Sansürsüz Teklif kitap kapağı

17. bölüm / 25

Sansürsüz Teklif

Son sürat

Vaveyla Yazarı: Hezal Arcı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 25Şu an: Son sürat

Tersane Virajı, şehrin göğe uzanan o pırıltılı, cam kulelerinin nefesinin tıkandığı yerde başlardı; paslı sac levhaların, terk edilmiş dokların ve çürüyen gemi gövdelerinin birbirine yaslanarak can verdiği o gri sınır çizgisinde. Deniz, körfezin o kartpostal maviliğinden burada vazgeçerdi. Mazot kokan, çalkantılı ve dibi görünmeyen tekinsiz bir siyahlığa bürünerek, karaya her vuruşunda geçmişin kirini kıyıya kusardı. Haziran sonunun o çiğ güneşi, buradaki eski vinçlerin paslı demirlerine çarparak kırılıyor, etrafa parlak değil, adeta sanayi artığı, hastalıklı bir ışık saçıyordu.

Mavi Koleji’nin o steril, klostrofobik atmosferinden sızan ne kadar lüks varsa, bu terk edilmiş limanın etrafını bir ur gibi sarmıştı. Pahalı arabalar, arkası açık spor araçlar ve parlak jantlar, tersanenin un ufak olmuş beton zemininde, çürümüşlüğün tam ortasındaydı. Kolejin çocukları, üzerlerindeki açık mavi kampüs tişörtlerinin steril kollarını dirseklerine kadar kıvırmış, derinlikten yoksun bir heyecanla yerlerini almıştı. Birbirlerinin felaketini izlemekten doğan o uyuşturucu hazzın peşindeydiler. Herkesin elinde telefonlar vardı; ekranların soğuk ışığı, haziran sıcağının altında bile yüzlere tekinsiz, birbirinin aynı, ifadesiz birer maske yapıştırıyordu.

Kimse kimsenin gözüne bakmıyor, herkes sahneyi bir ekranın arkasından tüketiyordu.Berk, o uğuldayan kalabalığın tam merkezinde, omuzlarını arkasındaki lüks cipin kaportasına yaslamış bir halde duruyordu. Güneşin altında parıldayan sarı saçları ve o neşeli ama gözlerinin içi hiç gülmeyen, maskemsi çehresiyle, kendi kurduğu bu kumardan ne kadar büyük bir haz aldığını gizlemiyordu.
Parmaklarının ucunda çevirdiği anahtarlık her dönüşte metalik, ritmik bir ses çıkarırken, gözleri bir avcı gibi ağır ağır etrafı tarıyordu. Üvey kardeşinin o iki tekerlek üzerindeki ölümcül soğukkanlılığını, o kibirli ve yenilmez sanılan duruşunu çok iyi bilirdi. Bu yarışın Mert için nasıl bir intihar, nasıl geri dönülmez bir uçurum olduğunu görerek içten içe keyifleniyordu.
Balamir’in kusursuz imajının bu paslı betonların üzerinde parça parça olacağı anın sabırsızlığı, Berk'in dudaklarının kenarına ince, silik bir kıvrım kondurmuştu.Birkaç adım ötede, kalabalığın gürültüsünde boğulmamaya çalışan Buğra, gözlerini telefonunun ekranından ayırmadan Şüheda ve Banu’ya doğru eğildi. "Berk az önce mavi.itiraf sayfasından canlı yayın bağlantısını sabitledi," diye mırıldandı, sesi dalgaların uğultusuna karışıyordu.

"Bahisler bire beş Mert’in lehine kapatıldı. Kolej, o siyah motorun bu virajı dönemeyeceğinden emin. Kimse Balamir'e oynamıyor."Banu, Buğra’nın kelimelerini sanki hiç duymamış gibi, gözlerini doğrudan start çizgisinde bekleyen Mert’in o altı silindirli canavarına dikmişti. Yüzündeki o gerginlik, cumartesi gecesinden kalan o çiğ, iyileşmemiş acının üzerine aceleyle kuşanılmış çelik bir zırh gibiydi.
Dudaklarını birbirine o kadar sıkı bastırmıştı ki çizgisi silinmişti. Parmaklarını kot pantolonunun cebine o kadar sert sokmuştu ki tırnaklarının derisinin altına bıraktığı o ince sızıyı hissedebiliyordu. Bakışlarını yavaşça Buğra’ya çevirdi.

Gözlerinde ne bir tereddüt ne de bir acıma kırıntısı vardı. Ses tonunu adeta bir infaz emri gibi sabitleyerek konuştu: "O paraları Mert’in o şımarık suratına tek tek çarpacaklar Buğra. Balamir o virajı Mert’e mezar edecek. Göreceksin."Şüheda ise onların bu hırslı, intikam kokan konuşmalarının tamamen dışındaydı. Bu devasa, pas kokan demir yığınlarının ve uğuldayan kalabalığın arasında adeta rüzgarda savrulmamaya çalışan, köksüz bir dal gibiydi.

Buraya ait olmadığını, bu insanların dillerini konuşmadığını biliyordu. Bakışları, start çizgisinin hemen solunda, tersanenin derin gölgelerinin içinden bir hayalet gibi sıyrılan o parlak, simsiyah yarış motoruna kilitlendi. Metalin üzerindeki o karanlık asalet, Şüheda'nın göğsünde tarif edemediği bir daralmaya, geç kalmış bir korkuya sebep oldu.

