11. bölüm · Karma: Tamamlanamayan kader

Aynı Yaranın İki Tarafı; Biri Bedende, Biri Kalpte

Atik Stayl

"Şurada!" bağırıp yanına koştum. Ali de hemen arkamdaydı. Kardeşim, öylece kanlar içinde yerde yatıyordu. On an dünya durmuştu. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. "Alp! Uyan ne olur... Alp!" sesim gözyaşlarımın arasında kayboluyordu.

"Abi! Ne oldu? Hadi, aç gözlerini! Alp!" Ali de sesi titriyordu.

Çok az gözlerini araladı. "Ağaç... battı... sırtıma." boğuk sesle dedi.

Kıpırdatmadan sırtına baktım. Sırtüstü yattığı için ne olduğunu göremiyordum. Yanağını avuçlarımın arasına aldım. Buz gibiydi. Havanın tüm soğukluğu yanağına konmuştu. Uzun parmakları kana bulanmıştı. Kırmızı renkten hiç bu kadar nefret etmemiştim. Onun hayatını riske atan her şeyden nefret ettim.

Selen Hoca'yı arayıp, yardım istedim. Dakikalar içinde otelin ambulansı geldi. Alp'i dikkatle sedyeye aldılar. Biz de peşlerinden gittik. Gözyaşlarım benden bağımsız akıyordu. Onu görünce beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Ona bir şey olma düşüncesi mahvetmişti. Ne zaman dağılsam beni hep o toplardı.

Hastaneye vardığımızda zaman algım tamamen yok olmuştu. Okul otobüsünden inerken Ali'nin yanımda olduğunu gördüm. Yol boyunca ağlamaktan fark etmemiştim. Doktorların ardından içeri girdik. Belirli bir noktaya kadar ilerlememize izin vardı. Alp'i hemen ameliyathaneye almışlardı. Bizse çaresizce kapının önünde bekliyorduk. Kardeşim, içeride canıyla mücadele verirken, benim elimden hiçbir şey gelmiyordu. Oturup onun en nefret ettiği şeyi yapıyordum: ağlıyordum.

Öğretmenler yüzünde, pişmanlık ve korku vardı. Ailesine ne diyeceğiz? Bize emanet edilmişti, bakışı... Çocukların yüzünde ise endişe vardı. Gözüm kenarda ağlayan Ali'ye ilişti. İlk defa böyle görüyordum.

Kapının önünde yere çöktüm. Dizlerimi karnıma çekip elimi önünde kilitledim. Gözlerim yanıyordu. Yaş kalmamış, göz diplerim adeta kurumuştu. Ama hıçkırıklar kesilmiyordu. Birden omzumda bir el hissettim. Kafamı kaldırdığımda, bana bakan şişmiş bir çift göz gördüm. Beni kendine çekip incitmeden sarıldı Ali. İkimiz de perişandık. Alp'le sadece arkadaş değil, kardeştik...

"İyi olacak. Biliyorsun, değil mi? Güçlüdür benim kardeşim." asıl kendisini inanmak istiyor gibiydi.

Başımı salladım. Ama içimde bir korku vardı. "Ona bir şey olursa ben-" yarıda kesti.

"Olmayacak hiçbir şey! Bir sürü güzel yıllarımız olacak. Pislikte çığır açan yeni şakalar yapacak. Ağlama!" Zorla gülümseyerek teselli etmeye çalıştı. Ama olmuyordu, ağlamamı kesemiyordum.

Zaman geçmiyordu. Tek ihtiyacım olan şey iyi bir haberdi. Alp sözünü tutardı, değil mi? Şimdiye kadar hep tutmuştu. Beni bırakıp hiçbir yere gitmezdi. Nihayet bir saatin ardından çıktı doktor. Ağacın çok kritik bir yere saplandığını, omurgasının zarar görmesinden korktuklarını söyledi. Devamını duymaya gücüm yetmedi. Yürümesiyle ilgili kelimeler kulaklarımda yankılandı ama beynim kabul etmedi. Alp buna dayanamazdı, yıkılırdı...

Onu görmek istedim Bir dakikalığına da olsa kardeşimin yanında olmak istedim. Ama izin vermemişlerdi. Onlar bilemezdi ki, bizim asıl ihtiyacımız olan şey birbirimizdik. Biri düştüğünde, diğeri elini tutarsa yarası acımaz, çabucak toparlanır. Benim ona olduğu gibi, şu an onun da bana ihtiyacı vardı.

Selen Hoca ve çocuklar otele dönüp, diğer öğrencileri alıp geri döneceklerdi. Ali gitmek istemedi ama Alp'in eşyalarını almak için zorla gönderildi. Ben kaldım. Hiçbir kuvvet beni buradan götürmezdi.

