17. bölüm · Karma: Tamamlanamayan kader

Kıskançlığın Gölgesinde Kalan Aşk

Atik Stayl

🌷

Alp, okulun yarısını aradıktan sonra sonunda Ali’yi basket sahasında bulmuştu. Yalnız kalmak istediği belirtip göndermek istemişti. Yaptığının yanlış olduğunu biliyordu ama Karen için çarpan kalbine engel olamamıştı. İlk gördüğü anda vurulmuştu Karen’e. Annesi yüzünden kadınlardan kendisini soyutlamışken, kalbine dokunmuştu. Tüm inkârlarına rağmen, susan diline karşın kalbi susmamıştı. Gün geçtikçe aşkı büyüyordu. İçinde sevmeye alışmıştı. Onu öyle sevmişti çünkü... karşılık beklemeden. Ta ki o güne kadar. Akel’i geldiği ilk günden beri sevmemişti. Ona rakip olacağını hissetmişti belki de.

“Salak mısın lan sen? Niye öpüyorsun Karen’i? Dün gelip konuşmadın mı? Birlikteler bence, demedin mi? Lan sevgilisi olana yavşamak yakışır mı?” peş peşe sıraladı. Ali’ye olan sevgisi, yaptığı şeye çıldırmasına engel olmamıştı. Asıl çabası ikisinin de hasar almamasıydı.

“Ben o an ne yaptığımı biliyor muydum lan? Çok seviyorum, oğlum!” sesi ağlamaklı çıkmış, canı yanıyordu. Derin bir nefes aldı. “Ama çok pişmanım. Keşke zamanı sarıp düzeltebilsem.” pişmanlığı her halinden belliydi. Bir anlığına kalbine yenik düşmüştü. Karen’in üzüntüsüne sebep olmak, en son isteyeceği şey bile değildi. Akel, buna sessiz kalmayacak ve işin ucu, eninde sonunda Karen’e dokunacaktı.

“Ne yapacağım ben sizinle, abi? Aşağı tükürsem sakal, yukarı tükürsem bıyık.” Kime hak verip, kimin yanında duracağını şaşırmıştı. Başkası olsaydı Akel’e bırakmadan işini kendisi hallederdi. Ama şimdi çıkmaz sokaktaydı.

“Bu durumda gel, suratıma tükür diyesim geliyor.”

“Merak etme! Hatta yüzüne bazı dokunuşlar da yapacağım.” basket sahası Akel’in gür sesiyle inledi. Öfkesini kontrol altına almaya çalıştı ama bu imkânsızdı.

“Ağır ol da ben de seni küçük dokunuşlarla taçlandırmayayım.” yaslandığı duvardan dikeldi Alp. Ali’yi suçla olsa da Akel’e yedirmeyecekti.

“Karışma sen!” çıkıştı Ali. “Bize biraz müsaade et.” Suçunu kabul etmiş, cezasını çekmeye hazırdı. Aklındaki tek düşünce, hıncını ondan alıp Karen’e patlamamasıydı. Onun için dayak yemeye bile razıydı.

“Oldu! İstersen dövüş alanı da hazırlayayım.” Bile isteye dayak yemesine göz yumamazdı, üstelik karşısındaki adam bu haldeyken.

Akel, büyük adımlarla aralarındaki mesafeyi kapatıp Ali’nin yakasına yapıştı. Basketbol sahasının cılız ışıklarıyla koyulaşan grileri ateş gibi parlıyor, çenesi seğiriyordu. Ali hiçbir şey yapmazken Alp, Akel’in omzundan tuttuğu gibi kenara fırlattı.

“Bak, oğlum! Belanı benden bulma. Şerefsizlere kaynayıp sen de nasibini alma!” Akel’in bağırışı sahayı titretti. Daha birkaç saat önce Karen için arasını düzeltmek istediği adamla şimdi yaka paça hale gelmişti. Artık buradan dönüş yoktu.

“Sen kimin kardeşine şerefsiz diyorsun lan?” yumruğunu geçirdi Alp. En az Akel kadar kalıplı vücudu vardı. Değil korkmak, onu kendisine denk bile görmüyordu. Katıldığı çoğu kavgadan burnu bile kanamadan çıkardı.