Balamir oradaydı. Omuzlarındaki o ağır, neredeyse fiziksel bir yük gibi etrafına yayılan aurasıyla motorunun üzerine yerleştiğinde, üzerindeki o nizami ütülenmiş, steril açık mavi kampüs tişörtü bile onun o kuralsız, sınır tanımaz sokak ruhunu örtmeye yetmiyordu. Kumaş, gerilen omuzlarında yabancı bir yama gibi duruyordu. O gür, siyah kirpikleriyle çevrelenmiş simsiyah çekik gözleri, etraftaki telefon ekranlarının soğuk parıltılarını ya da o yapay yüzleri görmüyordu.

Bakışları, sadece önünde uzanan o keskin, ölümcül asfalta kilitlenmişti. O gözlerde ne bir korku kırıntısı vardı ne de insani bir tereddüt; sadece o üvey kardeşi Berk’le aynı çatı altında yaşamanın, o her köşesinden lüks ve sahtelik akan evde her gün aynı havayı solumanın getirdiği o köklü, amansız nefretin dondurucu sükuneti hüküm sürüyordu.O sırada kalabalık yavaşça yarıldı.

Alya, o her zamanki mesafeli, kibirli ve erişilmez adımlarıyla bariyerlerin hemen önüne kadar ilerledi. Üzerindeki tasarım keten ceket, bu paslı tersanenin çürümüş kokusuna meydan okur gibi ağır bir parfüm kokusu yayıyordu. Yüzündeki o soğuk, tiksinti dolu zengin maskesi, bakışları Balamir’in geniş omuzlarına çarptığı an ince bir çatlak verdi. İçten içe, bu varoş kokan tehlikenin içinde eriyen adamı ne kadar saplantılı bir şekilde arzuladığını kimse bilsin istemiyordu.

Gözlerini Balamir’den ayıramazken, hemen sağında duran Berk’in varlığını hissetti. Ama aralarındaki o gerilim düşmanca değil, aksine aynı sınıfa ait olmanın verdiği o zehirli, sarsılmaz bir ittifakın soğukluğuyla örülüydü.Berk, anahtarlığını parmağında çevirmeyi bırakıp Alya’nın izlediği noktaya, Balamir'in motoruna baktı.

Sesinde tehlikeli bir sakinlik vardı. "Bahisleri gördün mü? Kolej onun bu gün buraya gömüleceğinden emin. Sen ne diyorsun, hisselerini çekmek için geç kalmadın mı?"Alya, bakışlarını Balamir'in kaskından bir an bile ayırmadan, dudak kenarıyla hafifçe gülümsedi. Sesi, Berk'in kibrini besleyen cinsten, donuk bir netlikteydi.

"Ben asla yanlış ata oynamam Berk. Balamir’in o sokak hırsını hafife alıyorsun. Ama Mert kazanırsa... İşte o zaman seninle kutlamaya değer gerçek bir zaferimiz olacak."Berk, bu yanıttan aldığı güçle cipin kaportasından doğruldu, gözlerinde Alya'nın aristokrat duruşuyla beslenen o kibirli pırıltı daha da keskinleşti. "O zaman arkana yaslan ve izle. Çünkü bugün burada ikimiz de istediğimizi alacağız."Start çizgisinin sağ kulvarında ise Mert duruyordu. Mert, uzun gövdesiyle o kendi lüks, parlak yarış motorunun üzerine yerleşmeden önce kaskını kolunun altına aldı; bir güç gösterisi yapar gibi ağırdan alıyordu her hareketini.
Çenesindeki o beyaz bandaj, cumartesi gecesi havuz başında yediği o sert, kemik kıran yumruğun kanlı bir nişanesi gibi duruyordu hâlâ. Mert, etrafındaki kalabalığa yukarıdan bakan o çekik gözlerini bir anlığına Şüheda’nın üzerinde sabitledi.
O bakışta vahşi bir mülkiyet iddiası vardı.Mert, motorunun üzerindeyken yavaşça soluna, Balamir’e doğru döndü. İki motor yan yana geldiğinde aralarındaki mesafe bir metreden azdı. Egzozlardan çıkan o sıcak, benzinli hava bacaklarının arasında dalgalanıyordu. Mert, kaskını kafasına geçirmeden önce, yüzündeki o çiğ tebessümü genişleterek Balamir’e doğru eğildi. Sesi, motorların rölantideki bas uğultusunun arasından sıyrıldı. Kumarın gerçek rengi şimdi dökülüyordu ortaya."Bunun sadece o iki varoş kızın önünde diz çökme yarışı olduğunu sanıyorsan yanılıyorsun Balamir," dedi Mert, altındaki canavarı hafifçe gazlayarak. "Bu virajdan sağ çıkamazsan, o altındaki simsiyah motoru ellerimle alacağım senden. Ruhunu buraya bırakacaksın, demirini de bana."Balamir, bakışlarını asfalttan bir milim bile ayırmadı. Mert’in yüzüne bakmadı bile.
Sadece kaskının vizörünü ağır, mekanik bir hareketle aşağı indirdi. Karanlık camın arkasından gelen sesi, Mert’in tüm o şımarık kibrini bıçak gibi kesen, buzdan bir fısıltıydı."Motoru alabileceğini sanıyorsan, virajı dönebileceğine gerçekten inanıyorsun demektir Mert," dedi Balamir, sesindeki o dondurucu eminlikle. "Kaybettiğinde o motorun anahtarını bana değil, arkanda duran, adını ağzına almaya cüret ettiğin kızların ayaklarının dibindeki toza bırakacaksın. Özür dileyeceksin. Ve o çenendeki bandajla sağlam tek kemiğin olmayacak.
"Mert’in yüzündeki o hastalıklı gülümseme dondu, göz bebekleri bir anlığına titredi. Bu cevabı beklemiyordu. Hırsla kaskını kafasına geçirip vizörünü kapattığında, dış dünyayla bağ tamamen koptu.Tam o anda, tüm tersaneyi ve telefon ekranlarını sarsan o metalik ses yükseldi. mavi.itiraf sayfasının canlı yayın ekranının tam ortasına, herkesin telefonuna aynı anda düşen bir bildirim belirdi.
Ekranın üzerinde, yarışın hemen öncesine ait, simsiyah bir arka plan üzerine yazılmış kan dondurucu bir itiraf metni parıldıyordu. Telefonlerin bildirim sesleri, tersanenin paslı tavanlarında yankılandı. Kalabalık bir anlığına nefesini tuttu, gözler ekranlara kilitlendi. İtiraf, yarışın tüm seyrini değiştirecek o kirli sırrı asfalta kusuyordu.İti canavar motorun aynı anda attığı kükreyiş tersanenin paslı tavanlarında, çürüyen sac levhalarında yankılandı; ses, beton zemini titretti. Şüheda gözlerini kapattı, Banu yumruğunu sıktı, Berk ve Alya yan yana o büyük yıkımı bekledi. Ve siyah motor, altındaki ölümcül asfalta doğru pençelerini geçirdi.

