Sensizlikten Önce: Kaderin Mühürlendiği Gün

Vaveyla Yazarı: Atik Stayl

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 33Şu an: Sensizlikten Önce: Kaderin Mühürlendiği Gün
  1. 1 Karakterler10 kelime
  2. 2 Zamanın Sessiz Dokunuşu1.483 kelime
  3. 3 Sessizce Daralan Mesafe1.557 kelime
  4. 4 Duvardan Taşan Gölge2.214 kelime
  5. 5 Sayfalar Arasında Mutluluk1.709 kelime
  6. 6 Kaybettiğin Halde Kazanmak3.116 kelime
  7. 7 Yanlış Zamanda Doğan Doğru His1.921 kelime
  8. 8 Bir Yudumluk Çocukluk2.143 kelime
  9. 9 Söylenmeyenlerin Gürültüsü2.559 kelime
  10. 10 Denize Düşen Yılana Sarılır2.525 kelime
  11. 11 Aynı Yaranın İki Tarafı; Biri Bedende, Biri Kalpte3.669 kelime
  12. 12 İz Bırakan Anlar2.576 kelime
  13. 13 Yarım Kalmış Hisler1.700 kelime
  14. 14 Kapalı Kapılar Ardında2.339 kelime
  15. 15 İlk Düğümün Çözümü2.805 kelime
  16. 16 Ruhun Tanıdığı Yabancı3.668 kelime
  17. 17 Perde Kapanırken3.164 kelime
  18. 18 Kıskançlığın Gölgesinde Kalan Aşk3.277 kelime
  19. 19 En Çok Sevdiklerimiz Yaralar7.172 kelime
  20. 20 Duvarın Öteki Yüzü7.333 kelime
  21. 21 Sevmenin En Gürültülü Hâli: Susmak5.140 kelime
  22. 22 Yutulan Kelimelerin Ağırlığı4.071 kelime
  23. 23 Birinin Öfkesi, Diğerinin Freniydi5.677 kelime
  24. 24 Beyaza Karışan Kırmızı3.418 kelime
  25. 25 Ormanın Karanlığında Kaybolan Çığlık5.564 kelime
  26. 26 Derine Gömülenler4.159 kelime
  27. 27 Aşkın İçinde Bir Uyarı Çalıyor4.093 kelime
  28. 28 Kanayan Kabuk2.844 kelime
  29. 29 Kan Bağı Değil, Yara Bağı3.821 kelime
  30. 30 Can Kırıkları3.245 kelime
  31. 31 Kaçış: Değişim zamanı1.840 kelime
  32. 32 Vazgeçiş: Kuzeye Dönüş3.799 kelime
  33. 33 Sensizlikten Önce: Kaderin Mühürlendiği Gün3.417 kelime · Okuduğun bölüm

“Karen, hadi! Değiş artık üzerini. Birazdan oyun başlayacak. Acele et!” her şeyi problem haline getiren Nermin Hoca tepemde dikildi. Daha yirmi dakika vardı.

“Tamam, hocam. Son kez üstünden geçeyim, gidiyorum.” elimdeki kâğıtları havaya kaldırdım. Ezberim tamdı ama vakit kazanmak istemiştim.

Mailden de hâlâ haber yoktu. Mesajı Almanya’dan gelmiş gibi göstermişti. Ali’nin tek bulduğu buydu en azından. Elimizden hiçbir şey gelmeden, öylece bekliyorduk. Akel’den de ses yoktu.

Tam on iki gündür ayrıydık. Yaranın kabuk bağlaması gerekirken her gün daha da kanıyordu. İlk başlarda sürekli yanıma gelmek için bahane arıyordu. Ama birkaç gündür okula gelmiyordu. Artık bizden olmayacağını kabullenmişti belki de ya da yorulmuştu.

Hiç hayatıma girmeseydi keşke. Kendi halimde yaşıyordum ben. Tek problemim üniversite kazanmaktı. Ama şimdi o bile umurumda değil. Sadece onu düşünmemek için ders çalışıyorum. Belki güzel sanatları kazanırdım ama artık pek bir önemi yoktu.

Adımlarım farkında olmadan müzik odasına gitti. Aylar önce tiyatro gününde orada birini bulmuştum. Ürkek adımlarla kapının önünde dikildim. Elim, kapı koluna gitti ama cesaret edemedim. Ya oradaysa? Onu görmek istemiyorsam niye buradaydım?

“İstediğin bu değil miydi zaten? Uzak duruyor işte senden.” kendi kendime söylenip arkamı dönmüştüm ki olmadı. Kapıyı açıp içeri girdim.

Oradaydı… Aynı yerde oturmuş, kafasını duvara yaslamıştı. Gözlerini kapatmıştı. Fark edilmeden çıkacaktım ki seslendi.

