18. bölüm · Karma: Tamamlanamayan kader

En Çok Sevdiklerimiz Yaralar

Atik Stayl

Akel’e hâlâ kızgındım ama anlayabiliyordum. Birisi onu öpseydi —üstelik o kızdan bir zamanlar hoşlansaydı— ben de arıza çıkarırdım ve Akel’e patlardım. O da öfkesine yenik düşmüştü.

Ali meselesiyse bambaşkaydı. Büyük bir hata yapmıştı. Beni nasıl bir duruma soktuğunun farkında bile değildi. Sevgilisi olduğu halde başkasıyla öpüşen biri gibi görünüyordum ve bu kişi de eski aşığıydı…

Alp’se hepimizden daha zor durumdaydı. Kimin yanında dursa diğeri eksik kalıyor. Yanımda Akel’i göründüğünde gözleri Ali’ye kayıyordu. Hislerini anlamaya çalışıyordu.

Telefonumun titreyince başımı sallayıp ekrana baktım. Akel mesaj atmış, okula beraber gitmeyi teklif ediyordu. Bu görevi, uzunca bir süredir Alp almıştı. Sevgilim de olsa bir başkasıyla gitmeyi Alp’e ihanet gibi düşündüm, hem de böyle bir süreçte. ‘Okulda buluşsak olur mu?’ yanıtlayıp Alp’i aradım. Uzun uzun çaldı açmadı ama. Ardından kısa bir mesaj geldi.

‘Bugün gelemeyeceğim.’

Bu neydi şimdi? Akel yüzünden trip mi atıyordu? Hasta haliyle kapıda bekleyen adam, şimdi açıklama yapmadan gelemeyeceğim, diyor. Kesin bir iş vardı. Tekrar aradım ama bu kez de kapattı. Sinirle Akel’e fikrimi değiştirdiğimi ve sokağın başında buluşmayı teklif ettim.

Evden çıkıp sinirli adımlarla yürüdüm. Aklım Alp’teydi. Acaba bir şey mi olmuştu? Yoksa da Ali’yle mi ilgiliydi? Ama önemli bir şey olduğunda endişelenmemem için önden bilgilendirir, merakta bırakmazdı.

Sokağın başına geldiğimde Akel’i gördüm. Asık suratıma bir tebessüm yerleştirdim. “Günaydın.”

“Günaydın, Karen Hanım. Nasılsınız?” elini omzuma atıp yürümeye başladı.

“İyilik. Sen?” parmaklarımı omzundaki elinin parmaklarına geçirdim. Böyle azıcık penguen gibi yürüsek de seviyordum. Parfümün arasına karışmış sigara kokusu dikkatimi çekti. Yine içmişti.

“Mükemmel… Alp’i ekecek kadar çok mu özledin beni?” yüzüne bakmasam bile mimiklerini ezbere biliyordum. Küçük bir çocuk gibi tatlı tatlı bakıp dudağının kenarı kıvrılmıştı.

“Hı hı! Aşkından okula kadar bekleyemedim.” ukala tavrına karşın alay edip içerlemiş sesimle ekledim. “Alp beni ekti. Hiçbir açıklama yapmadan ekti!”

“Belki sevgilisi var. Artık onunla gitmek istiyor. Üstüne kız kıskanç biridir, başkasıyla gitmesini istemiyordur. Yani herkes benim kadar modern olmayabilir.” anında senaryo kurdu, kendini övmeyi de ihmal etmemişti. Alp’e senaryocu derdim, bu ondan da beter çıktı.

“Benim arkadaşım yapmaz öyle şey. Bir kız için ekmez beni.” deyip kendi kendime fısıldadım. “Zaten önce Peri Kızı’nı bulması gerek.” Bana bilmediğini söylese de anlattığından fazlasını biliyordu.

“Peri neyi?” duymasını beklemiyordum. Oldukça kısık sesle fısıldamıştım.

“Senin kulakların maşallahı var yalnız.” konuyu geçiştirmek istedim. Alp’e söz vermiştim. Kimseye bahsedemezdim.

“Teşekkürler de… O dediğin şey ne? Nereden duydun onu sen?” gerilen yüzü kendini ele veriyordu. Sanki duymamam gereken bir şeyi duymuşum gibi hissettirmişti.

“Şey… Hoodie’m sadece peri kızı, prenses gibi birini sever diye demiştim.” berbat bir açıklama yaptım. Yalan at, atma demiyoruz ama biraz inandırıcı at be kızım! Çocuk bile inanmaz buna. Birden sorulduğunda beynim sanki tatile çıkıyor, dilimle arasına aşılmaz bir duvar örüyordu.

“Haa… Tamam.” İnanmamıştı ama kurcalamadı.

Okula vardığımızda zile daha vardı. Alp ortalarda yoktu. Asi’nin yanına gittiğimde o da surat yapıyordu. Sanırım hepsi anlaşıp hadi Karen’e trip atalım, demişti. Durduk yere ikisinin de böyle davranması normal değildi.

“Yine ne yaptım? Bu ara o kadar şey düşünüyorum ki bunu da düşünüp, kafayı yemeden sen anlatsana.” bıkkınlıkla sıraya yaslandım. Artık ben söylemeden, birileri istediklerimi yapsa keşke. Bu ara en çok buna ihtiyacım vardı.

“Yok, canım. Ne düşüneceksin? Yakın arkadaşın değilmişim ki zaten. Aşk hayatını tüm okulla beraber öğreniyorum.” homurdanarak sitem etti.

“Neyi?”

Çenesiyle Akel’i gösterdi. “Sizi.” Ali’yle konuşmadan kimse bilsin istemiyordum. Ama işler hiç de istediğim gibi gitmemişti.

“Sen nasıl öğrendin?” cevabını az çok tahmin ederek sordum.

“Dün Ali seni öptükten sonra Akel’in Ali’yi dövdüğü tüm okulun ağzında. Bunu da insanın sevgilisinden başkası niye yapsın, değil mi?” açıkladı iğneleyici bakışlarıyla. Ondan saklamama fena bozulmuştu.

“Nasıl öğrendiler ya? Kimse yoktu orada.” kendi kendime söylenirken “Doğru yani? Boş atıp dolu mu tuttum?” gözlerini büyüterek kaşlarını çattı Asi. Birilerinden duymuş ama ben onaylamadan, inanmamıştı. Bunda haksız da sayılmazdı. Ne zaman görsem azarlayıp kendimden uzaklaştırıyordum. Hangi insan sevgilisini görünce kaçardı ki?

“Tüm okulun böyle öğrenmesini istemezdik ama doğru.” bir anda yanımda beliren Akel gururla cevapladı. Bu durumdan en çok rahatsız olan oydu.

“Benden niye sakladın ya?” suratını asıp ellerini göğsünde bağladı.

Çaktırmadan kaşlarımla Akel’i gösterip “Sonra konuşalım mı?” uyardım. Onun yanında bazı şeyleri konuşmak istemiyordum. Aramız daha yeni düzelmişti.

“Mesaj alındı.” gülümseyip uzaklaştı Akel. Bu huyu umarım sonsuza kadar sürerdi.

