Birinin Öfkesi, Diğerinin Freniydi

Vaveyla Yazarı: Atik Stayl

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 33Şu an: Birinin Öfkesi, Diğerinin Freniydi
  1. 1 Karakterler10 kelime
  2. 2 Zamanın Sessiz Dokunuşu1.483 kelime
  3. 3 Sessizce Daralan Mesafe1.557 kelime
  4. 4 Duvardan Taşan Gölge2.214 kelime
  5. 5 Sayfalar Arasında Mutluluk1.709 kelime
  6. 6 Kaybettiğin Halde Kazanmak3.116 kelime
  7. 7 Yanlış Zamanda Doğan Doğru His1.921 kelime
  8. 8 Bir Yudumluk Çocukluk2.143 kelime
  9. 9 Söylenmeyenlerin Gürültüsü2.559 kelime
  10. 10 Denize Düşen Yılana Sarılır2.525 kelime
  11. 11 Aynı Yaranın İki Tarafı; Biri Bedende, Biri Kalpte3.669 kelime
  12. 12 İz Bırakan Anlar2.576 kelime
  13. 13 Yarım Kalmış Hisler1.700 kelime
  14. 14 Kapalı Kapılar Ardında2.339 kelime
  15. 15 İlk Düğümün Çözümü2.805 kelime
  16. 16 Ruhun Tanıdığı Yabancı3.668 kelime
  17. 17 Perde Kapanırken3.164 kelime
  18. 18 Kıskançlığın Gölgesinde Kalan Aşk3.277 kelime
  19. 19 En Çok Sevdiklerimiz Yaralar7.172 kelime
  20. 20 Duvarın Öteki Yüzü7.333 kelime
  21. 21 Sevmenin En Gürültülü Hâli: Susmak5.140 kelime
  22. 22 Yutulan Kelimelerin Ağırlığı4.071 kelime
  23. 23 Birinin Öfkesi, Diğerinin Freniydi5.677 kelime · Okuduğun bölüm
  24. 24 Beyaza Karışan Kırmızı3.418 kelime
  25. 25 Ormanın Karanlığında Kaybolan Çığlık5.564 kelime
  26. 26 Derine Gömülenler4.159 kelime
  27. 27 Aşkın İçinde Bir Uyarı Çalıyor4.093 kelime
  28. 28 Kanayan Kabuk2.844 kelime
  29. 29 Kan Bağı Değil, Yara Bağı3.821 kelime
  30. 30 Can Kırıkları3.245 kelime
  31. 31 Kaçış: Değişim zamanı1.840 kelime
  32. 32 Vazgeçiş: Kuzeye Dönüş3.799 kelime
  33. 33 Sensizlikten Önce: Kaderin Mühürlendiği Gün3.417 kelime

“Güzelim, uyan hadi.” onun sesiyle uyanmak eşsizdi. Gözlerim hâlâ kapalıydı. Burnuma dolan kokusunu daha da mayıştırmıştı. Elini yanağıma koydu, parmaklarını tüy gibi yanağımda gezindi. Kulağıma değen nefesiyle fısıldadı. “Deminden beri seni izliyorum. Uyandığını anlayacak kadar uykulu mimiklerine ve nefes alışına hâkimin. Ama Alp dışarıda bekliyor. Yoksa buradan böyle kolay çıkmana izin vermezdim.”

Hızla gözlerimi açtım. Her şeyi unutmuş, sadece ona odaklanmıştım. En sevdiğim gülüşüyle beni izliyordu ama gözleri aksine sönüktü. Uykusuz gibiydi.

“Uyumadın mı sen?” dirseğimle yatağa yaslanıp gözlerimi ovuşturdum.

“Öyle de denebilir.” hafif gülümsedi.

“Yatağını aldığım için mi?” mahcubiyetle sordum. Sert zeminde bir türlü uyuyamamıştı belli ki.

“Hayır. Sadece uyumaktan daha önemli işim vardı.” kendinden emin şekilde konuştu. Başını yukarı kaldırıp, kan çanağına dönmüş gözlerini kapattı. Çok yorgun görünüyordu.

“Gece gece ne önemli işi?” meraklı tarafımı dizginleyemedim.

Pis pis sırıttı. “Seni izlemek; saçlarının yüzüne dağıldığında ne kadar komik olduğunu, uykuda gülünce nasıl masum olabileceğini… Saatlerce, bıkmadan seni izleyebilirim.” dedi gözlerimin içine bakarak. Uykusuzluk bile durduramıyordu adamı. “Hadi hazırlan, bizimkiler birazdan uyanır.”

“Rezil olmadan bu evden çıkarsam adak adayacağım. Sürekli birine yakalanma tehlikesi yaşıyoruz.” Abisiydi, anasıydı, babasıydı derken ne hâlâ düşmüştük. Bir daha gelir miyim ben buraya? İmkânı yok, hiçbir kuvvet beni buraya getiremezdi.

Zaman kaybetmeden yataktan çıktım. Elbisem dolap kapağından asılıydı. Yağmurdan kırışmış elbise, jilet gibi askılıkta gövde gösterisi yapıyordu. Elimi buna ne oldu, der gibi sallayıp Akel’e baktım.

“Kırış giymene müsaade edemezdim.” çekmecenin üstündeki buharlı ütüyü gösterip omuz silkti.

Hayranlıkla “Böyle becerilerinin olduğunu bilmiyordum.” ağzım açık kalarak konuştum. Elinden hiçbir iş gelmez sanıyordum.

“Başka becerilerimin de olduğunu göstermek isterdim. Ama maalesef zamanımız yok.” yaramaz bakışları yüzümde gezindi.

“Şimdi de susma yeteneğini göster!” hışımla elbiseyi askılıktan çıkarırken gülmekle yetindi. Dünden sonra iyice arsızlaşmıştı. “Balkona hadi. Naş!” kapıyı gösterdim.

“Arkamı dönsem olmaz mı?” Cevabını bildiği soruları soruyordu.

“Olmaz! Hadi, canım.” kolundan tutup dışarı çıkardım.

Homurdanarak dışarıda bekledi. Perdeyi çekip hızlıca üzerimi değiştirdim. Onun sweatshirt’ünü de düzgünce yatağa bıraktım. Saçlarıma örgü yaparken kapıyı dirseğimle açtım.

“Bu nasıl Nisan ayı ya? Hava buz gibi!” homurdandı ellerini ovuşturarak.

“Abartma. Alt tarafı birkaç derece değişti. Ne buzu? Mis gibi hava.” üşürsem de onunla zıtlaşmak için aksini savundum.

“Çıkarken üstüne hırka vermeyi düşünüyordum. Ama madem mis gibi diyorsun, o zaman böyle incecik gidersin. Ha?” aklınca beni kendimle vuruyordu. Ama unuttuğu bir şey vardı.

“Bana uyar. Ama unuttuğun ufak bir ayrıntı var.” zafer gülüşümü sergilerken, Akel’in neyi kaçırdığını bulmaya çalışını izledim.

“Ne gibi ayrıntı?” başını yana eğip tek kaşını kaldırdı.

“Şu an elinde montla bekleyen Alp gibi.” daha görmemiştim. Ama dünden şimdiye havanın soğuk olduğunu ve ince giyindiğimi düşünürsek önlemini çoktan almıştı. Ailelerle birlikte ne zaman tatile çıksak hava aniden soğuduğunda, çantasında hep benim için kalın bir şeyler olurdu. Şimdi de bunu es geçmeyeceğini tahmin ediyordum. Beni, benden daha fazla düşünürdü.