“Gelsene, Yeşil gözlü…” bana Kuzey gibi seslenmişti. Sesi uykulu değildi. Sadece gözlerini kapatmıştı. Kıpkırmızı grilerini bana baktı. Günlerdir uykusuz kalmış gibiydi.

“Nermin Hoca diğer öğrencileri bulmam için gönderdi. Yirmi dakikaya başlayacak.” yalan söyledim. Kendime bile itiraf edemezken ona dürüst olamazdım.

“Geleceğim birazdan.” tekrar kafasını duvara yaslayıp gözlerini kapattı.

Merakıma yenik düşüp günlerdir aklımda soruyu dönen tereddütle sordum. “Asena nasıl?”

Başını kaldırıp gözlerini açtı. Bir süre sustu. “İyi, hastanede şimdi. Birkaç gündür yine orada kalıyor.” Belki de o yüzden gelmiyordur okula. Doğuma az kalmıştı. Ailesi öğrenmiş midir acaba? Ablam daha öğrenmediğine göre abisi de bilmiyor demek ki. “Sen nasılsın? Önemli olan sensin…”

“İyi olmasına sevindim. Bana gelince de sensiz ve yalansız çok daha iyiyim.” burnum sızlamaya başlamıştı. Biraz daha konuşursak gözyaşlarım yalanımı ortaya çıkaracaktı.

Derin bir nefes aldı “Görüyorum. Onunla sürekli gülüyorsun. Ben seni ağlatırken o, güldürüyor…” Kuzey’i deli gibi kıskanıyor ama hiçbir şey yapamadan sessizce köşesinde bekliyordu.

“Kuzey, kimseye dert olmaz, derman olur genelde. Beklenmedik anda öyle bir şey yapar ki kahkahalara boğulursun.” maksadım canını yakmak değildi. Eğer onunla gülebildiğim için benden uzak duruyorsa buna devam etmeliydi. Çünkü boğulmamak için kahkahalara sığındığımı bilmesini istemedim.

“Ben sende yara açtım. Ama sen benim dermanımdın…” artık geçmiş zaman kipiyle konuşuyordu. Vazgeçmişti… Kimsenin kıramadığı inadı kırılmıştı. Onu kıran ben miydim yoksa Kuzey mi emin değildim. Belki de Asena fikrini değiştirmesini sağlamıştı.

Derin bir nefes aldım. İstediğim şey buydu, evet. Ama mutlu olmuyordum. Benden uzaklaşmasını istiyordum, yapıyordu da. Yanıma yaklaşmamak için okula bile gelmiyordu. Ama ben… Yine onun yüzünden kocaman bir ama vardı.

“Eğer seni affetmemi istiyorsan git o çocuğa sahip çık.” şart değildi bu. Affedip barışmak da değil. Ona olan nefretim dinerdi belki. Bana bu acıyı yaşatanlardan bir farkı olurdu.

“Hâlâ inanmıyorsun, değil mi bana?” sesi kırıldı. “On iki gün geçti aradan. Hiç mi belki de doğru söylüyor, diye düşünmedin?” hâlâ inkâr ediyordu. “İspatlamam için doğana kadar beklemem gerekecek. Teste izin vermiyor. Çok yakında kanıtlayacağım sana ve eğer beni affedersen bir gün bana gelmeni bekleyeceğim.”

“Gerçekten inanamıyorum sana! Bir kadını nasıl o duruma düşürürsün sen ya? Ne demek doğmadan test? Ben sana ne diyorum, sen gelmiş ne diyorsun. Valla yazık!” kapıyı çarparak çıktım sınıftan. O kızı küçük düşürecek bir hareketi nasıl yapmaya kalkardı? Yazık değil miydi ona? Her şeye rağmen sevdiğin adam, babalık testi istiyordu. Gurunu paramparça ederdi insanın.

Hızlıca köstüm odasına gittim. Benim dışımda herkes hazırdı. Kostümü giyip saçlarımı arkadan topladım ve ucuna da kırmızı kurdele taktım.

“Çocuklar, hiçbir aksaklık istemiyorum. Birçok kuruldan gelmiştiler. Müdür bey, eğer tek bir sorun olursa gözlerinin yaşına bakmam, dedi.” özellikle bana bakıyordu hoca. Yaşananlar hâlâ unutulmamıştı. Sanki ben demiştim, sen beni öp, sen de git kavga çıkar. Bu olaylardaki en masum kişi bendim.

“Merak etmeyin, hocam. Her şey yolunda.” Kuzey, onay ister gibi etrafına bakındı. Bu sessizlik evet demekti. Diğerlerinin üstünde görünmez bir otoriteye sahipti.

“Yeşil gözlü cadı!” sınıfın bir ucundan diğer ucuna bağırdı. Zaten iki gramlık yer. Ne bağırıyorsun?

