Kanayan Kabuk

Vaveyla Yazarı: Atik Stayl

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 33Şu an: Kanayan Kabuk
  1. 1 Karakterler10 kelime
  2. 2 Zamanın Sessiz Dokunuşu1.483 kelime
  3. 3 Sessizce Daralan Mesafe1.557 kelime
  4. 4 Duvardan Taşan Gölge2.214 kelime
  5. 5 Sayfalar Arasında Mutluluk1.709 kelime
  6. 6 Kaybettiğin Halde Kazanmak3.116 kelime
  7. 7 Yanlış Zamanda Doğan Doğru His1.921 kelime
  8. 8 Bir Yudumluk Çocukluk2.143 kelime
  9. 9 Söylenmeyenlerin Gürültüsü2.559 kelime
  10. 10 Denize Düşen Yılana Sarılır2.525 kelime
  11. 11 Aynı Yaranın İki Tarafı; Biri Bedende, Biri Kalpte3.669 kelime
  12. 12 İz Bırakan Anlar2.576 kelime
  13. 13 Yarım Kalmış Hisler1.700 kelime
  14. 14 Kapalı Kapılar Ardında2.339 kelime
  15. 15 İlk Düğümün Çözümü2.805 kelime
  16. 16 Ruhun Tanıdığı Yabancı3.668 kelime
  17. 17 Perde Kapanırken3.164 kelime
  18. 18 Kıskançlığın Gölgesinde Kalan Aşk3.277 kelime
  19. 19 En Çok Sevdiklerimiz Yaralar7.172 kelime
  20. 20 Duvarın Öteki Yüzü7.333 kelime
  21. 21 Sevmenin En Gürültülü Hâli: Susmak5.140 kelime
  22. 22 Yutulan Kelimelerin Ağırlığı4.071 kelime
  23. 23 Birinin Öfkesi, Diğerinin Freniydi5.677 kelime
  24. 24 Beyaza Karışan Kırmızı3.418 kelime
  25. 25 Ormanın Karanlığında Kaybolan Çığlık5.564 kelime
  26. 26 Derine Gömülenler4.159 kelime
  27. 27 Aşkın İçinde Bir Uyarı Çalıyor4.093 kelime
  28. 28 Kanayan Kabuk2.844 kelime · Okuduğun bölüm
  29. 29 Kan Bağı Değil, Yara Bağı3.821 kelime
  30. 30 Can Kırıkları3.245 kelime
  31. 31 Kaçış: Değişim zamanı1.840 kelime
  32. 32 Vazgeçiş: Kuzeye Dönüş3.799 kelime
  33. 33 Sensizlikten Önce: Kaderin Mühürlendiği Gün3.417 kelime

“Hadi, çocuklar. Yarına kadar bu duvarlar bitmeli.” Orkun Hoca, bizi dersten çıkarıp tiyatro salonuna getirmişti. Gösteri geçen hafta yapılacaktı ama okulla ilgili bazı aksaklıklar yüzünden iki haftaya sonraya ertelenmişti. Provalar için hafta sonu da çalışmak gerekiyordu.

Geçen sene de oyunun büyük kısmını bizim sınıf oynamıştı. Pamuk bendim, cadı ve kraliçeyi Asi, huysuz cüceyi her ne kadar boyuyla zıt olsa da Alp, meraklı cüceyi Sema, mutlu cüceyi de Berkan oynamıştı. O kadar çok eğlenmiştik ki utanmasak üst sınıflardan diğer rolleri de kapardık. Neyse ki Akel o zaman yoktu. Yoksa prensi yani bizden bir üst olan Kuzey’i kıskanmadan duramazdı. Alp’le İngilizce kursuna giderken o da bizimle geliyordu. Aramız çok iyiydi, diğerleri gibi kasıntı bir tip değildi. Alp’ten sonra en iyi anlaştığım kişiydi. Yaşam enerjisi doruklardaydı. Sık sık telefonla konuşsak da onu çok özlüyordum.

