7. bölüm · Karma: Tamamlanamayan kader
Yanlış Zamanda Doğan Doğru His
“Tiyatro salonunun önündeyim. Gel de bazı yarım kalan şeyleri konuşalım. Kaybettiğin iddia gibi:)
Not: Kimseye söylemek yok ama unutma!”
Güzel günümü mahvetmeye yemin etmiş Akel, mesaisine başlamıştı. Kahvaltıyı geçtim, kargalar daha ekmek almaya bile gitmedi! Neyin acelesini yapıyorsun! Bu çocuk, benim sabrımı zorluyordu. Görüldü atıp yürümeme devam ettim. Alp, neyse ki henüz erken olduğundan çocuklara merhaba demek için sınıfa gitmişti. Bu sefer de yan yana görse kesinlikle inanmazdı.
Kapının önünde telefonuyla oynayan Akel’in yanına gittim. Oldukça nazik ses tonumla döver gibi sordum. “Hadi. Söyle, ne istiyorsun?”
Telefonu kapatıp cebine attı. Gözlüğünü çıkarıp “Sana da günaydın. Sağ ol, sen nasılsın?” gevşek gevşek güldü.
“Senin mesajını görene kadar süperdim… Sadede gel!” iddia yüzünden sinirliydim ona.
Çenesini dikleştirip göğsünü kabarttı. Zaten iki metrelik adamdı; böyle de durunca yanında karınca gibi duruyordum. “Tiyatrodaki tüm provaları benimle yapacaksın. Ali’yle değil.”
Bir an boş boş baktım. “Yanında da ayran olsun mu? Hatta bekle. Hocayla konuşayım, Ali’nin yerine seni alsınlar.” İki katım olması, dediklerine eyvallah çekeceğim anlamına gelmiyordu.
“Sözünde durmayacaksan baştan girmeseydik iddiaya.” ukala bir tavırla söyledi.
“Sana da iddiaya giren aklıma da öyle güzel kelimeler var ki içimde. Görsen aklın şaşar.” derin nefes alıp dişlerimin arasından homurdandım. Çok küfür etmeyen ben bile içimden saydırmaya başladıysam Alp, benim yerimde olsa kim bilir ne yapardı. Kendisi bu dalda çığır açmış, hatta üstat sayılırdı.
“Bence şimdi söyleme. Tiyatro gününe sakla. İçindeki güzel sözler ya katlanacak…” güzel sözler, derken hayali tırnak işareti yaptı “ya da bunun için bana teşekkür edeceksin.” Hindistan’daki Gurular bile bunu görse sessizlik yeminlerini bozar, küfrederdi. Mevlana’m görse sen gelme, derdi.
“Hangi günahın bedelsin sen ya? Kesin sınavdaki kopyaların…” bir gün, bu haltların bir bedeli olacaktı elbet. Ama bu çok ağırdı be. Bana da yazıktı…
“Ders çıkışı beraberiz, unutma. Provalara başlamak lazım.”
Elimi hayır der gibi sallayıp “Bugün olmaz, işim var.” atıldım birden.
“Hmm... Bir düşüneyim. O zaman küçük bir şey isteyeceğim. Kazananın kuralları emirdir.” adamdaki rahatlık şalvarda yok.
“İçimdeki küfürler el ele tutuşup sana koşuyor. Biliyor musun?” sinirimi kontrol altına almak için nefes egzersizi yaptım. “Tamam, kabul!” Yanında kaldıkça bir şey istemeye devam edecekti. Fırsatçı herif!
İçeride Ali ve alt sınıftan birkaç öğrenci vardı. Sahnenin yanındaki kâğıtlara gömülmüş, ten rengiyle uyum sağlayan beyaz kolona yaslanan Ali’nin yanına gittim. “Günaydın. Nasılsın?”
Gözlerini, elindeki kâğıtlardan çekip baktı. “Günaydın. İyi. Sen nasılsın?” sordu sakin tebessümleyle.
