Sansürsüz Teklif kitap kapağı

24. bölüm / 25

Sansürsüz Teklif

Geçmişin izinde

Vaveyla Yazarı: Hezal Arcı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 25Şu an: Geçmişin izinde

Son bir haftadır bu evde zaman, saniyelerin tıkırtısıyla değil; Berk’in adımlarındaki o tekinsiz sessizlik, kristal kadehlerdeki çınlamalar ve her an patlamaya hazır paranoik krizlerin yarattığı boğucu baskıyla ölçülüyordu.
Balamir’in bu şehre geri dönmesi ve Şüheda’nın geçen gün Balamir’in kanlı yarasını sarmak zorunda kalması, Berk’in içindeki o hastalıklı kıskançlığı tamamen kontrolden çıkarmıştı. O günden beri Berk, dışarıdan bakıldığında sakin ama içeride fokurdayan sinsi bir krizin pençesindeydi. Şüheda için o lüks daire, son yedi gündür havalandırmasından soğuk bir korku sızan bir hücreye dönüşmüştü.
Gecenin karanlığı salonun devasa camlarına yapışmışken Şüheda, pencerenin önünde kaskatı duruyordu. Dışarıdaki zifiri karanlığa bakarken kollarını kendi göğsüne sarmış, fırtına öncesi o ağır sessizliğin içinde nefes almaya çalışıyordu.
Kapının kilit sesi duyulduğunda Şüheda’nın omuzları refleksle kasıldı.Berk içeri girdi. Ceketini çıkarıp sandalyenin arkasına özenle bıraktı. Ancak gözlerindeki o kontrolünü kaybetmiş karanlık, odadaki havayı anında ağırlaştırdı. Saatini bileğine doğru düzeltirken adımlarını Şüheda’ya doğru ağır ağır attı.
"Prosedürler tamamlandı Şüheda," dedi Berk. Sesi ürkütücü derecede sakindi. "Cuma günü nikâhımız var. Basına ve holdinge duyuru bu gece geçiliyor. Hazırlıklarını yap."
Şüheda olduğu yerde donakaldı. İki yıldır içten içe tırmanan o yorgunlukla başını hafifçe iki yana salladı. Sesini yükseltmeden, tükenmiş bir kabullenişle konuştu:
"Yine başladık, değil mi? Sana kaç kez söyledim Berk... İki yıldır bu evdeyim ama benim sana uygun olmadığımı, ne yaparsan yap seni sevemeyeceğimi biliyorsun. Ben senin için bir aşk değilim. Hiç olmadım. Beni sadece Balamir’e karşı bir hırs olarak görüyorsun. Beni zorla o masaya oturtarak neyi kanıtlamaya çalışıyorsun?"
Berk’in yüzündeki o sinsi tebessüm aniden silindi. Aralarındaki mesafeyi bir salisede kapatıp Şüheda’nın kollarını birer kıskaç gibi kavradı ve sırtını arkasındaki soğuk duvara sertçe çarptı.
Yüzünü kızın yüzüne o kadar yaklaştırdı ki, gözlerindeki o hastalıklı, saplantılı ışıltı Şüheda’nın nefesini kesti.
"Beni sevmen gerektiğini kim söyledi?!" diye fısıldadı Berk, sesi zehir gibi kızın tenine dökülürken. "Beni seveceğin hayaliyle yaşamıyorum Şüheda! Ben seni istiyorum. Bu kadar.
Senin ne hissettiğin, ne düşündüğün umurumda bile değil! İki yıldır seni bu evde tutuyorum, geçen gün onun yarasını sararken ellerin mi? titredi dayanamıyorsun bu gerilime değil mi? Seni o Balamir denen herife bırakacağımı mı sanıyorsun?!"
Şüheda sıyrılmaya çalıştı ama Berk parmaklarını kızın etine daha da gömdü."Anlamıyorsun değil mi?" dedi Berk, parmaklarını kızın kolunda sıkarak. "Aziz Alaca seni neden benim yanında tuttuğumu gayet iyi biliyor.
Balamir sana yeniden kapılmasın, öz oğlu bir zaafın peşinden koşup Alaca tahtını riske atmasın diye senin benimle evlenmeme bizzat onay verdi! Sen Aziz Alaca için Balamir’in ayağına bağlı bir zincirdin... Ve o zincirin kilit adresi benim!"
Şüheda’nın göğsündeki hava bir anlığına çekildi. Ela gözleri büyüdü."Ama senin bilmediğin bir şey var..." dedi Berk, kızın gözlerindeki o sarsıntıdan sadistçe bir haz alarak.