Alp, “Merak etmeyin, hocam. Hallederiz.” deyip sprey boyalardan birini kaptı. Orkun Hoca, kurda kuzu emanet ettiğinin farkındalığıyla son kez duvarlara bakıp gitti. Çok eğlenceli olacaktı. Ben de siyah bir boya alıp diğer duvara geçtim.

“Serra’yla tanıştım.” lafı gevelemeden direkt konuya girdim. Yüzümüzdeki maskelerin ardından bir homurtu geldi. Kesin küfür etmişti. Onu duymama gerek yoktu, tepkilerini ezbere bilirdim.

Kendini toparlayıp “Nerede tanıştınız?” sordu sakin sesle. Meraktan içi içini yiyordur şimdi.

“Dün Akel’le ormandaydık. Arkadaşları geldi sonra, o da yanlarındaydı.”

“Güzel.” aklınca unuttum çekecek. Ben yer miyim? O an orada olmak için nelerden vazgeçmezdi.

“Hayatında birisi yokmuş.” daha da meraklandırmak için teker teker anlatıyordum.

“Olur yakında, dert etmesin.” sesi duygusuzdu.

“Kaan diye bir arkadaşları var.” Sen misin beni kandırmaya çalışan Alp Bey?

“Ona mı yürüyor?” sesi yavaş yavaş gerilmişti. İstediğim kıvama geliyordu.

“Niye? Yürümese sen mi yürüyeceksin?” salağa yatmak mı? En sevdiğim, uyandırmaya kıyamazsın.

“Kareen!” ismimi uzatarak uyardı. Şu an kesin kıskançlıktan geberiyor.

“Çok yakın arkadaşlar. Şu an Kaan’a kurulsan da eminim tanısan çok seversin. Tam senin kaleminde. Tabii senin deliliklerinle kimse kıyaslanamaz o ayrı.”

“Sadede gelecek misin yoksa hâlâ şu gereksizi mi öveceksin?” gülmemek için kendimi zor tuttum.

“Daha şimdiden kıskanacaksan işimiz var seninle. Bugün Kaan’ı kıskanan, yarın Ümit’i de kıskanır.” Kaan yetmiyordu şimdi bir de Ümit çıktı başımız, diye içinden küfretmiyorsa ben de hiçbir şey bilmiyorum.

“Üniformanın renksizliğinden şikâyetçisin galiba. Yoksa ben mi yanlış anlıyorum?” Yapamaz diyemiyorum. Kaç kıyafetim boyadan kullanılamaz hale getirmişti. Duvardan çok birbirimizi boyuyorduk.

“Kıskanma. Yıllardır arkadaş hepsi. Dün konuşurken arada konu sana geldi. Serra da ‘Alp şu ormanda sırtına ağaç batan arkadaşındı, değil mi?’ diye sordu. Kuzenin de başına benzer bir olay gelmiş, aylarca yürüyememiş.” Bence açılsa şansı büyüktü ama karşısında kocaman engel vardı, biz vardık.

“Allah şifa versin.” Yine kısa cevaplar verdi. Ama hedef yerine ulaşmıştı. “Sen nasıl hissettin peki? Onun yanında görmek rahatsız etti mi?”

“Yoo. Bitmiş gitmiş olay. Niye rahatsız etsin ki?” ikimiz de yalan söylediğimizi biliyorduk.

“Yalan söylediğinde sesinde hâlâ çatallanma oluyor, kraliçem.” minik uyarı yaptı.

“Aşk olsun! Yalancı mıyım ben? Hiç yakıştıramadım, şövalyem!” onun gibi ben de inkâr ettim.

“Gençler! Bakıyorum da dersi kaynatmanın yolunu bulmuşsunuz yine.” giriş kapısından Akel’in sesi yükseldi. İnşallah konuştuklarımızı duymamıştır.

“Biz de isterdik şu an derste olmayı ama gördüğün gibi müdür kendisi aldı sınıftan, yoksa biz hiç istekli değildik.” ellerimi havaya kaldırıp el mahkûm der gibi salladım.