“İyilik… Ezber geçtin mi ilk kısmı?” konuşmayı devam ettirmek adına aklımdaki ilk soruyu sordum.
“Sence ezbere gerek var mı? Senaryo şekline sokmak için en az yüz kere okumuşumdur. Benim olmayan kısımlar dâhil ezberimde.” gülerek yanıtladı. “İstersen hoca gelene kadar bir prova geçelim?”
Akel aklıma geldi. İddiayı bozarsam yeni ceza gelecekti. Ama şu an burada yoktu. Nereden bilecekti ki. Elinden kâğıtları alıp ilk cümleme baktım.
“Hiç değişmeyen Karen âdeti… Ezberden bir şey söyleyecekse ilk cümleye bakmadan asla konuşamaz.” Bunu çok az kişi bilirdi ve onun bilmesi ayrı bir hoşuma gitmiş, bütün sinirimi alıp götürmüştü.
Birkaç replik geçmiştik ki Akel girdi içeri. Ona baktığımda eliyle gel işareti yaptı. Sabır çekip Ali’ye baktım. O da fark etmişti. “Kusura bakma. Gitmem gerek.” mahcup bir şekilde söyledim.
“Sorun değil.” sıcak gülümsemeyle karşılık verdi. Ama Akel’e baktığında yüzü sertleşti.
Yaramazlık yapıp, suçüstü yakalanan çocuk ifadesiyle yanına gittim. “Ne var?” dedim üste çıkarak.
“Beş dakika geçmeden hemen caymışız.” çenesiyle Ali’yi gösterip konuştu.
“Replik değişikliği olacakmış ondan.” dedim tiyatrodan TV’ye geçiş yapan oyuncu edasıyla. O oyuncular niyeyse hep rollerini büyüterek oynar gibi gelirdi. İnandırıcı olmazdı.
“Gram inanmadım desem. Yalan söyleme üstüne çalışma yapman gerek… Gerçi bu benim işime daha çok gelir!” deli gibi kendi kendine sırıttı. “Kural hatası yaptın. Ama bu seferlik görmezden geliyorum. Başka bir kural hatasında cezayı söylerim, haberin olsun.” ukalalığın vücut bulmuş hali, pis yapışkan. Adamı çıldırtmak dalında yüksek lisans yapmıştı.
“Havaya bak! Sanırsın şirket sahibi de çalışanını azarlıyor. İstersen anlaşma falan imzalayalım. Eğer kural ihlali yaparsam mahkemeye verirsin.” dalga geçen gözlerle baktım. Ama cevabı yine şaşırtmadı.
“Mantıklı! Ama sana kıyamam.” at gibi sırıttı. “Yarın prova için mekân seç.”
“Okul da çalışalım işte. Ders bitsin. Gelir, burada hallederiz.” Okuldaki saatler yetmiyormuş gibi, sonrasında da katlanmak zorundaydım.
“Gelirken Müdür ve Emin Hoca’nın konuşmasını duydum. Okulda sonra bazı sınıflarda tsadilat işleri olacak. Öğrencilerin olmasına müsaade etmezler. O yüzden başka öneri alalım.” zevkten dört köşeydi.
Dışarıda onunla görünmek istemiyordum. Oflayıp “Bizim evde çalışırız, tamam...” bıkkınlıkla söyledim. “On sayfa ezberle gel.” deyip kapıdan giren Alp’in yanına gittim.
“On ne, kızım! Hepsini ezberleyeyim istersen?” arkadan bağırdı ama umursamadım. Ne kadar erken, o kadar iyi.
Alp “Ne diyor bu salak? Ne onu?” kaşlarını çatıp sordu.
“Takma onu. Şunu söyle bakalım. Günlerden ne-” cümleyi bitiremeden “Bugün faturanın son günüydü. İyi ki hatırlattın. Yoksa dedem azarda yeni bir boyut açardı.” pis pis güldü. Herkes sabrımı sınıyordu.