Berk, iki canavarın tam ortasına doğru ağır, neredeyse törensel bir keyifle yürüdü. Pahalı ayakkabılarının tersane betonunda çıkardığı ritmik ses, birazdan kopacak felaketin habercisi gibiydi.
Elindeki parlak kırmızı fuları havaya kaldırdığında, tersanedeki o uğuldayan kalabalık, telefon ekranlarının arkasına gizlenmiş o fısıltı senfonisi bıçakla kesilmiş gibi sustu. Hava ağırlaştı; haziran sıcağının tam ortasında, geriye sadece iki makinenin senkronize, yırtıcı kükreyişi kaldı. Berk’in elindeki fular, rüzgarı delerek sertçe yere indi.Aynı saliseyle birlikte asfaltın üzerinde iki devasa, kapkara yanık çizgisi belirdi. Lastiklerden çıkan o çiğ, geniz yakan kauçuk kokusu havayı kaplarken Mert’in motoru, o muazzam beygir gücünün vahşetiyle ileri fırladı. İlk düzlükte milimetrik bir farkla Balamir'in önüne geçmişti.
Tersane Virajı’na doğru giden o dar sahil yolu, bir tarafı tamamen körfezin o paslı, mazot kokan sularına bakan keskin kayalıklarla doluydu; burada hata payı sıfırdı. Mert, motorunun o geniş gövdesini yolun tam ortasına bir duvar gibi sabitleyerek Balamir’in onu geçebileceği tüm boşlukları, tüm kaçış rampalarını acımasızca kapattı. Aynasından arkaya bakarken, arkadaki gölgenin rüzgarını ensesinde hissediyordu.