Yanına gidip “Ne bağırıyorsun ya?” diye homurdandım.

“Sinirlendirip üzüntünü unutturmak için… başarılı da oldum. Çatmışsın yine kaşlarını.” sırıttı pis pis.

O, dâhil kimseye ayrılma sebebimizi anlatmamıştım. Bir tek Alp biliyordu. Bu günlerde en çok yanımda olanlardandı. Çok bir şey demez ama yanımda olduğunu hissettirirdi. İyi ki gelmişti.

“Hiç mutlu edeyim yok. İlla sinir edeyim zaten.” ben de ona takılıyordum.

“Mutluluk şu an için ufuk çizgisi gibi. Var ama ulaşamıyorsun. Daha iyileşmedi gönlün.” deniz kenarındaki şarapçı amcalar gibi konuştu. Konu aşk olunca Alp’le Kuzey’e güncelleme geliyordu.

“Haklı olmandan nefret ediyorum, Kuzeyin Güneyi!” suratımı ekşitip sahnenin arkasına geçtim ve Nermin Hoca’nın anonsuyla oyun başladı.

🌷

Oyunun çoğu bitmişti. Akel yine ortadan kaybolmuştu. Onu görmek bir yara, görmemek bin yaraydı.

“Yapma! Bilerek canını yakma!” muhatabı etrafta dolanan gözlerimdi.

“Sadece olay çıkarmasın diye bakınıyorum. Kuzey, yanağımdan da olsa beni öpecek. Ali’de olanları unutmadım daha.” kendimi savundum. Keşke tek neden bu olsaydı…

“Tabii, güzelim. Eminim öyledir.” elini omzuma atıp “Alpoğlan’ı kandırmak öyle kolay bir iş değil, Karen Arsal.” bilmiş bir şekilde konuştu.

Sahneye çıktık ve oyun başladı. Gözlerim yarı aralıktı. Kuzey’in sahneye girdiğini gördüm. Hoş, gerçi adım seslerinden bile kolaylıkla anlaşılıyordu. Topukları büyük bir ayakkabı giydirmiştiler.

Acaba burada mıydı? Varlığını hissediyordum ama etrafta yoktu. Gelse bile izleyemezdi ki. Kuzey, yanağımdan öptüğünde gözlerimi açıp doğruldum. Oradaydı, perdelerin arkasında durmuştu. Sinirli değil, aksine sakindi. Bu daha da korkutuyordu. Ya fırtına öncesi sessizlikti ya da artık her şeyi kabullenmişti.

Biz, olduğumuz yerde kalırken anlatıcı, yani Beril hikâye mutlu sonla bittiğini söylüyordu. Maalesef her hikâye böyle değildi. Âşık olmak yetmiyordu.

Perdeler kapanmış, herkes üzerini değiştirmişti. Bugünlük okula da paydos demiştik. Alp ve Kuzey birlikte bir kafeye gitmiştik. Yanlarında hunharca gülüyordum ama sadece göstermelikti. Üzülmediğimi kanıtlamak istiyordum. Yalnız başıma ağlarken, onların yanında kahkaha atıyordum.

Alp lavaboya gidince Kuzey ciddileşti. “Onu hâlâ seviyor musun, yoksa nefret mi ediyorsun?”

Güzel soruydu. “Onu sevmemden nefret ediyorum.” kesinlikle buydu. Onu sevdiğim için kendimi suçlu hissediyordum. Beni sevdiği için de öyle… Beni sevmeseydi çocuğu kabul ederdi.

“O kadar tanıdık ki… Nefret etmek için binlerce sebebin vardır. Ama sadece varoluşu bile onu sevmene yeter. Ondan edemediğin nefreti kendine duyarsın.” uzaklara dalmıştı. Yaşadıklarını hatırlamıştı.

“Çok mu zor unutmak? Aylar hatta yıllar alıyor, değil mi?” cevabını biliyordum. Aşkın ve aradaki bağın gücüne dayanıyordu.

“Unutmuyorsun. Unutmak zorunda kalıyorsun… İlk aşklar herkes için unutulmazdır, Karen. Hele bir de bitmemiş, yarım kalan bir şeyler varsa asla unutulmaz.” Kuzey de güzel sevenlerdendi. Âşık olunca gözü kör olurdu.

“Yok, abi. Boş o işler. Valla benim ilk aşkım kimdi hatırlamıyorum bile.” masaya oturup dedi Alp. Bizim yüzümüzden o da aşkını yaşayamamıştı. Eskiden sevgiliydik diye olmuyordu, şimdi de ayrıldık diye. Bu ilişkide en fazla hasar gören oydu.