“Bazen hâlâ sana yürüdüğünü düşünüyorum.” gülerek dedi; ciddi mi yoksa şaka mı anlayamadım.

“Demek hâlâ bizi çözemedin. Bizim aramızda yürüme olmaz. Ben onun lafını dinlemeyen küçük kız kardeş, o da hep yanımda olan abi gibi.” aralarının gerilmemesi için açıkladım kendimce.

Cevap vermeyip birden tek hamlede üzerindeki tişörtü çıkarttı. “Ya ne yapıyorsun? İnsan çıkmamı bekler! Ayıp!” bağırdım kızarak. Bu kadar rahat olması deli ediyordu.

“Ne var ya? Alt tarafı tişört. Soğuk havada tişörtle dolaşıp hasta mı olayım?” üzerine bir şey geçirmek yerine, bana laf yetiştirdi. Kimse, bu adama insanların içinde üstünü değişmemesini söylemedi mi?

“Yapma demiyorum gördüysen. Çıkmamı bekle diyorum.” Sinirim devam ederken kasları ilişti gözüme. Onu ilk kez üstsüz görüyordum. Karın kasları, baklavacılara doğru baklava nasıl olur, diye gösterilecek cinstendi. Pürüzsüz vücudu göz alıcıydı. Sadece kazadan kalma birkaç çizik vardı.

“Bakmaya devam etmek istersen Alp’i gönderebilirim.”

Gerçek dünyaya dönüp hipnoz etkisi yarattığı vücudundan gözlerimi aldım. Benim suçum yoktu. Vücudunu gözler önüne seren oydu. Ters ters bakınca yatağa bıraktığım sweatshirt’ü giydi. Yakasını burnuna yaklaştırıp derin nefes aldı. “Kokun sinmiş...” dudağının sol tarafı yukarı kıvrıldı. Tam sinirleneceğim diyorum, bir şey yapıyor, her şeyi unutturuyordu.

Çekmecedeki gözlüğü almak isterken ondan önce davranıp çantama attım. “Buna ihtiyacın yok!”

“Bazen gerçekten zorlanıyorum.”

“Görmen gereken tek şey benim. Ben de yanında olduğum için buna gerek yok.” Benden iyi gördüğüne adım gibi emindim. “İlk sen çık. Kimse var mı bir bak.”

Dolaptan kalın bir hırka çıkardı. Lafımdan dönmemek içi reddetmiştim. Homurdanarak omzuma atıp yürüdü. Sessiz adımlarla sonunda evden çıkmayı başarmıştık. Atölyenin de ışığı kapalıydı. Bahçe kapısın dışında elinde ceketimle, taksinin önünde bekleyen Alp’i gördüm. Yine beni şaşırtmamıştı.

Hızlı adımlarla yanına gittik. Hırkasını Akel’e uzattığımda, Alp elindekini omzuma bıraktı. “Giy şunu ve arabaya bin. Geliyorum ben de.” konuşma fırsatı vermeden gönderdi. Aslında hava abarttıkları kadar soğuk değildi.

Arabaya bindiğimde Akel’le konuşuyordu. Alp gergindi ama Akel’de rahatlık hatta ukala gülüşü vardı. Alp’i delirtmek Akel Bey’in hobileri arasındaydı. Asla vazgeçmiyordu. İkisi de birbiriyle uğraşarak flörtleşen çift gibiydi.

Alp, ona daha tam güvenmiyordu. Dün gece ilk duyduğunda kahkaha atmış olabilirdi ama sinirliydi de. Bu sinirin ufacık bir kırıntısını da bana saklamıştı. Kimsenin üzmemesi için korumaya aldığı kişinin, bir başkası tarafından bu kuralların ihlal oluşu onu geriyordu.

Yol boştu. Yarım saatlik yolculuğun ardından onun evine gelmiştik. “Niye eve gitmedik?”

“Üşürsün burada, gel evde konuşalım. Bizimkiler yok, merak etme.” üzerimdeki ceketin önünü birleştirip, içeriyi gösterdi. Bu eve yabancılık çekmiyordun. Önden yürüyüp kapıyı açmasını bekledim. İncecik elbiseyle bacaklarım donmuştu. Elbise giyen aklıma bir güzel sövüp, kapı kilidinde hareket eden anahtarı izledim. İçeri girdiğimizde dışarının buz havasına zıt, sıcak bir hava karşıladı. Sessiz evi dolduran kombi sesini duydum. Salonundaki kalorifer peteğine yapıştım. Çok iyi gelmişti bu. Bacaklarımı yanmaması için değdirmeden yakın tuttum.

Anahtarını masaya atıp tam karşımdaki sandalyeye geçti. Hafif bir tebessüm yerleşti yüzüne. Kaloriferle ilgili birkaç salakça anımızı hatırlamıştı kesin. Bir keresinde daha çok küçüktük. Kalorifer peteğindeki petek kelimesini arıyla bağdaştırarak, içine bal sürüp artmasını beklemiş, tüm evi yapış yapış edene kadar arıların bizim peteğin içinde bal yaptığını sanmıştık. Bu geri zekâlılık bize o zamandan geliyordu.

“Deden hâlâ kapatmadı mı bunları?” Mehmet Amca, sürekli üşüyen biri olduğu için neredeyse yaz kadar kombiyi yakardı.

“Geçen hafta görevini layıkıyla yerine getirdiği için vedalaşma töreniyle kapatmıştılar. Sen elbise giydiğini söyleyince, dışarısı soğuk diye çıkarken yaktım. Malum kış soğuğunda hasta olmayıp, mevsimlik küçük soğuklarda grip olan bir arkadaşım var.”

“Bir gün bu ilgi ve sevginin bölünmesini bilmek hiç hoşuma gitmiyor.” bu ince düşüncelere o kadar alıştırmıştı ki… Günün birinde beni ikinci plana atmasını istemeyerek bencillik yapıyordum.

“Akel’in bana olan sevgini böldüğü kadar böler anca.” usulca gülümsedi. İmkânsız olduğu için bunu örnek göstermişti. Ne Akel ne de başka biri, kimsenin ona olan sevgimi azaltmaya gücü yetmezdi.

Sandalyeyi çekip oturdum. Şimdi rahatça konuşabilirdik. “Niye buraya geldik?”

“Ablan, eve gittikten sonra annenler gelmiş. Sürpriz yapacaklarmış ama hava şartları yüzünden uçak ertelenmiş, gece iki de anca varmışlar. Ablan da bizde kaldığını söylemiş.” ayağa kalkarak mutfağa doğru adımladı. Hepinizin dün geleceği mi tuttu, arkadaş? Anlaşma falan mı yaptınız?

“Büyük bir azar bekliyor desene. Milay Sultan yalan söylemiş.” Bir diğer konuda buydu. Şimdiye kadar asla yalanın yanından bile geçmemiş bir Milay için fazlaydı.

Tepsiyle geri dönen Alp pis pis sırıttı. “Dua et bizimkiler yok. Ya konuşurken bizde değildi deyiverseydiler? Fena batırmıştık.” Bana çikolatalı süt, kendisine de bira koymuştu. Alkolle pek arası olmazdı ama gergin olduğu zamanlarda rahatlamak için bir şişe bira içerdi. “Kimseye yakalanmadığını umut ediyorum.” koltuğa geçip birasından bir yudum aldı.

“Az kalsın babasına yakalanıyordum.” sütümü içerek yanına oturdum. Çikolata sütü çok sevdiğinden, benim için hep buzdolabında bulundururdu.

