet kokusu geniz yakıcıydı. Horozcu, bastonunu ritmik bir şekilde betona vurarak önden yürüdü. Arkasındaki adamlar, Şüheda’nın bükülmüş kolunu bırakmadan, namluyu teninden ayırmadan onu sürüklüyordu. Balamir ise her hücresi patlamaya hazır bir dinamit fitili gibi gergin, en arkadaydı. Gözleri, Şüheda’nın korkudan çökmüş omuzlarındaydı.

Ortamdaki boğucu sessizliği ilk yırtan Balamir oldu. Gururunu ve o hep sığındığı öfkesini bir kenara bıraktı; sesini ne kadar tok tutmaya çalışsa da içindeki çatırdama gizlenemiyordu."Horozcu..." dedi, avuç içindeki taze kanı umursamadan. "Bir anlaşma yapabiliriz. Kaybettiğiniz ne varsa, fazlasıyla öderim. Mallar, rotalar, neyi istiyorsanız alın. Yeter ki kızı bırakın. Bu mesele burada kapansın."Horozcu, deponun ortasındaki eski, kurt yenikli ahşap masanın önünde durdu. Ağır adımlarla arkasına döndüğünde, parmaklarındaki kaba altın yüzükler çiğ ışıkta tekinsizce parıldadı. Başını iki yana sallarken briyantinli saçları donuk bir ışık yansıtıyordu."Çok geç Balamir...

Çok geç," dedi, sesi bir celladın sakinliğini taşıyordu. "Anlaşma masaları çoktan devrildi. Yukarısı senin kalemini kırdı. Ama..." Duraksadı. Yılan başlı bastonunu masanın kenarına vurduğunda çıkan tok ses odada yankılandı. "Sana hâlâ küçük bir açık kapı bırakıyorlar. Küçücük bir kurtuluş ihtimali..."Balamir, zihnindeki tuzakları sezer gibi gözlerini kıstı. Horozcu, masanın etrafında adeta bir akbaba gibi dönerken zehrini akıtmaya devam etti:"Yukarıdakiler adildir Balamir. Senin gibi namı şehre yayılmış bir dövüşçünün, arkasından sinsice yaklaşan tek bir kurşunla, bir sokak köpeği gibi ölmesini istemezler. Bu senin efsanene hakaret olurdu.

Onlar senin kaderini kendi kanınla, kendi bileğinle yazmanı istiyorlar."Bastonunun yılan başlı ucunu deponun karanlık, derin köşelerine doğru uzattı. "Bakalım o çok güvendiğin yumrukların, o masum kızı bu cehennemden söküp almaya yetecek mi?"Şüheda, gözlerindeki yaş perdesinin arkasından Balamir’e bakarken, deponun loş köşelerinden gelen paslı zincir sesleri ve beton zemin üzerinde sürüklenen ağır adımlarla irkildi.

Karanlığın içinden bir şeylerin uyandığı belliydi.Horozcu bastonunu betona bir kez daha vurdu. Ağzını araladığında, eksik dişlerinin yarattığı o tekinsiz boşlukla sırıttı. "Aslına bakarsan, birkaç gün sonra o ringde unvan maçı için kemer dövüşün olacaktı Balamir... Ama sen daha bu geceden, buradan canlı çıkabilecek misin, işte orası meçhul. Eğer bu karanlığı aşabilirsen, patronların en büyük rakibini o ringde ezip geçerek hem rüştünü ispatlarsın hem de bu gecenin intikamını alırsın.

Üstelik yukarıdakiler söz veriyor; o ringden galip çıkarsan bir daha senin gölgenle bile oynamayacaklar. Tabii, oraya çıkacak bir bedenin kalırsa..."Horozcu’nun kelimeleri havada asılı kalırken, depoya et yiyen bir sessizlik çöktü. Balamir duyduklarıyla birlikte kendi içine, vahşi bir girdabın kalbine düştü.Hayatı boyunca kazandığı o kibirli galibiyetlerin, kural tanımaz fütursuzluğunun bir gün kapısını çalacağını biliyordu.