“Bekle sen! Seninle de ilgileneceğim.” Alp’i görmezden gelip Ali’ye yöneldi. İlk yumruğu atmıştı ki “Akell!” gür bir ses sahayı yardı. Müdür yardımcısı Emin Hoca koşar adım yanlarına gitti. Akel’i kolundan tutup kenara çekerek, önlenilemez büyük bir kavgayı son anda durdurdu.

“Ne yaptığını sanıyorsun sen? Okulda olduğunun farkında mısın? Bu kaçıncı saygısızlığın? Hepiniz derhal müdürün odasına!” sesi keskin ve sabırsızdı. Seçmelerdeki çıkışından sonra Akel’e karşı fazla serti.

Akel, konuyu uzatmamak adına açıklamayı gereksiz buldu. Eski okulunda da sık sık benzer durumlar yaşamıştı. Ali’yse şakalaştıklarını söylemeye çalıştı ama hoca dinlemedi. Olayı büyütmeden kapatmak niyetindeydi.

Emin Hoca öne geçtiğinde Ali’nin kulağına fısıldadı. “Bu iş burada bitmedi. Erkeksen okulun yanındaki depoya gelirsin.” boğuk ve ürpertici sesiyle meydan okuyup hızlı adımlarla ilerledi. İşini yarım bırakmayacaktı. Er ya da geç istediği alacaktı. Şimdiye kadar kim onun canını sıktıysa bedelini ödemişti.

Müdür Orkun Hoca, dinlemeden herkesi azarladı. Çünkü ortamda Alp varsa kesin kızacak bir şey vardır. Ama bu sefer gündemde başkalarıydı. “Oğlum, eşkıya mısın sen?” diye Akel’e patlayıp Alp’i es geçmeden devam etti. “Burada sana özel köşe yapalım, ne diyorsun? Malum, benden çok sen buradasın. Ben ceza vermekten bıktım, sen bir şeyler yapmaktan bıkmadın. Tek bir hatanda okuldan atılacaksın demedim mi?” onu bu odada görmekten müdür bile bıkmıştı.

Alp’e de azar çektikten sonra sıra Ali’ye geldi. “Okul birincisi beklerken Ali Bey, dövüş birincisi olmak derdinde. Böyle giderse avukat değil, mahkeme salonundaki suçlu olursun anca.” Ali’nin avukat olmak istediğineydi bu benzetme. İlk vukuatıydı ama çok yanlış zamandı. Müfettiş varken müdür fazla sinirli ve gergin olurdu. Bu da en çok öğrencilere yansıyordu.

“Hocam, büyük bir yanlış anlaşılma var. Emin Hoca’ya da açıklamak istedik ama izin vermedi. Biz Akel’le şakalaşıyorduk. Emin hoca da öyle görünce yanlış anladı. Kavga falan yok.” Alp’in ceza listesinin kabaracak yeri kalmamıştı, bu yüzden inkâr ediyordu. Onlar ceza alırken Alp’in eksik kalmayacağını tahmin etmek zor değildi.

“Hadi ya. Bak görüyor musun, hocam? Biz anlayamamışız. Suratınızdan haberiniz var mı sizin? Biriniz dudağı patlamış, diğeriniz burnundan akan kanı hâlâ sıcak. Maytap mı geçiyorsun bizimle?” bağırdı müdür.

Ali, konuşmak isterken kapı tıklatıldı ve hiç olmaması gereken kişi içeri girdi; müfettiş. “Bir sorun mu var, müdür bey?” gözlerini üstü başı dağınık, gömleği kan olan çocukların üzerinde gezdirdi.

Müdür telaşla ayaklanıp “Yok, efendim. Çocuklar, okuldan sonra basketbol antrenmanı yapmak için izin istediler de. Onu konuşuyorduk.” cevapladı çocuklara döndü. “Siz çıkın şimdi. Sizinle sonra özel olarak ilgileneceğim.” alacakları cezaların habercisi sahte bir tebessümle gönderdi.

Akel, tek bir saniye kaybetmeden Ali’yi çağırdığı yere gitti. Yerinde duramıyor, ileri geri volta atıyordu. Yumruk yaptığı elinin boğumları bembeyazdı. Onun en kıymetlisine dokunmuştu. Kendisi dokunmaya, öpmeye kıyamazken bir başka biri buna cüret etmişti. Kimse buna sessiz kalmamı bekleyemez, diye düşünüp kendisine hak kazandırıyordu.

