30. bölüm / 33
Karma: Tamamlanamayan kaderKaçış: Değişim zamanı
Bölümler 33Şu an: Kaçış: Değişim zamanı
- 1 Karakterler10 kelime
- 2 Zamanın Sessiz Dokunuşu1.483 kelime
- 3 Sessizce Daralan Mesafe1.557 kelime
- 4 Duvardan Taşan Gölge2.214 kelime
- 5 Sayfalar Arasında Mutluluk1.709 kelime
- 6 Kaybettiğin Halde Kazanmak3.116 kelime
- 7 Yanlış Zamanda Doğan Doğru His1.921 kelime
- 8 Bir Yudumluk Çocukluk2.143 kelime
- 9 Söylenmeyenlerin Gürültüsü2.559 kelime
- 10 Denize Düşen Yılana Sarılır2.525 kelime
- 11 Aynı Yaranın İki Tarafı; Biri Bedende, Biri Kalpte3.669 kelime
- 12 İz Bırakan Anlar2.576 kelime
- 13 Yarım Kalmış Hisler1.700 kelime
- 14 Kapalı Kapılar Ardında2.339 kelime
- 15 İlk Düğümün Çözümü2.805 kelime
- 16 Ruhun Tanıdığı Yabancı3.668 kelime
- 17 Perde Kapanırken3.164 kelime
- 18 Kıskançlığın Gölgesinde Kalan Aşk3.277 kelime
- 19 En Çok Sevdiklerimiz Yaralar7.172 kelime
- 20 Duvarın Öteki Yüzü7.333 kelime
- 21 Sevmenin En Gürültülü Hâli: Susmak5.140 kelime
- 22 Yutulan Kelimelerin Ağırlığı4.071 kelime
- 23 Birinin Öfkesi, Diğerinin Freniydi5.677 kelime
- 24 Beyaza Karışan Kırmızı3.418 kelime
- 25 Ormanın Karanlığında Kaybolan Çığlık5.564 kelime
- 26 Derine Gömülenler4.159 kelime
- 27 Aşkın İçinde Bir Uyarı Çalıyor4.093 kelime
- 28 Kanayan Kabuk2.844 kelime
- 29 Kan Bağı Değil, Yara Bağı3.821 kelime
- 30 Can Kırıkları3.245 kelime
- 31 Kaçış: Değişim zamanı1.840 kelime · Okuduğun bölüm
- 32 Vazgeçiş: Kuzeye Dönüş3.799 kelime
- 33 Sensizlikten Önce: Kaderin Mühürlendiği Gün3.417 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Saat sabahın sekiziydi. Etraftaki kalabalığa karşı bir başınaydım. Antalya’ya bilet almıştım. Hafta sonuna denk gelmesi büyük şanstı. Uzaklaşmam gerekiyordu. Kalırsam kafayı yiyecektim. Akel de peşimi bırakmayacaktı.
Gittiğimi ablam dışında kimse bilmiyordu. Ona da annemleri özlediğimi söylemiştim. Zaten ne zaman çok kalsalar gittiklerinde çabuk özler, birkaç gün sonra soluğu yanlarında alırdım. Bu yüzden şüphelenmemişti. Bu ara işleri de çok yoğundu. Erkenden çıkıp geç geliyordu.
Yanıma sadece sırt çantama sığacak kadar kıyafet almıştım. Ama sırtımda taşıdığım yük, bir çantadan fazlasıydı. İhanete uğramış gibiydim. Böyle birine âşık olamazdım ben. Hayatım boyunca nefret ettiğim adamla aynı şeyi yapmıştı. Bir kızın en çok babaya ihtiyacı vardır. Babasının yaptıkları, hayatına girecek kişileri şekillendirirdi. İlgisiz kalan kızlar, başka erkekte gördükleri en ufak ilgi kırıntısından etkilenir, onlara minnet duyardı. Sonra o da vicdanı sızlamadan terk ediyordu.
Başta sahip çıksaydı, bana anlatsaydı sessizce biterdi. O zaman da canım yanardı ama paramparça olmazdım. Parçalarımı bir kez daha toplayamazdım. Her parçam bir yere savrulmuştu. Her eksik kalmış anımı onarmak isteyen adam, sonsuza kadar yarım bırakmıştı.