Her şeyi en başından hızlıca anlattım. Çoğu zaman kızıp, kolumu hedef tahtasına çevirip çimdiklese de ağzı beni dinlemiştim. “Siz bildiğin gözümüzün önünde dizi çekmişsiniz. Ne ara yaşandı bunlar? Kaç ay oldu daha Akel geleli?” kahkaha atarak sordu. İki buçuk ay olmuştu ama her şey o kadar hızlı gelişmişti ki neyin ne olduğunu anlamaya fırsat bile olmamıştı.

“Gör işte. Ne çekti bu gariban Karen! Sen de gelmiş trip atıyorsun. Bir tek Alp biliyor. O da benden önce fark etmiş.” deyince güldük ikimiz de. Aramızdaki telepatikliği kimse yadırgamıyordu.

Zil çalmış ama ne Alp ne de Ali’den ses vardı. Telefonu da hâlâ kapalıydı. Hiç böyle yapmazdı. Koridora çıkıp etrafı kontrol ettim. Gelmeseydi artık hocayı oyalamak için bir bahane bulacaktım. Gerekirse ortalığı karıştırıp vakit kazanacaktım… Neyse ki bunların hiç birine gerek kalmadı. Olgu Hoca’da önce koridorun başında Alp’i göründü. İsteksiz adımlarla sınıfa girip “Günaydın.” düz bir suratla dedi. Sadece günaydın mı? Hiçbir açıklama yapmadan sadece günaydın!

“Neredesin sen? Aklım çıktı meraktan! Telefonun niye kapalı? Hoca gelseydi bir sene yanıyordu! Biliyorsun, değil mi? İnsan bi’ haber verir.” homurdanarak ayaküstü sorguya çektim ama adamda tık yoktu.

“Hoca gelir şimdi, teneffüste konuşuruz.” beni takmadan içeri geçti. Basbayağı trip atıyordu. Ama neden? Alp’i tanıyorsam Akel, Ali’yi dövdüğü için bana trip atmaz, gider Akel’e kafa atardı.

Ders sırasında sürekli Alp’i omzundan dürtüp, çağırsam da geçiştirerek tekrar önüne döndü. Suratıma bakmıyordu! İstemeden canını fena sıkmıştım belli ki. Yoksa bu kadar uzun sürmezdi. Ne zaman surat yapmak istese beş dakika anca dayanırdı. Ardından hemen bir kahkaha patlatırdı.

Zil çaldığında sırasının önüne geçtim. “Hemen bahçeye geliyorsun!” dişlerimin arasından sessizce bağırdım. Arkama bakmadan sinirle sınıftan çıktım. Adım seslerinden peşimden geldiğini hissediyordum. “Bu ne, abi? Saçma sapan mesajla gelemeyeceğim demeler, okulda trip atmalar! Hayırdır?” kimse olmadığı için sonunda öfkeyle bağırabilmiştim.

“Yok bir şey. İşim vardı sadece.” banka oturdu. Sesi öyle soğuk çıkmıştı ki kışın bile ürpertmeye yetemediği ruhum üşütmüş, buz kesmişti. Burnum sızladı. Gözyaşlarımı akmaması adına gözlerimi yukarı diktim. Beni benden çok düşünen Alp’e alışıktım, ağzının kenarıyla söylediği cevaplarına değil. Ağlak biri değildim ama bu hali gözlerimi doldurmuştu.

“Hadi ya! Ne işiymiş?”

“Tepeye birilerini götürüyordum belki ben de. Nasıl olsa yolgeçen hanına dönmüş.” alayla konuştu. Kollarını açarak banka yaslanıp umursamaz görünmeye çalıştı.

Derdini şimdi anlamıştım. Küçükken oraya kimseyi getirmeyeceğimize yemin etmiştik ve bunu ısrarla ben istemiştim. Orası bizim saklı cennetimizdi. Başkalarından sakladığımız dünyamızdı. Akel’in dün orada olduğunu öğrenmişti. Bu tavır da o yüzündendi. Aslında başka zaman olsaydı bu kadar tepki vermezdi. Ali meselesi germişti.

Bu tavrını ancak kırsa kırsa şirinlik yapan Karen kırar, diyerek yanına sokuldum. Hödük herif kalbimi kırsa da alttan alma sırası bendeydi bu sefer. “Benim Hoodie’m kızmış mı? Kıskanmış mı kardeşini? Tepemize paylaşamamış mı?” sesimi inceltip şebeklik yapmaya başladım. Küçüklüğümüzde beri asla dayanamazdı. Ne yapsam hemen affederdi.

“Hiç boşuna uğraşma. Çalışmaz bu defa” hâlâ surat yapmaya devam ediyordu.

“Sesini Google’da dinletsek ‘Dünyada buzdağından daha soğuk olan varlık bulundu!’ başlığıyla haber geçerler.” güldürmek için söylediğim ama beklediğim tepkiyle alamadım.

“Ne yapayım? Kalorifer mi açayım?” düz sesle alay etti. İnatçı herif, illa yalvartacaktı!

“Olur, Valla. Biraz ısınırız.” gözlerini devirince “Ya geçen biz giderken takip etmiş. Dün de oraya gideceğimi düşünmüş. Barışmak için gelmişti… Ayrıca sen nasıl öğrendin?” durumu açıkladım. Zaten bugün anlatacaktım. Ama beyzade sabreder mi?

“Birileri üzüldü diye moralini düzeltmeye gitmiş ama gel gör ki, o dangalağı bulmuştum.” suratını buruşturdu. Bu hali çok komik görünüyordu. Kızmayacağını bilsem bir kahkaha patlatırdım.

“Kıskanç arkadaşım benim. Sen küçükken de hep böyleydin. Kiminle biraz yakın olsam trip atardın, kendinin bendeki önemini bilmeden. Kim gelirse gelsin, senin yerini alabilir mi hiç? Sen benim dünyadaki en güzel anılarımın başkahramanısın. En önemlisi benim Şövalyem, Hoodie’li kahramanımsın.” içimden geçenleri dile getirdim. Onun yerini kimse dolduramazdı. Arkadaşım, ailem, mutluluğum, kızgınlığın, gözyaşım, çocukluğum… Kısacası her şeyimdi.

Biraz yumuşamıştı. Hiç sevgilim olmamıştı; beni paylaşmak onun için zordu. Keza benim için de onu paylaşmak kolay olmayacaktı. Şimdiye kadar hep biz vardık, artık başkasının olması onda alışık olmadığı kıskanç bir yaratmıştı. İnsanlar, çok zaman yanlış anlasa da o, kardeşini kıskanan abiydi.

“Bak, zil sesi kafa ütüleyecek şimdi. Barıştık değil mi?” sorduğumda elini omzuna atıp güldü.

“Ciddilik müessesesi hiç benlik değil ya. Hele de trip atmak. Canım çıktı trip ataca—”

Bitirmesini beklemeden dirseğimi karnına geçirdim. “Pislik! Kardeş, kardeşe yapar mı bunu? İmanım gevredi affedeceksin diye.” en fazla bir saate küs kala bilmişti.

Aldığı darbeyle nefesi kesildi. “İnsan nazı geçtiğine trip atarmış derler.” bilmiş bilmiş baktı.