Bir süre sonra yoğun bakımın önünden ayrılıp sessiz bir yere gitmek istedim. Burada nefes alamıyordum. Duvarlar üstüme geliyordu. Yangın merdiveni yazısını gördüm. Kapıyı açıp içeri girdim. Kimse yoktu. Merdivenlere oturup hıçkırıklara boğuldum. Ağladığımda artık yaş gelmiyordu.

Kapı sesini duyunca, döndüm. Akel gelmişti. Yarıştan beri ortada yoktu. Usulca yanıma oturdu "Şimdi öğrendim. Haberim yoktu." Onun da gözleri şişmiş, ağlamış gibiydi. "Nasıl şimdi?"

Derin nefes alıp nefesimi düzene sokmaya çalıştım. "Ağaç batmış sırtına. Omurgası hasar görebilirmiş. Yürüyeme-" sesim kırıldı. Söylemeye bile dilim varmıyordu.

"Tamam, ağlama. İyileşecek." çekinerek elimi sırtıma koydu. Oldukça narin ve incitmekten korkarcasına, aynı bir anne dokunuşu gibiydi.

"Gitmiyor! Bu lanet ağlama gitmiyor." kendime kızıp, peşi sıra dizime yumruklar indirdim.

Diğer eliyle yumruklarımı yakaladı. Nazik dokunuşlarla elimin üstünü okşadı. "O zaman beraber ağlayalım." gözünden bir damla yaş aktı. Alp'le sürekli didişirlerdi. Bu kadar önemsediğini, değer verdiğini bilmiyordum. Bana olan duyguları gibi, onunla olan arkadaşlığı da platonikti anlaşılan.

"Sana sarılabilir miyim?" kokusu, beni çocukluğuma götürüyordu ve benim de şu an buna ihtiyacım vardı. Alp ile deli gibi koşup eğlendiğimiz ana dönmeliydim.

"Gel." kolunu etrafıma dolayıp kendisine çekti. Başımı göğsüne yaslayıp derince bir nefes aldım. O gün yine zihnimde canlandı. Sıklıkla derin nefesler aldım. Mutlu anılarımızı hatırlayıp istemsizce gülümsüyordum ve bu koku rahatlatmanın yanı sıra mayıştırıyordu.

Yarım saat boyunca tek kelime etmeden öylece kaldık. Zaman, ağırlaşıp akmayı unutmuş gibiydi. Biraz durulmak iyi gelmişti. Sadece varlığı bile içimde kopan fırtınayı bastırıyordu. Bıkmadan, bırakmadan elimi avucunun içinde tutmuştu. O da sakinleşmek istiyordu. Hıçkırıklarım da yavaş yavaş düzene girerken, başımı omzuna yaslamıştım. Gözlerimin en dip köşesinde kalan yaşları akıtmış, hıçkırıklarım arasından onun da titreyen sesini duymuştum. Normalde bu dokunuş beni rahatsız eder, izin vermezdim. Ama şu an çok iyi hissettiriyordu. Yanımdaki sanki Akel değil de Alp'ti. Teselli etmiyor, sadece bakışlarıyla güven veriyordu.

Bir süre sonra kafamı kaldırdığımda, gözlerimin içine baktı. Hiçbir şey söylemedi belki ama çok şey anlattı. "Belki bir gelişme vardır." Gözyaşlarımı silip ayağa kalktım. Acılarımla ona sığınmıştım. Ama şimdi ondan kaçıyordum. Yanında kalırsam bir daha gidemeyecekmişim gibiydi.

"Tamam, gel." elinin tersini gözlerine bastırıp ayağa kalktı.

Emin Hoca hâlâ yoğun bakımın önünde bekliyordu. Bir gelişme var mı, diye sorunca umutsuzca başını salladı. Ailesine ulaşamamıştık.

"Evladım, sen niye hocanla beraber gitmedin? Zaten durumlar kötü. Sizinle mi uğraşalım bir de?" Akel'e bakıp söylendi. Olanlar yüzünden, velilerin tepkilerden korkuyordu.

"Hocam, ailem buraya gelecekti." dedi, yalan olduğunu ikimiz de bilerek.

Hoca daha fazla üstelemedi. Kimse sorgulayacak ya da kızacak durumda değildi. Herkesin tek istediği Alp'in iyi olmasıydı.

"Keşke seni görmeme izin verseler..." mırıldanıp sandalyelerden birine oturdum. Akel birini arar gibi etrafına bakınıp ortadan kayboldu. Yine Alp ile olan anılarımız gözümde canlandı. İlk kez kafasını yarınca gitmişti hastaneye. O gün de beni korumuştu. Sürekli oyunumu bozduğu için kafasına taşı fırlatmıştım. Kaşına isabet etmişti. Annesi sorduğunda, duvara tırmanırken ayağı kaydığını söyleyerek beni korumuştu. Aslında hep korurdu beni. Yanımdayken etrafımda gizli kalkan var sanırdım. Benim kahraman şövalyemdi. Ne olursa olsun, ağlamama izin vermeyen Şövalyem...