Alp’i atlatarak Ali de peşinden gelmişti. Ali’yi görür görmez üzerine yürüdü. “Lan şerefsiz! Ne cesaretle benim sevgilimi öpersin lan?” yakasına yapıştı. İlk yumruğu suratına geçirdiğinde sendeledi ama yıkılmadı. Put gibi duruyor, karşılık vermiyordu. Ardı ardına gelen yumruk yüzünden suratı kan içindeydi. Hareket etmeden öylece yerde yatıyordu.

🌷

Biri iznim olmadan öpmüş, diğeriyse bunun suçunu bana yıkmıştı. Karen’e ne oldu diye düşünen yok. Bu kız ne hissetti, incindi mi, diyen yok. Kimseyi görmek istemiyordum. Yalnız kalmak için depoya gelmiştim. Sessizlik ve sakinleşmeye ihtiyacım vardı. Ama gördüğüm manzara, adımlarını olduğu yerde kilitledi. Akel, yerde yatan Ali’yi durmadan yumrukluyor, Ali’yse karşılık vermiyor, sadece darbeleri kabul ediyordu. Akel’in gözleri boştu, bu dünyayla bağını kesmiş gibiydi. Orada canice birini yumruklayan adamı tanımıyordum. Bu, benim sevdiğim adamdan çok uzaktı.

Kendimi toparlamak istercesine derin bir nefes aldım. Hemen yanlarına gidip “Akell!” avazım çıktığı kadar bağırdım. Bir an duraksayıp bana baktı. Sesimle kendine gelmiş gibiydi ama öfkesi tazeydi. Kolundan tutup çekmeye çalıştım ama bırakmadı. “Akel, bırak!” bir kez daha kükredim. Nefesi düzensizleşti. Göğsü hızla inip kalkıyor, nefesini kontrol atında tutmaya çalışıyordu.

“Ne yaptığını sanıyorsun sen?” göğsünden itip Ali’den uzaklaştırdım.

“Kendini bilmezlere dersini veriyorum.” onu ilk kez böyle kontrolsüz görüyordum.

“Öldüreceksin!”

“Hayırdır, üzüldün mü? Yoksa öpünce ona karşı duyguların mı alevlendi?” Hâlâ ona karşı duygularım olduğunu düşünüyordu. Güya güvensiz olan bendim ama o da hâlâ duygularımdan şüphe ediyordu.

O an bir şey koptu içimden. “Ne saçmalıyorsun sen?” göğsünden itip yumruğu suratına geçirdim. Parmaklarımın acısı hissettim. Elini çenesine götürdü. Gözlerindeki hayal kırıklığını vardı. Bana ne hissettirdiğinden haberi bile yoktu. Ne olursa olsun, bana böyle davranmaya hakkı yoktu.

“Ya adam seni öptü. ÖPTÜ! Ben dokunmaya bile kıyamazken… O kim oluyor seni öpebiliyor?” sesinde öfkenin yanı sıra sitem vardı. Gözleri yine Ali’yi buldu. Tekrar saldırmak isterken, omzundan çekip uzaklaştırdım.

“Akel, git buradan!”

“Onunla yalnız mı kalmak istiyorsun?” dedi hırlayarak.

“Defol, git buradan! Dediklerini idrak edene kadar da gözüme görünme!” elimi tutmak istediğinde sertçe çektim. “Defol, dedim sana! Benim tanıdığım adam bu değil! Yüzünü bile görmek istemiyorum!” boğazım yanıyordu. Düşünme kırıntısı olmadan ileri geri konuş, sonra elimi tut. Yok öyle dünya!

Yerde yatan Ali’ye baktım. Kanlar içindeydi. Kesik ve iniltili nefesler veriyordu. Telefonumu çıkarıp Alp’i aradım. Niye yalnız bırakmıştı ki zaten?

Ali’nin yanında diz çöktüm. “İyi misin?” sordum. Başını sallarken acıyla inledi. Doğrulmasına yardım ettiğimde Akel’le göz göze geldik. Yine o bakış… Az kalsın onu öldürecekti ama hâlâ suçlu bendim.

“Onun yanında mısın gerçekten?” hayal kırıklığı sesine yansımıştı.