“Beş yıl önce... O mahallede, o mezuniyet elbisesinin üzerine kan sıçradığı gün seni o kurşunla vurdurtan kişi Balamir’in tekinsiz hayatı ya da abinin borçluları değildi! Seni vurma emrini veren bizzat Aziz Alaca’ydı! Öz oğlunun önünü kesmek, o zaafı yok etmek için senin ipini bizzat çekti!"
Şüheda’nın kalbi duracak gibi oldu. Bakışları buğulandı. "Yalan söyleme..." diye inledi."Yalan söylemiyorum," dedi Berk, kızı duvara yapıştırmış halde yüzüne haykırarak.
"Aziz Bey beş yıl önce yarım bıraktığı işi tamamlamakta bir an bile tereddüt etmez! Eğer Cuma günü benimle evlenmezsen, Aziz Alaca seni Balamir’in önünde hâlâ canlı bir tehdit olarak görmeye devam edecek ve başladığı işi bitirecek! Seni bu kez tek bir emriyle toprağa gömer!
Şüheda kalbine düşen sızıyla gözleri dolu dolu berkin parlak tehditkâr gözlerine baka kaldı.
“Benimle evleneceksin Şüheda! Çünkü senin o nikâh masasındaki varlığın, benim Alaca tahtındaki biletim; senin ise bu dünyadaki tek yaşama garantin!"Berk kızı sertçe bıraktı. Şüheda’nın bedeni duvardan kayarak yere doğru süzüldü.
Berk, ceketini alıp kapı gürültüsüyle çekip gitti.Evin içine ölümcül bir sessizlik çöktü.Şüheda soğuk parkede, dizlerinin üzerinde büzülmüş halde kaldı. Ellerini titreyen yüzüne kapattı. Göğsünden kopan o ilk sessiz hıçkırık salonda yankılandı.
Beş yıl önce onu vurduran adam Aziz Alaca'ydı. Ve adam şimdi, onu öz oğlu Balamir’den uzak tutmak için bir maşa gibi üvey oğluna veriyordu. Berk ise onu sevmese de sadece ona sahip olmak istiyordu.
Aziz Alaca...
İsim, zihninde bir zehir gibi yayıldı. Beş yıl önce... O yağmurlu günde, üzerindeki o beyaz mezuniyet elbisesinin sıcak kırmızılığa boyandığı anı düşündü. Yıllardır o kurşunun arkasında karanlık bir hesaplaşma, serseri bir kaza ya da Balamir’in düşmanlarını aramıştı. Balamir’in yüzüne her baktığında, o kanlı geçmişin yükünü ikisi de taşımıştı.Oysa vurma emrini veren bizzat Aziz Alaca’ydı.
Şüheda elini gayriihtiyari göğsünün hemen altına, o eski ameliyat izine götürdü. Yıllar önce kapanmış olan o yara, sanki şu an yeniden yarılmış, içine kızgın bir demir saplanmış gibi canını yaktı. Göğsü daraldı. Soluk almayı unuttuğunu hissetti; ciğerlerine çekmeye çalıştığı hava, boğazında keskin cam kırıklarına dönüşüyordu.
İhanetin ve yalanın bu kadarı bir insana fazla ağırdı. Yıllardır onu koruduğunu, sakladığını iddia eden Berk; onu bir insan, bir kadın olarak değil... Sadece Alaca imparatorluğundaki tahtını sağlamlaştıracak, mülkiyetine geçireceği pahalı bir ganimet olarak görüyordu.
Aziz Alaca ise onu öz oğlu Balamir’in ayağına vurulmuş, ihtiyaç bittiğinde kolayca kırılıp atılacak paslı bir zincir sayıyordu.
İki ateş, iki devasa yalan arasında kalmıştı.Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun sesi, salonun yüksek tavanında yankılanırken Şüheda’nın çenesi titremeye başladı.
İlk hıçkırık, göğsünü yırtarak dışarı kaçtı. Ellerini titreyen yüzüne kapattı. Yüzü sıcak gözyaşlarıyla ıslanırken bedeni kontrolsüzce sarsılıyordu.
Bu, sıradan bir korku ağlayışı değildi; ruhunun en derin yerinden gelen bir yas çığlığıydı. İki yıldır sürdürdüğü o sessiz direnişin, Balamir’e karşı içinde sakladığı o küçük umut kırıntısının ve yaşama tutunma çabasının paramparça oluşuyordu.