Ayağa kalkıp “Gel, hadi! Şebek.” kolundan tutup çekiştirdim.

Bugün yine okul havamda değildim ama benim yerime devamsızlıklar alıp başını gitmişti. İşkence değerinde Derin Hoca’ya 40 dakika maruz kaldıktan sonra kendimizi koridora atmıştık. Kadın insanı okuldan soğutuyordu resmen. Olmayan okuma aşkımızı sömürüyordu.

Çocuklar, okul bitmeden sınıfça kampa gitmek istiyordu. Ama birçoğumuzun ebeveyni yalnız gitmemize izin vermezdi. Geçen sefer ki olaydan sonra bir daha kimse bu riski almazdı. Alp, hepimiz yüreğini ağzına getirmişti. Yine de öğretmenlerle konuşmaya gideceklerdi.

“Ne diyorsun kamp olayına?” Akel, ellerinden güç olarak pencereye oturdu. Parmak ucuna kalksaydı da otururdu bence, bu boyla çok zor olmazdı. Boyu dikkatimi çekince istem dışı gözlerim vücuduna kaydı. Bol gömlekle bile kasları belli oluyordu. Boyuyla mükemmel uyum içindeydi.

Vücudunda fazla oyalandığımı fark edince başka tarafa döndüm. “Güzel olur bence.”

“Ama benim daha güzel fikrim var.” yüzünde uzun zamandır üstünde çalıştığı bozuk makinenin arıza sebebini bulmuş gibi ifade vardı. Her zerresine âşık oluyordum. Birden değil, yedire yedire sevmiştim.

“Neymiş?”

“Sınıfı ekip baş başa gidelim.” grilerini benimkilere kilitledi. Bir şey yaptırmak istiyorsa hep bunu yapardı. Bir an bile kırpmadan delice bakışlarını üzerime yollardı. Ama bu sefer yemezler.

“Tabii. Hatta istersen kalk şimdi gidelim.”

“Biz sevgilimizle baş başa kampa gidelim, diyelim. Karen Hanım dalga geçsin.” surat yaptı.

Bugün kabul günümdü sanırım. Trip atmak isteyenler hiç çekinmiyordu. Bu da insan, diye hiç düşünen yok. Canı çeken varsa buyursun atsın tribini. Tarkan zaten Yolla şarkısını bana yazmıştı.

“Ne yaparsın? Odun olmak bunu gerektirir.” omuz silkip güldüm. Birden oturduğu yerden atlayınca, aradaki mesafenin az olduğunu düşünüp geri çekildim. Okul sınırları içindeydik.

“Klasik Karen! Hemen kaç!”

Elimle etrafı gösterdim. “Nerede olduğumuzu unuttun herhalde. Okul koridorlarında dibimde durmasam mı acaba, sevgilim?” gözler zaten üstümüzdeydi, daha fazla dedikodu malzemesi olmaya gerek yoktu.

“Öpme, okulda uzak dur, tepeye gelme, ablama çaktırma, abine anlatma, Alp’i alttan al, Ali’ye dalma! Niye biz sürekli kısıtlanıyoruz ya? Daha doğrusu ben kısıtlanıyorum.” sıkıntıyla isyan etti. Onun yaşam tarzı için bunlar fazlaydı. Önceki ilişkilerinde rahat takıldığı için onu sıkmıştı. Ama bir süreliğine böyle olmalıydı. Biraz zamana ihtiyacımız vardı.

“En azından bir süre böyle olmalı. İşine gelmiyors—” yarıda kesti.

“Gelmiyor! Yetmiyor bana.” Rest çeker gibi konuşunca nasıl cevap bekliyordum ki.

Derin nefes alıp, etrafa bakınan Akel’e doğru bir atıp ciddileştim. “Tamam o zaman... Sana yeten bi—” cümlemi yine kesti.

Dunak kısmından öpüp geri çekildi. “İşte bu yetiyor!” Dudağının kenarını hoşnut bir şekilde kıvırdı.

Elimi yanağıma götürüp etrafa bakındım. Neyse ki kimse yoktu. Bu çocuk gerçekten deliydi. Normalde böyle bir konuşma kavgaya doğru giderdi. Ama Akel Bey öpmüştü, üstelik okulun ortasında.

Pis pis sırıtan suratına bakıp “Delirdin mi sen? Okulun ortasında öpmek ne?” kızdım. Ama suratımdaki aptal gülümsemeyi saklamak için ekstra çaba gösteriyordum.

“Evet, senin için delirdim! Haklısın ama olmadı…” yaptığı fevri hareketin farkında en azından, diye düşünürken vurdumduymaz tavrına devam ettirdi. “Çok kısa oldu. Rotayı da biraz yana kaydırsaydım keşke… Hem senin de hoşuna gitti, kabul et.”

“Akeel!” sessizce bağırınca “Kareen!” âşık sesiyle beni taklit etti. Şimdi gel de bu şebek surata kız.

Koridorda öğrencilerin çoğaldığını görünce sınıfa doğru yürüdük. Biraz daha burada kalırsak beyimiz rahat durmayacaktı.

Dersin ortasında nöbetçi öğrenci gelip Alp, Ali ve Akel’i müdürün çağırdığını haber verdi. Ali yoktu, Alp ve Akel isteksizce sınıftan çıktılar. Ali ve Akel’e verilecek bir ceza onları etkilemezdi. Hiçbiri daha önce müdürün odasına her herhangi bir şikâyetle gitmemişti. İdeal öğrenci konumundaydılar. Ama Alp sık sık ziyaret ederdi. Hiç merakta bırakmaz, sürekli yeni olaylarla odayı şereflendirirdi. En iyi ihtimal uzaklaştırma olurdu. Uzaklaştırma alırsa da devamsızlıktan kalır. Neresinden tutsak elimizde kalıyordu.

Teneffüs ziliyle kendimi müdürü odasının karşında buldum. Çok geçmeden asık suratlarla çıktılar. “Ne oldu?” sesim titredi.

“Müdür ağzımıza—” başını çevirip kendini durdurdu Alp. “Beni çok özlemiş, uzun zamandır olmadığım için hasret giderdi.” Bu zaten beklediğimiz kısımdı, asıl mesele cezaydı.

“Ne ceza verdi?” Sabrımın dibine ekmek banıyordum artık. Her ihtimalde ya okuldan atılıyor ya da devamsızlıktan sınıf tekrarı yapıyordu. Başka okullar dönemin bitmesine iki ay kalmış bizi alırlar mıydı acaba? Küçük Emrah gibi ‘Bizim hiç okulumuz olmadı. Biliyor musunuz, müdür bey?’ dersek alırlar mıydı?

“Sorun yok, merak etme.” Rahat tavrından ödün vermeden duvara yaslandı.

Biri dalga geçer, diğeri sorun yok, der. Sinirden kafayı yedirtmek niyetindeydiler. Alp’in annesinin içine doğmuş gibi arayınca uzaklaştı.

“Akel, adam akıllı anlatsana. Ne dedi?” o gidince Akel’e sardım.