Yüzü gerildi. “O saate kadar kalman başlı başına hata. Daha ne kadar güveniyorsun o herife de evinde kalıyorsun? Hem de odasında. Başka odamı yoktu?” nereden baksak sorumsuzca hareketti, farkındaydım. Ama mecbur kalmıştım. Beni, o halde görseydiler düşünceleri istemeyeceğim yerlere giderdi.

“Ne yapsaydım? Üzerimde Akel’in tişörtüyle merhaba mı deseydim?” arkama yaslanıp kollarımı göğsümde bağladım. Yargısız infaz yapıyordu.

Derin bir nefes aldı. “Ben ne yapayım? Senin için endişeleniyorum işte…” Çocukken sürekli adımlarımı tartıp, benim isteklerimin olması için elinden geleni yapardı. Bu hep böyle olmuştu. Üstünden bunca yılda geçse de ben onun gözünde hep tepedeki ağlayan ve kırılgan çocuktum. Oysa artık işin içinde aşk vardı. Üzülmenin işin adabından olduğu ama vazgeçemediğin aşk…

🌷

Derse yine geç kalmıştık. Sınıfa girdiğimizde zilden tam yirmi dakika geçmişti. Alp, beni almaya gelmeden önce bize uğrayıp, gizlice ablamdan üniformamı almıştı. Okulun bitmesine bir ay kala sene tekrarı yapacağımız için gönülsüzce gelmiştik. Bir kurtarıcımın da burada olduğunu unutmuştum.

Akel, hocaya yolda Alp’in sırtındaki yarayla ilgili sorun çıktığını ve hastaneye gitmek zorunda kaldığımızı söylemişti. Bu yüzden de Selen Hoca tek seferlik yok yazmamıştı.

“Gece onda mı kaldın?” teneffüste sıraya çıkıp üstten baktı.

“Annemler gelince eve gidemedim. Ablam da Alplerde olduğumu demiş.”

“Anladım.” bundan rahatsız gibiydi. Bir sürelik sessizlikten sonra “Amerika’ya gidelim mi?” sıradan atlayıp sordu birden. Sanki kafeye gidelim, diye soruyordu. Onun için kolaydı. Okula hâlâ tam cevap vermemişti. Ama benim için imkânsızdı. Her şeyim buradayken, gitmen ihtimal bile değildi.

“Hatta oradan da İngiltere’ye uğrarız. Ne diyorsun?” kaide almadım, çünkü anca şakası yapılırdı.

“Ciddiyim ben. Sabah yine aradılar kesin cevap için. Hayır dedim ama abim telefonu alıp bir hafta daha zaman istedi. Ben yine kabul etmeyeceğim tabii. Ama sen de gelmek istersen birlikte gideriz.” Alelade bir şeyden bahseder gibi dedi. Ben başka şehre bile taşınamazken, kıta değiştirmekten bahsediyordu!

“Hadi, her şeyi geçtim. Diyelim geliyorum. Vize işini nasıl yapacağım? Vizem yok benim.” En kısa yoldan anlatmak istesem de dudaklarından ağzımı bir karış açık bırakacak cümle döküldü.

“Evleniriz bizde. Ben öğrenci vizesi alacağım, sen de eşim olarak gelirsin.” Bu çocuğun ayarı yoktu. Olayları asla ciddiye almıyordu. Her şey onun için bir araçtı. İstediğine ulaşmak için her çılgınlığı yapardı.

“Gel çıkışta gün alalım. Hatta yıldırım nikâhı olsun.” gözlerimi devirip ayağa kalktım.

“Sen dalga geçiyorsun ama ben ciddiyim. Okuldan sonra takıma transfer olursam dönmemize gerek kalmayacak. Sen de oradaki üniversitelerden birine kaydolursun. Karakter çizimlerinle anime’ler bile yapabilirsin. Bu çizimlere kimse hayır diyemez. Üstelik bu işler Amerika’da daha kolay.” heyecanı gözlerinden okunuyordu. En büyük hayalinden, benim için vazgeçmişti. Ama hâlâ çırpındığını, bir yol bulmaya çalıştığını görmek canımı sıkıyordu. Ona engel oluyor, hayallerine karşı bileklerinde prangaydım. Ancak burayı bırakıp gidemezdim ben. Ailemi, arkadaşlarımı ve de ülkemi…

“Bence git sen. Uzak mesafe ilişkisini beceririz. Vize işini de halletmeye çalışırım, arada gelip gideriz.” burada kalıp hayallerini heba etmesine gönlüm el vermiyordu. Ben olmasam bile bunu yapmalıydı.

Etrafa bakındı. Sınıfın boşluğundan cesaretlenip yüzünü bana yaklaştırdı. “Bu mükemmel yüzü örmeden günüm güzel geçmiyor.”

Kaloriferin yanından bize bakan bir çift gözü görünce istemsizce geri çekildim. Bu gözler, acıyla bakan Ali’ye aitti. Okulda Akel’le aramıza mesafe koymaya çalışsam da bazen unutuyordum. Uzaklaşmam Akel’in yüzünü düşürmüştü. Ali’yse yine her zamanki gibi sınıftan çıkmıştı.

“Bu yüze görüntülü konuşarak da bakabilirsin.” sonucun değişmeyeceğinin bilerek ikna etmeye çalıştım. İnadı tuttu mu asla geri dönmezdi.

“Emin misin? Bazı şeyleri yapamam ama. Gamzelerinden öpemem mesela, elimle onları hissedemem.” sınıfta olmasaydık eli, çoktan yanağımda gezintiye çıkmıştı. Gamzelerimden başlayıp, dudaklarımda durmuştu onay bekleyerek.

“Sana dünden sonra uzaklaştırma kararı çıkardım. Fazla sırnaşma.” tüm gün beraber olmak ikimizin de duygularını gün yüzüne çıkarmış, fazla yakınlaşmıştık. Daha doğrusu ayrılamamıştık.

“Gereğinden fazla mı? Alt tarafı birkaç kerecik küçük şeyler oldu.” savununca aklıma gelen şeyler yanaklarım alev aldı.

Elimle yelpaze yapıp “Arada bir susmayı düşünür müsün?” homurdandım.

“Susturmayı düşünmez misin?” başını yana eğerek, gözlerini kısıp dudaklarıma baktı.

Omzundan itip uzaklaştırdım. “Arsızlaştın iyice. Az biraz öteye. Millet bakıyor!” uyardım durması için. Sırama geçip, mümkünmüş gibi uzak durdum. Yoksa duracağını yoktu beyzadenin.

“Yakalandım ansız,
Konu sen olunca oluyorum arsız hep of.
Başımın belası.
Saklasam da kalbime firarsın.”

Arsız deyince bu aralar hep dilime dolanan şarkıyı mırıldandı. Şarkının bu kısımda hep onun yaptıkları gelirdi aklıma. Özellikle dünden sonra tam uymuştu.

“Sende farklı bir şeyler var, kimsede olmayan
Yok eşin benzerin, bakmaya doyamam.”

Onun gibi şarkıdan minicik bir kısım mırıldandım. Bu şarkıyı gerçekten çok seviyordum.

Asi’nin yanımda olmayışını fırsat bilip oturdu. “Yarın kimseye söz vermiyorsun. Sürprizim var sana.” Genelde sürprizleri konusunda çıtayı hep zirvede bırakırdı. Kim bilir, yine ne yapmıştı.

“Azıcık çıtlatsana sürprizden?” eğer bir gün öncesinden söylediyse ipuçlarını da vermeye mecburdu.

