Kızıl Vasiyet kitap kapağı

18. bölüm / 29

18.Bölüm: Kendimle Direnişim

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 29Şu an: 18.Bölüm: Kendimle Direnişim

Almira'nın dünkü söylediklerini dikkate aldığım için, üzerime straplez beyaz mini bir elbise giydim. Elbette bu elbise altına topuklu ayakkabı giymeliydim. Ama bunu normal bir hayata sahip olan kız yapar, benim gibi bir canavar değil. Çok nadir anlarda giyerdim topukluyu, ve sonucunda da onları elime alıp yalın ayak yürürdüm. Tepkiler üzerimde olursa, burada daha fazla kalamazdım. Tüm bunları düşünürken, yatağımın yanındaki komodinin üzerindeki telefonumun titreşimiyle; oraya döndüm. Simay'ın aradığını görünce, istemsizce kaşlarımı çattım.
"Efendim?"
"Seni bir gün boş bıraktık diye, beni almaya gelemeyeceğini düşünmedim."
Dudağımın bir köşesi kıvrılırken, aklımdakileri söylemek için elime fırsat geçti.
"Ben sadece, çiçeği burnunda çifti rahatsız etmek istemiyorum; anlarsın ya..."
Simay telefonun arkasından çığlık atarken, kulağımın sağlığı için; telefonu uzakta tuttum.
"Ne çifti aptal ibibik! Gelirsem o kızıl kafanda saç bırakmam bak!"
"Ay! Ucuz sarışın, seninle muhatap olamam, geliyorum ama seni ait olduğun yere bırakmak için."
"Sargın'ın yanı falan dersen, suikastçı falan dinlemem öldürürüm seni."
"Yok be! Anlamak istediğin gibi anlama hemen. Çingenelerin kucağına bırakcam seni."
Ben kahkaha atarken, Simay telefonu yere fırlatmış olacak ki; telefonun yere çarpma sesinden sonrası kesildi. Bugün berbat olacaktı değil mi? Simay ve Sargın, Almira ve Savaş... Ne kadar sorunlarım var benim? Aynanın karşısına geçip, beyaz; düz sporlarımı giydim. Elime gelen ilk küçük çantayı alıp, içine telefonu da atıp; odadan çıktım. Dudaklarımı çok fazla kuru hissedince yeniden odaya döndüm. Kendiliğinden kırmızı olan dudaklarıma balmımı sürüp, yüzümü inceledim. Beyaz tenimden midir bilinmez, göz altlarım hiç bir zaman mor olmazdı. Gözlerim, çekik ve koyu mavi renkteydi. Bunları ortaya çıkaracak kadar uzun, doğuştan kıvrık kirpiklerim vardı. Neden makyajdan uzak durduğum da, apaçık belliydi işte. Evden çıkar çıkmaz elimdeki çantada telefon yine titreşince, bu sefer elime sinirle aldım. Arayanın, büyükbabam olduğunu görünce tebessüm ettim.
"Ooo! Güneşim de doğmuş benim. Nabersiniz beyefendi?"
"Prensesim nasılsa öyleyim. Geliyor mu, küçük Gelincik bugün?"
Normalde başkası bana böyle hitap etse, muhtemelen yüzümü ekşitirdim ve bunun çocukça olduğunu düşünürdüm. Ama o söyleyince, yeryüzündeki en şanslı insan gibi hissediyordum kendimi. Yüzümdeki tebessümle arabaya binip, yola çıktım. Bunu yaparken kendimi ucundan, Savaş'a benzettiğim için de korktum.
"Sen gel dersin de gelmez miyim ben? Yoldayım şimdi, gelirsem görüşürüz!"
"Dikkat et, güzel kızım!"
Telefonu kapatıp, yan koltuğa fırlattıktan sonra hıza yüklendim. Simay'la evimizin arası on dakika kadar olduğu için, evini görünce yavaşladım. Kapıda tahmin ettiğim görüntü vardı. Arabayı durdurup, aşağı indim.
"Ya kızım sen salak mısın? Biz sevgiliyiz, seni elbette ben alacağım evinden."
"Ya sevgiliyiz demesene! Ben dün sarhoştum ve sende bundan faydalandın."
"Simay oradan bakınca, sabır taşına mı benziyorum?"
"Alakası?"
"Sabır Rabbim! Gelsene güzelim arabaya. Bak Kıran, ikimizi de burda bırakıp gider birazdan!"
Gözüm istemsizce arabaya kaydı. Üzerinde, siyah gömlek vardı bugün. Gerçi normalde de hep siyah giyiyordu. Gömleğin kol kısmını katlamıştı. Sağ elinin üzerindeki, akrep dövmesine kaydı gözlerim. Neden hiç bir yerinde başka dövme yokken, sağ elinin üzerinde böyle bir dövme vardı? Sağ elini cebine koyunca, ona ters ters bakıp; Sargın ve Simay'a döndüm. Üçü de tek tipti sanki. Sürekli siyah gömlek ve kumaş hafif geniş pantolon. İtiraf etmek gerekirse, üçüne de yakışıyordu.
"Kızım! Bak sinirleniyorum."
"Ne olcak?"
"Bu! Yeter artık, deniz olsa taşar; taş olsa ortadan ikiye yarılır!"
Simay'ı tek hamlede omzuna atınca, bu haline bulaşmak istemediğim için; Sargın'a yol verdim.
"Aptal, ucube! Ya, komşulaaarr! Yetişin ayol! Kaçırıyorlar beni!"
"Kızım yeşilçam filmine küçükken çok mu maruz kaldın be? Hem bu cırtlak ses ne?"
Simay'ı arabaya atınca, Sargın kafasını kaldırıp bana baktı. Ona sadece hafif bir tebessümle karşılık verip, arabaya bindim.