Kaçabileceği tek bir patika, sığınabileceği tek bir çatı kalmamıştı. Balamir’e gitse, Aziz Alaca’nın namlusunu Balamir’in göğsüne doğrulacaktı. Berk’le evlenmese, kendi celladına koşacaktı. Berk’le evlense, her gün yaşayan bir ölüye dönüşecekti.
Şüheda başını koltuğun kenarına dayadı. Üzerindeki siyah elbise parkenin soğuğunu tenine geçiriyordu ama o bu soğuğu hissetmiyordu bile. İçindeki yangın dışarıdaki her şeyi donduracak kadar derindi.
"Çıkış yok..." diye fısıldadı gecenin zifirine. Sesi, kırılmış bir cam parçasından farksızdı. "Çıkış yok..."
O gece Şüheda, sabaha kadar o soğuk zeminde, çaresizliğin ve üzerine çöken o devasa tehdidin altında ruhu ezilerek ağladı. Kendini bir hiç gibi, satılık bir piyon gibi hissettiği o uzun saatler boyunca, karanlık onun tek sığınağı oldu.
Gecenin zifiri, yerini yavaş yavaş İstanbul’un o gri, puslu sabahına bırakırken Şüheda, parkenin dondurucu soğuğunda bilincini kaybettiği birkaç saatlik kesintili bir uykuya teslim olmuştu. Rüyalarında bile o patlayan kurşun sesleri, kan kokusu ve Berk’in duvarda yankılanan zehirli fısıltıları peşini bırakmamıştı.
Şakaklarına saplanan şiddetli bir ağrıyla gözlerini açtığında, salona sızan soluk sabah ışığı yüzüne vuruyordu. Bedenindeki her bir kas, dün gecenin şiddetinden kaskatı kesilmişti. Siyah askılı uzun elbisesi buruşmuş, gözyaşları yüzünde kuruyup cildini germişti.
Yatak odasındaki komodinin üzerinde duran telefonun tiz titreşimi, salonun sessizliğini bıçak gibi kesti. Şüheda, ağır adımlarla odaya geçip ekrana baktı:
Berk: Saat 14:00. Nişantaşı, Maison de L’Amour. Özel randevu alındı. Banu seninle gelecek. O gelinlik bugün seçilecek Şüheda.
Şüheda telefona bakarken dudaklarından acı bir tebessüm döküldü. Berk, kurguladığı o tiyatronun perdesini aralamak için vakit kaybetmiyor, Banu’ya da bu şok haberi gelinlikçi kapısında verdirerek her şeyi emrivakiye getiriyordu.
Banyoya yürüdü. Aynadaki yansıması bir ölüden farksızdı. Soğuk suyu yüzüne çarptı, çenesindeki ve omuzlarındaki o hafif morlukları fondötenle kapattı. Ruhunu derin bir uyuşukluğun arkasına gizleyerek Banu’ya sadece adresi ve saati mesaj attı.
Saat ikiye geldiğinde Nişantaşı’nın lüks moda evlerinden biri olan Maison de L’Amour’un devasa camlarından içeri süzülen öğle güneşi, odadaki ağır Fransız parfümü ve taze şampanya kokusuna karışıyordu.
Yüksek tavanlı, kristal avizelerle donatılmış bu görkemli salonda Şüheda, yüksek podyumun üzerinde, devasa aynadaki aksine bakıyordu.
Üzerindeki gelinlik; özel dikim İtalyan dantelleriyle işlenmiş, omuzlarını ve fiziğini ortaya çıkaran pırlanta kakmalı bir büstiyere sahipti. Dışarıdan bakan bir göz için o, bu şehrin en şanslı geliniydi. Ama Şüheda için o kumaş, bedenini sıkan büstiyer ve üzerindeki metrelerce tül; soğuk bir kefenden farksızdı.
Her nefes alışında kaburgalarına batan sert balenler, dün gece Berk’in omuzlarında bıraktığı morlukları eziyordu.
Moda evinin ağır ahşap kapısı açıldı. Banu, içeri adımını attığı an salondaki o şampanyalı, tüllü atmosferi ve podyumun üzerindeki Şüheda’yı gördüğünde adeta çarpmışa döndü. Adımları bir anlığına duraksadı. Yüzündeki o her zamanki kendinden emin, hırslı avukat ifadesi yerini derin bir şok ve şaşkınlığa bıraktı.