Bu illegal dünyanın pençesini er ya da geç sırtında hissedeceğini tahmin ediyordu ama böylesi kalleşçe, böylesi aşağılık bir senaryoyu hiç hayal etmemişti.Gözleri yavaşça Şüheda’ya kaydı. Kızın korkudan ufalmış narin bedenine, gözlerinden süzülen yaşlara ve şakağına dayalı o hain namluya baktıkça Balamir’in içi çekildi; hayatında ilk kez kendinden derin bir nefret duydu. Kendi yarattığı o karanlık cehennemin ateşinde, hiçbir günahı olmayan bu masum kızı yakıyordu. Onun çocuksu hayallerini, mahallenin o tozlu kaldırımlarında bıraktığı o mavi elbiseyi, güpegündüz, kendi elleriyle katletmişti.Şüheda ise Balamir’in gözlerindeki o ani çöküşü, o devasa vicdan azabını ilk kez bu kadar çıplak ve savunmasız görüyordu.

O sert adam gitmiş, yerini içi oyulmuş bir harabeye bırakmıştı.Aralarındaki bu ağır sessizlik, deponun loş köşelerinden gelen metalik ve hırıltılı bir hareketlilikle bozulmak üzereydi. Horozcu, yüzündeki o sadist tebessümü bozmadan yılan başlı bastonunu deponun tam ortasındaki zifiri karanlığa doğru uzattı.

Karanlığın içinden önce iki çift irili ufaklı, parlayan göz belirdi. Ardından metal zincirlerin betonda çıkardığı o sinir bozucu sürtünme sesi odayı doldurdu. Horozcu'nun sakladığı o "kader kırıcılar" gölgelerin arasından sıyrılmaya başlıyordu.

Horozcu, yüzündeki o sadist tebessümü bozmadan yılan başlı bastonunu deponun tam ortasındaki zifiri karanlığa doğru uzattı. O an, yukarıdaki paslı bir makaranın dişlileri gaddarca gıcırdadı. Beton zeminin ortasındaki devasa demir plakalar, yer altından gelen uğultulu bir sarsıntıyla iki yana doğru ağır ağır yarıldı.

Aşağıda, içi lağım ve pas rengi bulandırılmış suyla dolu, dibi görünmeyen endüstriyel bir havuz belirdi. Suyun üzerinde, akıntıyla birbirine çarpan, üzerlerinde soluk beyaz numaralar boyanmış onlarca küçük, metal konserve kutusu yüzüyordu. Kutuların metalik tıkırtısı, suyun yüzeyinde tekinsiz bir ritim tutturmuştu."İşte senin kader oyunun bu, Balamir," dedi Horozcu. Sesi, bir tiyatro oyununu yöneten yönetmenin kibirli keyfini taşıyordu.

O devasa, çıplak gövdeli adam Balamir’in arkasına bir gölge gibi çöktü. Balamir’in o çelikten farksız kollarını hoyratça geriye büküp etini ezdi. Bileklerine geçirilen çelik kelepçenin dişlileri etine batarken, metalin o acımasız ve soğuk çıt sesi deponun çıplak duvarlarında ölümün ayak sesi gibi yankılandı. İki cellat, Balamir’i zorla havuzun hemen kenarında yükselen, paslı bir demir platforma fırlatır gibi oturttu.Zayıf ve sırtlan yüzlü olan adam ise Şüheda’yı saçlarından tuttuğu gibi havuzun diğer ucuna, o çamurlu suyun hemen dibine doğru savurdu.

Şüheda dengesini kaybederek dizlerinin üzerine acı içerisinde düştü; narin elleri betonun üzerindeki birikmiş paslı sulara gömüldü. Canı yanıyordu ama gözlerini Balamir’den, onun esaretinden ayıramıyordu.Horozcu, Balamir’in hemen arkasında yükselen, hidrolik borular ve kalın demir çarklarla örülmüş devasa bir infaz mekanizmasını işaret etti. Mekanizmanın ucunda, tam Balamir’in ensesine, omuriliğinin başladığı yere doğrultulmuş siyah, namlusu bir yumruk genişliğinde, canavarca bir düzenek duruyordu.

Horozcu, masanın üzerindeki eski, tozlu pompalı mekanizmaya bağlı kırmızı dijital sayaca uzandı. Parmağı düğmeye bastığı an, çiğ kırmızı rakamlar 05:00’dan geriye doğru, her saniye zihni tırmalayan tekinsiz bir bip sesiyle akmaya başladı."Kurallar çok basit," dedi Horozcu, arkasına dönüp bu tiyatroyu terk etmeye hazırlanırken. "O pis suyun içinde yüzen onlarca kutudan sadece bir tanesinde bu kelepçenin doğru anahtarı var. Kız, süre bitmeden o kutuları elleriyle parçalamalı, doğru anahtarı bulmalı ve seni o demirden çözmeli.