“Merak etme, ceza almadı. Ama cidden arıza bu herif! Kendisine zorla ceza aldıracaktı.” hayretler içinde güldü. Bu konuda hemfikirdik ama mümkünse ne olduğunu duymak istiyordum artık.

“Taksit taksit mi anlatacaksın?” gözlerimi devirdim. Oradan bakınca sabırlı biri gibi mi duruyordum?

“Ali’yi benim dövdüğümü, Alp’in sadece ayırmaya çalıştığını anlattım. Ama senin geri zekâlı arkadaşın ben de kavga ettim, diye itiraz etti. Sonrasını bilmedikleri için uyarıyla kurtuldu.” Alp’i korumuş… Ona yumruk attığı halde ceza almamasına izin vermemiş. Benim için olsa da bunu yapması içimi ısıtmıştı.

“Alp’i koruduğun için teşekkür ederim.” gözlerimin içi gülüyordu. Aralarının düzelmesi için minicik bir umuttu bu.

“Bana teşekkür etmeyi bırakmanı söylememiş miydim? Seni mutlu edecek bir şeyi yapmakta tereddüt etmem ben. Her şeyi yaparım!”

“Sana ne dediler peki? Orkun Hoca cezasız bırakmaz.” Artık tecrübe sahibiydik. İlk cezası hep kınama olurdu. Yine tekrarlasa uyarı alırdı. Sonra uzaklaştırmasıydı, disipliniydi derken okuldan atılırdı.

“Önemli bir şey değil ya. Kınama verdi. Sen beni düşünme, sevgilin bunları çerez niyetine yer.” görünüşe göre o da eski okulunda rahat durmuyordu. “Hadi şimdi Alp’in yanına git. Benden yardım aldığı için şimdi fena dellenmiştir.”

Bir kez daha doğru kişi olduğunu anladım. Anlayışlı olması en sevdiğim özelliğiydi. “Asla vazgeçmediğin için çok şanslıyım. İyi ki kendine âşık etmişsin.” yanağına hafif bir buse bıraktım.

“Git. Yoksa okulun ortası demem, teneffüsteki öpücüğü daha uzun versiyonuyla vizyona yüklerim, haberin olsun.” kendine has tavrıyla uyardı. Gözleri, rotasını değiştirip dudaklarıma kilitlenmişti.

Merdivenlerde konuşan Alp’in yanına gittim. Telefon konuşmalarından oldu olası nefret etmiştir. Sonunda bıkkınlık kapattı. “Ayaküstü sorguya çekti kadın. Ne halt yapsam ardından arıyor. İçine doğuyor Valla.” Gündemin konusunu hatırlayıp “O gereksiz bir daha sana gösteriş yapmak için bana bulaşırsa bu sefer elimde kalacak!” uyardı, yüzü oldukça sertti. Bu durumdan hiç hoşnut değildi.

“Ya çocuk okuldan atılacağını bildiğinden yardımda bulunmak istemiş. Ne var bunda?”

“Karenn!” bu, onu bana savunma demekti.

“Alp!” onu taklit edip asıl konuyu açtım. “Yengemiz nasıllar? Kim olduğunu öğrendik mi?”

“O… ne-nereden çıktı?” tekleyerek sordu. Beklediği bir konu değildi. Böyle unuttururlar işte Akel’i.

“Hep vardı da, sadece konuşmaya fırsat olmadı.”

“Konuşmaya gerek yok.” geçiştirdi yine.

“Nasıl yok? Saklıyor musun? Benden?” hayretle baktım. Şu an sözümüzü çiğniyordu.

“Kapandı o defter.” Hiçbir defteri kolay kapatan biri olmamıştı. Özellikle de aşk konusunda. Aşkın kendisine âşık adam, hemencecik unutamazdı. Kesin benim bilmediğim olaylar dönüyordu.

“Anlatıyor musun yoksa trip devreye girsin mi?” Alp’e atılan trip, triplerin ağa babasıydı. Canından bezdirir, haftalarca sürerdi.

“Şu an değil, kraliçem. Olaylar kafamın içinde Believer şarkısıyla halay çekiyor. Saçmalık derecesini sen düşün.” isyan edip bahçeye çıktı. Darlamamak için peşinden gitmedim. Gerçekten bunalmış görünüyordu. Sakin düşünmeye ihtiyacı vardı.

Alp ilk kez benden bir şey saklıyordu. Sonunda kendi bildiğini yapsa da hep fikrimi alırdı. Bu sefer sır gibi saklıyordu. Bu beni korkutuyordu. Sırlar mesafe demekti. Mesafeler de zamanla aşılmaz dağlara dönüşürdü. Birbirimize ulaşmayacağımız dağlar… Bu dağları aşamamaktan, kardeşimi de kaybetmekten korkuyordum.

Çıkışı iple çekmiştim. Zille sınıftan çıkan Alp’in peşinden koştum. “Konuşmazsan kardeş mardeş dinlemem.” alenen tehdit ettim. Ben âşık olduğum adamdan önce ona söylemişken, o ne hakla saklıyordu?

“Başımın belasısın. Biliyorsun, değil mi?” omuzları çöktü. İşte bu! Sonunda pes etmişti.

“Hayır, kraliçenim. Sen de kahraman şövalyem.” Biraz suyuna gitmek hiç fena olmazdı.

“Düş önüme!” inadını kırıp yürümeye başladı.

Yol boyu tek kelime etmedi, ben de sessizliğini bozmadım. Yirmi dakika yürüyüp sahile vardık, banklardan birine oturduk. İnsan kalabalığını sevmezdim ama burayı hep sevmişimdir.

“Dökül!” Bakışlarımı denizi çevirip kulaklarımı iyice açtım. Önemli bir şey anlatırken asla yüzüne bakılmasından hoşlanmazdı. Anlatacağı varsa da kalkıp giderdi.

Bir süre sessiz kaldı. Cümleleri topluyordu. “Adı Serra. Sosyal medyada pek kullanmıyor. Lakabını tercih ediyor. Bildiğin üzere fotoğrafını görüp âşık olmuştum. Gerçek hayatta nasıl biri olduğunu öğrenince de vazgeçtim.” umursamaz tavrıyla çocuk kandırır gibi anlattı. Buna kanacağımı düşünüyor olmazdı, değil mi? Bunca yılda beni çok iyi tanıdığını sanıyordum.

“Yer miyim lan bunu? Karakterini beğenmemişmiş paşam! Alp Uzun, kimsenin görüşlerine yönelik karar vermez, kendisi görmek ister… Doğruları istiyorum ben.”

“Doğrular bunlar.” Bu hali yavaştan kırıyordu. Her şeyi anlatan adam şimdi beni geçiştiriyordu.

“Ya ben Akel’i ondan önce sana anlattım. Sana! Şimdi gelmiş ağzının kenarıyla konuşuyorsun. Hani hiçbir şey gizlemeyecektik? O yeminleri boşuna mı ettik?” öfkeyle hesap sordum. Bana bile anlatmıyorsa onu yiyip bitirirdi. Kendine bile anlatamadığı bir şeydi.

O an hiç beklemediğim bir şey yaptı. Akel’e sağlam bir küfür etti, üstelik benim yanımda. İlk kez ağzından küfür duymuştum. Küfürbaz olduğunu biliyordum ama nefret ettiğim için benim yanımda kullanmaya özen gösterirdi.