İlk keskin viraj, tersanenin o eski, terk edilmiş antrepolarının arkasında belirdiğinde hız göstergeleri çoktan insan refleksinin ötesini aşmıştı. Mert, arkasındaki motorun o yırtıcı feryadını dikiz aynasından izlerken, dudaklarındaki o küstah, çiğ tebessümü daha da büyüttü. Motorunu sert, milimetrik bir hamleyle kırıp virajı tam ortadan alarak Balamir’i kayalıklara, o sivri taşların üzerine doğru itti. İki motorun arasındaki mesafe birkaç santime kadar düşmüştü; iki metal gövde birbirinin sıcaklığını duyuyordu adeta.
Ancak Balamir fren pedalına dokunmadı bile. İçindeki o amansız nefret, parmaklarını gaz koluna daha da kenetledi; kolu sonuna kadar çevirdi. Siyah, parlak gövdeyi asfalta o kadar imkansız bir açıyla eğdi ki, kaskının vizörü neredeyse yerdeki çakıl taşlarına değecekti. Balamir'in motoru,
Mert'in sağındaki o dar, sadece ölümün sığabileceği tekerlek genişliğindeki boşluğa bir gölge gibi, fizik kurallarını hiçe sayarak sızdı.Mert aynasına baktığı o kritik salisede, Balamir’in o simsiyah silüetinin kendi gövdesine yapıştığını gördü. O an Mert’in gözleri öfkeden, o hiç yenilmeyen kibrinin sarsılmasından deli gibi döndü; kontrolü kaybetti, motorunu kasten ve vahşice sağa kırdı.Güm!Mert'in motorunun sağ tarafı,
Balamir’in sol koruma demirine büyük bir gürültüyle çarptı. Hızın saatte yüz elliyi geçtiği o ölümcül saniyede zaman yavaşladı, sesler boğuldu. İki motorun birbirine sürtünmesiyle havaya devasa, kör edici bir kıvılcım yağmuru fırladı; haziran güneşi o kıvılcımların altında söndü sanki. Balamir'in motorunun gövdesi bu vahşi darbeyle birlikte sola, uçurum kenarındaki paslı demir bariyerlere doğru tehlikeli, kontrolsüz bir şekilde yalpaladı.İşte o an, asıl felaket gerçekleşti.
Balamir’in sol ayağı, Mert'in motorunun sert metali ile kendi motorunun ezilen gövdesi arasında sıkıştı. Kemiklerin ve etin metal altında ezilme sesi, motorların kükreyişini yırtarak tersanenin duvarlarında çınladı. Tok, acımasız bir sesti bu. Balamir'in kaskının içindeki nefesi kesildi, acı sinir uçlarından beynine bir yıldırım gibi ulaştı ama gidonu bırakmadı.Şüheda uzakta, kalabalığın arasında nefesini tuttu; kalbi göğüs kafesinde bir kuş gibi çırpınmayı bıraktı, durdu. Dünyanın sesini duymuyordu artık, sadece Balamir'in o yalpalayışını izliyordu.
Balamir düşüyordu. O yenilmez, o karanlık silüet asfalta doğru kayıyordu. Berk bile arkasındaki lüks cipin kaportasından doğruldu; o her şeyi kontrol ettiğini sanan sinsi tebessümü yüzünde dondu, gözleri dehşetle açıldı.Fakat Balamir, acıyı ve ölümün o dondurucu soğukluğunu şehrin arka sokaklarındaki o kaçak yeraltı dövüşlerinde, izbe bodrum katlarının çıplak betonlarında çoktan öldürmüş, onunla pazarlığını bitirmiş bir adamdı.
Metalin etini ezdiği o saniyede gözleri anlık bir karanlığa gömüldü. Beynine hücum eden saf acı dalgası genzini yaktı ama gidona kenetlenen parmakları değil, kırılmaz iradesiydi. Motorun o vahşice yalpalayan gövdesini, tüm ağırlığını sağa vererek dengede tutmayı başardı. Dünyası sadece bir milisaniyeliğine altüst olmuştu ama pes etmedi.Siyah canavarın sol tarafı, yol kenarındaki o paslı demir bariyere büyük bir gürültüyle sürtündü. Bu kez yolun solundan, körfezin o dibi görünmeyen karanlık sularına doğru devasa bir kıvılcım şelalesi aktı. Boyası çizilen gövdeden kopan metal parçaları ve plastik kıymıkları haziran sıcağının altında havada fırlayarak birer şarapnel gibi etrafa saçıldı. Balamir,
Mert’in kendisini öldürmeye teşebbüs eden bu vahşi hamlesine, virajın tam en daraldığı o kör noktada gaz kolunu milim bile gevşetmeyerek cevap verdi. Ölüm korkusu olanlar frene basardı; Balamir’in ise bu dünyaya bırakacak hiçbir şeyi yoktu.Virajın çıkışındaki son düzlükte, iki motorun egzoz feryatları tersaneyi inletirken Balamir son bir hamleyle altındaki makineyi öne doğru fırlattı. Siyah motorunun dönen arka tekerleği,
Mert’in motorunun ön çamurluğuna ve gidon bağlantısına sürtünerek onu adeta biçti, dengesini kökünden sarstı. Mert, saatte yüz elli kilometreyi aşan bu hızda kayalıklardan aşağı uçmamak için panikle frene basmak zorunda kaldı. Kibri, parmaklarını o soğuk metale mahkum etmişti. Ancak bu ani fren, lüks motorun dengesini tamamen bozdu. Arka tekerlek betondan koptu; milyon liralık o parlak makine kendi etrafında acımasızca savrularak, tersanenin un ufak olmuş zemininde metalik çığlıklarla yerde sürüklendi. Mert, motorunun üzerinden sertçe fırlayarak beton zeminde metrelerce kaydı. Kaskı beton bloklardan birine çarptığında çıkan o tok ses kalabalığın nefesini kesti. Motor bir yanda, Mert diğer yanda, tersanenin tozu toprağı içinde hırpalanmış bir halde durabildi.
Mavi Koleji’nin o hiç yenilmeyen, dokunulmaz prensi, şimdi o nefret ettiği varoşların tozuyla besleniyordu. Balamir ise acıyı bir zırh gibi kuşanmıştı. O parlak siyah motorunun arka tekerleğini, ön frene asılıp debriyajı tokatlayarak havaya kaldırdı; bitiş çizgisini tek tekerlek üzerinde, rüzgarı ve arkasındaki o steril kalabalığın fısıltılarını yırtarak geçti. Motoru sert bir dönüşle durdurduğunda, tersane zemininde kapkara bir iz bıraktı.

Tersanedeki kolej kalabalığı buz kesmişti. Kimse nefes almıyor, kimse elindeki ekranı indiremiyordu. Berk, elindeki parlak kırmızı fuları yavaşça, neredeyse törensel bir soğukkanlılıkla kotunun cebine koyarken, yüzündeki o sinsi tebessüm yavaşça silindi.
Yerini, Mert’in o toz toprak içindeki motorunun enkazına bakarken hissettiği o karmaşık, tehlikeli ve nefret dolu bir hayranlığa bıraktı. Mert kaybetmişti. Kendi kibriyle birlikte, o parlak lüks motoru da artık Balamir’in ellerindeydi. Telefon ekranlarında, mavi.itiraf sayfasının canlı yayınındaki yorumlar saniyeler içinde binleri bulmuştu. Aristokrasinin o korunaklı, kusursuz vitrini bir kez daha, bu kez geri dönülemez bir şekilde parça parça olmuştu.