Eğer o sayaç sıfırı görürse..." Duraksadı, parmağıyla Balamir'in ensesindeki namluyu dürttü. "Arkandaki mekanizma tek bir salise bile gecikmeden ateş edecek. O çok güvendiğin kafanı bu duvarlara boyayacak."Horozcu kapıya doğru yürürken son kez durdu. Briyantinli saçlarını eliyle arkaya doğru yatırdı. Parmağındaki kaba altın yüzüğü ceketiyle parlatıp eksik iki dişini sergileyerek sırıttı: "Bu gecenin sonucu ne olursa olsun, patronlar sözünü tutar Balamir. Kurtulursan ringe çıkarsın. Kurtulamazsan... Zaten sorun kökten çözülmüş olur. Hadi bakalım, ölümüne yarış başlasın."

Adamlar Şüheda’nın üzerindeki pençelerini çektiler. Deponun o devasa, tonlarca ağırlıktaki paslı demir kapısı dışarıdan büyük bir gürültüyle kapandı. Sürgülerin betona oturan o ağır metalik sesi, onları dünyaya bağlayan son bağı da kopardı.İki genç; havada uçuşan toz zerreleri, pas kokusu, dijital sayacın göğüs kafesinde yankılanan o ritmik bip-bipsesi ve ensedeki ölüm namlusuyla baş başa kalmıştı.Sayaç: 04:42... Zaman, Balamir'in ensesinde kurşun bir ağırlıkla eriyordu.

Sayacın üzerindeki kırmızı rakamlar, deponun zifiri karanlığına meydan okuyan kanlı birer ışık gibi geriye doğru akıyordu. 04:25… 04:24… Zaman, beton duvarların gözeneklerinden sızan o kirli sızıntılar gibi parmaklarının arasından, telafisi imkânsız bir süratle akıp gidiyordu. Balamir, ensesine bir cellat gölgesi gibi dikilmiş olan o ağır, soğuk ve ölümcül mekanizmanın varlığını her hücresinde hissediyordu.

Kollarını arkasında sabitleyen çelik kelepçe, bilek kemiklerini kıracak bir basınçla etine gömülmüştü.Gözlerini, havuzun kenarında dizlerinin üzerine çökmüş, dehşet içinde titreyen Şüheda’ya çevirdi. Adamın o her zaman dünyaya meydan okuyan, kural tanımaz bakışlarına ilk kez saf bir kabulleniş ve kurşun gibi ağır bir keder çökmüştü."Şüheda… Dur," dedi Balamir. Sesi deponun paslı saclarında çaresiz bir yankı buldu.

Boğazı kurumuş bir kuyu gibi düğüm düğümdü. "Bırak… Yapma. Başaramayacaksın. Orada onlarca kutu var ve zaman bitti. Benim yüzümden buradasın, benim geçmişimin lekesini temizliyorsun. Senin o tozlu kaldırımda bıraktığın o mavi elbiseyi, o yarım kalan hayalleri gördüm ben… Benim ölümümü izlemene dayanamam.

Buradan çıkmanın bir yolunu bul, arkana bakma."Gözünden sakındığı kadının bu mezbahada harcanmasına katlanamıyordu. Göğsü körük gibi inip kalkarken sesini son bir gayretle yükseltti, adeta ona ömrünün ilk ve son yalvarışını sundu: "Yaşanan her şey için… Seni bu cehennemin ortasına ittiğim için çok üzgünüm. Benim faturam buymuş, bırak infaz etsinler."Şüheda’nın gözlerinden süzülen yaşlar, havuzun kenarındaki bulanık suya damlarken yüzeyde küçük halkalar oluşturuyordu. Vücudu korkudan zangır zangır titriyordu ama Balamir’in bu teslim olmuş, yenilgiyi kabul etmiş sözleri içindeki bir şeyi, yıllardır bastırdığı o kırgın öfkeydi uyandırdı. Korkunun felç edici soğukluğu, o narin bedeninden beklenmeyecek ani ve yırtıcı bir kararlılığa dönüştü."Sus susman gerek artık Balamir!" diye haykırdı Şüheda, hıçkırıklarının arasından fışkıran bir isyanla.

Doğrularak hızla havuzun buz gibi, pas kokan suyuna doğru bir adım attı. Su, dizlerine kadar yükselip tenini bir bıçak gibi dondururken o bunu hissetmiyordu bile. "Seninle konuşarak, senin o aptal vicdan azabını dinleyerek kaybedecek tek bir saniyem yok!"Yüzeyde yüzen, birbirine paslı zincirlerle bağlanmış metal kutulardan ilkini can havliyle kavradı. Parmakları soğuktan ve korkudan un ufak olmuş gibiydi, loş ışıkta kutunun üzerindeki silik numaraları okumaya çalıştı.