“Sanırım değişmişiz be, Alp! Seni bu raddeye kadar getirecek şeyleri saklıyorsun ha artık? İyiymiş…” en son ona ne zaman Alp demiştim hatırlamıyorum bile. Çok ciddi olduğumuz zamanlarda ismini kullanırdım. Olduğumuz ortama asla uğramayan resmiyetin, bizi uzaklaştırdığına inanıyordum.

“Karen, çok özür dilerim. Ağzımdan çıktı birden.” telaşla özür dilemeye çalıştı. Neye kırıldığımı göremeyecek kadar körleşmişti.

“Mal! Ben onu mu diyorum? Olanları benden bile saklamandan bahsediyorum. Yediği yemeği bile bildiğim adamı, bu hale getiren şeyi bilmemek kırıyor.” açıkladım anlama özürlüsüne. Hâlâ küfür yüzünden böyle söylediğimi düşünüyordu.

Yüzündeki hayal kırıklığını da alıp banktan kalktı. Çimlere doğru ilerledi. Üzerindeki fermuarlı hoodie’yi çıkarıp yere serdi, kendisi de hemen yanına uzandı. Bu benim içindi. Ne zaman böyle bir yerlere otursak ya da uzansak hep tişörtünün üstünden giydiği gömleğini, hırkasını benim için yere sererdi. Zihninin içinde boğulurken bile beni düşünmekten vazgeçmiyordu.

Yanına uzandım. Bir süre gökyüzü izledik. Güneş gâh yüzümüze vuruyor gâh da siyah bulutların arkasına saklanıyordu. Onları bize benzettim. Her ne kadar gülmeye devam etsek de arka planda hep solar, dertlerimize dönerdik.

“Kütüphanede sizi gördükten sonra anladım. Belliydi, tutulmuş sana. Bakmaya kıyamıyor ama baktıkça da doyamıyordu. Sadece âşık olduğun insana öyle bakabilirsin… Ben de onu araştırmaya başladım. Esas öğrenmek istediğim konu ilişkileriydi. Eğer sen de kapılırsan seni üzme ihtimalini hesaplamak istedim. Gerçi sen istemesen o listeyle yanına bile yaklaştırmazdım da neyse…

“Bu malı araştırırken birini gördüm, toplu grup fotoğrafıydı. Dünya durdu o an. Yüzündeki gülüş kalbime dokundu. Birinin fotoğrafına âşık oldum işte. Çok saçma, biliyorum. Hayatımda hiç görmediğim birine âşık olmuştum… Bulmak zor oldu tabii. Sonra Akel’in takip listesinden fotoğraftaki başka bir çocuğu buldum. Oradan başkasının hesabını, oradan da onu…” burnundan güldü. Stalk’ta bu kadar iyi olduğunu bilmiyordum.

“İsmi Serra’ymış mesela. En sevdiği renk maviymiş. Aslen Antalyalıymış. Böyle böyle birçok bilgi edindim. Ama esas şeyi öğrendikten sonra vazgeçtim, geçmek zorunda kaldım…” Bir süre sustu. Gerçekleri kabullenmek istiyor gibiydi. Canı yanıyordu. “Onun eski sevgilisiymiş. Peri kızı lakabını da o takmış.”

Hiç araya girmemiştim. Konuşmanın sonuna yakın kelimeler boğazında düğümlenmişti. Paradoksun ağırlığı altında eziliyordum. Algılamam biraz zaman almıştı. En yakın arkadaşım, sevgilimin eski sevgilisine âşık olmuştu. Hangi tarafından çeksem elimde kalıyordu. Alp’in arada kalıp üzülmesindense kopmaya razıydım. Mutlu olması için her şeyi yapardım, tıpkı onun da bana yaptığı gibi. O mutlu olacaksa ben kopmaya tamamdım.

Arada ben olduğumdan başlamadan kafasında bitirmişti. İlk önce onlar tanışsaydı o zaman ne yapacaktım? Ben de vazgeçebilecek miydim? Buna izin veremezdim, canımı sıkacağını bilsem de olmazdı.

“Ee? Kimse kim. Öncesinden bize ne? Benim Hoodie’m kırk yılın başı âşık olmuş. Milattan önceki statüsüne mi bakacağız? Hem yakışır mı bize? Olmuş bitmiş bir şey.” dedim rahatlatmak için. Ama bu durum hiç hoşuma gitmiyordu. Akel’le eski sevgilisinin aynı ortamda olması geriyordu. İlla ki bir araya geleceklerdi, hepimizi etkileyecek bir durumdu.

“Saçmalamanın da bir sınırı olmalı.” güldü güçle. İkimiz de birbirimizi rahatlatmaya çalışıyorduk aslında; ben kurduğum cümlelerle, o da tebessümüyle. Önümüzde çetin bir sınav var gibiydi.

“Salakşörlerin sınırsız saçmalama hakkı olduğunu unutmuşsun.” deminden beri bakmadığım suratına baktım. “Beni bozmaz. Eğer âşıksan ben tamamım. Yenge der bağrımıza basarız.” olayın ciddiyetini kırmak adına şakaya vurdum. Ciddiye alırsak fena patlar, asla toparlayamazdık.

“Salak işte. Ne yapacaksın?” başını sallayıp küçük bir kahkaha attı.

“Git tanış kızla. Görmüyor musun? Hayat uzaktan sevenler için çok acımasız. Eğer hayatında biri yoksa açıl.”

“Kolaydı tabii. Siz yapabildiniz mi, Karen Hanım?” sordu Ali’yi kastederek.

“Yaptım, Alp Bey! Hem onu bunu boş ver de şimdiye kadar niye anlatmadın? Eşekbaşı mıyız burada?” trip attım.

“Ne yapayım ya? Senin dertler zaten diz boyu, bir de ben mi ekleseydim? Hem gelip ne diyecektim? Ben, sevgilinin eski sevgilisine âşık oldum mu? Yasak elma mı çekiyoruz, kızım?” Tespit gibi tespitti.

“Hı hı hatta sen sevgili olduktan sonra bizi dımdızlak ortada bırakıp kaçarlar.” deyip kahkaha attım

Milletin dert edeceği şeyleri yine dalgaya vurarak kahkahalarla, deyim yerindeyse anırarak güldük. Biz de böyleydik işte. Eğer birimizin istediği şey, diğerine tersse düşünmeden eyvallah derdik. Hep kendi mutluluğumuzdan önde tutardık. Şimdi de ben yapmalıydım. Abi görevini üstlendiği için genelde eyvallah çeken o olurdu. Ama bu sefer izin vermeyecektim.

Bu meseleyi enine boyuna konuştuktan sonra Ali’nin yanına gitmişti. Benim de aklım ondaydı, dün durumu çok kötüydü. Yüzü gözü kan içindeydi. Neyse ki morluklar dışında ciddi bir hasar yoktu.