Koluna bir iki şamar attım. “Ondan daha iyisini ben yapacağım! Merak etme. Antrenmanlı yersin azarı.” Unutursa fena arıza çıkarırdım.
“Lan şaka! Sence hiç unutur muyum? Üniformasızız zaten, buradan direkt geçeriz.” yanağımdan makas alıp dedi.
“Şunu yapma demedim mi kaç kere?” mızmızlandım çocuk gibi. “Unutsaydın çekeceğin vardı.”
“Asla! Söyledim Tuğrul’a. Her şeyi hazırlayıp çıkışta getirecek.”
“İhtiyacım olan tek şey.” elini omzuma atıp Ali’ye doğru yürüdük.
Hocanın gelmesiyle, oynayacaklar sahneye, geri kalan ise izleyici koltuğuna geçti. Sırayla herkes sahneye çıkıp prova yapıyordu. Akel de buradaydı. Başrole eşdeğer bir rol vermiştiler ancak o istememişti. Ama sınıfa da gitmemişti. En arkalara oturmuş telefonuyla ilgileniyordu. Ya devamsızlık hakkına güveniyor ya da gerçekten kafayı yemişti.
Provalar saat on iki gibi bitti. Eve gitmek varken, neden burada olduğumuzu sorgulayarak sınıfa gittim. Yerime geçip, başımı sıranın üzerindeki elime koydum. Gözümü kapatmıştım ki sandalye sesi geldi. Alp diye düşünüp tepki vermedim, Asi olmadığı için büyük ihtimal yanıma çöreklenmiştir. Ama yanımdaki kişi konuştuğunda sinirle gözümü açtım. “Lan bir huzur ver! Deminden beri dibimdesin.” aniden patlamamamla sınıftakiler dönüp baktı.
“Cezan işte…”dedi sakince. “Asi gelinceye kadar burada oturacağım.”
“Bu masa kötü, tahtayı göremezsin. Hem cam kenarı, soğuk olur. Yerine git hadi.” gram inanmasam da ikna etmeye çalıştım. Sinirlenmenin fayda etmediğini anlamıştım. Belki huyuna gidersem vazgeçerdi.
“Soğuk severim.” gözlüğünü çıkarıp masaya koydu. “Yeniçağın icadı. Uzak yakın fark etmeden her şeyi netleştiriyor.” Gözünden asla çıkarmadığı gözlüğünü benimleyken takmazdı. Başkası olsa beni görmek istemediğinden yapıyor, derdim. Lakin bu arkadaş, sürekli asıldığı için bu düşüncemi çürütüyordu.
“Hani alt yazın vardı ya senin, sessize alma özelliği de eklenebiliyor mu?” alayla bir umut sorunca “Tabii. Önemli bir şey söylemem gerekirse titreşim modu da var hatta.” dalga geçti utanmadan. Özel alana saygı duyma, üstüne bir de dalga geç. Ne ala dünya!
Harika! Alp ve tip tip bakışları yanımıza geliyordu. Haklı çocuk. Bir yandan sevmiyorum o yılışığı de, ardından hemen dibimde bul. Kim inanır ki buna? Elindeki çantayı görüp “Tuğrul getirdi mi?” dikkatini başka yere çekmek için sordum.
“Çıkışta beklemeyelim diye şimdi getirmesini istedim.” elaları, benim yerime Akel’deydi.
“Bulmuş mu istediğim içeceği?” merakla sorunca “Onu bulamamış, bebeğim ya. Biliyorsun, artık yok onlardan.” dudaklarını birbirine bastırıp elden bir şey gelmiyor bakışı attı.
Bu sefer Tuğrul çok emin konuşmuştu. İnanmıştım. Suratımı astığımı fark edince “Hangi içecek? Bulabilirim belki.” sordu Akel.