Balamir, motorunu sert bir yarım daireyle bitiş çizgisinin tam ortasına çektiğinde arka tekerlekten yükselen o yanık kauçuk dumanı, steril kalabalığın üzerine gri bir perde gibi indi. Motoru susturmadı. Altındaki makine rölantide, yaralı bir yırtıcı gibi derinden kükremeye devam ediyordu. Sol ayağından botunun içine sızan kan, motorun sıcak gövdesine damlayıp cızırdayarak buharlaşıyordu ama Balamir’in yüzünde acıya dair tek bir kas bile kıpırdamadı.Tersanedeki o mutlak sessizlik, yerini önce tek bir alkış sesine, ardından çığlık çığlığa yükselen tekinsiz bir uğultuya bıraktı. Mavi Koleji’nin çocukları, kendi prenslerinin tozun içinde sürüklenişini acımasız bir zevkle kutlamaya başlamıştı.
Telefon ekranlarının soğuk ışıkları, yerdeki enkazın ve Mert’in acınası silüetinin üzerinde birer projektör gibi parıldıyordu. Seyirciler için bu bir spor müsabakası değildi; bir ilahın düşüşünü canlı yayında tüketmenin getirdiği o uyuşturucu hazdı.Berk, elindeki fuları cebine koyarken adımları yavaşladı.
Gözleri yerdeki Mert’e değil, bitiş çizgisinde bir anıt gibi duran Balamir’e kilitlenmişti. İçindeki o hazımsızlık, boğazına oturan zehirli bir yumruğa dönüştü. Balamir’in bu paslı betondan, bu ölümcül tuzaktan yine hiçbir şey olmamış gibi sıyrılmasını, üstelik Mert’in milyon liralık o parlak prestijini elinden almasını sindiremiyordu. Asilliğin sokak karşısındaki ilk yenilgisiydi bu ve Berk, kendi kurduğu kumarın altında kalmanın o soğuk öfkesiyle dişlerini sıktı.
Alya ise bariyerlerin arkasında, parmaklarını demirlere o kadar sert dolamıştı ki eklemleri bembeyaz kesilmişti. Gözlerindeki o hayranlık, saniyeler içinde yerini yıkıcı bir hırsa bıraktı. Balamir’in altındaki makineyi tehlikeye atışını, ayağının ezilişini izlemişti. Ve tüm bunları kimin için yaptığını çok iyi biliyordu. Bakışlarını Balamir’den çekip birkaç metre ötedeki Şüheda’ya dikti. Alya’nın dünyasında Şüheda, bu paslı tersanenin zeminindeki toza eşdeğerdi.
Balamir’in o ucuz, o buraya ait olmayan burslu kız için kendini asfalta siper etmiş olması, Alya’nın o küstah kibrine indirilmiş en ağır darbeydi.Şüheda, kalabalığın attığı o vahşi çığlıkların ortasında, kulakları uğuldayarak ileriye doğru bir adım attı. Balamir’in motorunun altından sızan o koyu kırmızılığı görmüştü. İçindeki o daralma, buraya ait olmamanın getirdiği o yabancılık hissi, yerini Balamir için duyulan o ağır, suçluluk kokan bir borçluluk duygusuna bırakmıştı.
Banu ise tam aksine, omuzlarını dikleştirmiş, zaferin getirdiği o buz gibi gururla ayaktaydı. Gözlerinde ne bir acıma vardı ne de şaşkınlık. Cumartesi gecesinin intikamı alınmıştı ve Banu, kolejin o sahte duvarlarının nasıl yıkılacağını herkese gösteren bir general gibi mağrurdu.Mert, tozun ve tekerlek izlerinin arasından zorlukla doğruldu. Kaskını kafasından çıkarıp kenara fırlattığında, yüzündeki o aristokratik cila tamamen kazınmıştı. Çenesindeki bandaj açılmış, eski yaranın kanı yanağına sızmıştı. Ama asıl hasar ruhundaydı. Etraftaki telefon kameralarının ona yöneldiğini, mavi.itiraf sayfasının canlı yayınında kendi sonunun izlendiğini biliyordu.

Mavi İtiraf ❄️
Efe-Cc Okulun son haftaları mavi kolejinde dehşet verici şeyler yaşanıyor, Mert Vural kaybetti. beyler bahisler yattı. daha da kötüsü Burslular okulu ele geçirdi.
Sezin_11G 🫵🏻 Balamir sen şaka mısın? Merte haddini bildirmek nasıl bir krallık 🫅 Okul hiç bitmese
Çariçe77 😹 Hızlı ve öfkeli ateş hattı rıhtım yaklaşanı yakıyor Alyaya bakın gizli tutkusu gün yüzüne çıktı öfkeni rahat bırak tatlım. 🥰
Mavi itiraf# yaklaşan savaş# mezunlar tutulması# Şova bak dehşet# Burslu şerefi#