Söyledikleri ve Ali’ye getirdiği hal yüzünden, ona olan öfkemin haddi hududu yoktu. Düşüncesiz ayının tekiydi! “Eğer acımasızca bu hale getirmeseydin ve o saçma ithamlarını kendine saklasaydın, senin yanında olurdum.” duygudan yoksun, soğuk cevapladım.

Ali her solukta kaburgasını tutuyordu. Burnunun kanaması da durmamıştı. “Pe-peşinden git. Haklıydı…” dedi canı yana yana. Onu bu hale getiren adamı savunuyorken, Akel beni suçluyordu. Ali’nin güzel seven olması konusunda haklı olduğumu bir kere anlamıştım. Akel, öfkelendiğinde yıkar geçerdi.

Akel’in gidip gitmediğine baktım. Başını öne eğmiş, ağır adımlarla uzaklaşıyordu. Gözleri matlaşmıştı. Bu hali benim bile canımı yakmıştı ama bunu kendi seçti.

Karşı yönden Alp koşarak geldi. “Lan! Ne oldu? O şerefsiz yaptı, değil mi?” endişeyle Ali’nin yanına çöktü. Etrafa bakınıp Akel’i aradı ama çoktan gözden kaybolmuştu.

“Bırak şimdi onu! Yardım et de hastaneye götürelim.”

Hemen ayağa kalktı. Ali’nin de koluna girip, büyük taşa oturmasına yardım etti. Her hareketinde kana bulanmış yüzü daha da geriliyordu.

“Yine karşılık vermedin, değil mi?” elaları yüzdeki yaraları inceledi. Akel’le pek anlaşamazlardı, evet. Ama nefret de etmezdi. Ta ki şu ana kadar…

“Yine derken? Öncesinde de mi saldırdı?” kaşlarımı çattım.

“İyiyim ben. Elimi yüzümü yıkayayım yeter.” kaburgasını tutup güçle konuştu Ali.

“Lan delirtme adamı! Yüzünün haline bak.”

“Hastaneye gerek yok. İlk kez mi kavga ediyorum?” zorla gülmeye çalıştı.

“İstersen bir güzel de ben girişmeyeyim, kardeşim? Gidiyoruz, dedim!” kestirip attı.

“Alp! Hayır, dedim. Tamam mı, kardeşim?” patlamış kaşını yukarı kaldırıp çıkıştı Ali. Bu yaparken de canı acımıştı.

“Senin inadını—” kendini durdurup sabır çekti.

Hiçbir şey demeden, daha doğrusu söyleyecek bir şey bulamadan onları dinliyordum. Ali, başını usulca kaldırıp kıpkırmızı gözleriyle bana baktı. “Karen… ge-geçekten özür dilerim. Böyle olsun istemezdim. Benim yüzümden üzülmeni, sev-sevgilinle…” söyleyeceği şeyin ağılığı altında eziliyormuş gibi yutkunup devam etti. “Sevgilinle kavga etmeni istemezdim.” Sevgilin derken ki yüzünde beliren acı, yediği yumruklardan daha ağırdı.

“Düşünme şimdi bunları. Toparlanmaya bak sen.” elimi omzuna koydum. Bu haldeyken ona kızamazdım. Sinirli olman gerekirken, Akel’in yaptığı şey yüzünden ona karşı mahcup hissediyordum.

“Akel’e kızma. Kim olsa bunu yapardı. Adam haklı.” erkek olduğundan duygularını anlayabiliyordu.

“İyimser misin yoksa geri zekâlı mısın bilemiyorum be, abi!” homurdandığında, sessizce aşığım dediğini duydum. Sırf sevdiği üzülmesin diye, gönüllü olarak dayak yediği adamı haklı çıkarıyordu.

Alp’e ihtiyacı vardı. “Yalnız bırakma. Ben bizim mekândayım.” sessizce kulağına fısıldadım.

Yanlarından uzaklaştım. Kimse yanında biri varken kafasını toparlayamazdı. Yalnız kalmaya ihtiyacımız vardı. Yol uzun olmasına rağmen nasıl bu kadar hızlı gelmiştim hayret ediciydi. Öfkem gözümü kör etmişti. Yolu nasıl geldim, hiçbir şey hatırlamıyordum. Ona yeni yeni güvenmeye başlamışken, bir çatlak oluşmuştu. Daha ilk kavgada beni suçlayacaksa sonrasını düşünmek dahi istemiyordum. Sürekli güven problemi yüzünden kavga eden ve birbirini tüketen çiftler gibi olmak fikrimi rahatsız ediyordu.