Birkaç dakika geçmeden bir hemşireyle koridorda belirdi. Elini kaldırıp gelmemi işaret etti Akel. Sorgulamadan dediğini yaptım. "İşte bu hanımefendi!" dedi beni göstererek.

"Şurada üzerinize değiştirin, lütfen." Bir an ne dediğinde anlamadım. Düşünme yetim, beni bırakıp gideli bayağı olmuştu.

Anlamadığımı görüp "Alp'in yanına bu kıyafetlerle giremezsin. Steril olmalı." dedi Akel. "Hemşire caymadan acele et. Zar zor izin kopardım." kulağıma fısıldadı.

Gözlerim parladı. Hızla içeri girip verdikleri steril kıyafetleri üzerime geçirdim. Bone, maske... Beni böyle görseydi kesin dalga geçerdi. Vakit kaybetmeden çıktım. Yoğun bakımın kapısından içeri girdiğin an durdum, kımıldayamadım. Göğsünde bir sürü kablolar vardı. Dıt dıt diye yankılanan makine sesi kulaklarımı acıttı. Yavaş adımlara yanına gittim. Dizlerimin üzerine çöküp elini tuttum. Bir süre tek kelime etmedim. Boğazımdaki düğümler konuşmama engel oluyordu, boğuyordu. Bizim konuşmalarımız böyle olmazdı ki. Ağlamak yasaktı bize...

"Bak ağlıyorum yine... Yedi yaşımdaki gibi. Hadi uyan! O günkü gibi sil gözyaşımları..." burnumu çektim. Titreyen sesimi düzene sokmak adına derin bir nefes aldım. "O günden sonra ilk defa ağlıyorum, biliyor musun? Gerçi sen bilirsin." zorla gülmeye çalıştım. "O gün de çaresizdim, şimdi de. Yine kime gideceğimi bilmiyorum... Baksana, burada bile rahat bırakmıyorum seni. Soluğu yine senin yanında aldım. Hadi, uyan..." Elini avuçlarımın arasına aldım. "Ağlamana asla izin vermeyeceğim, demiştin. Ama şimdi sen ağlatıyorsun be abi... Neredeyse iki saat oldu uyuyorsun, tembel herif! Hadi, kalk!" Başımı eline yaslayıp sessizce ağladım. Dua etmekten başka elimden hiçbir şey gelmiyordu.

"Ka... Karen..." sesiyle hemen Alp'e baktım. Gözleri kapalıydı ama konuşmuştu... tam konuşmasa da uyanmıştı. Duymuştu, burada olduğumu hissetmişti.

Büyük bir coşkuyla"Alp!" diye haykırdım. Parmaklarını hafifçe kıpırdattı. Doktoru çağırmak için dışarı koştum. "Kızım, ne oldu? Bir şey mi oldu?" Emin Hoca korkuyla sordu.

"Konuştu! Alp konuştu!" cevapladım mutluluktan dört köşe olmuşken.

Emin Hoca, doktora haber vermek için gitti. Akel yanıma geldi. "Bak. Demedim mi ben sana? Güçlüdür o? Uyanmaya başlamış bile." Bir anda sarıldım ona. Başta şaşırsa da hemen karşılık verdi. Göğsünde içeri sokmak istercesine sardı ama incitmedi. "Hatta şimdi bana sarıldığını görse içeriden bağırır. Sen hayırdır, birader?" beni güldürmek için onun taklidini yaptı ve başarılı olduğu da aşikârdı. Gülmüştüm. Artık yabani gibi davranmaya son vermeliydim. Belki farkında değildi ama onu görmemi sağlayarak bana dünyaları vermişti. Ona kurduğum duvarları yıkmamış, tırmanıp içeri girmişti.

Doktor, hızlı adımlarla yoğun bakıma girdi. Zaman yine geç ilerliyordu; saniyeler uzuyor, dakilalar iç içe giriyordu. Birkaç dakika sonra kapı yeniden açıldı. Doktorun yüzünde tebessüm vardı. "Alp çok güçlü bir genç." dedi sakin bir sesle. "Durumu iyiye gidiyor. Henüz tam uyandı, narkozun etkisiyle sayıklamış olmalı. Birazdan normal odaya alacağız. O zaman yormadan ve kısa süreliğine görebilirsiniz."

Emin Hoca rahatlayarak, doktora teşekkür etti. "Hadi, çocuklar. Siz de gidin artık. Arkadaşınız iyi."

"Anca Alp'le birlikte çıkarım." ellerimi göğsümde birleştirip duvara yaslandım. Akel de ellerini havaya kaldırıp el mahkûm bakışı attı. "İstersen sen git. Bekleme burada." dedim Akel'e. Uzun süredir buradaydı. Benim için çok şey yapmıştı.