Balamir motorun üzerinden inmedi. Sağ ayağıyla motoru dengede tutarken, kaskının vizörünü kaldırdı. Simsiyah çekik gözleri, Mert’in üzerindeki mülkiyet iddiasını çoktan silmiş, geriye sadece infazı bekleyen bir mahkum bırakmıştı. Sesi, etraftaki o gürültülü kalabalığı tek bir hamlede susturacak kadar kısık ama ağırdı."Bedelini öde, Mert."Mert, etrafını saran meraklı kalabalığa baktı. Kimse ona yardım etmek için hamle yapmıyordu; Berk bile sadece izliyordu. Kumarın kuralı basitti ve kolej, kaybedeni asla sahiplenmezdi.
Mert, derin bir nefes almaya çalıştı ama göğsü kibrinin ağırlığıyla daraldı. Ağır adımlarla, sanki her adımda ruhundan bir parça betona gömülüyormuş gibi Banu ve Şüheda’nın durduğu noktaya doğru yürüdü.Tam önlerinde durduğunda, başını kaldırmak hayatında yaptığı en zor şeydi. Karşısında duran iki kızın, o her gün okul koridorlarında görmezden geldiği, yukardan baktığı o iki yüzün netliği karşısında ezildi. Gözlerini Şüheda’nın ürkek ama dik bakışlarına sabitledi."Özür dilerim," dedi Mert. Sesi pürüzlüydü, o alışılagelmiş emredici tonundan uzaktı.
Kelimeler boğazından çiğ bir et parçası gibi döküldü. Kalabalık bu anı sabitlemek için telefonlarını biraz daha yaklaştırdı. "Cumartesi gecesi için... ve bugün için. Özür dilerim."
Banu, Mert’in bu düşüşünü bir ödül gibi izlerken, Şüheda sadece yutkundu. Mert, cebinden motorunun metalik logolu o ağır anahtarını çıkardı. Parmakları titriyordu. Anahtarı Balamir’e uzatmadı; onun yerine, Balamir'in yarıştan önce söylediği gibi, Şüheda ve Banu’nun hemen önündeki o tozlu beton zemine, ayaklarının dibine bıraktı.
Metal anahtarlığın betona çarparken çıkardığı o ince cayırtı, tersanenin paslı sacları arasında bir infaz baltası gibi yankılandı. Anahtar, Şüheda’nın bez ayakkabısının hemen ucunda, tersanenin gri tozu ile Balamir’in botundan sızan taze kanın birleştiği o sınır çizgisinde durdu.
Mert, parmaklarının ucundan kayıp giden o milyon liralık prestijin ardından yere bakarken, şakaklarındaki damarlar öfkeden dışarı fırlayacakmış gibi gerilmişti. Yüzündeki o kusursuz salon beyefendisi imajı ortadan ikiye çatlamıştı. Sesi o kadar derine ve kısık bir frekansa çekti ki, etraftaki motor uğultusu bile o fısıltının altında ezildi."Bu paslı demirleri iyi koru Balamir," dedi Mert, sesi zangır zangır titreyen bir tel gibi pürüzlüydü. "Seni kendi çamurunda boğacağım."
Balamir, sol bacağından yukarı doğru tırmanan o vahşi, zonklayıcı acıya rağmen motorun üzerinde taştan bir heykel gibi dik duruyordu. Kaskının vizörünü kaldırdığında, o simsiyah çekik gözlerinde en ufak bir zafer şımarıklığı yoktu.
Mert’in yanağından sızan o çiğ kan sızıntısına bakarken sesi pürüzsüz, sakin ve dondurucu bir netlikteydi:"Yeri ve zamanı geldiğinde, Mert," dedi Balamir, gözlerini bir milim bile kırpmadan. "Bu kibrin un ufak olacak."
Alya, Mert’in Balamir’e doğru hamle yapmak için kasılan o uzun gövdesini, parmaklarını ceketinin kumaşına geçirerek geriye çekti. Mert’i korumak için değil, bu aristokratik yıkımın daha fazla ekrana meze olmasını engellemek için hareket ediyordu. Ancak Alya’nın o porselen maskesi de çoktan un ufak olmuştu.
Gözleri, Balamir’in hemen arkasında duran Şüheda’ya kilitlendi. Bakışlarındaki o sınıfsal tiksinti, tersanenin mazot kokusunu bile bastıracak kadar keskindi. Balamir’in o buraya ait olmayan burslu kız için kendini asfalta siper etmiş olmasını, kendi varlığına indirilmiş en ağır darbe sayıyordu.
Alya, sesini sadece dördünün duyabileceği o buzdan frekansa sabitleyerek konuştu:"Vural ve Yılmaz isimlerinin ağırlığını bir olayla silebileceğinizi sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz," dedi, gözlerini kırpmadan Şüheda’nın gözlerinin içine bakarken. Sesi hiç yükselmedi, aksine bir nezaket gibi döküldü dudaklarından ama her kelimesi bir neşter gibi keskindi.
"Arkana saklanacak hiçbir gölge kalmadığında, neye uğradığını şaşıracaksınız. Hep birlikte izleyeceğiz."Mert, kaskını parmaklarının arasında ezercesine tutarak, Alya’nın o soğuk yönlendirmesiyle Berk’in cipine doğru yürümeye başladı. İkisi, aşağılanmış aristokrat girdabını da peşlerine takarak kalabalığı yararken, Mavi Koleji’nin o şımarık çocukları yavaşça geri çekiliyordu.
Tam o anda, alandaki herkesin cebindeki telefon aynı anda, senkronize bir şekilde yeniden titredi. mavi.itiraf o infaz metnini ekranların tam ortasına, o kaosun göbeğine bıraktı. Bildirim sesleri tersanenin paslı saclarında adeta bir cayırtı senfonisi gibi patladı:

Kutsal Kan Asfalta Damladı. 🏁🔥Mavi Koleji’nin yenilmezlik efsanesi, Tersane Virajı’nın paslı demirlerinde can verdi. Balamir, Mert Vural’ın milyon liralık kibrini virajın tozuna gömerek saltanatı yıktı. Ancak saray çevrelerinden sızan ilk fısıltılar çok daha karanlık: Vural ve Yılmaz aileleri bu aşağılanmayı sadece bir yarış kaybı olarak görmüyor. Bu bir prestij suikastıdır.Savaş artık sadece okul koridorlarında değil, o kapalı kapıların arkasındaki karanlık odalarda devam edecek. İtibar, geri alınması en kanlı olan şeydir. Hazır mısınız?

