8. bölüm · Karma: Tamamlanamayan kader

Bir Yudumluk Çocukluk

Atik Stayl

Tiyatro salonuna doğru yürürken laboratuvarı kapısı açık gördük. Alp, o tanıdık hadi bakışı attı. "Oğlum, hoca vermeye artık ceza bulamıyor." sitem ettim. Daha yeni ceza almıştık ama Alp Bey, okuldan atılmak yolunda emin adımlarla gitmeye niyetliydi.

"Ben ne yapayım? Bilime karşılar onlar. Çok ünlü kimyager olacağım belki." dediğine kendi bile inanmadı. Tek istediği değişik bir şey yapmaktı.

"Hadi, abi. Geçen gün bir unutulsun da. Yaparız sonra." kolundan çekiştirerek uzaklaştırdım. Yeni bir ceza almaya hiç niyetim yoktu.

Salona girdiğimizde herkes yerini almıştı ve Akel yine buradaydı. "Hoca gelmeden prova yapmalıyım diye mi geldin yine?" Kolonların yanında duran Akel'in karşına geçerek hesap sordum. "Merak etme, iddiaya girdiysem kurallara uyarım." Çocuk gibi sürekli gözetleyemezdi. Çocuğunu parka götürüp ama eğlenmesine fırsat vermeyen ebeveynler gibi tepemde dikilmesi rahatsız ediciydi.

"Niye her olayı kendine bağlıyorsun, kızım? Belki bir kız var, onu kesiyorum." verdiği cevaba mı sinir olayım yoksa ses tonuna mı karar veremiyordum.

"Kesmek ne ya? Az biraz insani ol... Ama bak, üzüldüm de şimdi biraz." çnce kızıp sonra üzgün surat takındım. Aynı anda kaç kişiye asılabilirsin be adam?

"Nedenmiş, kıskandın mı yoksa?" dudağını kenarı kırıldı. Hayalperest bir arkadaştı...

"Seni mi? Güldürme beni." minik bir kahkaha attım. "Kıza üzüldüm ben. Zavallı kızcağız... Hayaller kim- " elimle baştan aşağı onu gösterip "- hayatlar kim." dedim.

"Kimmiş o hayal?" gözlerini kısıp başını yana eğdi. "Hem bir bakarsın hayaller fos çıkar, hayat ise istediğine dönüşür." hiçbir şey demeden gidiyordum ki "Çıkışta unutma! Birlikteyiz!" bağırdı arkamdan.

Biraz daha bağır! Kimse duymadı. Bak, Ali şu tarafta, homurdandım içimden. Yönümü bozmadan elimi peki anlamında kaldırıp bizimkilerin yanına gittim. "Günaydın, gençler."

Taha elindeki kitabı masaya bırakıp "Gün aydı mı gerçekten yoksa öyle görmeyi hayal ettiğimizden dolayı mı o şekilde algılıyoruz?" ortamdaki tek bir kişinin anlamadığı şekilde cevapladı.

"Felsefe okumuş belli. Ama anlamak için dalağını kullanmış." deyip kahkaha attı Berkan.

"Ve konuştu IQ'su okul numarasının son iki sayısından küçük olan adam." Kitap okuduğu dönemlerde etkisinden çıkana kadar daha olgun davranıyordu. Ne zaman ki normal hayatına döndü, işte gerçek Taha'yla karşılaşıyorduk. Yaşının gerektirdiği gibi davranıp, doyasıya eğlenerek hiçbir şeyi önemsemezdi.

"Arkadaşlar! Hadi, başlayalım." Selen Hoca'nın sesiyle eğlencemiz bölündü.

İlk önce Alp ve Berkan'ın kısa sahnesinin provası alındı. Ardından Burak, mükemmel bir ciddiyetsizliğiyle dâhil oldu. Aşk konusunda ne kadar güvenilmezse arkadaşlık konusunda bir o kadar sağlam biriydi. Seni arkadaşı olarak görüyorsa her şeyi yapabilirdi.

En arkalara oturup onları izlerken, alt sınıflardan bir çocuk Alp'in boşalan yerine oturdu. "Merhaba, nasılsın?" Nazikçe teşekkür edip önüme döndüm. Bu çocuğu kantinde falan çok görüyordum. Arkadaşlarıyla gülme eylemi altında anırıyordu.