“Üzerini kalın giymem gereken bir yere gideceğiz. Azıcık üşüyebilirsin.” sıranın üstünde yastık yaptığı kollarına kafasını koyup gözlerini kapattı. Yine gözleri kıpkırmızıydı, ben gittikten de sonra uyumamış belli ki. Acaba hâlâ kaza olayı yüzünden miydi?

“Bu kadar önemli bir ipucu vermeseydin keşke ya. Hemen anlarım ben.” alay ettim verdiği bilgiye ama beni umursamadı. Ses etmesem birkaç dakika içinde uykuya dalabilirdi.

“Asi geldiğinde benim yerime geçmesini söyle. Bu ders burada uyuyacağım.” mayışmış sesiyle konuştu. Sol elini başının altından çekti. Elimde döndürdüğüm kalemi alıp sıraya bıraktı. Daha sonra elimi ellerinin arasına alıp sıranın altındaki tahta bölmeye koydu.

Olgu Hoca’nın dersiydi. Seçilen kurban sorularıyla dersi kaynatırdı. Akel’in şansına bugün Taha’nın sırasıydı. Sorularıyla felsefenin içinden geçip hocayı canından bezdirir, bize sarmaya fırsat bulamazdı.

Dersin çoğu bitmişti. Taha, görevini layığınca yerine getirerek felsefeyi parçalıyordu. Olgu Hoca, artık varlığını sorgulayacak kıvama gelmişti. Herkes rahat bir oh çekip kendi halinde takılıyordu. Akel de gerçekten uyumuştu. Dakikalardır bir an bile elimi bırakmamıştı. Kimsenin bakmadığı zamanlarda, diğer elimle yüzüne düşen saçlarıyla oynuyordum.

Kapı çalınca alt sınıflardan Demir başını uzattı. Normalde derste sınıfa biri geldiğinde dersin kaynayacağı için öğrenciler sevinirken, bu sefer hoca sevinmişti. Biraz daha Taha’ya maruz kalırsa adam istifa edecekti. En son ‘Belki de evrenin hiç başlamadığı bir sonsuzlukta, her şeyi başlatan ilk ‘neden’ yalnızca kendini var zanneden bir bilinçtir. Peki ya o bilinç insansa ve şu anda sadece kendi sonsuz tekrarını mı yaşıyor? Ve ya hiçbir zaman başlamayan simülasyonun içinde tıkılıp kaldı mı?’ diye sormuştu. Bence kelimeleri vermiş, bizden cümle kurmamızı istemişti. Çünkü bütünden bir anlam çıkaramıyordum ben.

Demir, müdürün beni çağırdığını haber vermişti. Akel yanımda olduğuna göre gerçekten bir sorun olmalıydı. Hâlbuki son zamanlarda okul sınırlarında bir olaya da karışmamıştım. Dünün üzerine ablam bunu da duyarsa cezayla yetinmez, eteğindeki taşları tek tek kafama fırlatırdı.

Uyanmaması için elimi yavaşça çekip ayağa kalktım. Olaya Fransız kalan Alp’in bakışları beni buldu. Odasının önüne gelip, yavaşça kapıyı çaldım.

“Gel!” içeriden tok bir ses geldi. Kapıyı açıp girdim.

“Merhaba, hocam. Beni çağırmışsınız.” alacağım cezaları düşünürken sesim titremişti. Bu odadan daha ceza almadan ayrılmak nasip olmamıştı.

“Geç, evladım. Otur şöyle.” sesine ve tavrına bakılırsa sakindi. Ceza alsam bile okuldan atılacak kadar büyük bir şeye benzemiyordu. Orkun Hoca, artık nasıl bir travma yarattıysa hiçbir şey yapmasam bile ceza alacağımı kabullenmiştim.

“Alp ve sen…” dediğinde sıcak bastı. Şimdi de susarak da ekstra gizem kasıyordu. İkimizin ismi beraber anılıyorsa kesin bir halt yemişizdir. “Okulumuzda kimsesiz çocuklar için bir gösteri düzenlenecek. Pamuk prenses ve yedi cüceler masalını canlandıracağız. Sizden istediğim, duvarlara masalla alakalı çocukların ilgisini çekecek resimler çizmeniz.” Müdürün istediği şeye mi sevineyim yoksa ceza almayışımıza mı şaşırayım bilemedim. Geçen sene okulun dış duvarlarını boyadığımız için ceza almış ve tekrar eski haline getirmek zorunda kalmıştık. Ama bu sefer çizim yapmamızı kendisi istiyordu.

“Sonrasında bize sildirtmeyeceksiniz, değil mi?” sordum birden. Kaç saat emek verdiği şeyi, kendi elleriyle mahvetmek koyuyordu insanın.

“Okulu protesto etmediğiniz sürece hayır.” Ne olmuş, canım alt tarafı kuralları çiğnemek ile ilgili birkaç gönderme yaptıysak? Sanki herkes kurallara çok güzel uyuyordu, bizim yüzümüzden vazgeçtiler.

“Gösteri ne zaman olacak, hocam?” daha öğretmenler hiçbir duyuru yapmamıştı. Ama okulun bitmesine çok az kaldığını düşünürsek önümüzdeki haftalarda yapılması gerekiyordu.

“İki hafta içinde olmasını planlıyoruz. Zaten geçen dönem de oynandığı için zorluk yaşamazsınız. Okul dâhilinde sıradan bir tiyatro olmayacak. Milli eğitim bakanlığından da izlemeye gelecekler. O yüzden sizinle bizzat ben konuşmak istedim. Özellikle o suç ortağına söyle, bu sefer de bi vukuata karışırsanız sizi okuldan atmakla kalmam, hiçbir okula alınmamanız için tüm yetkimi kullanırım.” Zavallı adam bizle baş edemediğini anlayınca çözümü tehditte bulmuştu. Hocam biz artık yüzsüzleştik, diyemediğimden başımı salladım. İnadınaymış gibi ne zaman okula müfettiş gelse bir arıza çıkarırdık.

“Merak etmeyin, hocam. Artık uslandık. Kavgayla, haylazlıkla işimiz olmaz.” söylediklerime kendim bile inanmasam da adamcağızın yüreğine su serpmek istemiştim.

“Bu dediğine inanmayı yıllar önce bıraktım ben, evladım.”

İnanır mısınız ben de, dememek için zor tuttum kendimi. Orkun Hoca’nın bize karşı gösterdiği müsemmanın bir diğer nedeni de babamla liseye arkadaşı olmalarıydı. Şimdiye kadar çoktan okuldan atılmadıysak babamı tanıdığı içindir.

“Biz ne zaman başlayalım? Bildiğiniz üzere okul duvarlarında nemlik var. Nem olunca duvar boyayı kendine iyice çekemiyor, e haliyle de boya kusması oluyor. Bizim başlamamız için bir kat saten alçı geçilmesi gerekiyor. Duvarın kuruması biraz zaman alacak, bir an önce alçı geçilirse daha iyi olur.” Bunları zamanında yapmak lazımdı. Sonra kötü olunca bize patlayacaktı.

“Kızım, sen boya badanacı mısın? Bunları niye biliyorsun? Böyle şeylere kafa yorduğunu derslerine odaklan. Duvarın kalitesini düşüneceğine azıcık notlarını düşün!” şaşırmakta sonuna kadar haklıydı adam. Şimdiye kadar boyamadığımız duvar türü kalmadığından bu konuda iyiydim.

“Hocam, ben ne yapsam siz kızmaya bir şey buluyorsunuz valla.” onların iyiliği için konuşuyorum ama yine suçlu taraf benim. İnsanlara iyilik yaramıyor, efendi. Hem de hiç!