“Biz müdürden izinliyiz. Peki sen? Devamsızlık hakkın hâlâ bitmedi mi?” sordu yeni boya alıp.

“Birkaç önemli olaya şahitlik edecek kadar var daha.” girişteki büyük kolona yaslandı. “Sevgilimin yanında olmak da bunların başında geliyor.” Göz göre göre yok yazılıyor ve keyfi gayet yerindeydi.

“Boya kokusu keskin, şuradaki maskelerden birini tak. Zaten o zehirle ciğerlerini yeteri kadar zehirliyorsun.” Boyaları koyduğumuz masayı işaret ettim.

“Düşünüyorum ama laf sokmayı da ihmal etmiyorum, diyorsun.” maskelerden birini alıp geldi. “Saçlarında toz toz renkler var. Zaten dünyama gökkuşağı gibi doğmuştun, şimdi gerçek anlamda da oldun.”

“Ciğerlerine zararlı, göğsün ağrır sonra. Tak hadi.” elindeki maskeyi gösterdim.

“Senin kokun her şeyi bastırıyor. Her şey siliniyor, bir tek sen kalıyorsun.” kulağıma fısıldadı. Maskeyi süs olsun diye eline almıştı sanki. Taksana be adam!

“Arkadaşlar, aile var yalnız burada.” yalandan öksürdü Alp.

“ALP!” çenesini kapatması için uyardım.

“Bize laf edeceğine kendine bak sen. Bulsana, oğlum birini. Bir düş Karen’in yakasından.” gülerek dedi Akel. Biri derken Serra’yı kastediyordu.

“Bu konuda tavsiye alacağım en son kişi bile değilsin… Ki ayrıca Karen istemedikten sonra sen kimsin, oğlum?” hem dili hem eli çalışıyordu.

“Beyler! Başlamayın yine. Ayrıca, Akel Ateş, sen geldiğinden beri beşinci yanlışım bu.” kaç kere yanlış boyayıp düzeltmeye çalışmıştım. Aklımdakini bir türlü çizemiyordum. Onun yüzünden cüceler selvi boylu olacaktı.

“Yani aklını başından aldığımı kabul ediyorsun.” hâlâ benimle uğraşıyordu. “Dikkatini dağıtmayı hiç istemem ama mükemmel ötesi aurama bakarsak bu imkânsız.” kendini övmeyi de ihmal etmedi.

“Gören de kâinat yakışıklısı sanacak. Hiç!” gülüp eğleniyordu. Ama uykusuz ve canının sıkkın olduğunu görebiliyordum. Biraz takılıp başka şey düşünmesini sağlamak istiyordum.

“Kimmiş peki, Karen Hanım?” kıskançlığı sesine yansımıştı. Kıskandığında sesi hep kalınlaşırdı.

“Hiç o topa girme bence.” canım arkadaşım da niyetime anlamış, destek çıkmıştı.

“Tanımazsın sen, boş ver.” boyaların olduğu köşeye gidip yenisi aldım. Tam arkamı döndüğümde karşımda Akel’i bulmam bir olmuştu. Ne ara yanıma geldi? Geriye, sahnenin arkasına doğru adımlarken, o da peşimden geliyordu. Salondan çıkmış, bekleme salonuna gelmiştik.

“Tanıt o zaman.” kararlı bakışlarını yüzümde gezdirdi.

“Valla hiç sırnaşma, kızgınım sana.” o kadar yalanın üzerine öpeceğimi düşünüyorsa yanılıyordu.

“Niye kızgınsın? Farkında olmadan canını mı sıktım?” Ümit’in mesajını gördüğümü bilmiyordu.

“İşlerin yarına kadar bitmesi gerek, sonra konuşuruz.” konuşmasına fırsatı vermeden işe döndüm.

Dakikalarca yanımda dolaşıp, kızgınlığımın nedenini öğrenmeye çalıştı. Ama soğuk yapmaya devam ediyordum. En son pes ederek oturup bizi beklemişti. Çıkışta bir yerlere gitmeyi teklif etti ama ablamı bahane edip reddetmiştim.