“Gerek yok! Üretimi yapılmıyor artık.” Alp benden önce davrandı ve yanına oturan Ali’ye baktı.
Önce gözlerini kısıp Akel’i inceledikten sonra “Ben de birkaç tanıdık toptancıya sordum. Ama fabrika kapandı yıllar önce, birkaç yıla ürün de bitti, dediler” konuya dâhil oldu Ali.
“Sorumu yineliyorum. Hangi içecek?” bu sefer ortaya değil de bana sordu Akel. Sakin görünümünün aksine sesi oldukça otoriterdi.
“Çocukken içtiğimiz meyve suyu vardı; uzun, kıvrımlı, şerit gibi. Kaç yıldır arıyoruz. Stokçularda, bakkallarda belki olur diye ama yok.” Onlar benim için çocukluğum demekti.
Oturduğu yerde dikleşip heyecanla “Hani şu üzerinde marka falan yazmayan, hafif tatlı gibi olan?” sordu. Bizim yaşımızdaki herkes, o meyve suyunu bilirdi. Tadını sevmeyene daha rastlamamıştım.
“Aynen.” çenemi sıradan destek alan elime yasladım.
“Size bugüne mi lazım?” saatine baktı bir şey düşünür gibi. Kafamı evet anlamında salladım. “Bugün yapamam ama yarına elinde olacak.”
“Nasıl?” sordum istemsizce. Umutlanmak istemesem de heyecanlanmıştım. Uzun zaman olmuştu onlardan bulamayalı. Tek kelime etmeden, yüzüne yayılan tebessümüyle sadece göz kırptı.
🌷
Elimizdeki çantaları yere bırakıp, ilk önce manzarayı seyrettik. İşte burası, üzüntümün, en mutlu zamanlarımın şahidi… Arkadaş olduğumuz günden beri, ne zaman boğazımıza bir şeyler düğümlense ya da içimiz kıpır kıpır olsa Alp ile soluğu burada alırdık. Acılarımızı ve mutluluklarımızı bağıra çağıra söylerdik. En sevdiğimiz abur cubur, içecekler ve küçük bir piknik örtüsünden oluşan sepet de bize eşlik ederdi.
Konumu gereği hep sessizdi bu tepe. Tüm şehir, ayaklarınız altında kalıyordu. Etrafta soğuğa inat yeşeren, yaşama tutunan yemyeşil otlar; şanslıysak izleyeceğimiz masmavi gökyüzü. Kocaman evlerin bile buradan bakınca küçücük görünüyor, insanlarsa neredeyse yok olurdu. Rüzgâr hafif hafif yüzüne vurur, insanın içine serinletirdi.
Rutini bozmadan önce bir şeyler atıştırıp günlük olayları konuştuk. Bu kısım, genelde ikimizin de istediği şeyleri dalga geçilmeden dile getirdiğimiz tek yerdi. Genelde insanlar, diğerlerinin hayalleriyle dalga geçer, hevesini kursağında bırakırdı. Ama biz, birbirine sınırsız güvenen ve ne olursa olsun yanında duracak insanlardık. Kulağa imkansız gibi gelse bile bizim için değildi.
Bir süre sonra konuşmak istediğim ama bir yandan çekindiğim konuyu açmak adına derin bir nefes aldım. “Sana bir şey söyleyeceğim ama… Bunca zaman niye söylemedin, diye kızmak yok.”
Başını salladı hafifçe. “Buyurun bakalım, Karen Hanım. İtiraf köşemize hoş geldiniz” bir haltlar karıştırdığımı anlamıştı.
“Ben Ali’den hoşlanıyorum.” deyip gözlerimi kapattım. Tepki gelmeyince tek gözümü açıp Alp’e baktım. Şimdiye kadar anlatmadığım için laf sokmasını ve dalga geçmesini beklerken, sadece gülüyordu.