“Ne diyeyim, evladım? Babanla, güzel sanatlar okursun diye konuşuyoruz ama sen çoktan boyacı olup çıkmışsın. Şimdi dersine dön, bugün bu konuyla ilgileneceğim. Bitsin, sonra başlarsınız.”

Ayağa kalkıp “Tamam, hocam. İzninizle.” çıktım odadan. Okuldan sonraya yaymayıp, ders saatlerinde ve yavaş yavaş, tadını çıkara çıkara yaparsak birkaç ders rahattık yine.

Karşısındaki sınıfın kapısının açık olduğunu fark ettim. İçeriye kafamı uzattım. En arkada oturan Ali’yle göz göze gelmiştik.

“Pardon…” tam uzaklaşmak istemiştim ki seslendi.

“Karen! Biraz konuşabilir miyiz?” Bu konuşmanın konusunda emin değildim. Üstelik zilin çalamsına dakikalar vardı. Ya Akel, peşimde gelip bizi görürse? Ama Ali’ye karşı kendimi borçlu ve suçlu hissediyordum. İçeri girip ilk sıraya yaslandım. Ayağa kalkıp yanıma geldi. Adımları fazlaca çekingendi.

“Belki yine biraz geç kaldım bu konuşma için ama… Özür dilerim. Maksadım seni üzmek ya da Akel’le aranızı açmak değildi. Bir anlık gaflete düştüm sadece. Eğer hâlâ Akel’i suçluyorsan yapma. Kim olsa aynı şeyi yapardı.” en çok üzülen oydu ama yine özür dileyip, birilerini haklı çıkarmaya çalışıyordu.

“Asıl özür dilemesi gereken benim. Baksana, benim yüzümden sınıfta bile değilsin.” boğazım düğümlendi. “Senden bir şey isteyebilir miyim?”

“Ne istersen!” öyle baktı ki… Gerçekten de ne istersem yapacak gibiydi.

“Dersler… Yani bunca yıllık emeğini heba etme. Benim için kendi geleceğinden vazgeçme.” Yalvarır gibi çıkmıştı sesim.

Hiçbir şey söylemeyip, gözlerini sıkıca kapatmakla yetindi. Sessizlik, içimde daha ağır yankılandı. Keşke gerçekten de unutup yoluna devam etseydi.

“Zile çaldı çalacak. Bizimkiler müdürün odasına çağırıldığın için de soluğu burada alırlar. Bir arada görürse aranız açılabilir. O yüzden istersen git.” yine beni düşünüyordu.

“Peki. Ama ricamı unutma.” sınıftan çıkmak isterken “Merak etme, badanacı usta.” zoraki gülümsedi. Buraya geldiğimi görünce endişelenip kapıyı dinlemişti, değil mi? Gülümseyip sınıftan çıktım.

Zil çalmıştı. Alp, on saniyeye burada olurdu. Akel uyanmış mıydı acaba? Sınıfın olduğu kata indiğimde ilk Alp’le karşılaştım.

“Ne oldu? Ne dedi? Niye çağırmış seni? Yine benden habersiz ne yaptın? Ne ceza aldık?” taramalı tüfek gibi art arda dizdi sorularını.

“Abi, az yavaş! Nefes al.” Kolundan çekiştirerek kalabalıktan uzaklaştırdım. Pencere kenarında durduk.

“İnanmayacaksın ama ilk defa o odadan cezasız çıkmayı başardım.”

“Koyu kahverengi kaşını, yeşil gözünü görmeye çağırmadığına göre, daha fazla merakta bırakma da anlat hadi.” deyimin anasını ağlattı. O da benim gibi heyecanlı ve endişeliydi.

“Önümüzdeki haftalarda okulda bir tiyatro gösterisi olaca—”

Daha bitirmeme izin vermeden “Uzak duruyorsun bu sefer. Bi tiyatro vakasını daha kaldıramam!” çıkıştı. Yaşananları düşününce haklıydı ama bu sefer biz işin eğlenceli kısmındaydık.

“Sadece ben değil, sen de katılıyorsun, tatlım. Gösteri çocuklara yapılacak. Milli eğitim bakanlığından izlemeye gelecekleri için müdür fazla titiz. Canından çok sevdiği okul duvarlarına çizim yapmamızı istedi. Pamuk prenses ve yedi cücelerle ilgili bir şeyler çizmeliymişiz.” anlattım her şeyi. Tabii benim gibi onun da aniden ilgisini çekmiş, gözleri parıldamıştı.

“Ah be Orkun Bulut! Bir gün bu duvarları boyamamı kendin benden isteyeceksin, demedim mi sana?” keyfi iyice yerine gelmişti. Yaptığımız çizimi bize sildirirken söylemişti bunu. Alp Uzun evrene mesaj göndererek de olsa yine dediği yapmıştı.

“Küçük bir alçı işleminden sonra duvarlar emrimize amade. Ha bir de unutmadan, söyle o suç ortağına uslu dursun, dedi. Saçma sebepten kimseyle kavga edip durmasın… Bu arada kavga demişken Akel uyuyor mu hâlâ?” konudan konuya atladım.

“Ne bileyim, kızım? Dadısı mıyım ben? Ama bu boya işi acayip hoşuma gitti.” dudağının sağ tarafı kıvrılıp, sinsi gülüşü gün yüzüne çıktı. Tehlike çanları çalmaya başlamıştı.

“Sakın! Tek bir sorun istemiyorum. Rica ediyorum, sorunsuz bir şekilde bu okulu bitirelim.” bu sefer kimse bizi kurtaramazdı.

“Merak etme, aklımdan çok güzel şeyler var. Hiçbirinden ceza almayacağız, üstüne teşekkür edecekler.” Kim bilir aklından neler geçiyor. Arkadaşım diye demiyorum, konu pisliklik olunca kafasında kırk tilki dolaşır ama kırkının da kuyruğu birbirine değmez, şeytana pabucunu ters giydirirdi.

“Ne diyeyim. Allah akıl fikir versin. Hadi, ben koca bebeğin yanına kaçtım.” deyip, sınıfa giderken ablamı aradım. Annemlere tam olarak ne söylediğini bilip ona göre davranmalıydım. Bakalım bu sefer nasıl azarlama komitesiyle karşı karşıya kalacaktık. Daha bir kez çalmıştı ki meşgule attı. Büyük olasılıkla toplantıdaydı yine. Telefonu kapatıp sınıfa girdim. Akel, hâlâ uyuyordu. Uykusu amma ağırmış. Zil sesi ve sonrasında bizim sınıfın ses oranında değil uyumak, kafa dinlemek bile imkânsızdı.

Yerime oturdum. Gözlerini açmadan elini sıraya koyup “Elin…” mırıldandı. Uyumamıştı.

“Gece hiç uyumadın sen?” elini tuttum. Gömleğinin kollarını kıvırmış ve izleri yüzüne çıkmıştı.

“Yarım saat balkonda sızmışım sadece.” dikelip esneyerek uyuşmuş kollarını hareket ettirdi.

“Aynı konu mu yoksa başka bir şey var?”

Cevap vermedi. Ağaya kalkıp elini uzattı. “Hadi, gel. Kendime gelmem lazım.” Elinde tutup sınıftan çıktığımızda spor salonuna doğru gittiğini gördüm. Hadi ama! Uykuluyken bile basketbolu düşünemezdi.