“Altı yaşında olduğu için olabilir mi? İlkokulda en ön sırada oturan kıza âşık olmuştun. Bir hafta sonra okulunu değiştirmişti hatta.” gülerek cevapladım. Altı yaşında neyin aşkıysa artık?

“Sahiden adı neydi acaba?” kahkaha atarak düşündü. Sevgilileri olmuştu ama benden gizlediği tek kişi Serra’ydı. Alp, onun için önemli şeyleri saklı tutmayı severdi.

“Benimkini malum sebeplerden bilmeyen yok.” Dilek, onun ilk aşkıydı. Aldatıldığını tüm okulla beraber öğrenmişti. En yakın arkadaşıyla sevgilisinin öpüşürkenki fotoğrafı, tüm okula yayılmıştı. Bunu yapan kişiyse Kuzey’in arkadaşı Serdar’ın sevgilisiydi. Böyle intikam almak istemişti. Ama bu durumdan Kuzey’in hasar göreceğini düşünmemişti.

“Benden bu kadar! Bu müesseseyle ilişkimi kestim artık.” benim de sahte kahkahalarım onlara eşlik etti. Ama kararlıydım. Akel’i unutacak ve bu işlere bulaşmayacaktım. Onu gördüğümde ayrı, görmediğimde ayrı canımdan can kopuyordu. Yapamıyor, onsuz mutlu olamıyordum. Çok bir şey istememiştim ki? Sadece sevilmek ve mutlu olmak istemiştim. Ama sevilmek de çare değilmiş mutlu olmaya…

“Ondan daha önemli sorunun var, tatlım. Üniversite sınavı gibi…” uyarıcı bakışlarını çantamdan fışkıran test kitabında gezdirdi.

“Benim notlar düzeldi gibi. Güzel sanatlar gelir bence.” her onu düşündüğümde kendimi derse vermiştim. Bu da sürekli ders çalışmama neden olmuştu. Bilmediğim konuları internetten bakıp çalışıyordum.

“Valla haklı. Ne zaman yanına gitsem matematikle aşk yaşıyordu.” onayladı Alp. Ne zaman derslerde başarı oranım artsa bir sorun olduğunu bilirdi. Aklımı kurcalayacak bir uğraş ararken, kendimi derslere veriyordum. İlginç bir şekilde yararı dokunuyordu.

“Erken vazgeçti seninki sanki ha? İki haftada pes etti, gerçi birinci haftasında etmişti bence.” yüzünü küçümseyen bakışları esir aldı.

Dışarıdan bakıldığında haklı görünebilirdi. Hemen vazgeçti, bir hafta bile peşinden koşup çaba sarf etmedi, derlerdi. Bu ilişkini başındaki çabalarını kimse görmezdi. Ya da şimdi niye böyle davrandığını anlamazdı. Söylediği o cümle her şeyi açıklıyordu. Ben seni ağlatırken o, güldürüyor… Bana zarar verdiğini anlamıştı. Aşkının, artık yüzümde neşe yerine gözyaşına yarattığını görüyordu. Vazgeçmemiş, vazgeçmek zorunda kalmıştı…

Yüzüme bir gülümseme yerleştirdim “Vazgeçsin ki alışmama izin versin.” Öfkem mi aşkımdan büyüktü yoksa o çocuğa olan duygularım mıydı aşkımın önüne geçen, bilmiyordum. Ama ben boğuluyordum.

“Karen! Ali bulmuş!” telefondan başını kaldırıp bağırdı birden.

“O-onu mu?” sesim titredi. Nefes alamadım.

“Kim?” Hiçbir şeyden haberi olmayan Kuzey boş boş baktı.

“Karen’in çok istediği bir kitap vardı, her yerde arıyorduk. Ali mesaj attı şimdi. Bulduğunu haber vermiş.” sırrımı korumuştu. Kimsenin öğrenmesini, bana acımasını istemiyordum.

“Âlemsin, kızım sen de. Ben de bir şey oldu sandım.” arkasına yaslanıp güldü.

Bana nefret dolmuş kişiyi öğrenmek artık kolaydı. Ama ya daha fazlasını biliyorsa? Ya istemediğim şeyleri söylerse? Alp yanımdaydı, dağılırsam toparlardı. Akel’in açtığı yarayı saramıyordu belki. Ama aile yaralarını insana öyle unuttururdu ki hiç yaşanmamış sayardınız.

“Abi, biz gitsek sana ayıp olmaz, değil mi? Biliyorsun Karen’i duydu mu yerinde duramaz, mundar eder günü.” bir an önce gitmek istiyordu. Çünkü o yara almazdı, benim kabuk bağlamış yaramı kanatanlara yara açardı. Hem fiziksel hem de ruhsal…

“Ayıpsın. Gidin, oğlum. En azından kafasını biraz kurcalayacak bir şey bulur.” ben burada yokmuşum gibi konuşmalarına sessiz kaldım. Bu sıralar en iyi yaptığım şeydi.