Tersanede tam bir sessizlik hakim oldu. Telefon ekranlarındaki bu soğuk tehdit, Kolej çocuklarının yüzündeki o uyuşturucu hazzı bir anda korkuya bıraktı. Herkes çılgın gibi fısıldaşarak, arabalarını çalıştırıp toz bulutları arasında alandan kaçarcasına uzaklaşmaya başladı. Aristokrasinin o korunaklı vitrini parça parça olmuştu ve sistem kendi çocuklarını bile kusmaya hazırdı.Banu, elindeki telefonun ekranını yavaşça kapattı.
Gözlerinde, Mert'in o dağılan imajını görmenin getirdiği o soğuk, hırslı tatmin vardı. "Bitti," dedi Şüheda’ya doğru. Sesi düzdü. "Mert o dokunulmazlığını bu betonun üzerinde bıraktı işte."Buğra, elleri ceplerinde, tersanenin çıkışına doğru yönelen birkaç spor arabanın çıkardığı tozu izliyordu. "Hiçbir şey bitmedi," diye mırıldandı, arkasını dönüp yavaş adımlarla eski antreponun gölgesine yürürken. Banu da Şüheda’nın kolunu hafifçe sıkarak Buğra’nın peşinden gitti.
İkisi uzakta, paslı sacların altında beklemeye başladı.Berk, cipinin kapısına yaslandığı yerden doğruldu. Ağır adımlarla, yerdeki çakıl taşlarını ezerek Balamir’in yanına kadar yürüdü. Gözleri Balamir'in botundan sızıp betona yayılan koyu kırmızı kana kaydı, ardından üvey kardeşinin o ifadesiz yüzüne baktı. Yüzündeki o sarışın tebessüm donuklaştı.
"Mert'ten çok daha büyük bir duvar bulacaksın karşında, Balamir," dedi Berk, sesi dondurucu bir sakinlikteydi. "Özellikle de yanındaki bu fazlalık için hiçbir yer güvenli olmayacak."Balamir, toza düşen anahtarı sol eliyle yerden alırken Berk’e dönmedi bile. Sadece dikiz aynasından üvey kardeşinin o temiz yüzüne baktı. “Kendi işine bak Berk ben asla kaybetmem” Çene kası milimetrik bir hareketle kasıldı. Berk hafifçe güldü, omuz silkti. Arkasını dönüp cipinin kapısını açtı. Motorun homurtusu tersanedeki son kalabalığı da peşine takıp uzaklaşırken, geriye sadece un ufak olmuş beton tozu kaldı.
Tersane tamamen sessizliğe gömülmüştü.Şüheda, kalabalığın dağılmasıyla birlikte adımlarını hızlandırarak Balamir’e doğru koşar gibi iki adım attı. Aralarındaki o mesafeli duruş, yerdeki o koyu kırmızılığı, botun kenarından sızan taze kanı görmesiyle tamamen yok olmuştu. Gözleri korkuyla açıldı, sesi tersanenin boşluğunda titreyerek çıktı:"Balamir... İyi misin?" diye sordu, bakışları çaresizce adamın ezilen bacağına kayarken.
Sesindeki o ürperti, o ana kadar tuttuğu tüm nefesin dışarı taşması gibiydi. "Çok kan var. Yürüyemiyorsun."Balamir, sol bacağına binen o ağır yükün zonklamasına rağmen yerinden milim kıpırdamadı. Yüzü taştan bir duvar gibiydi, acıyı tamamen reddediyordu ama Şüheda’nın o titreyen sesini duyduğunda, o simsiyah çekik gözlerindeki sertlik milimetrik bir an için kırıldı. Bakışlarında ilk kez öfkenin ötesinde, Şüheda’yı sakinleştirmek isteyen saklı bir sızı belirdi."İyiyim," dedi Balamir, sesi her zamankinden daha kısık ve pürüzlüydü. "Korkma."
Şüheda adımlarını milim geri çekmedi; aksine, aralarındaki o görünmez mesafeyi tamamen yok ederek Balamir’in tam önünde durdu. Bakışları, adamın simsiyah çekik gözlerinden bir an bile ayrılmıyordu."Korkmuyorum," dedi Şüheda, sesi tersanenin tüm o paslı geçmişine meydan okur gibi buz gibi bir netlikle çıktı. “senin kazanacağını hissediyordum, asla pes etmezdin neden her şeyi bu kadar zorlaştırıyorsun kendini tehlikeye atarak”
Balamir, işittiği bu sarsılmaz inancın ağırlığıyla bir anlığına duraksadı. Sol bacağından yukarı doğru tırmanan o vahşi, zonklayıcı acı bile Şüheda’nın bu cümlesi karşısında etkisini yitirmişti. Dişlerini birbirine kenetlemeyi bıraktı. O simsiyah çekik gözlerindeki dondurucu sükunet ilk kez tamamen dağıldı; yerini Şüheda’yı içine alan, kor gibi sıcak ve tehlikeli bir sızıya bıraktı.Balamir, hayatında ilk kez birine içindeki o karanlığı tamamen açmak, o koridorda aslında neyi korumaya çalıştığını çiğ bir dürüstlükle itiraf etmek ister gibi Şüheda'ya doğru ağır bir adım attı. Dudakları milimetrik bir hareketle aralandı, içindeki o saklı kelimeler tam dilinin ucuna gelmişti ki...