"Eray ben." Dedi gevşek gülümsemeyle. "Çok güzelsin, eğer sen de istersen tanışmak isterim." İçimden sabır çekip saydırdım. Bir bitmediniz ya!' Her şeyi geçtim. Sen daha liseye geçen sene başlamadın mı? Yaşına başına bak önce.

Ağzının payını güzelce vermek üzereyken, "Sevgilim?" ilk önce bakıp sonra yanımdaki gevşek arkadaşa "Hayırdır? Sorun mu var, dostum?" bastırılmış sinirle benden önce davrandı Akel.

Aceleyle yayıldığı koltukta dikleşti. "Yok, abi. Replikle alakalı bir şey soruyordum." çocuk U değil O dönüşü yaptı. "Teşekkürler, Karen Abla." deyip uzaklaştığında, elim ağzımda şaşkınlıkla izliyordum. Korkaklığına mı güleyim, koştur koştur yanımdan ayrılmasına mı bilemedim. Aslında bir yerde haklı şimdi. 1.70 boyla iki metrelik Akel'e diklenecek değildi.

Yanıma oturan Akel'e karşın "Pardon da kim sana böyle bir hak tanıdı da, sevgilim demek cesaretini buldun. Ben cevap veremiyor muyum da karışıyorsun?" kaşlarımı çatıp öfkeyle hesap sordum. Kim oluyor da hayatıma müdahale etme hakkını kendinde buluyor

"Bu tipler sevgilin olduğunu duyana kadar sülük gibi yapışır. Ki cevap vermeye gelirsek hiçbir insan, senin gibi yabani davranamaz. Kendimden biliyorum. Bana olan tavrın hala Dikkat dövebilir!" pişkin pişkin cevap veriyor bir de. İt iti kokusundan tanır tabii

"Şimdilik iç sesim sövebilir modunda ama küçük bir harf değişikliğine ramak kaldı." dişlerimi sıkıp dedim. Ben diyorum Konya, adam diyor Kenya.

"Öyle olsun bakalım... Ben kaçıyorum şimdi. Sana sürprizim var. O yüzden mükemmel provamıza geç kalabilirim." ayağa kalkarken dedi. Hiçbir şey vazgeçirmiyordu adamı. Alp'in dediği gibi azimli çıkmıştı. Ama dediğim gibi... azimliyse biz de azmini kırarız.

"Hiç gelmeye de bilirsin." arkasından bağırdım.

🌷

Akel'in gecikmesi iyi olmuştu. Alp, bu aralar her onu gördüğünde gözlerinde pıt pıt soru işaretleri oluşuyordu. İddiayı söyleyemediğim için de lafı sürekli eveleyip geveliyordum.

Bugün Selen Hoca, kitap özeti ödevinin sonuçları açıklamıştı. Aslında daha erken açıklanacaktı ama tiyatro yüzünden birkaç gün ertelenmişti. Tek bir grubu yerine herkes gitme hakkı kazanmıştı. Amacı kitap okuma alışkanlığı yaratmakmış. O yüzden böyle bir yol seçmiş. Güzel bir yöntemdi bence, zorla yaptırmak yerine işi eğlenceye çevirmişti. Hepimiz için güzel bir hafta sonu olacaktı.

Akel gelene kadar ezberlediğim on sayfayı tekrarladım. Bitsin diye bayağı abartmıştım. "On sayfa ne be!" homurdanırken kapı çaldı. Kapıyı açtığımda karşımda kimse yoktu. Etrafa bakınırken kapının önünde lila renk, büyük bir kutu gördüm. Bu rengi hep sevmişimdir, bana huzur veriyordu. Elime alıp sağa sola çevirdim. Üstündeki beyaz bandı koparıp açtığım anda olduğum yerde donakaldım. "Nasıl ya? Ama-" lafımı, yan taraftan gelen bir sesle yarıda kesildi.

"İstediğin meyve suyu bu muydu?" Sesin geldiği tarafa baktığımda, gülümseyen Akel'i gördüm. Nasıl yani? O mu getirmişti? Ama nasıl? "Nasıl buldun bunu?" sevinçle sordum. "Bitmişti..."

Her zamanki ukala bakışını attı. "Benim için çocuk oyuncağı." bir adım yaklaştı. "Tabii isteyen de önemli olunca iş daha da kolaylaştı." Umudumu çoktan kaybetmiştim.