Kafeden ayrılıp attığı adrese gidiyorduk. Kim olduğunu ve nasıl bulduğunu çok merak ediyordu. Yurtdışından giriş yapıldığını söylemişti. Günlerdir bu hesabı mercek altına almış, yaptığı hareketleri izliyormuş. İstanbul’dan giriş yapıldığını fark edince hemen bizi aramıştı.

Adres Akel’in evinin bulunduğu semtti. Aradığımız kişi yanı başındaymış ama haberimiz yokmuş. Yalnız gitmek istemiştim. Ama Alp, ne yapıp ne edip benimle gelmeyi başarmıştı. İhtiyacım olmadığı sürece karışmayacağı konusunda söz vermişti. Onun yanında kendimi duygusal anlamda güvende hissediyordum. Ama artık çocuk değildim, kendi sorunlarımı onun desteği olmadan da halledebilmeliydim.

Taksiden indiğimizde iki katlı bir evin önünde durduk. Acaba kadın mıydı yoksa erkek mi? Keşke o da yanımda olsaydı, bütün bunlar yaşanmasaydı. Ama keşkeler bütün imkânsızların habercisiydi.

Derin bir nefes aldım. Tüm cesaretimi toplayıp kapıya geldim. Titreyen ellerim zile gitti. Çaldı, çaldı ama kimse açmadı. Yanlış adres miydi acaba yoksa evde mi değildi? Etrafıma bakınıp bir ipucu aradım.

Alp soldaki komşuya yöneldi. Kapıyı çalıp birinin çıkmasını bekledi. Çok geçmeden yaşlı bir kadın çıktı. Sesi o kadar inceydi ki ne dediğini duyamamıştım.

Alp teşekkür edip yanıma geldi. “Uzun süredir gelmiyormuş. En son iki hafta önce görmüş kızı.”

Kız mı? Kadın, kadına bunu yapar mıydı? Ona ne yapmıştım da karşılığında beni zayıf noktamdan vurmayı seçmişti. Alp’inse canı iyice sıkılmıştı. Erkek olduğunu sanıyordu. Onu dövme planları suya düşmüştü.

“Nereye gittiğini biliyor muymuş peki?”

“Hastanede.” düşünceli bakışları evin camını buldu. Sakin adımlarla cama yaklaştı. “A. Rüzgar… Tanıyor musun böyle birini?”

“Hayatımda ilk kez duyuyorum. Tanıdığım herkesi sen de tanıyorsun.” nereye baktığını görmek için yaklaştım. Perdenin açık kısmından içerideki plaketi gördüm. Uzaktan nasıl görüp de okumuştu?

“A harfiyle başlayan biri? Bekle şu komşuya da ismini sorayım. Deminki teyze, sapık ya da seri katil olduğumu düşünmüş olmalı ki şüpheli cevaplar verdi.”

Karşıdaki evin kapısını çaldı, çaldı ama açan olmadı. Bugün şans bizden yana değildi. Hava da yavaş yavaş kararıyordu. Etraftaki diğer bir eve de sorduk ama daha taşınalı bir hafta olduğunu ve kimseyi tanımadıklarını söylediler. Alp’e kalsa tüm mahalleyi ayağa kaldırıp kim olduğunu öğrenirdi. Ama ben kendime biraz zaman vermek istedim. Yorgundum. Karşılaşırsam ne diyeceğimi bilmiyordum.

Eve döndüğümde daha ablam gelmemişti. Delirmemek için yemek saati geçmesine rağmen, mutfağa gidip akşama bir şeyler hazırladım.

“Ablacığım?” ablamın sesiyle yerimden sıçradım. Ne ara gelmişti?

“Abla? Ne zaman geldin sen?” sürahiden bardağa su koyup içtim.

“Ablağım, özür dilerim. Korkuttum mu?” yanıma gelip kolumu sıvazladı.
“Yok. Yani bir anlığa dalmışım.”

“Biraz konuşalım mı?” bu bakışı tanıyordum. Başını yana eğmiş, gözlerini doldurmuştu. Öğrenmişti. Günlerdir o yanımdayken suratımı bile asmıyordum.

“Tamam. Üzerini değiş, ben de salona geçiyorum.” başıyla onaylayınca isteksiz adımlarla gittim.

Saat on birdi. Yine mesaiye kalmıştı. Üzerini değiştirip yanıma geldi. Koltuğa oturdu. Yorgun olduğu her halinden belliydi.

“İyi bir abla değilim, değil mi?” gözleri dolmuştu. Bu saçma fikir de nereden çıktı?

“Durduk nereden çıktı bu? Sen dünyanın en iyi ablasısın!” sımsıkı sarıldım. Kendi kardeşi olmadığını bildiği halde benim için çok şey yapmıştı.