"Seni yalnız bırakmam." Ne desem vazgeçmeyecekti.

Bir süre sonra Alp'i başka bir odaya aldılar. Henüz görmemize izin yoktu; biraz daha kendisine gelmesini bekliyordular. Akel "Hadi gel, kantine inelim. Kendini toparlamalısın. Zaten şimdi göremeyiz." dediğinde gitmek istemedim. Ama laf yarıştıracak durumda da değildim. İki dakika durur, dönerim, diye düşündüm.

Kantine indiğimizde beni masaya oturttu. Kısa bir süre sonra elinde çay, kahve ve birkaç atıştırmalıkla dolu tepsiyle döndü. Hiçbirini yiyemeyeceğimi o da biliyordu. Boğazımda yumru, yutkunmamı bile zorlaştırıyordu. "Kaç yıldır arkadaştınız?" cevabını bildiği soruydu bu.

"On bir sene." Bir an duraksadım. "On bir yıldır kardeşiz. Biliyor musun? İlk tanıştığımız zamanlarda asla anlaşmazdık. Hatta kafasını bile yarmıştım." istemsizce güldüm.

"İlk tanıştığın herkese yabanisin yani." güldürmeye çalıştığı aşikârdı.

"Cinslere evet."

"Şimdiki halinize bakılırsa cins seviyorsun demek. Gerçi bana farklı sevme gerekli." konuyu yine oraya getirdi. Beni kızdırıp, dikkatimi dağıtmak istiyordu. Ona sinirlenirsem çektiğim acıyı unuturum diye düşünmüştü belki de.

"İki yüz vermeye gelmiyorsun. Gidiyorum ben." ayağa kalktığımda kolumdan tuttu.

"Tamam, tamam. Burada olduğumuz sürece bir şey söylemeyeceğim." oflayarak tekrar oturdum. "Sonra nasıl oldu da iyi anlaşmanız?" konudan konuya atladı.

Derin bir nefes aldım. "Yedi yaşındaydık. Kavgalarımızın hepsi saçma ve çocukçaydı. Birkaç ay içinde birbirimize alışmıştık." yutkundum ama duraksamadan devam ettim. "Bazı şeyleri öğrendiğimde, bunu bilen tek kişi o olmuştu. O andan sonra daha da bağlandık. Zamanla ise en yakın arkadaşım, ailem, sırdaşım, kahramanım... her şeyim oldu." yanağımda tebessümle başımı salladım. "İşte bizim hikâye böyle."

"Sağlam hikâye... Özel değilse bazı şeyler derken? Söylerken güçlükle yutkundun." Haklıydı. Sevmediği şeyleri hatırlarken, çoğu kişi gibi bunu yapardı. Kursağımda kalan duygularımı hazmetmek istiyordum belki de. On bir yıl geçse de tazeliğini kaybetmeyen duyguları...

"Belki sonra anlatırım." suratımı düşürdüğümü görünce, fazla üstelemeyip yine konuyu değiştirdi.

"Demek ondan bana hep tip tip bakıp, sürekli sert takılıyordu. Seni incitmemden korkuyordu." Aydınlanma yaşıyordu. Bana karşı duygularının olduğunu düşünüyordu. Alp'in penceresinde baktığında, bazı taşları yerine oturtmuştu.

"Haksız da sayılmaz. Ben de olsam aynısını yaparım. Elin kızı gelip kardeşimi üzecek, ben de eyvallah çekeceğim. Asla!" onun gibi kıza musallat olur, illallah ettirirdim.

"Üzeceğimi ne biliyorsun? Belki dünyanın en mutlu insanı olacaksın." tek kaşını kaldırıp sordu geriye yaslanarak.

"Daha reşit bile değilsin belki de. Ama sevgililerini sırasıyla dizsek Iğdır'dan Çanakkale'ye yol olur. Kusura bakma da kimse terk edileceği bir ilişki istemez." en sevmediğim özelliğini kendimce yorumladım. Terk etmese bile aldatacak potansiyeldeydi.

"Öncelikle reşidim. Daha da önemlisi, onların hepsi âşık olmadan yaşanan şeylerdi. Çoğunda ben bile uğraşmıyordum, kendileri çabalıyordu." oturduğu yerde dikleşip devam etti. "Hiçbiri hoşlanma bile değildi. Aynı Burak gibiydim, günü gün ediyordum... Sonra birini gördüm. Her şey değişti. Aşkı, kıskançlığı tattım. Başkasına baksa nasıl sinirlendiğimi fark ettim. Defalarca reddedilmeme, terslenmeme rağmen, hâlâ ona olan aşkımın gücünü gördüm. Benim aşkım her defasında güçlenirken, ona baktığımda ise sadece korku gördüm. Hesapta olmayan değişikliği göremeyecek kadar kör ve korkaktı... Sorun değil ama. Ben sabırlıyım, beklerim." lafını kesmemiştim. Diğer zamanların aksine gerçek Akel buydu. İlk defa dalga geçmeyen, maskesiz Akel vardı karşımda.