Orkun Hoca, insafa gelip izin vermiş, saat bir gibi eve gelmiştim. Üzerimi değiştirip, mutfakta bir şeyler atıştırırken Ümit’i aradım ama meşguldü. Tekrar denedim, yine olmadı. Telefonu tezgâhın üstüne bırakıp bulaşıkları makineye yerleştirdim. Ellerimi yıkadığım sırada telefonuma bildirim geldi. Ellerimi kurulayıp kilidini açtım.

Mail gelmişti. Bir dosya gönderilmişti. Gönderen kişiye baktığımda ilkbaharinortasi@gmail.com isimli hesaptı. Dosyaya tıkladığımda birkaç sayfalık bir şeydi. İlk sayfasında büyük harflerle adımı vardı. İstemsizce ilk cümleleri okudum.

‘Merhaba, Karen ya da adın her neyse. Önceki yani asıl ailen başka bir isim de verebilir. Haksız mıyım?’ telefon az kalsın elimden düşüyordu. Ne demişti o? Önceki ailen mi? Kimdi bunu yazan?

‘Neyse, isim konusuna fazla takılmayalım. Bilmen gereken şeyler var. Mesela gerçek babanı tanıdığını biliyor muydun? Seni kabul etmeyen adamı nasıl seviyorsundur şimdi sen? Annense daha sana ilk haftadan dayanamamış ve bırakmış, diye duydum.’

Kalbim göğsüme vurdu. Bir adım geriye sendeledim ama tezgâha tutundum. Bunları nereden bilebilirdi ki? Babamı tanıyormuşmuşum! Bildiği tek bir halt bile yok! Kimdi ki bana bunları yazma cesaretinde bulunuyordu! Kendini ne zannediyordu?

Telefonu masaya bırakıp mutfakta ileri geri dolaştım. Alp ve Akel’den başka bilen kimse yoktu. Onlar da seçenek bile değildi. Ama nereden öğrenmişti? Benimle derdi neydi? Ya da durduk yere bunu yazmakta amacı? Cümlelerinde alay vardı, benden nefret eden birine aitti. Aklımda sorular üst üste biniyor, zihnim daralıyordu.

Mantıklı düşünemiyordum. Gerçekten tanıyor olabilir miydim? Yakınımda olup beni terk eden kimdi? Ben tanıyorsam annemler de tanıyordu. Acıdıkları için mi sahip çıkmıştılar? Zaten çocukları varken niye evlat edinsinler ki? O gün, kapılarının önüne bırakıldığımı duymuştum ama.

“Allah belanızı versin!” hıçkırık koptu dudaklarımdan. Gözyaşlarım kontrolsüz bir şekilde yanağımdan aktı. Yere çöküp dizlerimi karnıma çekerek ellerimle kendimi sardım. Gerçekleri biliyordum ama bu şekilde, bu dille duymak… beni yedi yaşıma götürdü. O gün de böyle hissetmiştim; sevilen ama kimsesiz. Kimseye anlatamadığım gerçeğim, en büyük cezam olmuştu. Asla ağlamayacağıma söz vermiştim oysaki.

Hıçkırıklarımı düzene sokup titreyen ellerimle telefonuma uzandım. Ardını okumak istiyordum. Bu iğrenç oyunu oynayanı bulup hesabını sormalıydım.

‘Sana acırdım da daha önemli işlerim var. Asıl bombayı söylemeyi unuttum. Babanın kim olduğunu Alp de biliyor. Sen şimdi bunu da bilmiyorsundur. Ama söyleyememekte haklı bence. Ben de olsam söyleyemezdim. Belki de o da acıdığı için arkadaş olmuştur. ZAVALLI KARENCİK…

Ama merak etme. Ben, senin yerine araştırma yaptım ve babanın kim olduğunu buldum. Eminim çok şaşıracaksın :) Hadi o zaman daha fazla uzatmadan diğer sayfaya geç de babanın kim olduğunu gör.’

Ellerim buz kesti. Alp… Yıllardır gözümü içine baka baka susabilir miydi? Gidip sorsam ne diyecektim? Aklımı biraz toplayana kadar ona da gidemezdim.