Yarım saate uçak kalkacaktı. Yolcular sırayla yerlerine geçiyordu. Cam kenarındaki yerimi aldım. Telefonum kapalıydı. Alp’e haber vermek için açıp ‘İki günlüğe Antalya’ya gidiyorum. Bir sen, bir de ablam biliyor. Başka kimseye söyleme. Mehmet Amca’ya iyi bak. Git, özür dile. Beni de merak etme. Sorun yok ve bir de… Sakın kimseyle kavga etme. Aklım sende kalmasın.’ mesaj attım.
Hiçbir şey anlatmamıştım ona. Eskisi gibi olamasam da beni toparlayabilecek tek kişi oydu. Ama bu sefer istemiyordum. Diğerleri gibi dağıldığım zaman karalar bağlamazdım. Gülüşlerim sarardı etrafımı. Dışarıdan bakıldığında dünyanın en mutlu insanı gibi görünürdüm. İçimde fırtınalar kopsa da dışım güllük gülistanlık olurdu. Yine öyle bir gülümseme vardı ki yüzümde, sadece gözlerimin içini gören anlardı. Bunuysa sadece iki kişi hiç zorlanmadan ayırt edebilirdi; babam ve Alp. Ve ben de şimdi babamın yanına gidiyordum. Ekstra çaba sarf etmem gerekiyordu.
🌷
‘İki günlüğe Antalya’ya gidiyorum. Bir sen, bir de ablam biliyor. Başka kimseye söyleme. Mehmet Amca’ya iyi bak. Git, özür dile. Beni de merak etme. Sorun yok ve bir de… Sakın kimseyle kavga etme. Aklım sende kalmasın.’
Alp mesajı okuduğunda alnındaki çizgileri derinleşti. “Bu ne demek lan?” aradı ama telefon kapalıydı. “Şimdi mesaj atmadın mı? Neyin kapalısı?” odasının içinde volta atmaya başladı. Onu buradan kaçıranı bulmak çok zor değildi. Kesin o yapmıştır.
Akel’i arayacaktı ki bir bildirim geldi. ‘Yardımına ihtiyacım var. Tepedeyim.’
İstediği de zaten buydu. Tepeye gittiğinde Akel’in dik duran omuzları çökmüş, saçları dağılmıştı. “Ne yaptın lan kıza?” aralarındaki mesafeyi aldırış etmeden bağırdı. İki kızgın boğa karşı karşıyaydı.
“Ben bir şey yapmadım. İftira.”
“O yüzden mi kaçtı lan kız.” yumruğunu sıkıp ağır adımlarla ilerledi. Doktorun ani hareket yasağını hiçe sayıp, Ahmet’i döverken omurgasını zorlamıştı. Gece boyunca ağrıdan uyuyamamıştı ama kimseye anlatmamıştı. Şimdi de kavga kaçınılmaz görünüyordu.
“Nereye kaçtı?” aramalarına bir kez bile cevap alamamıştı. Onu kaybetmekten ölesiye korkuyordu.
“Sana ne lan puşt!” yumruğu çenesine geçirdi. Karen, Akel’i oyun dışı bıraktıysa büyük bir halt yapmıştır, diye düşündü. Cezasını kesmekse onun işiydi. Kimse kardeşine yamuk yapamaz.
Akel, geriye sendeleyip elini çenesine götürdü. Dün Karen’in patlattığı dudağı yine kanıyordu. “Nerede dedim sana!”
Bir yumruk daha attı Alp. “Ne yaptın da seni bıraktı, şerefsiz! Aldattın mı lan?” Alp’in gözü dönmüştü. Konu Karen olunca kimseye acıması olmazdı. Canını sıkanın, canını alırdı.
Akel karşılık vermiyordu. Tıpkı Ali gibi cezalandırılmak istiyordu. Belki de vücudundaki acıların, göğsündekini unutturacağını umuyordu. Kalbinin altında eziliyordu. Her hücresi Karen için çarparken, ondan uzak kalamazdı. “Hiçbir şey yapmadım. Yemin ederim elimi bile sürmedim.”
“Kime lan? Kime?” karşılık vermemesi daha da öfkelendiriyordu. “Karşılık ver lan!” diye kükredi.
“Sana anlatmadı mı?” bir adım duraksayıp sordu. Karen her şeyi Alp’e anlatırdı. Ona hiçbir şey söylememesi bir vazgeçiş miydi yoksa? Bir tek vazgeçtiği şeyler konusunda konuşmazdı.