Önce gelinliğe, sonra Şüheda’nın dondurucu yüz ifadesine baktı. İri gözleri hayretle açılmıştı. Çantasını yanındaki kadife koltuğa bırakırken podyuma doğru ilerledi. Şoku atlattıkça, o eski arkadaşlık geçmişlerinden beslenen sinsi, iğneleyici tavrı yüzüne yerleşmeye başladı.
"Şaka mı bu Şüheda?" dedi Banu. Sesi hem alaycı hem de şaşkınlıkla kısıktı. "Berk beni arayıp acil Nişantaşı'na gelmemi söylediğinde bir dava dosyası falan sanıyordum. Sen... Bayağı bayağı gelinlik giyiyorsun?"
Şüheda başını aynadaki aksinden yavaşça Banu’ya çevirdi. Yüzü dondurucu bir solgunluk içindeydi.
Banu podyumun kenarına gelip kollarını göğsünde birleştirdi. Eski okul yıllarından beri Şüheda’yı ne zaman köşeye sıkışmış görse takındığı o üstenci, iğneleyici gülümşemeyi takındı:
"İki gün önce kafede karşıma geçip bana ahlak dersi verirken, 'Ben Alacaların oyununa gelmem' havası atıyordun... Demek ki neymiş? Cuma günkü nikâh için Nişantaşı'nın en pahalı gelinliğini giymek birkaç saat sürüyormuş." Banu gözlerini kıstı, arkadaşının yüzünü süzdü. "Anlatmak istediğin bir şey var mı Şüheda? Hani eski dostuz ya... İki günde seni bu masaya oturtan o büyük sır neymiş, cidden merak ettim."
Şüheda, Banu’nun bu iğneleyici soruları karşısında kılını bile kıpırdatmadı. Sesi kırık ama tamamen teslim olmuş bir edayla döküldü:
"Anlatacak bir şey yok Banu," dedi Şüheda, kısık bir fısıltıyla. "Berk böyle olmasını istedi. Her şey tamamlandı."
Banu bir adım daha yaklaştı, gelinliğin duvağına dokunur gibi yaparken gözleri Şüheda’nın omzundaki, fondötenle kapatılmaya çalışılmış hafif kızarıklığa kaydı.
Fark etti... Berk’in o hastalıklı, zorba tarafını az çok biliyordu. Yüzündeki alaycı ifade saniyelik bir an için bocalasa da, hırsı ve Alacaların sunduğu güç sarhoşluğu vicdanını anında susturdu.
"Peki..." dedi Banu, sesindeki iğneleyici tonu koruyarak. "Maden teslim oldun, mantıklı olanı yapıyorsun demektir. Berk sana deli gibi saplantılı zaten. Cuma günü Alaca ailesinin tek gelini olacaksın. Ben de holdingin tüm hukuk işlerini devralıyorum. İki eski arkadaş için fena bir son değil, ha?"
Aziz Alaca’nın beş yıl önce beni vurduran adam olduğunu, Berk’in de seni sırf holding kapılarını açmak için bir piyon gibi kullandığını bilseydin de böyle konuşur muydun Banu?
Şüheda sustu. Cevap vermedi. Gözlerini yeniden devasa aynadaki yansımasına dikti.Tam o sırada, İtalyan terzi kadın duvağı sabitlemek için hamle yaptığında iğnenin ucu Şüheda’nın sırtına hafifçe battı.Şüheda hafifçe irkildi.
O küçük, keskin acı, zihnindeki o karanlık labirenti saniyelik bir elektrik akımıyla aydınlattı.
Banu koltuğa dönüp telefonunu çıkardı, holdingden gelen devir dosyalarıyla ilgili resmi bir dille konuşmaya başladı. Şüheda aynanın yansımasından Banu’nun o gururlu, kendini oyunun galibi sanan hallerine baktı.
O an... Göğsünün derinliklerinde bir şey kökünden kırıldı. Ağlamayı kesti. İçindeki o çaresiz kız çocuğu, yerini buz gibi bir uyanışa bıraktı.
Berk onu bu gelinliğe hapsettiğini sanıyordu. Aziz Alaca onu Balamir’e karşı paslı bir kilit gibi kullanacağını sanıyordu. Banu ise şaşkınlığını bastırıp bu evlilik üzerinden kendine zafer payı çıkarıyordu. Herkes onu 'çaresiz bir kurban' olarak görüyor, Cuma günkü düğüne kuzu kuzu gideceğini zannediyordu.