Yavaş adımlarla tepeye çıktığımda kaşlarımı çattım. Burayı nereden biliyordu? Onu bir kaşık suda boğacak durumdayken, en olmaması gereken yerdeydi. Birkaç adımda dibinde belirip “Senin burada ne işin var?” diye sordum, arkası dönük oturan Akel’e. Dizlerini kanına çekmiş, ellerini de dizlerinin üstünde birleştirmişti. Uçurumdan geride kalan manzarayı izliyordu ama bir adım daha atsa düşecekti. Tam o ince çizgide duruyordu.

Ayağa kalkıp arkasını döndü. Gözleri kıpkırmızıydı. “Karen! Sevgilim, söylediklerim için çok özür dilerim. Ağır saçmaladım. Kıskançlıktan deliye döndüm. Düşüncelerinin şüpheye dönüşmesinden korktum. Düğümleri yeni çözülmüştü, yeniden kördüğüm olmasından korktum be güzelim! Seni daha yeni bulmuşken, kaybetmekten deli gibi korktum…” konuşmama izin vermeden açıkladı. Bu, beni dinlemeden suçladığı gerçeğini değişmezdi. Öfkeden delireceğimi bile bile yüzüme haykırmıştı. Belki de gerçek duygularıydı. Hâlâ ona âşık olduğuma inanmıyor, en ufak bir yanılsamada ona gideceğimi sanıyordu.

Elimi tutmak isterken geriye adımladım. “Korktun, öyle mi? Duygularımın değişmesinden korktun. Demek ki bana hiç güvenmemişsin. Ben, her şeye rağmen seninle olmayı seçmişken, sen güvenmemişsin!”

“Bu doğru değil. Kendimden çok sana inandım ben. Ama seni kaybetmek fikri beni yedi bitirdi. Ya ben her yaklaştığımda seni kırmamak için mesafemi koruyorum. Hazır olmanı bekleyip sen istemeden öpmemek için kendimi tutarken… onun sırf canı istedi diye öpmesi delirtti beni.” onun tarafından bakınca haklı olduğu kısımlar vardı.

“Peki, bunda benim suçum ne? Ben mi dedim gel öp diye!” sesim birkaç kez yankılandı. Tepenin en sevdiğim özelliğiydi bu. Kimse görmese, duymasa da buradayım, yanındayım, diyordu.

“Biliyorum, adilik yaptım. Başkasının hatasının ceremesini sana çektirdim. Ama beni de anla, güzelim. Benim yerimde olsaydın sen ne yapardın?”

Bir an için, eski sevgilisinin onu öptüğünü hayal ettim. Daha dokunamadığım dudaklarına başkasınınkilerin değdiği hayal etmek, gerilmeme ve olduğum yerde kaskatı kesilmeme neden oldu. Zaten Ali’ye olan öfkesini anlayabiliyordum. Kabul edemediğim kısmı, bana böyle davranması ve Ali’yi canice dövmesiydi. “Senin gibi kimseyi öldüresiye dövmezdim.”

“Bence bu kadar emin olma. Çenem hâlâ ağrıyor.” depoda ona attığım yumruktan bahsediyordu. Tüm gücümle vurmuştum. Sen misin bana yargısız infaz yapan? Oh iyi yapmışım!

“En azından öldürecek kadar dövmezdim.” Tamam, inkâr etmiyordum ama bu kadar ileri gitmezdim.

“Aklımı başımdan alma o zaman. Azıcık bana akıl bırak, be kadın! Görmüyor musun halimi? Aşkından deliriyorum.” sesini olabildiğince alçalttı. Bu sözlere karnım toktu. Birkaç güzel lafa kanacak değildim. “Yanında bile görmeye dayanamazken bu… Çok fazla, Karen! Perde kapanınca seyircilerden ‘Çok yakışmışlar... Zaten Akel’in şansı yoktu...’ gibi laflar duyunca delirdim işte. Anlasana, kızım. Sana olan aşkım yüzünden dünyayı karşıma almaya hazırken, bir tek sana yenildim…”

Normalde bu davranışları asla affetmezken, ona baktığımda çaresizliğini gördüm. Gözünden akan her damla, kızgın kor gibi tenime battı. Aşk böyle bir şey miydi? Kızgınken bile, üzülünce mutlu olsun diye dünyaları önüne sermek miydi? Yapmam dediğin şeyleri yapmak mıydı?