“Lan sabrımı sınana! Neyi anlatmadı mı?” artık saldırmak yerine cevap arıyordu.
“Bir kız benden hamile olduğu konusunda iftira atıyor. Abi, valla yalan söylüyor, elimi sürmedim.” tüm dünyaya karşı dimdik duran Akel, sevdiği kadın için sesi yalvarırmış gibi çıkmıştı.
Beynine kan sıçradı Alp’in. Dayanamayıp kafa attı. “Lan ne hamilesi? Adam akıllı anlat, şerefsiz!”
Akel, kanayan burnunu tutup geriye sendeledi. Hiçbir acı, asıl acısını bastıramıyordu. Böyle yaşanmazdı ki. “Yardım et. Bana inanmıyor. Çok seviyorum onu.” ağır adımlarla taşa oturdu. Uçurumda sallandırsa bile gıkı çıkmazdı. Yeter ki Karen ona dönsün.
Dünün kısa bir özetini geçti. Tek umudu Alp’in ona inanmasıydı. Erkek, erkeğin suçsuz olduğunu gözünden anlardı. Alp’se Karen için haklı olmasını diledi ama Akel sarhoştu ve o geceye dair hiçbir şey hatırlamıyordu. Film çekmiyordular. Hayat bu kadar entrikalı değildi. En azından onlarınki hiç olmamıştı.
🌷
Eve vardığımda ikisi de daha çıkmamıştı. Beni gördükleri küçük çaplı bir şok yaşanmıştı. Aynı yalanı onlara da satmıştım. Odama gidip yatağıma uzandım. Gece bir saniye bile uyumamıştım. Gözlerimi kapattığımda Akel ve Asena’nın yüzü aklıma geliyordu. Unutmak istediğim adamı sabahlara kadar düşünmüştüm. Kızcağız kim olduğumu bilmeden içini açmıştı. Bana karşı sitemini sesinden duymuş ama hiçbir şey söyleyememiştim. Elimde olsaydı Akel’i tanımamayı dilerdim. Her şey benden önce yaşanmıştı ama o, bana söylemeyerek ihanet etmişti.
“Uyu biraz, uyu ki onu düşünmeyi bırakasın.” fısıldadım kendi kendime. Üstüme ince bir pike alıp gözlerimi kapadım. En azından birkaç saat acı çekmeyecektim.
Kapı sesiyle yerimden sıçradım. Kâbus görüyordum. Uyumayı çözüm bilmişken daha fazla canımı yakıyordu. Rüyamda buradaydı, gelmişti. Git desem de gitmiyordu.
Kendimi toparlayıp, kapıya baktım. Babam kapının önündeydi. “Uyuduğunu görünce üstünü örtmek istedim. Pencere açık olduğu için cereyan yapıp kapıyı vurdu. Kusura bakım, kızım.”
Pikem yere düşmüştü. Doğrulup yatak başlığına yasladım. “Sorun değil, babacığım. Saat kaç?”
“Beş gibi. Amma uyumuşsun, uykucu. Hadi kalk, işimiz var seninle…” yavaş yavaş içeri adımladı. “Ama öncesinde biraz konuşabilir miyiz?” Onların yanında tek bir an bile suratımı asmasam da yine anlamıştı. Hep anlardı… Sırf bu yüzden gelmekte tereddüt etmiştim ama kalamazdım. En azından yaşananları hazmedene kadar uzaklaşmak iyi gelecekti.
Yanıma oturup dağılmış saçlarımı düzeltti. “Niye hüzün var bu yeşillerde?” sesini yumuşatıp sordu.
“Yanılıyorsun, babacığım. Hüzün falan yok. Sadece sınav yüzünden bu sıralar canım sıkkın.” yalan söylemek zorunda kalmıştım.
“Ben, senin gülüşünün sahte mi yoksa gerçek mi olduğunu gözünden tanırım, güzel kızım. Hadi anlat. Hem söz vermiştin yalan konusunda. Unutma.” maalesef ki haklıydı.
Yalan söylemeyeceğime söz vermiştim ama âşık olduğum adam, bir kızı hamile bırakıp sonra yüzüne bile bakmamış, diyemezdim. Konuşmaktan kaçtığım için gelmiştim güya ama yine sorguya çekiliyordum.