Şüheda, gelinliğin dantel işlemeli kollarına baktı. Berk’in dün gece duvara sıkıştırırken söylediği o sözler zihninde buz gibi yankılandı: “Seni vurma emrini veren Aziz Alaca’ydı! Benimle evleneceksin, çünkü o nikâh masası benim Alaca tahtındaki biletim!”
Dudaklarında, tüllerin arkasına saklanmış dondurucu bir tebessüm belirdi.Çaresiz görünmek, onun bu hayattaki en büyük, en dangerous zırhıydı. Cuma gününe kadar herkes onun korktuğunu ve kaderine teslim olduğunu sanmaya devam edecekti.
"Duvağı biraz daha uzun yapın," dedi Şüheda. Sesi, ortamdaki şampanya kokusunu kesecek kadar pürüzsüz ve dondurucu bir sakinlikle çıktı. "Cuma gecesi herkesin gözü üzerimde olacak... Mükemmel görünmeli."
İtalyan terzi kadın, bu mesafeli ama sarsılmaz talebin karşısında hafifçe başını eğerek duvağın tüllerini podyumun arkasına doğru süzdü. Prova tamamlanmıştı. Şüheda podyumdan yavaşça indi, kabine geçip üzerindeki o ağır, bedenini sıkan büstiyeri ve metrelerce tülü çıkardı.
Kendi kıyafetlerini giydiğinde, fondötenle kapattığı morluklarının üzerini örten kumaşın soğukluğunu hissetti.
Kabinden çıktığında Banu hâlâ telefonla konuşuyor, holdingin devir işlemlerini emniyet müdürleriyle koordineli bir şekilde yürütüyordu. Şüheda, çantasını omzuna asarak Banu’ya doğru yürüdü. Yüzündeki o dondurucu maskeyi koruyarak kısık bir sesle konuştu:
"Geldiğin için teşekkür ederim Banu. Prova bitti, benim şimdi çıkmam gerekiyor."Banu telefonu kulağından hafifçe uzaklaştırıp Şüheda’ya baktı. Yüzündeki o hırslı gülümseme yeniden belirdi. "Rica ederim canım. Cuma günkü o masada yanında ben olacağım, merak etme. İşlerini hallet."
Şüheda Banu'ya son bir kez bakıp Moda evinin ağır ahşap kapısından çıktı. Ancak onu dışarıda bekleyen şey özgürlük değil, başka bir emrivakinin gölgesiydi. Siyah, filmli camlara sahip lüks araç kapının tam önünde duruyordu. Şoför kapıyı açarak Şüheda’ya baktı:
"Şüheda Hanım, Aylin Hanım organizasyon detaylarını ve düğün düzenini kontrol etmeniz için sizi Alaca Malikânesi'ne bekliyor. Bizzat çağırdı."
Şüheda bir an bile tereddüt etmedi. Kaderinin onu ittiği o zehirli kapıya doğru adımsayarak arka koltuğa geçti. Ağlamayacaktı, kaçmayacaktı; Cuma gününe kadar herkes onun teslim olduğunu sanmalıydı.
Malikânenin devasa havuzlu bahçesinde Cuma gecesi için hazırlıklar son sürat devam ediyordu. Beyaz orkideler, kristal avizeler ve masalara serilen keten örtüler; Alaca imparatorluğunun gövde gösterisi yapacağı o şaşaalı sahneyi kurmak için hummalı bir şekilde yerleştiriliyordu. Fakat bu ihtişamlı manzara, içeride tutuşan zehirli yangını gizlemeye yetmiyordu.
Malikânenin üst katındaki geniş balkonda duran Balamir, geniş göğsünü sıkan siyah gömleğinin içinde bir kafese kapatılmış yırtıcı gibi huzursuzdu.
Sol eli istemsizce karnına, Şüheda’nın attığı o taze dikişlerin olduğu yere gitti. Yaranın fiziksel sızısı geçmişti ama ruhundaki o dondurucu yangın her saniye daha da büyüyordu. Aşağıda, havuz kenarında kurulan o nikâh masasına baktı.
Berk… Öz kardeşi olmayan, üvey annesinin bu eve yamadığı o adam, iki gün sonra Şüheda ile evleniyordu.
Balamir çenesini o kadar sıktı ki çene kemikleri çatırdadı. Beş yıl önce kanını elleriyle sildiği, rüyalarında yüzünü aradığı o kadın, iki gün sonra gözlerinin önünde Berk’in karısı olacaktı. Babası Aziz Alaca’nın bu nikâha neden bu kadar kolay onay verdiğini biliyordu; kendisini dizginlemek, en büyük zaafını gözünün önünde bir başkasına bağlamak için yapılmış alçakça bir hamleydi bu.