Saat daha erkendi. Kartlarımızı açık oynamak için Akel’i çağırmıştım. İkimizin de trip atması gereken mevzular vardı. Bir süre günlük önemsiz şeylerden konuştuk. Kolumu banka dayayıp kafamı da avuç içime yasladım. O kadar güzel gülüyordu ki şimdi gel bu surata trip at.

“Hipnoz etmek istercesine bakmasana. Odaklanamıyorum… Mümkünse kapat gözlerini.”

“Bunu dediğinde ne yapman gerektiğini biliyorsundur umarım.” yaramaz bakışları usulca dudaklarıma kaydı.

“Bununla ilgili bir anlaşma yaptığımızı hatırlamıyorum.” geçen sefer bunu dedikten öpmüştüm. Ama şimdi hiç sırası değildi. Daha atmam gereken trip vardı.

“Haklısın, atlamışım. Ama şimdi yapabiliriz. Ne zaman bu cümleyi kurarsan devamını getirmek zorundasın. Gözlerim kapanınca dudaklarım açılır.” ben surat yapmaya çalışırken, o yine ekmeğindeydi.

“Daha kimlere açıldı acaba o dudaklar?” sordum birden. İlk kez onu alenen kıskanmıştım. Kendi içimden kıskanır, ona belli etmezdim. Ama şimdi asıl soruma geçmek için bunu bir köprü olarak kullanıyordum ve gerçekten de kıskanmıştım. Allah bilir şimdiye kadar kaç kişiyle…

“Kıskanıyor musun?” gözlerini kısıp güldü. “Hoşuma gitti. Ama merak etme, kimseye aşkla açılmadı.” Pislik herif!

“En uzun ilişkin kaç gün sürdü?” sevgili olduğum kişiye bak, ay bile söyleyemiyorum.

“Nereden çıktı bu?” damdan düşer gibi sorunca yadırgar tabii.

“Bilmem… Hepsine mi lakap takıyorsun yoksa uzun sürelilere mi merak ettim.” omuz siliktim. Bana hep Odun derdi, onaysa Peri kızı lakabını takmış. Aradaki uçurum biraz canımı yakmıştı. Onu kuğuya benzetirken, ben çirkin ördek yavrusuydum sanki.

“İmayı bırakıp sadede mi gelsen, bebeğim?” anlamıştı ama boş yere kendini yakmak istemiyordu.

“Mesela Peri kızı ve Odun arasındaki uçurum. Ya da sabah duyduğun halde salağa yatman?” açık açık sordum.

Dikleşti, böyle bir kıyas beklemiyordu. “Kim anlattı sana onu? Yani geçmiş bitmiş bir şey… Kaldı ki Odun olmak, Peri kızı olmaktan çok daha güzel. Peri olmasıdır onu özel kılan. Sihirleri elinden alınınca bir hiçtir. Ama Odun olmak o kadar basit değil. Diğerlerine buz olurken, bir tek sana yanar. Sert görünümünün ardındakini sadece sen görürsün. Bir yalana değil, değeri hiç eksilmeyen birine âşık olursun… Ben sihre inanacak yaşı çoktan geçtim. Gerçeğe tutuldum ve gerekirse ona ulaşmak için o uçurumdan atlarım.”

Yine ne yaptı etti, kendine çevirdi. Her durumda gol atabilme yeteneği vardı. “Sabah niye anlatmadın? Bir şeyler geveleyip durdun.”

“Allah aşkına, ne diyecektim? Aa o benim eski sevgilim. Nereden mi tanıyorsun, diyecektim?” mantıklı bir soru yöneltti.

“Hâlâ senin taktığın lakabı kullandığına göre, bazı şeyler onun için eski değil demek.” suratımı buruşturdum.

“Bende nasıl Kaptan kaldıysa onda da o şekil. Herkes öyle seslendiği için alışıyor insan. Sonra kalıyor öyle. Hem sen nereden tanıyorsun onu?” sordu tek kaşını kaldırıp. Sorgu sırası ona geçmişti.

“Her tanıdığım insanın şeceresini mi göstereceğim?” Alp’i anlatamazdım.

“Hep böyle üste çık zaten.” Sesi sertleşti. “Biz bir şey sorunca anlatma ama konu sana gelince hep senin istediğin olsun. Ya suç işliyormuş gibi ilişkimi saklıyorum. Niye ya? Herkesin gözüne soka soka yaşamak varken, Karen Hanım’ın aşığı üzülmesin, arkadaşı sinirlenmesin diye suçluymuşuz gibi devlet sırrına çevirelim olayı. Trip atması gereken kim sence?” beklediğim tepki işte; Akel’in üste çıkma savunması. Olayı kendinden atmak için karşıdakinin üzerine git.

“Bunları önceden konuşmuştuk. Sonradan sürpriz olmadı sana. Baştan beri benim için kolay olmayacağını biliyordun. Anlamanı beklemiyorum. Ama her seferinde bu konulardan vurmayı bırak artık. Ali’yi üzmek istemiyorum, evet. Çünkü birinin mutsuzluğu üzerine bir şey yaşamak istemiyorum. Alp’i sinirlendirmekten kaçınıyorum, evet. Çünkü aramızda kan bağı olmasa da can bağı var, onun her hareketi beni korumak içindir.” bazı şeylerin konuşulması gerekti. Onu arka planda tuttuğumu sanıyordu. Benim düğümlerimden kurtulmama yardım etse de kendi sorularına cevap bulamıyordu.

“Ben neyim? Karen’e âşık önemsiz biri miyim? Senin gözünde neyim ben?” sitem etti sinirlenerek. Bastırmaya çalıştığı öfkesini açık bir şekilde görebiliyordum. Bana değildi ama bu öfkesi, derinlerde bir yerde yine kendisineydi. Bana bakan şefkatli bakışlarının ardında kendine öfkeli biri adam vardı.

“Akel kimmiş öyle mi? Dinle o zaman.” doğru kelimeleri bulmak için duraksadım. Ağzım onun gibi güzel laf yapmazdı. “Korkularımı yenmemi sağlayan, yapmam dediğim her şeyi tek tek yaptıran, gözlerindeki yabancı olmayan hislerle kendine tutsak eden, çocukça duygularımı gerçek bir aşka çeviren, ilk kez öptüğün, kokusunda rahatladığım, üzülmeyi göze aldığım, gülünce gözlerinde dalıp gittiğim, kaybetmekten korktuğum adam… Daha sayayım mı? Çünkü devam edersem bunun sonu gelmeyecek.”

Eskiden emin değildim. Artık ikimizin de duygularının gerçek olduğunu biliyordum. Geleceği bilemezdik… Ama ikimiz de yarı yolda bırakıp gitmezdik, gidemezdik.

Aramızı daha da gerecek cümleler bekliyordu. Parmaklarıyla şakağını ovuşturup gözlerini kapadı. Derin bir nefes aldı. “Bu kadar kızgınken nasıl başarıyorsun? Tam hesap soracağım derken, varlığımı unutturup sadece beni sevdiğin için şükrettiriyorsun. Büyülüyorsun beni, kadın!”

“Senden öğrendim diyelim.” çimenlerin etkisiyle yeşilleşen gözlerine bakıp omuz silktim.