Gözleri, Şüheda’nın omzunun üzerinden arkaya, eski antreponun gölgesine kaydı.Gölgenin içinde sessizce duran Banu ve Buğra’nın bakışlarını fark ettiği o salise, Balamir’in yüzündeki o açılan gedik sertçe kapandı. Taş duvar yeniden örüldü. Söylemek üzere olduğu her şeyi, o tekinsiz itirafı boğazından aşağı geri iterek yutkundu. Bakışlarını Şüheda’dan kaçırıp motorun gidonuna sabitledi ve söylemekten vazgeçtiği o kelimelerin yerine sadece derin, pürüzlü bir nefes bıraktı. Kaskını tekrar motorun gidonuna astı ve makineyi aniden ateşledi. Siyah canavarın attığı o yırtıcı kükreyiş, tersanenin paslı tavanlarında yankılandı.
Siyah motorun egzozundan çıkan o son çiğ yalaz, haziran karanlığına karışıp yok olduğunda, tersaneyi o bildik mazot ve çürümüş deniz kokusu yeniden teslim aldı.
Balamir’in botundan beton patikaya sızan o kırmızı çizgi, un ufak olmuş tozun üstünde taze bir yara gibi parıldıyordu. Şüheda, motorun arkasından kalkan toz bulutunun içinde, o kırmızı izi gözleriyle takip ederek bir anlık bir heykel gibi kalakaldı.
Uzakta, eski antreponun gölgesinde duran Banu ve Buğra, adımlarını senkronize bir yavaşlıkla ileriye doğru attı. Ayakkabılarının altındaki çakıl taşlarının ezilme sesi, rüzgarın uğultusuna karışıyordu. İkisi de Şüheda’nın birkaç adım arkasına gelene kadar tek bir kelime bile etmedi; kolejin sahte parıltısından sızan o tekinsiz sessizlik, şimdi buradaki paslı sacların altında kendi ağırlığını yaratıyordu.Buğra, ellerini kot pantolonunun ceplerinden çıkarmadan göz ucuyla yerdeki o metalik logolu anahtara baktı.
Mert’in hırsla fırlattığı, şimdi ise toza batmış o ağır metale. Sesi, etraftaki o terk edilmiş vinçlerin demir soğukluğundaydı."Balamir o anahtarı yerden alırken Mert’in ruhunu da o betonun altında bıraktı," dedi Buğra, bakışlarını anahtardan çekip uzaktaki şehrin parıldayan cam kulelerine dikerek.
"Ama Vural ailesi o anahtarın buradaki çamura gömülmesine izin vermez. Yarın o koridorların havası değiştiğinde, ilk nefes alamayacak olan kim, hepimiz çok iyi biliyoruz.
"Banu, Buğra’nın kelimelerini sanki çok önceden ezberlemiş gibi donuk bir ifadeyle dinledi. Omuzlarındaki o çelik zırh, cumartesi gecesinin öfkesiyle daha da katılaşmıştı. Adımlarını Şüheda’nın hemen yanına kadar getirdi ve gözlerini doğrudan kızın o tedirgin çehresine sabitledi. Ses tonu, bir teselliden ziyade, yaklaşan o sinsi fırtınanın haritasını çizer gibi mesafeli ve ağırdı.
"Mert o toza diz çöktü ya, gerisi umurumda değil Buğra," dedi Banu, rüzgarın yüzüne savurduğu saçlarını tek bir hamleyle arkaya iterek. "Alya istediği kadar kurulsun tikileri peşinde toplasın, umrumda değil Balamir bu gece o dokunulmazlık vitrinini tek bir virajda indirdi aşağı. Şüheda’nın arkasında kimin durduğunu ikisi de gözleriyle gördü."Şüheda hâlâ derin bir şokun içindeydi, bakışları yerde, Balamir’in aksayarak yürüttüğü o motorun bıraktığı izde asılı kalmıştı.
Banu’nun bu gururlu, intikam kokan kelimelerine cevap vermedi. İçindeki o köksüzlük hissi, az önce Balamir’in tam gözünün içine bakarken yarım bıraktığı, söylemekten vazgeçtiği o kelimelerin ağırlığıyla daha da büyümüştü.
Buğra yavaşça yürümeye devam etti, adımları onları tersanenin o tekinsiz çıkış kapısına, şehrin parıltılı sınırına doğru götürüyordu. Başını hafifçe arkaya çevirip ikisine baktı.
"Yeter artık bunları bir kenara bırakalım her şey çoktan geride kalmaya başladı bile migdeme kramplar giriyor her detayla birlikte”
Şüheda adımlarını durdurdu. Banu ve Buğra da gayriihtiyari ona bakarak bekledi. Kız, titreyen parmaklarıyla cihazı pantolonunun sıkı cebinden çıkarıp ekranı yüzüne doğru kaldırdı. Ekranın tam ortasında, bilinmeyen bir numaradan gelen, gizli ve doğrudan tek bir satır parıldıyordu.
"Bu gece hazır ol ve beni bekle."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

84okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.