"Ölmene izin vermeyeceğim, duyuyor musun beni? Seni o kaldırımda beni bıraktığın gibi bırakmayacağım!" diye haykırdı.Sayaç: 03:58…Şüheda ilk kutunun kilidini açmak için tırnaklarını metalin keskin kenarına geçirdi, acıyla inleyerek ilk denemesini başlattı. Balamir ise arkasındaki mekanizmanın her saniye zihnini tırmalayan o tekinsiz, mekanik tıkırtıları eşliğinde, kendi hayatını kurtarmak için o leş suyun içinde çırpınan bu kadına dehşet, azap ve hayranlık dolu gözlerle bakakaldı.Sayacın acımasız ritmi deponun duvarlarında et yiyen bir saat gibi çarpmaya devam ediyordu:

02:15… 02:14…Zaman daraldıkça, havuzun içindeki çamurlu su adeta görünmez bir bataklık gibi Şüheda’yı aşağı çekiyordu. Genç kız, suyun üzerinde yüzen kutulardan tırnaklarıyla kanatarak açabildiği ilk birkaç tanesinden çıkan parlak metal anahtarları can havliyle kavrayıp arkasına bile bakmadan Balamir’in oturduğu platforma doğru fırlattı. Anahtarlar beton zemine çarparak keskin, çınlayan ve umutsuz sesler çıkardı.

Şüheda’nın nefes nefese kalmış sırılsıklam bedeni, havuzun ortasında bir anlığına kaskatı kesildi. Göğsü hızla inip kalkarken, korkunun getirdiği o vahşi adrenalin zihnini bir cam gibi keskinleştirmişti. Durdu ve düşündü. Horozcu gibi sadist, her adımı kurgulanmış bir adam, bu ölümcül oyunun hilesini en başa, en kolay ulaşılan yere saklamış olamazdı. İlk kutular sadece birer yemdi; onun gücünü tüketecek, zamanını çalacak kurnazca tasarlanmış birer tuzaktı.

Anahtar en başlarda olamazdı. O asıl kurtuluş, havuzun en karanlık, ışığın bile uğramadığı en dip köşesinde olmalıydı."En arkadakiler…" diye fısıldadı Şüheda, sesi titreyen bir feryat gibiydi.
“Belki de anahtar bu kutulardan birisinde bile değildi. Denemekten asla vazgeçemezdi”

Gözünü kararttı. Havuzun buz gibi, bulanık suyunun en sonundaki, zincirlerin birbirine kördüğüm gibi dolandığı o zifiri köşeye doğru hamle yaptı. Su göğsüne kadar yükselirken teni tamamen uyuşuyor, ciğerleri soğuktan daralıyordu ama o acıyı çoktan zihninin dışına fırlatmıştı. Oradaki ağır, köşeleri yosun ve pas tutmuş kutulara çıplak elleriyle daldı. Metal kilitleri tırnaklarıyla zorlarken etleri yarıldı, parmak uçları parçalanırcasına kanamaya başladı.

Havuzun suyuna sızan kendi kırmızı kanı, pas rengi girdabın içinde dağılıp giderken Şüheda acıyı bütünüyle reddetti. Birkaç kutuyu daha tırnaklarıyla yırtarcasına açtı. İçlerinden bulduğu son üç farklı anahtarı avucunun içine sıkıştırdı.

Sayaç: 00:48… 00:47…Şüheda, ellerinde kalan o son umut kırıntılarıyla, sırılsıklam olmuş, soğuktan morarmış ve titreyen bedeniyle havuzdan dışarı fırladı. Çamurlu sular üzerinden sicim gibi akarken, beton zeminde dizlerinin üzerinde emekleyerek Balamir’e doğru koştu.