"Konuşmayacağım demiştim ama..." etrafına bakındı. "Nerede olduğumuza bak. Hastanedeyiz! Ya Alp'e bir şey olsaydı? Hiç düşündün mü? Söylemekten korktuğu için yarım kalmış, hatta hiç başlamadığı kaç cümlesi vardır... Erteleme! Korkma hiçbir şeyden. Aklınla kalbin arasında çelişki varsa sorgulamaktan korkma. Birine karşı hislerin değiştiyse başkasından önce kendin anla. Tek bir anın telafisi yok."

Gözlerinin derinliklerinde korku vardı. Bana korkak diyordu ama kendisi de korkuyordu. Belki korkularımız farklıydı; lakin ikimizde aynı yerde titriyorduk. O aşkına karşılık alamamaktan, bense...

Alp'in öğlen dedikleri, şimdi Akel'in sözleri... Düz Karen için fazlaydı. En iyi bildiğim yolu, kaçmayı seçtim. "Alp şimdiye normal odaya alınmıştır. Kalkalım mı?" dedim.

Bir araba laf ettim, gelmiş ne diyor, bakışı beklerken, "Hadi." ayağa kalkıp dedi. Cidden anlamıyordum. Beyzade, insanı duygudan duyguya sürüklüyor, sonra hiçbir şey olmamış gibi devam ediyordu.

🌷

Akşam olmuştu. Alp'in ailesine sonunda ulaşabilmişlerdi; ancak uçak bulamadıkları için ertesi gün gelebileceklerdi. Ameliyattan sonra dedesiyle babaannesine haber verilmiş, onlar da vakit kaybetmeden gelmişti. Ali de okul otobüsüyle dönmüş, birkaç saat sonra tekrar hastaneye gelmişti. Uzakta kalmaya yüreği el vermemişti.

Doktor, refakatçi olarak yalnızca bir kişinin kalabileceğini söylemişti. Babaannesi ve dedesi çok yaşlı oldukları için kalmasına izin verilmemişti. Zavallılar ancak hastaneden de ayrılmak istemeyince Milay, başhekimden bir geceliğine hastanenin boş bir odasında kalmaları için ricada bulunmuştu.

Karen eve gitmemiş, bu gece Alp'in refakatçi olmuştu. Onu bu halde bırakıp sıcacık yatağımda uyuyamazdı. Alp ise odaya alındığından beri uyuyordu. Durumu stabildi ama ne zaman uyanacağı belli değildi; birkaç saat de sürebilirdi, birkaç gün de. Omurga aldığı hasarı uyandığında öğrenebileceklerdi.

Karen, biraz hava almak için dışarı çıkmak üzereyken kapı açıldı, Ali içeri girdi. "Uyandı mı?" gözlerini hâlâ kıpkırmızıydı.

Başını iki yana salladı. "Gelsene. Ben çıkayım, rahat konuş." Uyanık olmasa bile, konuşmak insanı rahatlatırdı.

"Teşekkürler." Yavaş adımlarla ilerleyip sandalyeye oturdu. Bir kayıp daha verme düşüncesi dumura uğratmış, zihninin felç etmişti. "Tembel herif... Hadi kalk lan!" dedi titreyen sesle. "Kalk ki bir güzel ağzını burnunu kırayım. Ne diye gerilim yaratıyorsun, oğlum? Uyan işte..." gözünden akan yaşı sildi. "Hatırlıyor musun? Karen'i üzenin alnını karışlarım demiştin. Hem de o özenle seçtiğin spesifik kelimelerinden." birkaç saniyeliğine güldü. Alp küfür kelimesini kullanmazdı. Hep spesifik kelime derdi.

"Karen için uyan. Hayatımda ilk defa onu bu kadar perişan ve çaresiz görüyorum. Bugün sana ihtiyacım vardı. Her şeyi anlatacaktım. Yaşananları, hissettiklerimi... eğer tahmin ettiğim cevabı alamazsam senin yanında dağılacaktım." sesi çatallandı. "Beni tek toparlayabilecek kişi sensin be oğlum. Benim için uyan!" gözündeki yaşı elinin tersiyle sildi.

Alp, onun için çok değerliydi. Mutlu olduğunda, canı bir şeye sıkıldığımda soluğu onun yanında alırdı. Ölen kardeşinin yerine koymuştu. Daha küçükken gittiği için kardeşinin acısını tan anlamıyla yaşayamamıştı belki ama Alp'i kaybetme ihtimali bile aklını kaçırmaya yetiyordu.