İçeride 12C’den birkaç öğrenci vardı. Gözlerini ovuşturup, girişteki demir sepetten bir top aldı. Gözünü kapasa uyumaya kaldığı yerden devam edebilirdi ama yine basket peşindeydi. Topu birkaç kez sektirip, salonun bir ucundan diğer ucuna şut çekti. Potanın yanındaki Uğur ve Hakan, kafalarının üstünden geçen topa umursamaz bakışlar attı. Benim gibi girmeyeceğini tahmin etmiştiler. Bu mesafeden atması mümkün değildi, hele bir de uykuluyken. Ama topun slow motion hareketi hepimizin ağzını açık bırakmayı başarmıştı. Top, potanın çemberine bile değmeden girmişti. Bu işte gerçekten çok başarılıydı.

“Sen ne yaptığının farkındasın, değil mi? Doğru dürüst bakmadan, kaç metreden uzaktan tam isabet yaptın!” bir karış açılan çenemi kapatıp onu baştan aşağı süzdüm.

“Ne var ki bunda? Normal şut.” ukalalık olsun diye söylemiyordu, gerçekten onun için sıradan bir şeydi. “Şimdi kendime gelmem için bana beş dakika ver ya da bana eşlik et.” başka bir top alıp sektirdi esneyerek. Basketbol oynarken deşarj oluyordu. Enerjisi tükenmek yerine, bedeni ve ruhu yenileniyordu.

“Adam Lebron James gibi şut çekti.” tahmini 1.70 boylarındaki Uğur’un bakışları hayranlıkla Akel ve pota arasında mekik dokudu.

“O boyla ben de yaparım. Ne var bunda?” Uğur’la aynı boylardaki Hakan konuştu. Klasik Hakan işte. Asla insanların başarısını takdir etmez, bir kulp bulurdu. Bu ikiliyle az kavga etmemiştik. Resme hiç yetenekleri olmamasına rağmen, bize inat olsun diye, sürekli depodaki beyaz duvarı kirletir ve boyaları ziyan ederlerdi. Onlarla kavgalı olduğumuzu okulda bilmeyen yoktu. İkisini haşat edip az ceza almamıştık.

Onları umursamadan toplardan birini alıp, Akel’in yanına gittim. Biraz ayılmış, daha enerjik oynuyordu. Başarılı bir atış attığında “Yakala, basketçi!” elimdeki topu ona pas attım. Böyle seslenmem hoşuna gidiyordu. Bu atışı da isabeti bulunca daha da hırslandı. Giden topların peşinden koşarken Allah’ın cezası Hakan yine rahat durmadı.

“Yine boyundan büyük işlere kalkışıyorsun, Arsal. Seni duyabilmesi için konuşurken bağırıyor musun?” aklınca aramızdaki boy farkına laf ediyordu, benimle aynı boyda olan Hakan.

“Yürü, Hakan! Belanı benden bulma.” Akel’in duymaması için sesimi zorlamadım. Öfke kontrolünü çözeceğiz dediğimiz günün sabahı yeni bir kavga hiç iyi olmazdı.

“Hadi ya? Ya ben belamı senden bulmak istiyorsam?” sırıttı olacakları bilmiyormuş gibi. Hiç olmazsa burnundaki kırıktan utan be adam! Daha birkaç ay önce kırmıştım ama görünüşe göre unutmuştu.

“Hakan, hadi bulaşma abi. Gel!” azıcık mantıklı düşünen arkadaşı uyardı.

“Hâlâ akıllanmadın mı sen? Ben seni benzetmek yoruldum, sen bir yerlerinin kırılmasından yorulmadın!” Kavga etmeyi pek sevmezdim ama mecbur kaldığımda da asla kaçan taraf olmamıştım.

“Akıllandırmayı denemek ister misin? Bak karşındayım.” ellerini açıp kendisini gösterdi.

Şerefsiz okuldan atılma riskimi bilerek damarıma basıyordu. Sabır çekip, göz ucuyla Akel’e baktım. Duvara yaslanmış, bizi dinliyordu. Kenardan bakıldığında nasıl sakin görünüyordu, değil mi? Ama gözlerine dikkatli baktığımızda Hakan’ın kırılan kemiklerinin sesini duyuyorduk. Sanırım benim ne yapacağımı merak ediyordu. Belki de kara kuşağı almamı sağlayacak becerilerimi görmek istiyordu.

Yeniden Hakan’a dönüp “Buradan sana ekmek çıkmaz, Hakan. İlerle!” dönüp gitmek istedim.

“Ne o, Arsal? Yapışık ikizin burada olmayınca korktun mu? Merak etme, fazla hırpalamam seni!” bağırdı arkadan.

Şimdi gel buna sessiz kal. Sonra niye okuldan kavga ediyorsun, Karen? Benim hiçbir suçum yoktu. Akel’in çenesi seğirmeye başlamıştı. Sakinliğini koruyarak buyur der gibi elini hareket ettirdi. Deli bir değil ki balla börekle besleyelim.

Alp’ın kavga etmeyi öğretirken ki zamanları geldi aklıma. Onunla kavga etmem için her şeyi yapar, başkalarıyla kavga ettiğimizde de zorlandığımı görmeyene kadar asla yardıma gelmezdi pislik. Diğer kızlar tırnağım kırıldı diye ağlarken ben insanların burunlarını kırıyordum. Sanırım en yakın arkadaşım bir erkek olunca böyle oluyor. Diğerleri de bir erkekmişsin gibi kolayca saldırabiliyordu. Ama en sevdiğim yanı, kadın olduğum için beni hafife alıp, kendilerine denk görmeyenlerdi. Hepsinin kolunu, bacağını eline verip gönderiyordum. Cinsiyet ayrımcılığı yapanlara en güzel ders oluyordu.

“Sevgilin de biraz hırpalanmana izin verdiğime göre… Dur yoksa asıl korkun onun gözleri önünde dayak yemek mi?” arkam ona dönüktü ama bana doğru adımladığını duyuyordum.

“La havle.” ağzının payını vermek istiyordum ama cezayı göze alamazdım. Kavgaya karışsam bile ilk adımı ben atamazdım, hele ki kameralar varken. Bileğimdeki tokayla açık bıraktığım saçlarımı topuz yaptım. Hep zayıf yanım olarak gördüğü saçlarıma yapışırdı. İlk o başlattı, ben sadece kendimi korumak istedim, demek için beklemem gerekiyordu.

Saçımda en ufak bir çekilme hissettiğim an hemen arkamı döndüm. Bileğini kavrayıp büktüm. İstediğimi bana vermişti. Acıyla inlerken, boşta olan elimi suratına geçirdim. Elinin kırılmaması için eş zamanlı bileğini bıraktım. Birkaç adım geriye sendelerken Uğur’un hareketlendiğini gördüm. Tek bir adım atamadan “Eğer olduğun yerden bir milim oynarsan kemiklerinin kırılma sesinden beste yaparım!” Akel’in tehditkâr sesi yankılandı. Yanılmamıştım, sınırlarımı görmek istiyordu. Asla normal bir çift olamayacaktık.

Hakan toparlanıp yumruk savurmak istedi. Hemen eğilip, açıkta bıraktığı midesine yumruğumu geçirdim. Nefesi kesilse de kendisini çabuk toparladı ve bacağıma tekme savurdu. İşte bu canımı yakmıştı. Sol dizimi bükülmüş, derin nefesler aldım. Akel’in bana doğru adımladığını gördüm. Hemen ayağa kalkıp “Tek bir adım dahi atmıyorsun!” bağırdım karışmaması için.