Avucunda tuttuğu anahtarlar birbirine vurarak ölüm kalım ritmi çalıyordu.Şüheda dizlerinin üzerine çöktüğünde, deponun betonu adeta diz kapaklarını parçalamak ister gibi sertti. Avucundaki metal yığınını yere saçtı. Titreyen, etleri açılmış ve soğuktan morarmış parmaklarıyla ilk anahtarı kavradı. Elleri o kadar çok kanıyordu ki, kayganlaşan metali kelepçenin deliğine yerleştirene kadar asırlar geçti.İlk anahtar… Yuvada döndü ama boşa çıktı. Kilit inatla direnirken Şüheda’nın gözünden süzülen kızgın bir yaş damlası, Balamir’in gerilmiş sırt kaslarına düşüp teninde eridi.Zaman acımasızdı. İkinci anahtar…

Telaşla havaya kalkan eli zangır zangır titriyordu; metal yuvaya bile girmeden ıslak betona düşüp çınladı."Şüheda, git…" diye fısıldadı Balamir. Ensesindeki namlunun ucundan yayılan ölümcül soğukluğu omuriliğinde hissediyordu. "Bırak artık, süren bitti."Üçüncü anahtar… Şüheda hıçkırıklar içinde anahtarı yuvaya itti. İçerideki dişliler metalik bir çatırtıyla zorlandı, Şüheda tüm gücüyle yüklendi fakat kilit yine de patlamadı. Genç kız çıldırmış gibi yerdeki diğer metallere uzandı.
“Bu allahın cezası anahtarlardan birisi olmak zorunda” dedi tek nefesteDiğer kutulardan çıkan o parlak, umut vadeden anahtarların hiçbiri, ama hiçbirisi o lanet çeliği açmıyordu. O kadar çaba, o dondurucu suda parçalanan parmaklar, göğsüne kadar batan o pis su… Hepsi devasa, kalleş bir yalandan ibaretti.

Horozcu onları sadece umutla zehirlemişti.Sayaç: 00:18… 00:17…Mekanizmanın içindeki paslı hidrolik çarklar, infazın yaklaştığını fısıldar gibi daha tiz, daha hızlı tıkırdamaya başladı. Kalın, karanlık namludan mekanik bir klak sesi yükseldi. Silah, Balamir’in ensesine milimetrik olarak kilitlenmiş, ateşleme iğnesi geriye doğru kurulmaya başlamıştı. Şüheda ellerini saçlarının arasına geçirdi. Göğsü tıkanıyor, ciğerlerine hava gitmiyordu. Dünya etrafında dönerken, her şeyin bittiği o mutlak hiçlik anında, sırılsıklam olmuş avucunun içinde tuhaf bir sertlik hissetti.Neredeyse unuttuğu, derisine yapışmış o son tek anahtar.

“Sana beni burda bırak ve git diyorum duymuyor musun?” Derken balamir’in sesi ümitsiz ve Cılızdı gece gibi simsiyah gözlerinde sakin bir keskinlik ve kararlılıkla kaplıydı.
Havuzun en dibindeki, o zincirlerin kördüğüm olduğu zifiri karanlıktaki en son kutunun içinden söküp çıkardığı metal parçasıydı bu. Kendi parmak uçlarından sızan taze, sıcak kanla boyanmış, pas rengi suyun içinde kaybolmuş o son umut kırıntısı.

Şüheda’nın elinde, koskoca bir hayat ile feci bir ölüm arasındaki o incecik çizgiyi çekecek tek bir anahtar kalmıştı. Başka şansları, başka saniyeleri, sığınacakları başka hiçbir mucize yoktu.Sayaç: 00:08… 00:07…Balamir başını hafifçe yana çevirmeye çalıştı, gözleri Şüheda’nın gözlerini buldu. "Bir yabancı için bu kadar çabalamaya değmez bırak artık," dedi. Sesi ilk defa bir çocuk kadar masum, bir savaşçı kadar vedaya hazırdı. "Koş Şüheda, kapat gözlerini!""Hayır!" diye kükredi Şüheda.

Boğazından yırtılarak çıkan bu ses, deponun tüm duvarlarında yankılanan bir kıyamet çığlığıydı.İnfaz düzeneğinin arkasındaki yaylar son raddeye kadar gerilmiş, namlunun içindeki barut ateşlenmek üzere sabırsızlanıyordu. Şüheda dizlerinin üzerinde ileri fırladı. Kanlı avucundaki o son anahtarı kelepçenin kalbine körü körüne, vahşi bir inatla sapladı.

Mekanizma tetiği düşürmek üzere sert bir hidrolik ses çıkardı. Havaya yayılan barut ve sıcak metal kokusu odayı yuttu. Şüheda parmaklarının acısını, kırılan tırnaklarını, dünyanın geri kalanını bütünüyle sildi; elini son bir kez, ölümüne döndürdü.

Sayaç: 00:01… 00:00…Deponun içinde sağır edici bir metal çatlaması koptu

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

42okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.