🌷

Bahçeye çıktığımda, ilerideki bankta tek başına oturan Akel'i gördüm. Hâlâ beklemesine olmasına şaşırmıştım. Yanına yaklaşıp "Gitmedin mi hâlâ?" diye sordum.

"Seni yalnız bırakamazdım." bakışlarını benden kaçırdı.

"Teşekkür ederim. Ama hava soğuk, bekleme burada." benim yüzümden yeterince perişan olmuştu.

"Alp uyansın, giderim." Kısa ve net konuştu. Onun da pek konuşmak istemediğini anlayınca sessizliğine eşlik ettim. Başını kaldırmış, gökyüzü seyrediyordu. Onu incelediğimin farkında bile olmadan, bir süre izledim. Sonra fark ettim ki istediği şey gökyüzü ve ya yıldızlar değildi. Gözyaşlarıyla mücadele etmek için bakıyordu. Oradaki sessizliği seviyordu belki de. Herkes gibi onun da bu yerle ilgili kötü bir anısı vardı. Bu da kabuk bağlayan yarayı kaşırcasına canını yakıyordu.

Bir süre sonra sessizliği bozan ben oldum. Onun böyle durgun görmeye alışık değildim. "Ailene haber verdin mi? Merak ederler seni."

"Abimle konuştum, haber vermiştir." yine kısa cümleyle geçiştirdi. Tarzı bu herhalde, bir ciddi olup ardından buz kesiyor.

"Merdivenler için teşekkür ederim,. Yalnız kalsaydım kafayı yerdim." İlk defa varlığı beni kızdırmak yerine iyi hissettirmişti.

"Seni asla yalnız bırakmam, daha doğrusu bırakamam. Bir de Alp'i merak ediyorum." gecenin etkisiyle koyulaşan grilerini gözlerime dikti. Neşesi solmuştu. Hipnoz eder gibi bakan gözleri, boş bakıyordu.

"Uzun zamandır mı kullanıyorsun?"

Neyi kastettiğimi anlamamıştı. "Nasıl?"

"Ben gelince söndürdüğün sigarayı." Yanına geldiğimi görünce, sigarayı telaşla bankın kenarına atmıştı. Görmemi istememişti.

"Uzağı çok iyi görüyorsun." çıkardığı gözlüğüne bakıp yalandan güldü. "Sadece moralim olmadığında içiyorum. Bazen aylarca içmeyip, bazen bir günde bütün paketi." saçlarını düzeltti. Dağınık olmasa bile, bunu sık sık yapardı.

"Sağlığın için içmemeni tavsiye ederim. Bir yerde okumuştum, sigara kasları eritiyormuş. Bunca yıl sporla uğraş, kas yap. Sonra hop sigara sömürsün... Bu boyla da kassız kalırsan bir şeye benzemezsin. İşte bu sokak lambalarından farkın kalmaz, haberin olsun." morali bozuk bir Karen'in maksimum espri yeteneğiyle güldürmeyi denedim. Moralim olmadığımda hep dalgaya vurma tekniğine başvururdum.

"Yani böyle bir şeye benziyorum?" esprimin berbat derecede olmasına rağmen başarılı olmuştum. İşte yılışık Akel tüm gücüyle sahâlârda. "Şu mükemmel tipim 10 üzerinden kaç sence?"

"Hah geldi mi? Ben kalkayım. Malum egonla sen anca sığarsınız buraya." Ona karşı yabaniliği bırakıp daha insani olma kararı almıştım ama bugünlük es geçebilirdim. Onunla uğraşmak iyi hissettiriyordu.

"Sen de haklısın. 10 çok az oldu." sırıtarak parmağıyla yüzünün etrafından daire çizdi. Ukala herifin tekiydi.

"Sana doyum oluyor. Gidip bir Alp'e bakayım." ayağa kalktığımda "Bekle. Ben de geleceğim. İyi olduğunu görmek istiyorum." dedi.

Birlikte içeri girdik. Bu kısa sohbet, moralimin onarılmasına küçük de olsa bir tuğla koymuştu. Odaya yaklaşırken Ali'yi çıktığını gördüm. Akel, içeri girerken Ali'yle koridordaki sandalyelere oturduk.

"Bu ne alaka?" sinirle sordu, Akel'i işaret edip.

"Görmek istedi. Şu an uzaylı geldi deseler bile, sorgulayacak durumda değilim."

"Ablan nerede? Demin buradaydı."

"Burak Abi'yle -yani Akel'in abisiyle- hazırladıkları proje flash bellekteydi. O da pert olmuş. Sunum yarın olacağı için mecbur yeniden hazırlanmaya gitti."

"Akel'in abisi ne akala ya?" kaşlarını çattı.

"Ablamla birlikte çalışıyorlarmış." Bu muhabbet daha önce geçmişti ama Ali'nin sinirli bakışları bunları duymasına mani olmuş olmalıydı.