Burnu hâlâ zayıf noktasıydı, tek bir darbe fena sarsardı. Uzamaması için tüm gücümle sol yumruğumu burnuna geçirdim. Parmak boğumlarımda müthiş bir ağrı vardı. Çok şeyi öğrenmiştim ama yumruk attıktan sonraki ağrıyı yönetmeyi bir türlü öğrenemedim. Kanlar içinde kalan burnuna baktım. Artık karşılık veremezdi. Keşke Akel burada olmasaydı. İstediğim gibi hıncımı alamamıştım şerefsizden. Korkuyormuşum! Senden mi korkacağım lan it! Kimsin ki sen?

Akel, beni teğet geçerek Hakan’a yöneldi. Tişörtünün yakasından tutup kendisine çekti. Kulağına bir şeyler fısıldadığında, adamın rengi kirece döndü. Eliyle yerden destek alıp kendisini geriye çekti. Ayağa kalkıp sarsak adımlarla geriye doğru hareket etti.

“Ö-özür dilerim, Karen. Haddimi aştım.” dişlerini arasından konuştu. Hakan asla özür dileyen taraf olmazdı, sürekli kendisini haklı çıkarır, küstah davranışlarda bulunurdu. Akel ne söylediyse etkili olmuştu.

“Güzel. Şimdi elimden bir kaza çıkmadan ikinizde defolun!” Öfkesi, ikisinin ağzını burnunu kırıp yine de içinin soğumayacağı seviyedeydi. Ama akşam verdiği söze sadık kalıyordu.

Hakan şerefsizi yüzünden okuldaki cezalar yetmezmiş gibi, ablamın da cezaları cabası olurdu. Neyse ki konuda babamdan yana şansım getirmişti. Kendime zarar vermediğim sürece, buna asla karışmazdı. Kendisi de gençken pek rahat durmamış, sürekli kavga edermiş. Babaannemde hep ‘Sana benzedi bu kız. Seni de karakoldan az toplamamıştık.’ derdi. Üniversite çağlarında işleri abartmış, yasal olmayan maçlara katılıp dövüşmüşlüğü bile varmış.

Milay, annem gibi zarif bir kadındı. Bırak dövüşmeyi, birinin canını sıkacak kötü bir söz dahi söyleyemezdi. Ama ben annemin birazcık hanım hanımcık ol, Alp’le takıla takıla erkeğe benzedin, diye homurdanmalarıyla büyüdüm. Babam ne zaman bana yumruk atmayı öğretse ‘Bu kızı böyle sen yaptın. Bırak da diğer arkadaşları gibi evcilik oynasın. Ne bileyim benim makyaj malzemelerimi karıştırsın.’ diye sinirlenirdi. Ama benim zorla yaptırdığımı bilmiyordu. Şimdi de Akel’in kendisini tutup, karışmaması hoşuma gitmişti. Bu başkalarının tasvip etmeyeceği şey olsa da ben saygı olarak anlamlandırırdım.

Elimden tutup, kameraların kör noktasına çekti. İnşallah kameralardan sorumlu Salih Abi, müdüre haber vermezdi. “Yeteneklerine birebir şahit olmak etkileyiciydi. Ama tercihen bir daha olmasın. Çünkü gelecek sefer bu kadar sakin kalamayabilirim. O şerefsizi kendi ellerimle—” bitirmesine izin vermedim.

“Pek çözüm olarak seçtiğim bir yol değil. Ama gelen tabak da boş gönderilmez, ayıp. Gelecek sefer de tercihen yanımda olmaman. Çünkü hiçbir eğlencesi kalmıyor.” kelimeleriyle oynayıp ona sundum.

“Bilmukabele. O şerefsizin kemiklerini kırmadan nazikçe göndermek de hiç eğlenceli olmuyor. O yüzden şimdi benimle revire geliyorsun. Parmaklarına buz torbası koymak gerek, kıpkırmızı olmuş.” elimi avuçlarının arasına alıp kızaran boğumlarıma minik öpücük kondurdu.

“Gerek yok, birazdan geçer. Uykun kaçtıysa artık dönelim.” kendisine gelsin diye gelmiştik güya ama durduk yere kavgaya karışmıştım.

“Uykumdan ziyade ufkumu açtınız, hanımefendi… Böyle kalırsa morarır, canın daha çok yanar ve ben de buna sebep olan kişilere aynısını yaşatırım.” Tehditle yaptırmak istiyordu. Benim iyiliğim için de olsa asla bir tehdide boyun eğmezdim.

“Verdiğin sözü unutuyorsun, Ateş… Benimle gel.” kolundan tutup dışarı çekiştirdim.

Zil çaldığında sınıfa girdik. Alp, çenesiyle öğretmen masasının yanındaki pencereyi işaret etti. “Yine bir arkadaşımıza estetik konusunda yardımcı olmuşuz. Ama beni bu iyilikten mahrum bırakman hoş değil.” Hakan’ı görmüştü.

“Çok ani oldu. Haber veremedik kusura bakmayın.” gülüp ona eşlik ettim. “Sen nasıl öğrendin?”

“Aralarında konuşurken duydum. Ama bizimkine şaşırdım. Engel olur sanmıştım.” Akel’e bizimki demişti. Yavaş yavaş alışıyor. Şimdi bunu ona söylemeye kalksam inkâr eder, öyle olmadığını ispatlamak için Akel’e yine kök söktürürdü.

“Neler yapabileceğimi görmek istemiş.”

“Umarım kime bulaştığını anlayıp korkmamıştır. Eğer üzerinde çalışırsan onu bile yenebilirsin.” Alay ediyordu pislik. Benim niye arkadaşım ya da sevgilim kavga kötü bir şey, uzak dur, demiyor. Aksine daha da teşvik ediyordu. Sonra bu kız neden böyle?

“Hadi abi, ilerle. Bak, hoca neredeyse gelir.” zilden kaç dakika geçmişti ama hâlâ hoca yoktu.

“Yumruklarının aksine tekmen hâlâ zayıf ama. Arada antrenmanın yapmalıyız. Baksana, tekmesine engel olamamışsın.” tüm detaylarıyla mı konuştunuz, abi? Sanki oradaymış gibi her şeye hâkimdi. Ama haklıydı, dikkatim çok kolay dağılmıştı.

“Akel orada olmasaydı zor atardı o tekmeyi.” her an dalacak diye ödüm kopuyordu.

“Ama attı. Kendini daha fazla geliştirmen gerek, Kraliçem.” asla tatmin olmazdı. Sürekli daha fazlasını istiyordu. Olimpiyatlara mı hazırlıyordu beni acaba? Severek öğrenmek istediğim dövüş tekniklerinden, bir ara soğuyacak raddeye gelmiştim. Sürekli yumruk çalıştırıyor, canımı okuyana kadar düşmüyordu yakamdan. O zamanlar anlamasam da iki üç sene önce Ali’yle bir konuşmasına kulak misafiri olmuştum.

Yıllar öncesinde Şeyma Abla, sokak ortasında gaspa uğramıştı. Hırsız çantayı çekince, dengesini kaybederek asfalttaki çukura düşmüştü. Bacağını kırılmıştı. Alp de bu olaydan etkilenmişti. Ali’ye ne söylediğini kelimesi kelimesine hatırlıyordum.

Olası bir hırsızlık durumunda çoğu kişi kendisini nasıl savunacağını bilmiyor ve yaralanıyor. Son zamanlardaysa bu durum fazlasıyla arttı. Ve Allah kahretsin ki hırsızlık içlerinde en masumu. Sürekli yanında olamam. Taciz olayının arttığı bu zamanda, çaresizce birinden yardım dilenmesine ve o kişilerin de onu kaderine terk ederek, yollarına devam etmelerine izin vermeyeceğim. Allah korusun, eğer günün birinde benzer olayla karşılaşırsa ağızlarını burunlarını kırıp eline vermeli.