“Geri zekâlı…” dedi sonunda “Sence ben bunu kaç zamandır anlamamış olabilir miyim? Hatta senden önce bile anlamış olabilirim.” Şaşkın halim onu eğlendirmişti. Klasik Alp... Tek hareketimden bile ne istediğimi anlayan birinin, bunu fark etmemesini aptallık olurdu. Ve evet, ben de büyük bir aptaldım...
“Nasıl? Ne zaman anladın?” ne ara bu kadar dikkatsiz davrandığımı öğrenmek istedim.
“Geçen sene tavırlarından işkilleniyordum. O dönem okula kuzeni nakil olmuştu. Sarıldıklarında kıza nasıl baktığını gördüm. Tabii kuzeni olduğunu bilmiyordun. O gün bu gündür çaktım köfteyi.” anlattı Sherlock egosuyla. Konu ilgisini çeken bir şey olduğunda ekstra dikkatli oluyordu ve maalesef haklıydı.
“Ben bile ondan bir hafta sonra anlamıştım.” deyip kahkaha attım. “İşte beni benden iyi tanıyan bir dost... Tek ihtiyacım olan şey. İyi ki varsın be!” Alp, benim için en özel insandı. Her zaman ne istediğimi benden önce bilendi…
“Duygusala bağlama hiç. Kolay kolay yırtamazsın. Bir yıl boyunca anlatmamışsın, şimdi itiraf ediyorsun. Bir şeyler olmuş belli. Seri bir şekilde gönder gelsin, hadi.” ve sorgu başladı.
“Anlatmamamın nedeni yani aşk değildi, sadece hoşlanıyordum. Görüyorsun sen de. Ali, insanlardan, daha doğrusu kadınlardan kendini soyutlamış birisi. Bizden bir halt olmaz diye söylemedim. Ama bu yıl farklı sanki. Millet gelecek dönem notlarımı düzelteceğim, der. Bunun da notları iyi olunca kızlarla aramı düzelteceğim mi dedi anlamadım.” gülünce Alp de güldü. Ama kesmedi lafımı. “Yani bu sene sanki bana karşı daha ılımlı. Mesela geçen gün saçımı düzeltirken güzel oldu dedi. Bugün konuşurken, Akel çağırdığında sinirli bakması falan… Neyse ya! Bir dünya laf ettim.” toparlanmayacağını anlayıp sustum. Bu konularda hiç iyi değildim.
“Ali, biraz çekingen biri…” dedi düşünceli bir sesle. “Kadınlarla hemen iletişim kuramaz. Anlattıkların, yaşadıklarından sonra onun için büyük aşama. Sevse bile gidip konuşamayanlardan. Sağlam çocuk ama! Sevdi mi sonuna kadar gider. Ancak içindekini yenene kadar seni de üzer.” dedi şarapçı amca edasıyla. İki detay dışında her şeyi anlamıştım.
“Yaşadıkları ve içindekini yenme… Bunlar ne demek?”
“Onu boş ver. Asıl şunu sor kendine: Canım yansa da sevecek kadar âşık mıyım? Evet ise son gaz devam. Ama soru işareti varsa… o halde akışına bırak. Bazen âşık olsan da sizden olmayacağını anladığında öylece akışına bırakırsın.” Bakışlarını küçücük evlere çevirip uzun uzun baktı. Haklıydı. Cevabını bilmezken umutlanmak aptallıktı. Ben bile bu aşk mı yoksa geçici hoşlanma mı emin değilim. En iyisi oluruna bırakmaktı. Bizden bir şey olacaksa zaten olurdu.
Bu kadar duygusallık yeter diye son cümlesini ti’ye aldım. “Hayırdır, abi? Olamayacağını anlamak falan… Yenge durumu var da bana mı söylemiyorsun?” İki yıldır hayatında kimse yoktu.
“Ben âşık olmam, biliyorsun. Aşk, insanın kendine acı vermesinden başka bir halt değil.”
Yorumlarınızı merakla bekliyorum 💚