Bir ona, bir elimdeki kutuya baktım "Gerçekten çok teşekkürler. Benim için çok değerli bu!" mutluluktan gözlerimin içi gülüyordu.

"Galiba bir içecekten daha değerli..." eğer küçük bir çocuk değilsen bir meyve suyuna bu kadar sevinmeyeceğini biliyordu. Haklıydı, küçük Karen için önemliydi.

Bir an dalgınlıkla mırıldandım. "Hem de çok değerli. Hiç unutmak istemediğim ama hatırlamamak için de çırpındığım bir anının iki şahidinden biri." Merakla bakan gözlerine cevaben "Ayrıca tadı da çok güzel." deyip gülmeye çalıştım.

"Küçücük bir şey bile seni nasıl bu kadar mutlu ediyor? Anlamıyorum gerçekten." konuşmak istemediğimi anlamıştı; üstüne gitmedi.

"Bir şeyin seni mutlu edebilmesi için büyük ya da küçük olmasının önemi yok. Mesele ona verdiğin değerdir."

"Taha'yla çok vakit geçirince felsefece konuşuyor insan." gülerek dedi.

"Felsefece ne be?" dedim kaşlarımı kaldırarak. "Adam yeni kelime üretti resmen. Ayrıca Taha'yı felsefeye alıştıran kimdi acaba?" çocuğuna okuma yazmayı tek seferde öğreten anne edasıyla gururlandım.

"Ama seni hiç felsefeyle alakalı kitapla görmedim. Birkaç aydır o zaman okumuyors-"

"Birkaç ay derken?" araya girdim. Daha geleli birkaç hafta olmamış mıydı?

"Hafta diyecektim." dedi hızla. "Hem böyle kapı önünde mi duracağız? İçeri almayacaksan bileyim yani." Haklıydı, kapıda kalmıştı. Üstüne vazife olmayan şeylere burnunu sokan Nurten Teyze, boynunun kırılmasını göze alarak bizi dikizliyordu. Neyse ki duvar görevini gören çitler buna izin vermiyordu.

Elimi geç anlamında sallayıp ardından ilerledim. Salona geçip "Bana bir bardak su verebilir misin ya? Çok susadım." kendisini koltuğa attı. Yorgun görünüyordu.

"Daha güzel teklifim var! Hemen geliyorum." mutfaktan cips alıp tabağa boşalttım. Buzdolabından mandalina alıp dilimledim. Cips, mandalina ve çekmeceden aldığım makası tepsiye koyup salona gittim. Tepsiyi sehpaya koyup "Şunları bir arada denemem lazım!" kutudan iki tane meyve suyu çıkardım. Makasla küçük bir kesik attım. "Dalga, cips ve mandalina karışımı, bizim için en güzel abur cuburdu. Yani üzerinde adı falan yoktu, dalga diyorduk biz de." elimdekinden birini ona uzatırken açıkladım.

Tereddüt etti ama itiraz da etmedi. İkisini de ağzına atıp meyve suyundan içti. Anlamaya çalışır gibi bir süre durdu. "Mükemmel! Şimdiye kadar bunu niye denemedim?" eliyle enfes işareti yapıp yemeye devam etti. Sevmiş görünüyordu.

"Nereden buldun? Başka şehirdeki toptancılara bile sormuştuk. Sen dün öğrendin, bugün karşımda duruyor. Nasıl?" merakla sordum. Bir saniyenin altında kısa bir anlığına dudağının kenarı kıvrıldı.

"Hatice'ye değil, neticeye bak. Sadece canın istediğinde söyle ve gerisini bana bırak." Bulmasına ihtimal dahi vermemiştim ama o yapmıştı. Vaat ettiği tarihte; yani ertesi gün getirmişti.

🌷

Dün Akel, okuldan erken ayrılıp dedesinin evine gitmişti. 'İşi düştü de geldi' izlenimi vermemek için konuşmaya günlük sohbet ederek başlamıştı. Ancak saçlarının çoğuna aklar düşmüş, yuvarlak yüzlü dedesi niyetini çoktan anlamıştı. "Söyle bakalım, Akel bey! Bir şey istemesen gelmezsin sen."