“Baksana, ayrıldığını bir başkasından öğreniyorum. Kendi problemlerimle uğraşmaktan, seninle doğru dürüst ilgilenemedim. Gülüşünün ardındaki yaralarını göremedim.” elini omzuma atıp sarıldı.

“Önemsiz bir şey, anlaşamıyorduk zaten… Burak Abi’den mi öğrendin?” kim sorarsa bu yalanı söylüyordum. Yalan söylemekten nefret ediyordum. Gerçeklerse gün yüzüne çıkamayacak kadar berbattı.

“Önemsiz değil. Akel, senin ilk aşkın. Birbirinize nasıl baktığınızı, Şile’de senin için ne kadar ileri gidebileceğini gördüm. Anlat hadi, ablacığım. Ne oldu? Anlattıkça, konuştukça rahatlar insan.” abla kardeş dertleşip, hafiflememi istiyordu. Ama anlatacak düzgün kelimelerim yoktu.

“Aşkın anlaşmak için yeterli olmadığı bir durum diyelim. Bir konuda ciddi bir fikir ayrılığı yaşadık. Ben de bunun ikimizi de olumsuz etkilememesi için bitirme kararı aldım. O da başta itiraz etse de artık kararıma saygı duyuyor. İkimiz de atlattık artık.” ne aklı başımda, ne olgun konuşmuştum, değil mi? Keşke hislerim de bu yönde olsaydı. Her gün daha da kahrolurken, kendin de inansaydım söylediklerime.

“Sen ne ara büyüdün? Ben seni küçük çocuk sanırken sen büyümüş, genç bir kadın olmuşsun. Yaşıtlarının aksine, gayet olgun bir bakışla yaklaşıyorsun…” gülümseyip dediğinde inandığını sanmıştım ki beni yanıltmadı. “Ama bir şeyi unutuyorsun. Bu taktiği öğrendiğin kişiye satıyorsun.” Ne zaman bir derdi olsa öyle olgun cümlelerle kendini ifade ederdi ki hepimiz gerçekten öyle düşündüğüne inanırdık. Aslındaysa kafasına takardı. Ben de denemek istemiştim ama onun kadar başarılı olamamıştım.

“Bu sefer gerçek, ablacığım. Bir olay hakkında fazla düşünmem, biliyorsun. Başta evet, canımı yaktı. Ama artık eskisi kadar yakmıyor.” daha çok yakıyor. Onsuzluk her anımı zehrediyordu. Kimseye değil ona ihtiyacım vardı. Ama bana her şeyi zehreden de oydu.

“Diğer taraf senin kadar iyi rol yapamıyor. Burak günlerdir eve gitmediğini söyledi. Bir arkadaşında kalıyormuş. Sarhoş olmadığı gece yokmuş.” niyeti barıştırmaktı. Bilerek perişan halde olduğunu vurguluyordu.

“Zamanla geçer. Diğerlerini unuttuğu gibi beni de unutur. Birkaç aya yeni birisini de bulur. Sorun etme sen… Biraz yorgunum, uykum da var. Kapatalım mı artık bu konuyu?” Akel hakkında konuşmak, kanayan yarama tuz basmaktan başka bir şey değildi.

“Bunun olmayacağını ikimiz de biliyoruz. Şimdi git, uyu. Sonra yine konuşacağız ama.” onay beklercesine yüzüme baktı.

Başımla sallayıp odama gittim. Hiç kolay olmayacaktı ama elbet bir gün olacaktı. İkimiz de unutacaktık. Sadece küçük anı olarak kalacaktık zihnimizde. Onu affedemiyordum, olmuyordu. Eğer gerçekten babası o olmasa bile daha emin olmadan bir çocuğu kimsesizliğe itmişti. Daha doğmadan istenmemişti. Ne olursa olsun, kimse çocuğunu yalnız, bir başına bırakmamalıydı.

🌷

“İşte böyle, Yeşil gözlü cadı. Söyle bakalım. Ne yapayım şimdi ben?”

Okuldan sonra yine Alp ve Kuzey’le bir kafeye gitmiştik. Yarım saat kadar önce Alp, dedesinin araması üzerine eve döndü. Krizden sonra düşkünlüğü daha da artmıştı. Sık sık arıyor, kontrol ediyordu.

Kuzey de hayatının önemli kararlarından birini vermesi gereken bir teklif almıştı. İstanbul’daki hatırı sayılır bir tiyatroya başvuru yapmış ve bugün kabul edildiğine dair bir mail almıştı. Kabul ederse üniversitesi yarım kalacaktı. Biri Ankara diğeri İstanbul’daydı. Dondurmaktan başka şansı yoktu.