"Benim gözlerimin içine bir yabancı gibi baktın..." diye fısıldadı Balamir, sesi gecenin uğultusunda kaybolurken. "Ve şimdi o alçağın masasına oturuyorsun..."Gözlerindeki o tekinsiz derinlikte, yaklaşmakta olan büyük fırtınanın kıvılcımları parıldıyordu.
Balamir sessizdi ama bu sessizlik kabulleniş değil; her şeyi patlatacak olan o doğru anı bekleyen katıksız bir pusu hissiyatıydı.Aynı esnada, bahçenin en kuytu, asırlık çam ağaçlarının gölgelediği köşesinde bambaşka bir zehir akıyordu.
Şüheda, Aylin Hanım’ın emriyle organizasyon detaylarını kontrol etmek üzere malikâneye getirilmişti. Üzerindeki sade kıyafetleriyle, bahçedeki hummalı çalışmanın ortasında bir yabancı gibi dururken, arkasından gelen sert topuk sesleriyle irkildi.
Gelen Aylin Hanım’dı.Omuzlarına attığı kürk stolu, boynundaki pırlanta kolyeleri ve elindeki gümüş saplı yelpazesiyle kibirin can bulmuş hali gibi duruyordu.
Ama o şık maskesinin arkasında, hırsından ve öfkesinden deliye dönmüş bir kadın vardı. Şüheda’ya doğru adımlarken gözlerinden katıksız bir nefret süzülüyordu.
"Demek sonunda amacına ulaştın, öyle mi?" dedi Aylin Hanım. Sesi, etraftaki çalışanların duyamayacağı kadar kısık ama tırnaklarını etine geçirecek kadar zehirliydi.Şüheda başını hafifçe dikleştirdi. Ela gözlerindeki o bıkkın solgunluğu saklamadan kadına baktı. "İyi günler Aylin Hanım."
Aylin Hanım acı, kışkırtıcı bir kahkaha attı. Şüheda’ya bir adım daha yaklaşıp aralarındaki mesafeyi sıfırladı.
"Bana o masum, ezik rolünü oynama burslu kız!" diye fısıldadı Aylin Hanım, dişlerinin arasından kenetlenerek. "Seni iki yıldır Berk’in etrafında bir sarmaşık gibi dolanırken izliyorum.
O sıvası dökük mahalleden çıkıp bu malikânenin hanımefendisi olabileceğini mi sanıyorsun?! Sen sadece oğlumun aklını başından almış, ne idüğü belirsiz bir sokak kırıntısısın!
"Ben bu düğünü istemedim," dedi Şüheda, sesi titremesin diye dişlerini sıkarak. "Oğlunuza sorun. Beni bu masaya oturtmak için ne kadar ileri gittiğini ona sorun.""Bana yalan söyleme!"
Aylin Hanım elindeki yelpazeyi hırsla sıktı, porselen tırnakları bembeyaz kesildi. "Berk senin yüzünden gözünü kararttı! Aziz Alaca bile Balamir’in önünü kesmek için seni bir piyon gibi kullanıp bu evliliğe izin verdi.
Ama dinle beni Şüheda... Oğlumun geleceğini, bu ailedeki tahtını senin gibi bir hemşire parçasının geçmişiyle yakmasına izin vermeyeceğim! O gelinliği giyeceksin belki, ama bu evde bir gelin değil, sadece kapıdaki bir süs köpeği olarak kalacaksın. Seni bu malikânede kendi ellerimle boğarım!"
Şüheda, Aylin Hanım’ın bu gözü dönmüş nefretine baktı. Yüzündeki tek bir kas bile kıpırdamadı. Dün gece Berk’in tehditleri, bugün Aylin’in bu zehirli hakaretleri...
Hepsi üzerine bir çığ gibi devriliyordu.İşte tam o an, Şüheda başını hafifçe yukarı kaldırdı.Balkonda, karanlığın içinden kendilerini izleyen devasa gölgeyle göz göze geldi. Balamir…
Balamir yukarıdan, Aylin Hanım’ın Şüheda’nın üzerine yürüyüşünü, kızın o baskı altındaki dik duruşunu buz gibi gözlerle izliyordu.
Şüheda, Aylin Hanım’a döndü. Dudaklarında ilk kez, acıyla bilenmiş buz gibi bir tebessüm belirdi.