∞∞∞
Şirkete geldiğimde direkt odama çıktım. Kaan ortalarda yoktu. Sebebinin Sargın olduğunu bildiğim için, sorma gereği duymadım. Bir kaç çizime göz attığımda, bunların yetersiz olduğunu düşünüp çöpe attım. Kapımın tıklanmadan açılmasıyla, sertçe oraya döndüm. Babam sırıtarak, masamın karşısındaki koltuğa ilerledi. Kendini koltuğa bırakıp, öylece yayıldı.
"Babam nerede?"
"Hakan Bey'in nerede olduğunu bildiğinizi düşündüğüm için, konuyu tartışmaya kapatıyorum."
"Çok zeki ve hazır cevap bir kızsın. Seni araştırıyorum Alev... Ama doğru konuşmak gerekirse, hakkında hiç bir bilgi bulamadım!"
Ellerini dizinin üzerinde birleştirip, öne doğru uzandı. Gözlerini korkusuzca ve meydan okurcasına gözlerime dikti. Bu durumda asla köşesine çekilecek ben olmayacaktım. Bende aynı şekilde masanın üzerinde ellerimi birleştirip, öne doğru uzandım.
"Sarp Bey ne kadar güçlü olduğunuz, açıkça ortada. Ama bu gücün kaynağı da öyle. Sizin yerinizde olsam birini araştırmadan önce, onu derinden incelerdim. Çünkü ben hiç ama hiç göründüğüm gibi biri değilim. Şimdi elinizde bir zar tutmuşsunuz siz ve inatla yedi gelmesini bekliyorsunuz! Lütfen pençelerinizi benim üzerimden çekin, aksi takdirde oyuna bende dahil olurum. Ve ben siz gibi değilim! İstersem o zar yedi de gelir sekizde..."
Kaşları havada, bir süre söylediklerimi sindirdi. Ardından ayağa kalkıp, masama geldi. Ellerini, hâlâ havada birleşik ellerime, paralel şekilde masama bıraktı.
"Sandığımdan çok daha fazla olduğunu biliyorum. Ve seni davet ediyorum oyunuma Minik Silahşör!"
"Oyununuza zevkle girerim... Söylediklerimin dağ gibi arkasında durarak hemde!"
Kafasını sallayıp odadan çıktı. İlk bir kaç saniye sakin kalmak için, gözlerimi kapatıp nefes aldım. Aldığım nefesi içimde tuttum. Sonra sıkıntıyla verip, masanın üzerindeki koca bibloyu tek elimle duvara fırlattım. Çığlık atmadım, ama içimde binlerce kez haykırdım. Kendimle direnişim burada bitti... İpler kopmuştu, öz babam tarafından bir savaşa davet edilmiştim ben az önce. Elime geçen her şeyi karşıdaki duvara fırlatmama rağmen, içimdeki öfke dinmiyordu. Gözümün önüne kısa bir an eğitmenim geldi, ilk vurulduğum an geldi... Bu öfke bedenimi daha çok yakarken, fırlatacak bir şey kalmadığı için, masanın ucundan tutup; odanın bir köşesine fırlattım. Kapı açılıp kapandı ama ben kim geldi bilmiyordum. Daha doğrusu göremiyordum. Bedenimin beni taşıyamadığını hissedip, öne doğru düşüyordum ki; biri belimden yakaladı. Kulağıma yine aynı şey fısıldandı...
"Yine diz çöküyordun!"
Odada kim var? Neden bu ses yine böylesine kalın? Yine oydu değil mi? Yine X...
"X... İnsan en büyük savaşını silahla değil; kimseye göstermediği tarafıyla veriyormuş biliyor musun? Bana büyükbabam söylemişti bunu... Henüz 17 yaşındayken hemde..."
"Neden kabul ettin Kızıl? Onu bir an önce öldürmemi istiyorsun değil mi? Ölecek o halde..."
"Onu... Ben..."
Yine ağlayamadığım için, hıçkırık içinde kalmıştım. Kafamı yana çevirip, boyu benden uzun olan adamın gözlerine baktım. Ona tebessüm edip, yine kendimi bir nöbetin kucağına bıraktım...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

40okunma 20beğeni 5yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…