Tüm cesaretimi toplayıp ikinci sayfaya geçtim. Tek bir cümle vardı. Kocaman harflerle ‘BENCE BİRAZ DAHA MERAKLANMALISIN! BİR SONRAKİNE BAK!’ yazıyordu.

İstedim ama yapamadım. Hazır değildim. Ellerimin tersiyle gözyaşlarımı silip telefonu tamamen kapattım. Tezgâhtan destek alıp ayağa kalktım. Odama gitmek istedim ama kapı çaldı. Ağır adımlarla isteksizce kapıya gittim. Gözyaşlarımı silip derin nefes aldım. İnşallah ablam değildir.

Kapıyı açınca Akel, elinde çiçekle karşımda duruyordu. Gözleri beni bulunca “Karen… Ne oldu? Niye ağladın? Bir şey mi oldu?” çiçeği yere atıp telaşla yüzümü avucunun arasına aldı.

Konuşamıyordum. Birileri engel oluyordu sanki. Belki de ne cevap vereceğimi bilemiyordum. Gözyaşlarım yeniden akmaya başlamıştı. Ben cevap vermedikçe o daha da telaşlanıyordu.

“Karen! Hadi anlat, sevgilim. Biri bir şey mi yaptı?” etrafa bakındı. Kimseyi bulamayınca tekrar bana döndü? “Karen, bir şey söyle! Aklımı kaçıracağım! Niye ağlıyorsun?” bağırdı.

“Kimse bir şey yapmadı.” güçle bunları söyleyebildim. Boynuna sarılınca sıkıca sardı bedenimi.

“Tamam. Yanındayım, sakinleş!” saçlarımı severek sakinleştirmeye çalıştı. Hıçkırıklar yeniden genzimi yakarken, bu sefer tuttum kendimi. Elinden tutup içeri adımladım.

Ruhum ağır hasar almıştı, kanıyordu. Kabuk koymuş yaramı, birilerini tırnaklarıyla koparmıştı. Onu yeniden sarmam çok zordu. Artık kendini kandırmaya çalışan çocuk değildim. Unutmuş gibi yapamıyordum. Oyun oynamaktan çok sıkılmıştım. Onlara olan nefretimi gizlemek, umurumda değilmiş gibi davranmak yoruyordu.

“Kendimi toparlayana kadar beraber sussak olur mu?” odamın kapısını açıp sordum.

“Nasıl istersen. Ama önce kurban olayım ağlama.”

Odaya girip kapıyı kapattım. Yatağa oturup, onun da gelmesi için yana kaydım. Varlığı hep bana huzur vermişti. En çok ihtiyacım olan şey buydu.

Yanıma gelip beni kendine çekti, sıkıca sarıldı. Başımı göğsüne koyup gözlerimi kapattım. Bugün ondan hesap sormayı planlarken, yine onun göğsünde sakinleşmeye çalışıyordum.

Ne kadar zaman geçmişti bilmiyordum. Aklımdaki o soru hepsinden daha çok dönüyordu: Neden? Sonunda derin bir nefes alıp geri çekildim. Gözyaşlarım artık akmıyordu. Hissizleşmiştim. Yeteri kadar canımı yakılmıştı. Daha fazlasına izin veremezdim. Hemen toparlanmazsam uzun süre etkisinde kalacaktım. Kendime bunu yapmaya ne hakkım ne de gücüm vardı.

“Birini bulmam gerek. Bana yardım eder misin?” tek başıma bulmazdım. Yardıma ihtiyacım var.

“İsmini vermen yeterli. Ama önce anlat. Anlat ki seni bu hale getireni anasından doğduğuna pişman edeyim.” çenesi seğirmeye başlamıştı bile.

“İsmini bilmiyorum, sadece mail hesabı var?”

“Nasıl? Karen, benim kafam durdu, anlayamıyorum.” Yarım yamalak sorularım aklını karıştırmıştı.