O günden sonra ona kızmamış, ne dediyse hepsini yapmıştım. Amacının yine beni korumak olduğunu öğrenmek daha da hırslandırmıştı. Şimdiyse hâlâ yeterli olmadığını düşünüp daha fazlasını istiyordu. Ama çoğu kişiyi kolaylıkla yere sereceğime de hâkimdi.

🌷

Okuldan sonra doğruca eve gelmiş, afiyetle Milay Sultan azarı yiyecektim. Annemler erkenden halamlara gitmişlerdi. Gelmelerinin asıl amacı kuzenimin evlenmesiymiş. Bu hafta isteme, önümüzdeki hafta da düğün olacakmış. Yangından mal mı kaçırıyorsunuz, diye sormazlar mı adama?

Benim daha önemli bir sorunum vardı; ablam ve annem. Ablamın sorgusu bitti diyemeden, annemin ince gözetimi başlayacaktı. Akel’le ilgili en ufak bir açık verirsem asla rahat bırakmaz, soru bombasına tutardı. Geri dönmez, üniversiteye girene kadar burnumuzdan getirirdi. Neymiş, efendim? Okulu bırakıp kocaya kaçarmışız! Normalde buna hunharca gülebilirdim ama notların halini düşünürsek Akel’le Amerika’ya kaçma fikri cazip geliyor.

Aklımdan saçma düşünceleri atıp odamdan çıktım. Ablam birazdan gelirdi. Sırf yağ çekmek ve dikkatimi dağıtmak için evi dip bucak temizlemiş, yemekle tatlı yapmıştım. Pek vakit kalmadığından menü basitti: tavuk, patates kızartması ve ablamın en sevdiği muhallebili kek.

Tam mutfağa giriyordum ki kapının kilidi döndü. Daha içeri adım atar atmaz sesi evin içinde yankılandı. “Karen Arsal!” O tonda adım ve soyadım yan yana geldiyse, durum vahimdi.

Kedi bakışlarımla yanına gittim. Yakalanmadığımız için belki bir şey yapmazdı. Ya da Burak Abi, kendi rahat halinden azıcık ona ödünç verip sinirini yatıştırmıştır?

“Ablacığım hoş geldin. Nasılsın? Günün nasıl geçti?” araya kaynamayacak bir konu olduğunu biliyordum. Ancak birazcık zaman kazanmak istedim. Annemler gelirse yine konuşamazdı.

“Harikaydı! Sayende ilk defa annemlere yalan söylediğim, canım kardeşim! Asıl seni sormalı. Malum, bol aksiyonlu bir gece yaşattınız bizlere.” daha ilk cümleden de başlamazsın be Milay Arsal.

“Özür dilerim, abla. Gerçekten niyetim film izleyip güzel vakit geçirmekti. Siz gelmeseydiniz yemekten sonra eve geçecektim. Sonra ailesi de gelince karşılarına çıkamaya utandım. Babası da bahçedeki atölyede çalıştığından çıkamadım. Mecburen kaldım. Hem ben sana ne zaman böyle büyük yalan söyledim ki?” ondan önce kendimi açıklamaya çalıştım. Bana kızıyordu ama kendisi de dolaylı yoldan yalan söyleyip, Burak Abi’nin evinde kalacaktı.

“Bugün karşılarına nasıl çıkmayı düşünüyorsun acaba? Yoksa bu sefer de atölyede mi saklanacaksın?” kinayeyle sordu.

“Bugün ne alaka ya?”

“Unuttum mu, Karenciğim? Bugün Buraklara akşam yemeğine davetliyiz. Mutfak kapısının dibinde söyledi, duymaman mümkün değil.”

Damarımda soğuk bir şey yürüdü. Tamamen unutmuştum. Ben niye gidiyorum? Gelinleri ablamdı. Aynı kontenjana başvuran kişiler gibi hissederdim. Onu beğenmediyseniz elimizde bu da var, der gibi.

“Benim ne işim var ya? Git işte sen, utanırım ben. Hem annemlere ne diyeceğiz? Daha onlarla konuşmadın bile.”

“Onlar bugün halamlarda kalacaklar. O yüzden beni daha fazla kızdırmıyor ve hazırlanıyorsun. Ayrıca Akel’e de söyle, birkaç saatlik ciddi olsun. Burak’la da konuştum. Valla şaka yapanı gebertirim.” stres olmuştu bayağı. İlk defa onu böyle görüyordum. Demek, Ateş kardeşleri dün pek rahat durmayıp, şakalarıyla ablamı utandırmıştılar. İki kardeş bir araya geldi mi ciddiyet sakince aranızdan ayrılıyordu.

“İstediğin, Ateşler için imkânsız ama yine de uyarırım… Sen de bir kereye mahsus affetsen? Bu konuyu hiç konuşmasak? Zaten utanıyorum, hem birkaç aya gideceksin. Kızıp bağırmak yerine, doya doya iyi vakit geçirelim. Sen kocanın yanında beni unutabilirsin. Ama ben bu evin her yerinde seni arayacağım.” kollarımı göğsümde birleştirip, masum kedi bakışlarımı gönderdim. Birazcık duygu sömürüsü hiç fena olmazdı. Son zamanlarda fazla hassastı. Ama şaka bir yana, onsuz ne yapacaktı? Abladan çok anne olmuş, her başım sıkıştığında yanımda belirmişti. Canım ablam…

“Dua et yakalanmadık ve senden ayrılacağım için köpek gibi üzülüyorum. Yoksa elimden kurtulamazdın, Karen Arsal!” cümlenin aksine sesi sertti. Sanırım hem döverim hem söverim bu oluyordu. Kollarını iki yana açıp “Buraya gel, minik kaplumbağa.” çocukluktan kalma bir lakapla dedi. Ablam, çocukken Ninja kaplumbağalar isimli bir çizgi dizideki Leonardo karakterini çok severdi. O karakterin kocaman bir pelüş oyuncağı vardı. Ne zaman yaramazlık yapıp annemden kaçsam hep ablamın odasına kaçar, kaplumbağa kabuğunun arkasında gizlenirdim. O zamandan beri bir haltlar karıştırdığımda öyle seslenirdi.

Sıkıca sarıldım. Beklediğim fırtına kopmamıştı. Duygusallık ablama yaramamış, beni de ipten almıştı. Ceza vermeden konuyu kapatmıştı. “Yalnız artık eşek kadar oldum. Minik pek uymuyor sanki.”

“Biz boyuta bakmıyoruz, Karen Hanım. Benden beş yaş küçük müsün? Küçüksün.”

“Abla, koli miyim ben ya? Sanki kargo şirketi reklam kasıyor. Boyut fark etmezmiş.” suratımı asıp homurdandım.

“Şimdi git hazırlan, birazdan çıkıyoruz. Hanım hanımcık giyin. Daha şimdiden kadıncağızın gözünde serseri imajı çizme.” düğüne bile kotla gittiğim için böyle bir uyarıda bulunmak zorunda hissetti. Millet evleniyor diye ben niye rahatımdan oluyorum? Ben kıyafetlerimden razıydım. Ama işin içinde Akel’in ailesi gibi önemli bir faktör varken, alelade bir şekilde gidemezdim. İçinde rahat hissettiğim bir elbise seçmeliydim. İnsan, lafını nasıl yiyormuş onu da görmüş olduk. Daha yirmi dört saat geçmeden yine o eve gidiyordum. Ben asla akıllanmam.

Yorumlarınızı merakla bekliyorum💚

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

226okunma 113beğeni 5yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18