“Git buradan!” dedim soğuk bir sesle. Kalırsa affedecektim. Onu böyle görmeye dayanamıyordum.

“Gitmiyorum! Kovsan da sövsen de buradayım.” bir adım yaklaşırken geri çekildim. Tek hamlede aradaki mesafeyi hızla kapattı. Elini belime sardığında nefesim hızlandı. Göğsünden ittim ama bırakmadı.

“Akel, bırak!” Kıpırdamadı bile, hatta daha sıkı sardı.

“Asla! Seni bırakacağımı aklımın ucundan bile geçirmemeni tavsiye ediyorum, sevgilim.” Hep bir gün beni bırakıp gitmesinden korkardım.

Kaç kere ittim, vurdum… fayda etmedi. Sinirden küplere bindiğim bu adama âşık olmak canımı sıkıyordu. Hem sarılmak hem de nasıl itmek ister insan? Asık suratını avuçlarının arasına alıp nasıl sevmek ister? O yüze yumruk atmam gerekirken, niye elimi yüzünde gezdirmek istiyordum.

Direncim kırıldı. Bugün yaşadığım duygu fırtınasından ona dayanacak gücüm kalmamıştı. Put gibi dururken, sıkıca sarılıp saçımdan öptü. “Özür dilerim. Seni çok seviyorum. Yemin ederim bir daha asla böyle bir şey olmayacak. Öfkemin sana uğramasına izin vermeyeceğim.” fısıldadı sesi içime işlercesine.

“Yapmayı geçtim, ima bile edersen… Aşkının, aşkımın gözünün yaşına bakmam.” maalesef yelkenleri suya indirmiştim. Herkesi yenen inadım, ona süt dökmüş kedi oluyordu.

“Asla! Böyle bir şey olmayacak.” ellerini gevşetti. Çenemi tutup, yukarı kaldırdı. Gözlüklerini çıkarmıştı. Gözlerinin büyüsü, insanı hayran bırakıyor, her bakışta âşık ediyordu.

Hadi ama! Bu kadar kolay affedemezdim! Birazdan yapacağım şey için kızsam da kendime engel olamayarak “Gözlerini kapa…” diye mırıldandım. Kalbimin delice çarpmasını ve hızlanan nefesimi umursamadan ellerimi omzuna koydum. Anlamış gibi gözlerini yavaşça yumdu. Parmak uçlarıma yükseldim. Yine yetişmemiştim boyuna. Yakasından tutup kendime çekerek öptüm.

Sabah dudağına kondurduğum o kısa dokunuşu saymazsak, ilk öpüşmemizin kavganın ardından geleceğini tahmin bile edemezdim. Buraya gelirken onu görmek dahi istemiyordum. Ama içime işleyen grileri, sinirimi alıp yerine aşk ve merhamet serpiştirmişti. Bu aşk işleri, sandığım kadar düz bir denklem değildi. Karmaşık ve bir o kadar da insanı tamamen değiştiren bir dünyaydı.

Geri çekildiğinde yüzünde o bilindik, şahane gülümsemesi vardı. Gözlerini açıp “İlk öpüşmemizin böyle olacağını hayal bile edemezdim.” Onun da benim gibi düşünmesi güldürmüştü. Sanırım öfkemi biraz ertelemiştim. Hesabını daha sonra soracaktım.

“Aslında ilk olmayabilir.” başımı eğip “Müzik odasında küçük öpücük bırakmış olabilirim.” ellerimle gözlerimi kapattım. Kenardan bakan biri kesin küçük bir çocuğa benzetirdi. Ama ne yapayım?

“O an nasıl uyuyabildim ya? Niye uyandırmadın?” sitem etti. Bu hali çok komikti. Şu an IQ seviyemizin toplamı on falandı.

“Uyansaydın yapamazdım.” dedim, kaçamak bakışlarla.

“Gözlerini kapasana, bir şey söyleyeceğim.” diye sokuldu.