"Merak etmeyin Aylin Hanım," dedi Şüheda, sesi dondurucu bir kehanet gibi çıkarken. "Cuma gecesi o düğün gerçekleştiğinde... Bu malikânede kimin kalacağına, kimin boğulacağına hep birlikte karar vereceğiz."
Aylin Hanım’ın attığı o zehirli topuk sesleri uzaklaşırken, Şüheda derin ve titrek bir nefes vererek gergince omzunu düşürdü. Ancak bahçenin kalabalığına karışamadan, çam ağaçlarının gölgesinden çıkan karaltı yolunu kesti.
Gelen Berk’ti.Gözlerinde her an patlamaya hazır, saplantılı bir sahiplenme hissiyle Şüheda’nın tam karşısında durdu. Bakışları az önce annesinin durduğu yere, ardından da kıza kaydı.
"Annemle ne konuşuyordunuz?" dedi Berk, çenesini dikleştirerek. Sesi hem sorgulayıcı hem de aralarındaki gizli gerilimi yakalamak istercesine şüpheciydi.
Şüheda başını hafifçe yana eğdi, Ela gözlerindeki o donuk bıkkınlığı gizlemeden, sesini alabildiğine sıradan tutmaya çalışarak cevap verdi: "Küçük, önemsiz detaylar... Düğün günü organizasyonun akışı, masaların düzeni. Annen her şeyin kusursuz olmasını istiyor, hepsi bu."
Berk, aldığı yanıttan tatmin olmuş gibi hafifçe gülümsedi. Şüheda’nın yanından geçip gitmesine izin vermek yerine aralarındaki mesafeyi kapattı. Kızın istemsizce bir adım geri kaçma hamlesini fark etse de bunu görmezden gelerek daha da yaklaştı.
Yukarıda, balkonun karanlığında dikilen Balamir’in bakışları, Berk’in Şüheda’ya doğru attığı her adımda daha da katılaştı. Gözlerindeki o tehlikeli parıltı ateşe dönüştü; göğsündeki dikişlerin sızısı, ruhundaki o devasa yırtıcıyı artık zapt edemiyordu.
Berk, elini yavaşça Şüheda’nın beline doğru uzattı. Şüheda’nın bedeni bir anlığına buz kesti; adamın dokunuşundan kaçmak, o elleri üzerinden söküp atmak için içinde tarifsiz bir dürtü şahlandı.
Omzunu hafifçe geriye çekerek Berk’in temeasından kaçınmaya çalıştı ama Berk bunu fark etmemiş gibi kızın kulak hizasına doğru eğildi.
Sıcak ve rahatsız edici nefesi Şüheda’nın tenine çarptı.
"İşte böyle... Bak, sakinleşmişsin," diye fısıldadı Berk, sesinde tırmalayıcı bir gururla. "Her zaman mantıklı olanı seçeceğini biliyordum. Sen benim eksik olan yanımı tamamlıyorsun Şüheda. Sen sakin ve mantıklısın, ben ise sen söz konusu olunca fazla hırslıyım..."
Şüheda bakışlarını adamın yüzünden kaçırdı. Çenesi titremesin diye dudaklarını birbiri üzerine bastırıyor, Berk’in fısıltısı kulağına döküldükçe üzerindeki o görünmez kafesten kaçmak için bedenini geriye doğru zorluyordu. Adeta fiziksel bir acı çekiyor, adamın nefesini teninde hissettikçe nefessiz kalıyordu.
Balamir, balkonun demir korkuluklarını o kadar şiddetle sıktı ki parmak boğumlarındaki deri bembeyaz oldu.
Berk’in Şüheda’nın kulağına eğilişi, kızın o çaresizce geriye kaçma çabası Balamir’in zihnindeki tüm şartelleri attırdı. Göğsü hızla kalkıp iniyor, kanı damarlarında zehir gibi dolaşıyordu. Bir adım atsa, o balkondan aşağı atlayıp Berk’in boğazına sarılacak raddeye gelmişti.
Berk en sonunda geriye çekildi, kızın bu tedirginliğini evlilik öncesi strese yorarak tatmin olmuş bir ifadeyle gülümsedi.
"Neyse," dedi saatine bakarak. "Babam da birazdan aşağı iner. Bu akşam yemeğe kalıyorsun. Malikânenin müstakbel hanımı olarak ailemizle aynı masada oturmanın vakti geldi."
"Hayır," dedi Şüheda hızla. Sesindeki kaçış isteğini gizleyememişti. "Bugün çok yoruldum Berk. Organizasyon, hazırlıklar, koşturmaca...