“İyi ki öğrenmişsin. Çünkü kavga yolunda ciddi ciddi gidiyordum.” yanıma kaydı. “Ve bilirsin ciddiyeti hiç sevmem.” pamuk gibi olmuştu.

“Neyi seversin peki?” cilveli bir şekilde sordum.

Elini yanağıma koydu. “Seni!” Başparmağı dunak kısmına kaydı. Ne yanak ne de dudağımdaydı. İkisinin arasında çok özel bir yerde… “Burada sonsuza kadar yaşamak istiyorum.”

Onay bekler gibi gözlerimin içine baktı. Naif düşüncesi, daha çok kendine çekiyordu. Yaklaşınca gözlerimi kapadım. Beklediği ona vermek adına minik bir öpücük kondurdum. Sonra dudağının kenarını kıvırarak ki gözlerim kapalı olsa da bunu yaptığını hissetmiştim, başparmağıyla dokunduğu kısmı öptü ve usulca dudaklarıma kaydı. Kalbim delicesine hızlandı. O an dünya durdu, sadece ikimiz vardık. Dünyanın en güzel anı olabilirdi. Dokunuşları fazla çekingendi. İncitmekten korkarcasına hareket ediyordu.

Bu anın hiç bitmemesini istedim. Ama birileri bozmazsa hatırımız kalırdı ve bu görevi telefonu üstlenmişti. Homurdanarak cebinden telefonunu çıkardı.

“Ne var, abi! Ne?” oldukça nazik bir şekilde yanıtladı.

Sessiz bir kahkaha attım. “Düzgün konuş!” Deliydi bu adam ve bana deli olmak gibi bir hata yapmıştı. Dünyanın en deli insanına deli olmak… Bizden de anca böylesine bir ironi beklenirdi.

“Senin evlilik meselesi için mi ben koptum o du—” ayağına sertçe vurunca topladı kendini. “Dünyadan!” istediği olmayınca mızmızlanan çocuklara benziyordu. Yalapşap konuşup kapattı telefonu. Dinlemediğini her halinden belliydi.

“Nerede kalmıştık?” tek kaşını kaldırıp dudağının kenarını kıvırdı.

“Bize gidiyorduk.”

“Nasıl? Size?” kaşlarını kaldırıp gözlerini kırpıştırdı. Buna niye bu kadar şaşırmıştı. Burak Abi’yi dinlemediğini demiştim gerçi ama iç sesimi kim duyar ki. Aşktan aklı başından uçmuştu adamın.

“Burak Abi demedi mi Milaylara gel? Dinlemedin, değil mi?”

Durdu bir süre. Sonra “Ha tamam… Anladım.” anlık gülüp kafasını salladı. Bunda bu kadar hayret edilecek ne vardı? Sanki gelmediği evdi.

Birden jeton düştü ve utançtan girecek delik aradım. Yanlış zamanda yanlış kelimeler… Ondan afallamıştı. Konuşma hücrelerimi yöneten aklıma bir güzel küfrettim. Yüzüne bakmamaya çalıştım. Doğal davranmam gerekti. Başka zaman yoktu sanki abi! İlla Karen’i rezil edelim. Ama benim suçum yoktu ki. Onların içi fesat, ben ne yapayım?

Hemen ayağa kalkıp “Gidelim mi?” sordum telaşla. Normal davran dedikten sonra yaptığım hareketler arasındaki ilişki, İngilizceyle Mahmut Tuncer gibiydi. Bir araya gelemezdik.

“Olur.” başka bir şey söylemeden saçmalayışıma eşlik etti.

Ablamın istediği kıyafeti almak için evden birkaç sokak ilerideki butiğe girdik. Modeli seçmiş, bedenlerimizin aynı olduğu için denemeye beni yollamıştı. Krem rengi, dizin üstünde biten yırtmacıyla uzun bir elbiseydi.

Kabine girip elbiseyi denedim ama fermuarı bir türlü beceremiyordum. Sırtıma kadar çekebilmiştim, daha fazlasına yetişemiyordum. Görevli kadından yardım istemek için “Pardon, bakar mısınız?” diye seslendim. Fermuarı yana koysanıza. İlla yok, eziyet edecekler insana.

“Ne oldu, güzelim?” sordu Akel. Ne ara gelmişti. En son kıyafetlerle dalga geçiyordu.

“Fermuara yardım eder misin? Kapatamıyorum.” Akel’den rica ettim. Zaten çok az kısmı açıktı.

“Tamam. İçeri girebilir miyim?” perdeyi çekmeden önce izin aldı.

“Gel.”

Elbisenin eteğini ayağımla kenara itip ona yer açtım. Azıcık büyük yapsalar ya şu kabinler. Kendi kendime homurdanırken, başka bir tarafım beni haksız çıkarmanın peşindeydi. Çünkü tek kişi için yapıldı, sevgilinle girmek için değil.

İçeri girdiğinde aynadan göz göze geldik. Büyülenmiş gözlerle bakıyordu. “Çok güzel olmuşsun. Bence acilen bunu giydiğin bir yere gitmeliyiz.”

“Ablam bunu nişan için alıyor yalnız. Bu kadar gösterişli bir şeyler ancak özel günlerde giyilir.” Taşları ve kelebek formundaki minik beyaz detaylarıyla fazla iddialıydı. Benim tarzıma tamamen zıttı. Annemle ablamın tarzı benzerdi, ikisi de gösterişli şeyler tercih ediyordu.

“Ne olacak? Bizde yaparız.” Düşünmeden konuşma sırası şimdi de ondaydı.

“Hadi, bırak şimdi onu. Acele et! Daraldım bu elbisenin içinde. Çek şu fermuarı, bitsin bu işkence. Zaten çok az kısmı kaldı.” elimi kendime yelpaze yaptım. İçerisi çok sıcaktı. Ablam bunu içinde saatlerce nasıl duracaktı?

Elini fermuara götürüp tam çekecekken durdu. “Aşağı mı?” çapkın bir tebessümle sordu.

Bir an nefesim kesildi. Ruhuma ilaç olabilirdi ama kalbime zarardı. Kendimi toparlayıp ayağına arkadan tekme savurdum. “Akell!” Fark etmeyeli iyice arlanmaz olmuş.

“Tamam ya. Şaka yaptım.” Bu halimden keyif alıyordu.

Fermuarı yukarıya çektiğinde aynada kendime baktım. Aslında güzel duruyordu. Ama benim zevkime hitap etmiyordu. Çok rahatsızdı.

Islık çaldı. “Fena bir şey oldu!” gözlerini aynadan alamadı. Beğeni dolu bakışları, her zerremden gezindi. Öyle bakmasana be adam! Vallahi bana da yazık.

Bedeni tam olmuştu. Artık daha fazla bu işkenceyi çekemezdim. “Tamam, güzel. Şimdi deminki yere kadar çek. Eğer bir milim daha aşağı inersen o parmaklarını—” uyarıyla karışık tehdit ederken, yarıda kesip kendisi tamamladı.

“Kırarsın.” Akıllı adamın hali bir başkaydı. “Ama biraz izlememde bir sakınca yoktur bence.” eli usulca karnıma kaydı, kendisine çekip sıkıca sarıldı. Başını omzuma yaslayıp gözlerini kapattı. Ben de ona eşlik ettim. Ilık nefesi omzumu okşarken, ona iyice teslim olmuş, her zerreme dolmuştu.