“Akell!” sinirliymiş gibi uyardım. O da çoktan yumuşamıştı. Birbirimize sinirli kalma süremiz birkaç dakikayı geçmiyordu.

“Ne? Sadece rövanş almak istiyorum. Tabak boş gitmez bizde.” Meydan okuyan bakışları gözlerimden dudaklarıma kaydı.

“O tabağı kafanda kırmadığıma dua et sen. Yaptıklarını unutmadık daha.” ense saçında dolaşan parmaklarımla canını acıtmadan çektim.

Yanağımı okşayıp “Diyorsun?” kaşlarını kaldırdı.

“Eve—” cümlemi bitiremedim. Kesen kelimeleri değildi. Oldukça nazik ve naif dudaklarıydı. Yanağımın dudağıma en yakın kısmına dudaklarını bastırmıştı. Geri çekilmeden dudaklarıma daha da yaklaştı “Dudaklarında sihir var. Uzaklaşmak istedikçe kendine çekiyor. Şimdiye kadar ki hasretin anın acısını çıkartmak istiyorum… Ama bunu sen başlatmadıkça bu dudaklar bana yasak.” İstese milim daha kayarak dudaklarıma ulaşabilirdi. Ama onayımı bekliyordu. Bu, hem gurumu okşuyor hem de özel hissettiriyordu.

“Yolunuz yol değil, Akel bey. Bu hız ne?” gülümsedim.

“Sonunda duvara toslamayacağımı bilsem gözümü kırpmam, dalarım.” uzaklaşmıyor, nefesi dudağıma çarpıyordu.

“İleride çevirme var ve sen daha ilkinde takıldın. O yüzden…” kokusunu içime çekerek derin bir nefes aldım. Çekilip büyük taşın üstüne oturdum. “Burayı nasıl öğrendiğini anlat.” Onun dibindeyken etkisinden çıkmak imkânsızdı.

Taşın diğer yanına oturdu. “Alp’le okuldan çıkıp geldiğiniz gün takip etmiştim.” Kaşlarım istemsizce çatılmıştı. Ali’yle konuşurken de takip etmişti. Kim bilir öncesinde kaç kere yapmıştı. “Bakma öyle, Karen Hanım. Zaten ağzımın payını aldım o gün.” homurdandı.

“Niye?” Konu Alp olunca her haltı kıskanmak gibi bir huyu vardı.

“O zamanlar Alp’in senden hoşlandığını sanıyordum. O kadar yakın durmanızı, sarılmanızı fena kıskandırtmıştı beni. Hatta bir ara dizine uzanmıştın. Alp’e dalmamak için sabrımın sınırlarını zorluyordum. Her saçına dokunduğunda, omzuna yaslandığında deliye döndüm.”

Küçük bir kahkaha attım. “Ee, Akel Bey! Neymiş? Demek ki sapık gibi kimseyi takip etmezlermiş.” Umarım artık bu tarz kıskançlıklarına son verirdi. Çünkü fazla kavga Karen usandırırdı.

“Biz burada kıskandık diyelim, Karen Hanım dalga geçsin. Oh ne âlâ!” yüzünü ekşitip uçuruma baktı. Kıskançlık derecesi düşündüğümden daha ciddi durumdaydı.

“Alp benim en yakın arkadaşım, hatta kardeşim. Bu kıskançlık meseleni konuşmamız gerek. Sen yarın Alp’e de karışırsın.” Alp’i şakaya vuruyor gibi olsam da tavrımı netti. Akel dâhil, kimse karışamazdı ona. Ben demek Alp demekti. Birbirine bantlanmış iki deterjan ya da ne bileyim, pirincin üstüne bantlanmış promosyonlu bulgur gibiydik. Asla ayrı düşünülemezdik.

“O zamanlar bilmiyorduk işte. Ama o da fena damarıma basıyordu. Bilerek öyle anlamamamı istedi. Ama merak etme. Sana âşık olmadığı sürece arkadaşlarına karışmam.”

“Güzel… Ayrıca Hoodie’m yaptıysa vardır bir bildiği.” onu sinir etmek için söyledim. Kıskanınca ayrı bi karizmatik olduğu acı gerçekler arasındaydı. Tabii hayvani boyutlara geçmediği sürece…

“Niye Hoodie diyorsun?” sordu birden. Bu da sık sık aldığımız sorular içindeydi. Kendimize özgü lakaplarımız olduğunu bilmeyen yoktu. Hayatımdaki detayları merak etmesi de ayrı hoşuma gidiyordu.