“Bu… yani çok önemli bir karar. Bir tarafta üniversiten, diğer taraftan en çok istediğin tiyatrolardan biri… Yani bence ne karar verirsen ver pişman olmayacaksın. Ama bana sorarsan kesinlikle tiyatroyu seçerdim. En kötü ihtimal deneyim elde edip, sahne tozunu yutmuş olursun. Bir yıl da üniversiteyi dondurursan halledebilirsin bence.” çizimle ilgili elimde bir şans olsa düşünmeden üniversitemi dondururdum. Hayaller kapıyı çaldığından açmamak korkaklıktı.

“Ben de böyle düşünüyorum. Kaybedecek hiçbir şey yok. Şimdi tiyatroyu seçmezsem ömrüm boyunca korkaklığımın pişmanlığını yaşarım. Bu hayat cesurların!” gözleri parladı. Hep aktör olmak istemişti. İlkokuldan beri minik rollerle sahneden inmezdi. Kararını çoktan vermiş, sadece onaylanmak istiyordu.

“Kesinlikle! Korkak ya da adım atmaya cesareti olmayanların kaybettiğine bizzat şahit olmuşluğum var.” söyledikleri bana bizi hatırlatmıştı. Ali, Akel ve ben… Ama bizim hikâyenin tek farkı, bu hikâyede kazanan yoktu. Hepimiz kaybetmiştik.

“Tiyatro salonları bizi bekler o zaman!” dedi coşkuyla.

“Acaba ben de mi üniversiteye girmeden bıraksam?” Kazanacağım yok, şerefimle geri çekilirdim bari. Notlarımı düzeltmiştim ama yine de emin değildim. Çünkü tek tercih yazacaktım. Sırf diploma için okumak istemiyordum. Üniversite, beni hayallerime bir adım daha yaklaştıracak araç olmalıydı.

“Öyle bir şey yok, Karen Hanım.” arkasına yaslanıp bilmişlik tasladı. “O sınava giriyorsun ve güzel sanatları kazanıyorsun. Hem birini unutmanın en iyi yolu, aklını başka bir şeye vermektir. Bana çok yardımı olmuştu. Adını bile hatırlamıyordum.” Kuzey’in de notları çok kötüydü. Düşünmemek için kendisini derslere vermişti.

“Geçmiyor, Kuzey. Aklıma gelmesini geçtim, hiç gittiği yok ki.” ona karşı dürüst olmuştum. Alp gibi anlardı beni. İnsanları yargılamaz, yanında olurdu.

“Geçecek, Yeşil gözlü. Canın yanacak ama sonunda geçecek. Başkasını sevecek, onunla mutlu olacaksın. Şimdi imkânsız gelse de unutacaksın, merak etme.” inanmakta güçlük çektiğim şeylerdi bunlar.

“Sen unutabildin mi, Kuzey? Gerçekten soruyorum bunu. Yapabildin mi?” sesim titreyerek sordum. Kuzey’in aşkı dünyada görüp görülebilecek en saf ve temiz aşklardandı. Yıllarca uzaktan sevdi.
Başkasıyla sevgiliyken ayrıldığında, onun omzunda ağlayıp yeniden gülümsemesi için her şeyi yaptı. Ama karşılığında hep kullanılan taraf oldu. Son yaptığı şeyle de Kuzey’i sonsuza kadar kaybetti.

“İnanmayacaksın ama unuttum. Aylarca kendime ve onlara lanet okudum. Ama unutmayı becerdim.” derin bir nefes aldı. Rahatlamış gibiydi. “Çok yakında sen de eski yeşil gözlü cadı olacaksın. Renginin hakkını verip, ilkbahardaki kuru dallar gibi yeniden can bulacaksın.”
“Zaten mutluyum ben.” elimden geldiğince güldüm.

“Bu mutluyum pozlarını çok kestim. Gerçeğiyle sahtesini ayırt edebiliyorum.” ellerini göğsünde birleştirerek, kafasını kaldırıp üstten baktı.

“Sır saklaman gereken yerleri de ayırt edebiliyorsundur?” başımı yana eğip onay bekledim.

Biraz oturduktan sonra eve dönmüştüm. Üzerimi değiştirememiştim ki Akel’den bir mesaj geldi.

‘Çocuk dün doğdu. Testin sonuçları bir saate çıkacak. Gel de cevabı kendin gör. Suçsuz olduğumu anla artık, sevgilim…’

Doğmuş muydu? Daha birkaç haftası yok muydu? Erken mi gelmişti? Durumları nasıldı acaba? Çocuk doğar doğmaz aklına ilk gelen test miydi? Hiç mi duygu yoktu içinde? Ya gerçekten onun çocuğuysa? O zaman ileride o çocuğun yüzüne nasıl bakacaktım?