“Bekle…” yataktan çıkıp telefonumu almaya gittim. Arkadan seslense de cevaplamadım. Mutfaktan telefonu alıp döndüm. Maile girip Akel’e uzattım. Bir bana bir telefona baktı. Kaşlarımla ekranı işaret edince, elimden alıp inceledi.

“İlkbaharın ortası… Ne ki bu?” boş ifadeyle yüzüme baktı.

“Attığı dosyaya gir ve oku.” Yatak başlığına yaslanıp iç çektim. Çocukluğumdan beri kaçıyor, yüzleşmekten korkuyordum. Ama artık kökünden halletmem gerekiyordu.

İlk sayfayı okuduğunda kaşları çatılmış, çene kasları gerilmişti. İkinci sayfaya geçip alaycı satırları görünce daha öfkesi daha da belirginleşti. Burun delikler büyümüş, dişleri gıcırdıyordu.

“Bu şerefsiz kim olduğunu sanıyor da böyle konuşabiliyor?” yerinden fırlayıp odada volta atmaya başladı. Tepkilerimizin benzerliği dikkatimden kaçmadı.

“Bulabilir miyiz?”

Kendi telefonu çıkarıp bir şeyler yaptı. Birkaç dakika sonra yanıma oturdu. “Aynı ismi sosyal medyada arattım, hiçbir şey çıkmadı. Mail adresini bir arkadaşıma attım. IP’den giriş yerlerini bulabiliyor, bu işte çok iyi… Bunu kimin yaptığını öğrenip hesabını soracağım. Sen hiç merak etme.” elimi tutup gözlerimin içine baktı.

“Son sayfaya baktın mı? Kimin olduğunu yazmış mı?” doğru olma ihtimali beni bitiyordu.

“Bakmamışsındır diye senden önce bakmak istemedim. Ama istersen ba—” cümlesini yarıda kestim.

“Hayır, istemiyorum. Kimsenin yalanlarına ayıracak vaktim yok.” çıkıştım. Eğer gerçekten tanıdığım biriyse artık eskisi gibi olamaz, nefretime karşı koyamazdım.

“Alp’le konuştun mu? Baksana, bu şerefsiz onu da tanıyor.”

“Ne diyeceğim? Babamı tanıyor musun, diye mi soracağım?” bir yabancının lafına inanıp kardeşimi suçlayacak değildim.

“Hayır, öyle değil. Kim olduğuna dair fikri olabilir. Bu şerefsiz, her kimse seni yakından tanıyan biri.” haklıydı aslında. Kullanıcı ismi, belki ona bir şeyler çağrıştırırdı.

Hemen telefonumu alıp Alp’i aradım. “İyiyim, merak etme ama acil bize gelmen gerekiyor. Tamam, bekliyorum.” lafı dolandırmadan konuya girdim. Kaybedecek zaman olmadığında yapardık bunu. Direkt lafa girer, sadece karşı taraf endişelenmemesin diye iyi olduğumuzu söylerdik.

“Evdeymiş, on dakikaya burada olur… Ben bir yüzümü yıkayayım.” Banyoya gidip kapıyı kilitledim. Bir süre sırtımı kapıya yaslayıp öylece durdum. Hiçbir şey bilmeden mutluydum. Gerçek ailem Arsal ailesiydi. Yusuf Arsal ve Saba Arsal gerçek annemle babamdı. Bir an bile bana evlatlıkmışım gibi hissettirmediler. Sadece ebeveyn değil, arkadaş oldular. Babam, asla başka babalar gibi ilgisiz, kızlarına karşı katı bir baba olmamıştı. Annemle konuşamadıklarımı ona anlatırdım hep. Saçma bir mesaj yüzünden bunları kaybetmekten korkuyor, biyolojik aile zırvalığının hayatımı mahvetmesini istemiyordum.

“Birileri bir yerden duymuş ve üzerine oynuyor. Kimseye inanma! Sadece üzmek için.” fısıldadım kendi kendime. Elimi yüzümü yıkayıp geri döndüm. Akel telefonla konuşuyordu.