“Gördüğün gibi hoodie’lerine âşık birisi. Utanmasa yazda bile giyecek. Ki giymişliği de var. O yüzden ona taktığım lakaplardan biri de bu.” bir an tüm anılar gözümde canlandı. İlk hoodie’sini giydiğinde kapüşonunu sevmişti. Yıkamak için bile çıkarmıyordu. Şeyma Abla yıkadığında ağlamasın diye ona fark ettirmeden aynı kıyafetten birkaç tane daha almıştı. O zamanlar aramız kötüydü. Damarına basmak için bunu ona söylemiş ve ağlamasına neden olmuştum. Böylelikle kıyafet dolabı yenilenip, kapüşonlularla dolmuştu. Hoodie bile diyemiyordu ama o kadar komik söylüyordu ki… Ben de dalga geçtiğim zamanlarda öyle seslenirdim. Sonra zamanla alışkanlık oldu. Bu en eski lakabıydı.

“Kıskanırım ama.” Şakayla karışık ileride arıza çıkarırsam önceden söylemiştim, demişti.

“Öyle mi, Akel Bey? Kıroluğa başlamışız sanki yavaştan. Bugün sınıra dayandın hatta kapıları darmaduman ettin. Osmanlı bile Viyana kapılarına böyle dayanmamıştı yani.” hâlâ sinirliydim ona. Şu an yelkenleri suya indirmiş olabilirdim ama tribini sonra atacaktım.

“Âşık olan kıskanır… Ayrıca bugün asla tekrarlanmayacak.” pişmandı ama bu pişmanlık dövdüğü için değil, sadece beni suçladığı içindi.

“Göreceğiz! Hem kıskan, ben kıskanma mı diyorum? Hobi olarak yine kıskan. Ama Alp’i de değil.”

“Belki bir öpücük alsam kıskançlık da azalır?” sesini inceltti. Bakışları dudaklarıma kaymıştı. Acaba kendisine dayanmanın zor olduğunu biliyor muydu? Elbette biliyordur, o kadar kızla sevgili ola ola öğretmişlerdir. Ona kıskanç diyordum ama geçmiş ilişkileri bile canımı sıkmaya yetiyordu.

“Şeytanın bacağını kırdık diye sakat mı bırakacaksın illa?”

“Yok, canım. Küçücük bir incinme.” gülüp parmaklarını saçıma doladı. Konuşurken hep bunu yapardı. Bazen tutamları burnuna götürür, bazen de küçük öpücükler bırakırdı.

“Alp’le ne kadar gerildiniz?” alacağım cevaptan korkarak soruverdim.

“Uzun süre düzelmez, ipler fena gerildi. Kopmasına tek bir tel kaldı. Ama elimden geldiğince sana yansıtmamaya çalışacağım.” O tel bendim. “Ali’nin de yakın arkadaşı. Bu yüzden bana karşı nefret dolu. Hak veriyorum. Biri arkadaşıma saldırsa ben de ağzının payını veririm. Arada kalmış durumda; bir şey söylese sana, söylemese ona yanlış yapar. Zor durum…” durum analizi yaptı. Bazen sinirini kontrol edemese de çok anlayışlıydı. Olaylara sadece kendi penceresinden bakmıyor, empati yapıyordu.

“Bazen barzo olsan da anlayışlı hallerinin hastasıyız.” Ona bağlanmak isteyeceğim en son şeydi. Birine bağlanırsan ve çekip giderse yıkımı büyük olur. Hele ki karşındaki bu konuda çok başarılıysa… Gitme ihtimalini bile bile kapılıyordum ona. Ama asla bağlanmayacaktım. Çocukken kendime söz vermiştim. Kimsenin beni terk etmesine izin vermeyecektim.

En yakınlarım, ailem tarafından terk edilmiş ve kalbimden yara almıştım. Kendi ellerimle, bunu bir başkasına altın tepside sunmayacaktım. Belki onların intikamını başkasında alıyordum ama yedi yaşındaki çocuğa sözüm vardı. Onu korumak için her şeyi yapardım.

Yorumlarınızı merakla bekliyorum💚