"Adam bölüm sonu canavarı mübarek. Her yerden çıkıyor." kısık sesle homurdandı. Akel'in varlığından rahatsızlığını gizlemiyordu. Ama ben, Akel'in Alp için gerçekten endişelendiğini görebiliyordum.

🌷

Akel, kapıyı kapatıp odayı inceledi. Bu manzaraya yabancı değildi. Aylar öncesine kadar, kendisi de bu durumdaydı. Kendi canını düşünmesine engel olan vicdanı, kalbi buza çevirmişti. Şu soğuk oda bile, göğsündeki ağırlığın yanında sıcacıktı. Bir yanı hâlâ kendini affetmemişti. Ama diğer yanı da suçsuz olduğunu haykırıyordu. Akel ise arafta kalmıştı.

Usulca ilerledi. Gözleri kapalı olsa bile onu duyacağından emindi. Sandalyeyi yatağın yanına çekip oturdu. Söze nereden başlayacağını bilmiyordu.

"Aramız iyi değil, kabul. Beni tehdit olarak görüyorsun muhtemelen. Yedi yaşından beri koruduğun, üzülmemesi için her şeyi yaptığın kişiyi incitmemden korktun." Bir an durdu. Nefesini topladı. "Kendince haklısın belki de. Ama ben değiştim, oğlum. Öylesine sevmiyorum onu, ölesiye seviyorum. Orman yeşili gözlerinde mutluğu görmek için her şeyimi feda eder, olmazı oldururum." Karen'den bahsederken gözlerinin içi parlıyordu. Onu, tüm olumsuzluğun içinde kendisine gönderilmiş bir mucize diye adlandırırdı.

"Ama şimdi onu sen üzüyorsun lan! Benim bunu düzeltmeye gücüm yetmiyor. Ne Ali ne de ben onun yaralarını iyileştiremeyiz. Büyümüş gibi görünse de hâlâ küçük bir kız çocuğu. İhtiyacı olan şey, abisi gibi gördüğü adam..." sandalyesini biraz daha yaklaştırdı. "Şimdi o gözlerini acıyorsun ve Karen'le olan her anımıza salça olamaya devam ediyorsun. Bu kadar uyku yeter..." Karen'in, küçükken onu yaralayan bazı olaylar yaşadığını ve onu yeniden hayata tutunduranın Alp olduğunu anlamıştı. Şimdi de yanında olması gerekirken, onu görmüyor, duymuyordu. Karen'in yanında görünmez hissediyordu. Bir ortama girdiğinde gözlerin üzerinde olmasına alışıkken, görülmeyi tek istediği kişi tarafından yok sayılıyordu.

"Ha unutmadan... uyuduğun her dakika meydanı bana bırakıyorsun. Karen, yavaş yavaş hislerinin farkına varıyor. Uyan ve beni seçtiğinde, arkadaşını teselli et..." eğer duyuyorsa uyanması an meselesiydi. Onun tanıdığı Alp, buna asla kayıtsız kalamazdı. Canıyla cebelleşiyor olsa bile önceliği Karen olurdu.

🌷

Alp'in solgun yüzüne baktığımda içim sızladı. Ameliyattan çıkalı kaç saat olmuştu ama hâlâ uyuyordu. Elini tutup "Düşünceler çorbadan hallice be, abi. Uyan hadi! Sana ihtiyacım var." fısıldadım cılız sesimle. O an bir şey oldu! Gözlerini yavaşça araladı. O bakış, dünyaları önüme serdi.

"Alp! Uyandın! Çok şükür!" sevinçle çığlık attım. Sanki sırtımdaki tonlarca yükü alıp götürmüştü.

"Kızım... bağırma! Zaten karman çormanım... Ne oldu?" kısık sesle tekleyerek konuştu.

"Geri zekâlı! Ne bağırmaması? Nasıl korktum, biliyor musun?" mutluluktan yerimde duramıyordum.

"Seni bu salaklara bırakıp gitmem ki." elimi sıkmaya çalıştı ama iğneler iziz vermemişti.

Elinin üstüne küçük bir öpücük kondurdum. Doktora haber vermemiz gerekti. Odadan çıktığımda Ali'yle de mutlu haberi verdim. O da havalara uçmuştu.

Doktor ameliyattaydı. Gün boyu bizimle ilgilenen genç hemşireye gelmişti. Alp'e birkaç soru sordu ve kontrolleri yapıp çıktı. Ben de arkasından çıktım. Ağacın omurgasına hasar verip vermediği konusunda endişeliydim, içim içimi yiyordu. Doktorun ameliyattan sonra bilgi vereceğini söylemişti. Alp'in uyandığını Akel'e haber verip içeri girdim. Yatağın kenarına iliştim.

"Karen." dedi yorgun sesiyle "Doktor gelince bir sorsak mı... Sol bacağı kıpırdatamıyorum."