“Erdal, umurumda değil! O şerefsiz köpeğin adresini bulacaksın. İster kendin bul, ister başkasına yaptır. O adres en geç yarına bende olacak!” öfkesini çok net görüyordum. Patlayacak yer arıyordu. Peki ya ben niye hiçbir şey yapamıyordum? İçimde fırtınalar koparken niye böyle sakin görünüyordum?

Yanına gidip sarıldım. “Yanımda olduğun için teşekkür ederim. Yalnız kalsaydım kafayı yerdim.”

“Ne zaman bana ihtiyacın olursa hemen yanı başında olacağım. O or— şerefsizi bulmak için elimden ne geliyorsa yapacağım.” saçlarımı okşarken kulağıma fısıldadı. Varlığı güvenli bir limandı benim için, beni fırtınalardan koruyan liman.

“Bahçeye çıkıp biraz hava alalım mı?” duvarlar üstüme geliyordu.

“Gel.” elimden tutup arka bahçeye çıktık. Güneş yine bulutların arasına girmişti. Yağmur yağacak gibiydi. Salıncağın kenarına oturdum. Bu sondu, artık ağlamak yoktu. Sulu göz değildim ki ben. Her şeyi dalgaya vuran, herkesin odun, duygusuz dediği kişiydim ben. Canım yansa bile belli etmez, gülümserdim. Günün sonunda kendi içimde halleder, asla belli etmezdim. Artık toparlanmam gerekliydi.

Zil sesiyle Alp’in geldiğini anladım. Sıradan çalış değildi. Elini zilden çekmeden basılı tutmuştu. Akel’e bakıp “Bahçedeyiz, diye bağırsana.” rica ettim. Bağırmaya gücüm yoktu.

Akel, “Arka bahçeye gel!” diye seslendi. Saniyeler içinde elma ağacının dallarını eliyle itip geldi. Yanına gittiğimde adımları yavaşladı. Başını yana eğip, kaşlarını çatarak sırayla ikimizi de inceledi.

“Bu halin ne senin? Ne oldu? Gözlerin niye kan çanağı olmuş?” bana doğru gelirken adımları yön değişti. Daha ne olduğunu anlamadan Akel’in yakasına yapıştı. “Sen mi bu hale getirdin lan? Niye ağlıyor bu kız?” bağırdı öfkeyle.

Koşup aralarına girdim. “Sakin! O hiçbir yapmadı. Bırak!” ellerini Akel’den çekmeye çalıştım.

“Sence ben bir şey yapsam şu an yüzümün şekli böyle mi olurdu, zekâ küpü?” dedi soğukkanlılıkla Beni bu hale getiren Akel de olsa dahi hıncımı almak için en az bir tane yumruk atardım.

Elleri gevşedi. Bana dönüp “Ne oldu? Anlat çabuk!” sesini biraz alçaltı ama hâlâ bağırıyordu. Telefonumun kilidini açıp uzattım. “Oku.” Elimden alıp ne olduğunu almaya çalıştı.

Elimden alıp ne olduğunu almaya çalıştı. “Bu ne biçim isim lan?” mırıldandı kendi kendine. Dosyaya girip ilk sayfaya baktığında yüzü değişti. Gözlerinde anlamlandıramadığım bir ifade vardı. İkinci sayfaya geçince bir küfür savruldu dudaklarında. Ettiği ilk küfrü Akel yüzündendi, bu sefer de Allah’ın manyağı.

“Tanıyor musun… kim olduğunu?” mail adresi belki birilerini çağrıştırmıştır. Ne bileyim, kavga ettiğimiz çok insan var. Belki birini anımsatıyordur.

El hareketlerinden anladığım kadarıyla son sayfaya da inmişti. Görmüştü, değil mi? Yazan kişinin kim olduğunu görmüştü, tabii yine boş sayfa bırakmadıysa.

“Yalan söylüyor, Karen! Ben çok özür dilerim. Sana da söylemeliydim, biliyorum ama yapamadım. Bu hale gelmenden korktum.” kollarımdan tutup yalvarırcasına baktı. Neyden bahsediyordu?