“Tamam. Ama başka soru sormak yok.” onaylamasını bekledim. Ama o ısrarcı bakışlarını bir an bile çekmedi. “Akel’le ayrıldık.” gözlerimi kapatıp soru yağmuruna hazırladım kendimi. Ama hiçbir şey sormadan, beni çekip sarıldı. Saçlarımı okşayıp küçük bir öpücük bıraktı.
“Bu hayattaki kimse senin gözlerinin ışıltısından değerli değil. Kimse için o ışıltıyı kaybetme.”
Işıltıdan eser yoktu ki. El birliğiyle almıştılar elimden. Aynı gün içinde, beni dolaylı yoldan da olsa terk edenin kim olduğunu öğrenip, ardında sevdiğimi terk etmiştim. Sakin kalmaktan başka çarem yoktu. Zamanımda çok sorguladım, kimse duymuyorken bağırdım, çağırdım. Ama hiçbir sonuç almadım, aksine duysal olarak çöktüm. O dönemler de bile yine güldüm. Mutlu olduğuma inandırmaya çalıştım kendimi. Sadece Alp’i kandıramamıştım. Her zaman ne hissettiğimi benden önce anlardı. O zamanlar babam bazen aylarla Antalya’da kalıyordu. Hafta sonları bir günlüğe gelirdi. Ben de seni özledim diye kandırırdım. Her döndüğünde bırakıp gittiğini düşünüyor, geldiğinde de yanından ayrılmazdım.
“Seni çok seviyorum. İyi ki babam sensin, kimseye değişmem seni.” sımsıkı sarıldım. Ailem, bu hayattaki en önemli iyi ki’mdi.
“Hadi, kalk bakalım. Antalya’ya gelmeyeli bayağı oldu. Seveceğini düşündüğüm çok güzel bir yer var. Hazırlan çıkalım.” ayağa kalkıp kapıya yöneldi. “Ama önce o inatçı keçiyi ara. Seninle konuşmak için on beş dakikadan bir beni aradı.” deyip gitti.
Bu kesinlikle Alp’ti. Bana ulaşamadığı için babamı darlamıştı. Telefonumu açtım. Yüzlerce mesaj ve aramalara bakmadan Alp’in numarasını tuşladım. Daha arayamadan telefonum ekranında kalbimi acıtan bir isim belirdi. Arıyordu… telefonu açtığımı hissetmiş gibi saniyesinde aramıştı. Bitene kadar bekledim. Ne açmaya elim gitti ne de kapamaya. Ses kesilince ekranda yeniden Alp’in numarası belirdi. Arayıp telefonu kulağıma götürdüm. Daha ilk çalışında açmıştı.
“Lan neredesin sen? Öldüm burada meraktan! Hemen ilk uçağa atlayıp dönüyorsun ya da ben geliyorum. Aklım çıktı lan benim!” bağırdı sesini zorlayarak.
Kulağım çınlayarak telefon uzaklaştırdım. “Allah’ın adını verdim bağırma! Merak etme, babamların yanına geldim. Yarın gece döneceğim. Sadece oradan biraz uzaklaşmaya ihtiyacım var.”
“Lan ben gitme mi dedim de bana haber vermeden kaçar gibi gidiyorsun?” öfkeyle bağırdı yine. Alp bana kızmazdı hiç. Sesini yükseltmezdi. Çocuğunu arabanın altından almış anne öfkesi vardı.
“Ya ben de insanım! Yapamıyorum, oğlum. Açıklama yapmaktan çok yoruldum. Bari sen anla. Yapamıyorum!” sesim çıkmasın diye içime içime bağırdım. Beni en çok düşünendi ama yine ona patlamıştım.
“Tamam, güzelim. Haklısın, çok özür dilerim… Beni de anla. Sabah uyanıyorum, mesajdan gittiğini öğreniyorum. Telefonun zaten kapalı, ablanı arıyorum gitti diyor, baban sabah erkende geldi diyor. Lan ne yapayım ben?” normal başlayıp sonda yine kızmıştı. Onun yerinde olsaydım ben de aynı tepkiyi verirdim.
“Özür dilerim. Yarın gelince konuşuruz, tamam mı? Bugün konuşmak istemiyorum.” konuştukça daha fazla nefret ediyordum ondan.
“Tamam. Benden istediğin bir şey var mı? Söyle yapayım. Geleyim mi hemen?” mutlu etmek için yapamayacağı şey yoktu. Yanımda ol, desem hiç düşünmeden burada olurdu.