"Yalan yok. Haklısın, dedem." mahcup tebessümle başın eğdi. Dedesiyle arası oldukça iyiydi. Ne zaman bir şeye ihtiyacı olsa soluğu onun yanında alırdı. Torunu için imkânsızı mümkün kılardı. "Hani senin fabrika vardı ya kaç yıl önce." dedi temkinli bir sesle. "Bir meyve suyu yapıyordunuz. Ondan var mı şimdi? Bulabilir miyiz?"

Sakalını sıvazlayıp bir süre düşündü. "Biliyorsun, oğlum. Kaç yıl oldu kapatalı. Bildiğim kadarıyla toptancılarda da kalmamıştı."

"Peki ya tarif gibi bir şey yok mu? Yapsak yeniden?" atıldı hevesle.

"Hayırdır? Yıllar oldu kapatalı. Şimdi mi canın çekti?" güldü dedesi. Daha fabrika açıkken bile ilk tercihi olmadığını biliyordu.

"Senin mükemmel içeceğini hep sevmişimdir, biliyorsun... Ama bu sefer ekstra önemli!"

Birkaç saniye daha düşündü. "Aslında eski depoda bir karton pano vardı. Üzerinde tarif yazılıydı ama..." daha lafını bitiremeden Akel yerinden fırladı."Anahtar çekmecede mi hala?" umutla sordu.

"Orada da. Ama sen-?"

Dedesinin dinlemeden aceleyle deponun önüne geldi. Çekmeceden anahtarı alıp kapıyı açtı. Akel, küçüklüğümden beri o depodan korkardı. Hiç giremezdi. "Saçmalama, oğlum. Altı üstü bir depo. Hem o çocukkendi. Kapıdan uzunsun, ne korkması?" kendi kendisine tekrarlayıp içeri girdi. Annesinin söylediği 'her yer her yerde' işte tam burasıydı. Toz dağınıklık karanlık...

Karen'in sevdiği o tadı yeniden yaratmak istiyordu. Sanki o tatla birlikte, onun çocukluğuna da dokunabilirdi. Eğer onu mutlu edebilecek küçük bir ihtimali varsa bunu kullanmaktan çekinmezdi.

Örümcek ağları her yeri sarmıştı. Örümcekler, evin sahibiymişçesine gönlünce dolaşıyordu. "Örümcek ısırsa acaba örümcek adam olur muyum? Aşk için örümcek adam olmalı, aşk o zaman aşk..." kendi kendine mırıldandı. Korkusunu bastırmak için kendi kendine konuşuyor, başka şeyler düşünmeye çalışıyordu. Toz taneleri yüzünden alerjisi tetiklenmiş, ardı ardına hapşırıyordu. Depoyu aydınlatan cılız bir ışık olsa da tam yetmiyordu; telefonunun ışığı imdadına yetmişti.

Yarım saat boyunca her köşeyi didik didik aramıştı. "İşte buradasın!" bağırdı sevinçle. Sonunda bulmuştu. Hemen dedesinin yanına koşup, nefes nefese panoyu gösterdi "Dede, buldum! Nerede yapabiliriz? Bugüne yetişir mi?"

"Oğlum, bir sakin ol!" bu hallerini görünce tebessüm edip oturması için karşısındaki koltuğu gösterdi. Uzun zaman olmuştu onu böyle heyecanlı görmeyeli. Oturduğu yerde dikleşti. Kararlı bakışlarının ardından "Benim torunum benden bir şey ister de ben oldurmaz mıyım?" telefonundan bir numara çevirip aradı.

"Alo, Volkan... Oğlum, nasılsın? Sağ ol, evladım. Senden bir ricam olacak... Çok sağ ol. Torun sana bir fotoğraf atsa senin fabrikada yapabilir misin? Ama bugün için gerekli... Tamam, o da olur. Teşekkürler, oğlum. Çok sağ ol. Selam söyle babana." Volkan, dedesi Akif Bey'in fabrikasını satın alan arkadaşının oğluydu. Meyve suyu üzerinden gittiği için gereken her makineye sahipti.

"Fotoğrafını Volkan'a at. Yarın gidip alırsın. Bugüne yetişmezmiş." Telefonu koltuğun kenarına usulca bıraktı.

Dedesine sıkıca sarılıp "Dedelerin kralı! İyi ki varsın, dedem!" coşkuyla dedi. Hemen fotoğrafı atıp sabırsızlıkla koltuğa oturdu.

Dedesi bir süre onu süzdü. "Okuldan mı yoksa kurstan mı?