Peki ya ben… gidecek miydim? Buna cesaretim var mıydı? Negatif çıksa af mı edecektim? Bir tarafım haklı çıkmasını istiyordu. Bencilceydi belki ama elimde değildi.

Üzerimi değiştim. Gidip gerçeklerle yüzleşecektim. Bir taksi çağırıp evden çıktım. Şansıma trafik yine ilerlemiyordu. Yolculuk bir saatten uzun sürdü. Taksiden inip isteksiz adımlarla ilerledim. Dördüncü katta olduklarını söylemişti.

Akel, elinde zarfla duvarın bir köşesinde ayakta bekliyordu. Kapının önündeki sandalyede orta yaşlı, uzun saçlı, zayıf bir kadın oturuyordu. Görünüşü çok güzeldi ama sanki yaşam enerjimi sömürüyordu. Belki de annesiydi.

Akel’in yanına gittiğimde baştan aşağı ikimizi de süzdü. Yüzüme öyle bir baktı ki tüylerim diken diken oldu. Mavi huzurun rengiydi derler… ama onun mavilerinde yıkımı gördüm. Bu, kendi yıkımımdan başkası değildi.

“Karen! Ge-geldin mi?” Gelmeyeceğimi düşünmüştü. Bir nebze olsa umut belirmişti gözlerinde.

“Çok kalmayacağım. Asena’yı merak ettim.” evet, durumlarını merak ediyordum ama esas geliş nedenimi ikimiz de iyi biliyorduk.

“Geldin ya! Yeter bana!” elindeki zarfı uzattı. “Sonuç bunun içinde. Açmadım, sen aç istedim.” Işıl ışıl parlayan grileri kıpkırmızıydı. Sakalları uzamış, olduğundan büyük görünüyordu.

Zarfı alıp yanına geçtim. Parmaklarımın arasında hafifçe titrediğini hissettim. Bir an duraksadım. Ne yazıyordu içinde? Babası mıydı? Negatif çıksaydı boynuna sarılabilecek miydim? Öfkem, huzur bulduğum kokuyla aşkından sarhoş olmama izin verecek miydi? Bu kâğıt… hepimizin hayatını değiştirecekti.

“Doğru söylediğimi kanıtlarsam affedecek misin? Gözlerinde kendimi görmeme izin verecek misin?” sordu duvara yaslanarak.

“Peki ya pozitif çıkarsa? Üstüne düşeni yapabilecek misin?” önemli olan buydu. Biz bir şekilde toparlanırdık. Ama o bebek daha gözlerini dünyaya yeni açmıştı. Her şeyden habersizdi. Anne baba sevgisini hissetmesi gerekiyordu.
“Öyle bir seçenek olma ihtimali sıfır. Aç, kendin gör.” kendinden çok emindi. Haklı olması için neleri vermezdim.

Derin bir nefes aldım. Cesaretimi toplayarak zarfın kapağını yavaşça araladım. Kâğıdı çıkardım. Bir saniyede hayatlarımız değişebilirdi. Belirsizlik kahrediyordu.

Başımı kaldırıp ona baktım. Yüzünü avuçlarımın arasına alıp öpmek istedim. Kavuşur gibi değil… veda etmek ister gibi. O kokuyu son kez içime çekmek istedim.

Onun da benden kalır yanı yoktu. Bir adım atsam hiç bırakmayacakmışçasına sarardı bedenimi. Ama yapamazdım. İçimde kopan fırtınaya rağmen geri adım atamazdım. Bazı gerçekler vardı ki, insan ne kadar kaçarsa kaçsın, gelip en zayıf anında yakasına yapışıyordu.

Parmaklarım zarfın kenarında donup kaldı. Sanki tuttuğum ince kâğıt parçası değil de, bütün geçmişimizdi. Birlikte güldüğümüz anlar, birbirimize sarıldığımız geceler, inandığım her söz… hepsi bu zarfın içindeymiş gibi ağırdı.
Kalbim öyle hızlı atıyordu ki, göğsümü parçalayacak sandım. Nefes almak zorlaşıyordu. Koridorun uğultusu yavaş yavaş silindi. Ne Akel’in varlığını hissedebiliyordum ne de biraz ileride oturan kadını. Dünya daralmıştı. Sadece ben… ve elimdeki o kâğıt kalmıştı.

Boğazım düğümlendi. Yutkundum ama geçmedi. Gözlerim satırların üzerinde dolaşmaya hazırdı ama zihnim direniyordu. Sanki bu anı uzatırsam, kader fikrini değiştirebilirmişim gibi.

Bir nefes daha aldım. Daha derin. Daha zor. Ve sonunda… Kâğıdı tamamen açtım. Gözlerim, her şeyi belirleyecek o tek kelimeyi aradı. Bulduğum anda… zaman durdu.

Devam edecek...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

255okunma 104beğeni 11yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18