“Zaten yarın dönüyorum… Şimdi kapatmam şimdi, babam bekliyor.” onayladığında kapattım.
Yataktan çıkıp aynanın karşısına geçtim. Gözaltlarım şişmiş, mosmordu. Üzerimi değiştirip saçlarımı taradım. İyi görünmeliydim. Anlayan hep babam olsa da iyileştiren annem olurdu. Dizine yatar, saçlarımı okşamasını isterdim. Onun saf sevgisiyle ruhum yenilenirdi.
Babam üzerini değişmiş, salonda beni bekliyordu. Annem de daha yoktu, erken çıkıp geç geliyordu.
“Hazırım ben. Nereye gideceğiz?”
Başını telefondan kaldırdı. “Antalya’da ne yapmayı çok seversin?” merak uyandıran sesiyle sordu.
“Bilmem. Bir yerleri boyamak mı?” aklıma ilk bu gelmişti.
“Onu dünyanın her yerinde yapmayı seviyorsun, güzel kızım.” bu yüzden birkaç defa karakolluk olduğumuz için kaşları çatıldı. Ne var canım? Onlar sanat sevmiyorsa bizim suçumuz ne?
Koltuğun kenarına yaslanıp “Nereye peki?” sordum. Hiçbir yere gitmek istemiyordum ama onların da canını sıkmamak için mutluymuşum gibi gözükmem gerekiyordu.
“Hatırlıyor musun küçükken Antalya’ya geldiğimizde hep Düden Şelalesini görmeye gitmek isterdin? Ondan daha güzelini görmek ister misin?” onay bekleyen bakışlarıyla sordu.
Şelalelere adeta âşıktım. Küçüklükten beri ne zaman gelsem gidip saatlerce izlerdim. Bana huzur verirdi. Eğer kararsızsam doğanın sesini dinler, doğru karara varırdım. Benim için terapi gibiydi.
“İsterim…” Biraz kafa dağıtmaya ihtiyacım vardı.
Oturduğu yerden ayağa kalktı. “Harika! Hadi, çıkalım.” kolunu omzuma atıp çıktık evden.
Yol ne kadar sürmüştü bilmiyordum. Babam asla susmamış, yeni konu açıp beni neşelendirmeye çalışıyordu. İyi olduğumu kanıtlamak hem de kafamdakileri susturmak zorundaydım. Ben susunca onlar galip geliyordu. Onu haklı çıkaran tarafla geçmişimin susmayan tarafı savaş halindeydi. Kim kazanırsa kazansın kaybeden ben olacaktım. Sadece Akel’i değil, duygularımı da kaybetmiştim. Tek sahip olduğum şey acıydı. İliklerime kadar hissettiğim yalnızlık, sırtıma kambur olmuştu.
Arabadan inip etrafıma bakındım. Her taraf yemyeşildi. Kuşların sesiyle suyun sesi birbirini tamamlıyordu. Beni mutlu etmek yerine, onunla gittiğimiz piknik alanını hatırlatmıştı. Etrafı süsleyip ona sürpriz yapmak istemiştim. Canı sıkkın diye onu mutlu etmek istemiştim… Ama esas sürpriz bana olmuştu.
“Beğendin mi?” yanıma gelip bağırdı duymam için. Şelalenin sesi her tarafta hâkimiyetini ilan etmişti. Birbirimizi duymak için bağırmamız gerekiyordu.
“Buraya niye daha önce gelmedik? Çok güzelmiş!” güzeldi ama içimdeki boşluğu doldurmuyordu.
“Düden şelalesinden başka bir yere gitmek istemezdin ki sen. Fikri bile ortaya atılınca ağlardın. Alışkanlıklarını kolay kolay değiştirmezdin.” buruk bir gülümseme oluştu yüzünde.
Bir şeye alıştıysam vazgeçmesi çok zordu. Pek yenilikçi biri değildim. Konforlu alanımın dışına çıkmayı sevmezdim. O, bu alanın içine girmeyi başarmıştı ve bunu babam da biliyordu. O yüzden yanımda olup kendimi iyi hissettiriyordu.
“Değişmenin zamanı gelmiş o zaman…” Şelale aktı, zaman geçti, acı aynı kaldı…
Bölüm etkileşimi