“Neyi söylemeli—” bir adım yerimde sendeledim. Şimdi anlamıştım. Alp, gerçekten biliyordu. Biliyor ve gözümün içene baka baka benden saklamıştı.

“Karen, ben ço—” kolumu elinden çektim sertçe.

“Duymak istemiyorum. Ya ben inanmamıştım! Kardeşim duysa bile benden saklamaz. Öğrenmek istemesem de fikrimi sorar, diye düşünürken sen…” Gözlerim, kum dolmuş gibi yanıyordu. “Tanıyor musun, diye sorarken bile yazanı kastetmiştim. Ama benden sakladığın daha önemli şeyler varmış!” bağırdım boğazımı yırtarcasına. Nasıl yapmıştı bunu? Onlar yüzünden nasıl debelendiğimi görmüyor muydu?

“Karen, emin olmak istedim önce. Bu şerefsizin dediği kişi değil. Yalan söylemiyor olabilir belki ama o değil.” yüzünde net görünen bir pişmanlık vardı. Kim bilir kaç yıldır haberi vardı.

“Duymak istemiyorum.” arkamı dönüp içeri girdim. Daha önce bana böyle bir şeyden bahsetseydi hazırlıklı olurdum. Eğer öğrenmek istersem ilk ondan duyardım, bir yabancının mesajından değil.

Peşimden geldiler. Akel, olayın şokundan mıdır yoksa rahatça öfkemi kusmam için midir bilmem karışmıyor, sessizce izliyordu. Tam sakinleştim dediğim anda yıkılmıştım.

“Karen! Dinle bir saniye, lütfen. İzin ver anlatayım.”

“Öğrendiğin an anlatmalıydın, şimdi değil.” bağırıp masanın üstündeki plastik vazoyu fırlattım. Bir şey atarken bile canını yakmayacak bir şey seçiyordum. Bu daha da delirmeme neden oluyordu.

“Haklısın, o zaman gelmeliydim ama korktum. Sana gelmeden önce emin olmalıydım. Her kimse yalan söylüyor.” yanıma gelip gözlerimin içine baktı.

“Kim yazıyor orda?” daha fazla ne olabilirdi. Nefretimin asıl sahiplerinden birinin öğrenmek istiyorum. Bunu o mesajdan değil, Alp’ten duymak hakkımdı.

“Kim olduğunun bir önemi yok. Oradaki kişi değil.”

“Oradaki ismi bilmek istiyorum. Doğru ve ya yanlış!”

“Güzelim, biraz sakin ol! Gel, otur şuraya. Hepimizin sinirleri yatışsın bir, hepsini konuşuruz.” Akel, ellerimden tutup koltuğa oturttu. Alp’in sehpaya bıraktığı telefonumu aldım. Onun söyleyeceği yoksa kendim öğrenirim.

“Bırak şunu! Anlatacağım her şeyi.” sesi salonda yankılandı. İlk kez bana bağırmamıştı ama ilk kez içime işlemişti. Yanıma oturup derin bir nefes aldı. “Hatırlıyor musun? İki sene önce dönemin ortasında bir haftalığına annemlerin yanına Amerika’ya gitmiştim. Annemin çok özlediğini söylemiştim.” onay beklercesine yüzüme baktı ama tepki vermedim. “Aslında hiçbir yere gitmemiştim. Buradaydım.

“O zaman tesadüfen öğrenmiştim. Babam, telefonda Yusuf Amca’yla konuşmuştu. İnanamadım ilk başta, yalan dedim. Araştırdım emin olmak için. Doğru olmaması için dua ettim. Sana bunu yapan adama baba diyemezdim ben. Kardeşimin çocukluğunu çalmış adam, benim babam olamazdı…” sol gözünden bir damla yaş aktı. Söylediklerinin ağırlığını eziliyor gibiydi.

O an odadaki her şey sustu. Duvar saatinin tik takları bile geri çekildi sanki. Sadece onun nefesi vardı—düzensiz, kırık, zorla devam eden.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

234okunma 113beğeni 9yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18