Evime gitmek istiyorum."Berk önce kaşlarını çatar gibi oldu ama Şüheda’nın yüzündeki o solgun ve bıkkın ifadeyi görünce üzerine gitmek istemedi. "Peki," dedi, kızın koluna hafifçe girerek. "Seni ben geçireyim. Evin önüne kadar götüreceğim, itiraz istemiyorum."Şüheda, adamın kolundaki eline tiksintiyle baksa da daha fazla olay çıkarmamak için sessiz kaldı.
İkili yavaş adımlarla malikânenin devasa demir kapısına ve park halindeki arabaya doğru yürürken, arkalarında—üst katın karanlık balkonunda—onları bir gölge gibi takip eden Balamir’in fırtınalı gözlerinden habersizlerdi. Balamir, onların her adımını gözleriyle biçerek bahçeden çıkışlarını izledi.
Rüzgâr, geniş göğsünü sıkan siyah gömleğini savuruyor; ama içindeki o alev alev yanan ateşi soğutmaya yetmiyordu. Berk’in Şüheda’nın kulağına eğilişi, kızın o adamın temasından kaçmak isterken kastığı o narin bedeni... Hepsi zihninde bir film şeridi gibi, her defasında daha da can yakarak dönüyordu.
Balamir, arkasındaki duvara sırtını yaslayıp başını geriye doğru attı. Gözlerini kapattı.Kendi sesi, zihninin derinliklerinden bir bıçak gibi saplandı kalbine.
“Ne yapıyorsun Balamir?” diye sordu kendine. Sesi kısıktı, içindeki o amansız hesaplaşmanın ilk darbesiydi bu. “Bu öfke kim için? Bu hazımsızlık, bu boğucu kıskançlık neyin nesi?”Ellerini yüzüne götürdü. Parmakları sertçe sakallarını kazıdı.
Beş yıl... Tam beş yıl önce, aralarındaki her şeyi arkasında bırakıp çekip giden kendisiydi. Şüheda’nın gözlerindeki o kırgınlığı, yalvaran bakışları hiçe sayarak, kendi kurduğu o karanlık dünyada kaybolmayı seçen Balamir’di.
Kimse onu gitmeye zorlamamıştı. Kendini korumak, onu kendi zehrinden uzak tutmak ya da Alaca ailesinin pisliklerinden kaçmak için... Sebep her ne olursa olsun, kapıyı vurup çıkan kendisiydi.
Gözlerini açtı. Bakışları, aşağıda boş kalan o nikâh masasına çakıldı."Gittin..." dedi fısıltıyla, çenesini kenetleyerek. "Onu o fırtınanın ortasında yapayalnız bıraktın. Şimdi ne hakla o masayı yakmak istiyorsun?"
Kendi içindeki bu amansız çelişki onu çıldırtıyordu. Beş yıldır rüyalarında bile dokunmaya kıyamadığı, kokusunu unutmamak için gecelerce kendiyle savaştığı kadın; şimdi kendi elleriyle terk ettiği o evde, en çok nefret ettiği adamın elini tutuyordu.
Ama asıl canını yakan Berk’in zaferi değil, Şüheda’nın gözlerindeki o donuk renkti. Kızın Berk’e olan nefreti, kaçış çabası, çaresizliği Balamir’in sırtına yüklenen en ağır vebaldi. Şüheda, Balamir’in bıraktığı o boşluk yüzünden bu kurtlar sofrasına yem olmuştu.
"Seni terk eden bendim..." diye mırıldandı Balamir, sol eli istemsizce dikişlerine kayarken. Göğsü körük gibi kalkıp iniyordu. "Seni o cehennemde yalnız bırakan bendim. Peki şimdi niye bu adamın sana dokunma ihtimali bile zihnimi parça parça ediyor? Niye kanım tutuşuyor?"
Soru basitti ama cevabı Balamir’in gururunu yok edecek kadar ağır ve yakıcıydı: Çünkü gidişi bir vaz geçiş değildi. Bir kaçıştı. Ve Balamir, terk ettiği kadına hâlâ ilk günkü gibi, köklerinden sökülmez bir tutkuyla bağlıydı.
Balkonun demirlerine son bir kez, tüm gücüyle bir darbe indirdi. Metalin çınlayan sesi geceye yayıldı.
Öfkesi artık sadece Berk’e ya da babasına değildi; asıl öfkesi, vaktiyle çekip giden ve bugün sevdiği kadını başkasının kollarında izlemek zorunda kalan kendi acizliğineydi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

93okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.