Anlamayınca kaşlarını çattı. "Nasıl?"

"Uğruna yanından geçerken bile tereddüt ettiğin depoya girmene neden olan kız? Önemli biri belli ki..."

Kızlarla arası iyi olmasına karşın, ilk kez birinden bahsederken utandığını hissetmişti. İçtiği suyu masaya bıraktı. "Ne kızı ya? Gece rüyamda gördüm. Ama canım nasıl çekti! Yani o yüzden." Dedesinin böylesine amatör bir yalana inanamayacağını biliyordu.

"Sen gitmek için hazırlanırken, biz yolu ezberlemiştik, evlat." Yumuşak ama ciddi bir tonla dedi. "Madem bu kadar seviyorsun, kolay kolay bırakma. Bir kere buldun mu, işte o zaman dört kolla sarıl. Bazen elinde olmadan yaptığı tek bir hata, koskoca bir hayatı mahveder." Akel'de kendi gençliğini görürdü. Kendi yaptığı hataları onun da yapmasını istemiyordu.

🌷

Adam üşenmeden hepsini ezberlemişti. Bir sayfa falan ezberler sonra bıkar, sanmıştım. Ama inatçı çıkmıştı. "Bu kadar ezberden sonra düşünme uzvum error verdi." elimdeki kâğıtları koltuğun üstüne fırlatarak isyan ettim. Abartmamıştım. Resmen suyunu çıkarmıştım!

"Dedim sana. İnsan bir der, hadi olmadı iki. Ama Karen hanımı keser mi o?" homurdandı Akel. "Tabii gönül isterdi ki herkesin önünde oynayalım... Belki de gerçek olur." son cümlesini fısıldamıştı.

"Olur derken?"

"Sen onca şey söylemişken, neden en takılmayacağın yere takılıyorsun?" soruyla cevap verdi. Söylediklerine Fransız olduğum için olabilir mi acaba?

"O zaman önemli bir soru. Niye bu kadar şey varken beraber ezber geçmek? Ya da niye çok güzel bir role seçildiğin halde kabul etmeyip ama salondan ayrılmıyorsun?" gerçekten merak ediyordum. Derdi tiyatro olsaydı rolü çoktan kabul etmişti. Hiçbir rolü istemeyip, burada benimle prova yapıyordu. Üstelik gereksiz yere o kadar şey ezberlemek pahasına.

"Seninle daha çok vakit geçirmek." dedi umursamaz bir rahatlıkla.

"Salak mısın sen? Yok yazıyorlar derslere." dediğimde pişmiş kelle gibi sırıttı.

"Benim devamsızlık hakkı sağlamdır. Sahibinden hiç kullanılmamış. Ama seninkiler malum... Dünyayı uzaylılar bassa, sen yok yazılmamak için mecbur okula." dalga geçti. Ama işin kötü tarafı haklıydı.

"O konuda haklı olabilirsin. Devamsızlığı geçtim, okula gecikme bile aleyhime. Mesela geçen gün Sedef Hoca'dan şans eseri kurtuldum."

"Aslında pek şans eseri değildi. Siz gecikince hocayı biraz oyalamış olabilirim. O şans hep tutmaz diye söylüyorum. Durduk yere sene tekrarı olmasın." yaptığı iyiliği başa kakmıyordu, sadece düşünceli bir uyarıydı.

Kısa süreli bir aydınlanma yaşayıp "Ha siz o gün ondan birlikte sınıfa girdiniz... Teşekkürler, yine borçlandım demek. Borçlu kalmayı sevmiyorum, biliyorsun. O yüzden bir şey is-" lafımı yarıda böldü.

"Borç yok!" bir kaç saniye durdu, sonra devam etti. "Senin için her şeyi yapacaklar listesine en ön sıradan bodoslama girdiğimi bil yeter." gözlerini gözlerimden çekmedi. Bakışlarında kendine çeken bir şey vardı. Ağzı güzel laf yapıyordu ama yanlış kişi üzerinde uyguluyordu.

Ne diyeceğimi bilemezken kapı zili çaldı. Hayatımda ilk kez bir zilden bu kadar medet ummuştum. Hızla kapıya yöneldin. Ama açtığımda anladım ki zil imdadıma yetişmemiş, aksine durumu zorlaştırmıştı.

Yorumlarınızı merakla bekliyorum💚