Kalbim teklerken, gözümden bir damla yaş süzüldü. Allah'ın cezası ağaç sinirlerine hasar vermişti. Tedavisi vardır ama değil mi? İyileşebilirdi... O, görmeden hemen gözyaşımı sildim. Yüzümü ona çevirdiğimde, o pis sırıtışını gördüm. Tanıyordum o ifadeyi. Dudağının kenarı kıvrılırken kaşlarını gülmemek için çatardı.

"Allah belanı versin!" diye patladım. "Lan benim burada içim içimi yiyor! Adamdaki düşüncesizliği kes! Kıpırdatamıyormuş!" yumruğu bacağına geçirdim. "Hissettin mi şimdi? Hayvan herif!"

Acıyla inledi. "Tamam ya! Şaka yaptım... Hemşireyle konuşmayı ş'aptım." kızdığımı görünce hemen geri vites yapmıştı. Ama son pişmanlık fayda etmezdi. Bunun acısını fena alırdım.

"Bekle sen! Ben kralını yapacağım sana. Şakaymış! Geri zekâlı!" bağırdım. İçim soğumadığı için kolunu cimcirdim. Dua etsin hastaydı. Yoksa onu hastanelik etmesini bilirdim.

"Özür dilerim, kraliçem. Valla üzüleceğini düşünemedim ya. Narkozdan hepsi. Yoksa ben seni kızdırır mıyım hiç?"

Hiçbir şey demeyip Ali'ye baktım. "Cidden sana da aşk olsun. Niye izin veriyorsun bu saçmalığa? Görmedin mi tüm gün halimi?" sitem ettim. Ağlamaktan gözümüzde yaş kalmasın, beyimiz bu salağın oyununa ağzını açıp tek kelime etmesin. Senin de alacağın olsun Ali Efendi.

"Bu geri zekâlı laf mı dinliyor?" kendini savundu Ali. Daha ağzımı açıp bir şey diyemeden kapı tıklatıldı ve Akel içeri girdi.

"Merhaba..."

Alp'in şaşkınlığı halinden belli oluyordu. Akel'i beklemiyordu. Ama baştan beri buradaydı. En çok ihtiyacım olduğu anda yanımdaydı. Varlığıyla huzur olmuş, ruhumu onarmıştı.

"Geçmiş olsun."

Alp üzerindeki şaşkınlığı atarak karşılık verdi "Teşekkürler. Zahmet etmeseydin keşke."

"İyi misin şimdi?" üç çift meraklı gözün üzerinde olmasından rahatsız olmuş gibiydi. Kısa bir sohbetten sonra çıktı odadan Akel. Çıkarken benim de gelmemi rica etti.

"Gerçekten çok teşekkürler. Daha fazla bekleme, git istersen. Zaten tüm gün buradaydın." minnetle söyledim. Bugün yaptıklarının karşısında nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyordum.

"Kaç kere daha söyleyeceğim? Bir şeyler için teşekkür etmeyi kes artık." dedi gülerek ve ardından ciddileşti "Ne zaman yanında olmamı istesen ben hep buradayım. Pek belli etmesem de Alp'i severim." gülüşü yerini tebessüme bıraktı. Elini, hastanede topladığım dağınık topuza uzattı. Saçımı düzeltiyorum. Saçıma dokunulması pek hoşuma gitmezdi. Ama bu defa rahatsız olmamıştım.

"Bu tutam da senin gibi inatçı ve başına buyruk." kaşlarıyla saçımı gösterdi. "Bence saçlarımız, karakterlerimizin yansımasıdır. Ne kadar uysal olursak şekil vermek kolaydır. Ama asi ve inatçıysak asla bir modelin içine hapsolmazlar." kulağıma yaklaşıp "Bilgin olsun diye söylüyorum. Saçların yavaş yavaş yola geliyor, Karen Arsal" fısıldadı. Çekilirken yeni çıkmış sakalları yanağıma değdi. Nefesimi tuttuğumu fark etmem uzun sürmemişti. "Yarın yine geleceğim. Gece istediğin zaman arayabilirsin. İki dakikada yanında olacağım." Soluk bir tebessümle uzaklaştı.

Sözleri saçlarıma değil, onun varlığına alışan banaydı. Düşünüce haklı olduğunu fark ettim. Saçlarım eskiden daha hoyrattı. Zamanla karakterim durulunca, saçlarım da nasibini almıştı. Artık şekil verirken eskisi kadar zorlanmıyordum.

Gitmiş adamın hâlâ arkasında baktığım farkına varıp içeri girdim. Bugün fazlasıyla zihnimi doldurmuştu. O yüzdendi bu kafa karışıklığı. Yoksa haklı olduğunda değil. Ona karşı hislerim değişmemişti.

Yorumlarınızı merakla bekliyorum💚