“Pardon, dolu mu?” diye tiz bir ses geldi. Dolu mu ne ya? Tuvalet mi burası? Akel’in de homurtusu duydum ama kadın da haklıydı. Millet kıyafet denemek için sıra bekliyor. Ben de olsam carlardım.

“Hemen fermuarı çek ve çık! Rezil olduk.” bugün her şey utanmam için bir araya gelmişti sanki. İnsanların özel hayatına hiç saygı kalmamıştı, efendi.

“Her anına değdi.” fermuarı sırtıma kadar indirip çıktı.

Üzerimi hızla değiştirdim. Mağazadan doğruca eve gelmiştik. Ablamla Burak Abi bahçede kahve içiyordu. Bizi görür görmez sanki biz orada değilmişiz gibi, heyecanla elimden kıyafeti kaptı. Günlerdir bu kıyafeti bekliyordu. Onun çıkış saatinde de mağaza kapanıyordu. İşten de bir türlü izin alamamıştı.

“Madem bugün erken çıktın, gidip alsaydın ya.” varlığımızı hatırlatmak istercesine söyledim.

“Daha yeni geldik biz de. Birazdan çıkacağız zaten. Mesaideyiz yine.” deyip poşetle içeri kaçtı.

Sandalyeden birini çekince “Karen! Gel, fermuara yardım et.” seslendi ablam. Gözlerim istemsizce Akel’i buldu. Çaktırmadan göz kırpıp sinsi gülüşünü yine gözler önüne serdi. Biraz daha kalırsam Burak Abi, bir şeyler döndüğünü kesin anlardı.

Odasının önüne gelip kapısını tıklattım “Abla, gelebilir miyim?”

“Gel, canım.”

İçeri girdiğim an duraksadım. Ona benden katbekat daha çok yakışmıştı. Kuğu gibiydi. “Çok güzel olmuşsun!” hayranlıkla konuştum. Gözlerimin dolduğunu hissettim.

“Gerçekten mi? Olmuş mu?” aynanın önünde sağa sola salınıp kendine baktı.

“Hem de nasıl! Prensesler gibisin.” onun için mutluydum ama bu evden ayrılacağı fikri aklıma geldikçe tadım kaçıyordu. Annemlerden çok Milay’la vakit geçirmiştim. Küçük yaşından bana abla değil, anne olmuştu. Çocukken dizlerimin üstüne düştüğümde herkesten önce o gelirdi. Yaralarımı temizler, yanımda olurdu. Ama asla ayağa kalkmam için elini uzatmazdı. Hep yanında olduğumu bil. Ama ayağa kalkmak için kimsede yardım bekleme. Her zaman ilk kendin dene. Yapamazsan, o zaman elimi sana uzatacağım, derdi. Beni güçlü kılan bu sözlerdi. Daha küçükken bile kimseye ihtiyacım olmadığını göstermişti.

“Teşekkürler, bir tanem.” gülümsedi siyah gözleriyle. Sanki içimden geçenleri okumuş gibi sarılıp saçlarımdan öptü. “Seni asla yalnız bırakmayacağım. Biliyorsun, değil mi? Benden kolay kolay kurtulamazsın, küçük cadı.” Kurtulmak isteyen de yoktu zaten.

Fermuarı çekince elbise üzerine tam oturdu. “Yalnız Burak Abi, bu güzelliğe yeniden âşık olacak.”

“Her zamanki gibi yani.” ego tavan şekilde cevapladı. İkimiz için de bu duygusallık fazlaydı.

Gülüp “Hadi gel. Bizi bekliyorlar.” fermuarı indirip kapıya yöneldim.

Çıkacağım sırada “Siz sanki bu aralar Akel’le fazla mı berabersiniz? Yoksa bana mı öyle geldi?” Meraklı Melahat bakışlarını üzerimde gezdirdi.

“Yoo, sana öyle gelmiş. Hem eniştemin kardeşi yanıma geldiğinde ‘Git! Defol, pis yaratık!’ mi diyeyim? Sana da iyilik yaramıyor. Uzak davranıyorum, Yabanileşme Karen! Samimi oluyorum, Ne iş Karen? Bu Karen kulu daha ne yapsın? İnsanoğlu çok nankör, efendi!” zeytinyağını imrendirerek üste çıktım. Biraz fazla abartmışım. Ama sürekli dip dibe olursak olacağı buydu. Neredeyse akşam olacaktı ve biz hâlâ birlikteydik, gerçi çoğunu Alp’le geçirmiştik. Ama o, tüm günü Akel ile geçirdiğimi sanıyordu.

Odama gidip hızlıca üzerimi değiştirdim. Akşam serinliğini bastırmıştı. Bahçeye çıkarken saçlarımı atkuyruğu yaptım. Yerime kurulup “Nasılsınız, enişte bey?” sordum.

“İyiyiz, yenge hanım. Sizin keyifler nasıl?” sordu küçük bir yanlışla.

“Abi, yenge değil ama baldız. Öğrenelim bunları.”

Ama cevap Akel’den geldi. “Niye aklını karıştırıyorsun? Yenge de abim, o bilmiyor.” öğrencisinin hatasını düzelten öğrenmen edasıyla dedi Akel. İşine geliyordu tabii.

“Çorba yaptınız iyice kafamı.” geriye yaslandı.

Akel’in imalı imalı bakışlarının üzerimde gezindi. Ona bıraksam Sağır Sultan bile duymuştu. “Bizim olaylar değişecek, belli. Netleşinceye kadar herkes adıyla seslensin.” Burak Abi konuya Fransız kalsa da ben gayet net anlamıştım.

İçeriden çıkan ablam, “Değişecek derken?” havada yakaladı. Zehir gibi kadına, içeride kırk takla atmıştım inandırmak için. Ama Akel Bey bir çuval zinciri berbat etmişti. İncir miydi ya yoksa? İncirden daha önemli konularımız olduğu için bu konuyu sonraya erteledim.

“Evlenince Akel’in yengesi, o senin kayınbiraderin falan olacak ya onu kastetti. Bu hitaplarla girersek seninle en son bacanak çıkacağız diye korkuyorum, abla.” dediğimde Burak abi ve Akel gülmüştü. Ama ablam bakışlarında soru işaretleri belirdi. Daha annemlerin haberi olmasa da Ateşlere zaten bir kız veriyorduk. Diğerini şimdi bilmeseler de olurdu.

“Ailelere haber vermediniz daha. Onu ne yapmayı düşünüyorsunuz?” konuyu değiştirdim.

Sıkıntılı bir iç çekti. “Dün aradım. Onun dışında her şey konuştuk. Hatta konu nasıl oraya geldi, bilmiyorum ama bir ara ben evlenmek istemiyorum bile dedim.” suratını astı. Gâh üzülüp gâh gülüyordu. Galiba hem ağlarım hem giderim bu oluyordu.

“İstersen ben konuşayım.”

“Yok, almayayım! Sen arar ‘Kızın evleniyor. Düğüne bekleriz, Saba Hanım!’ deyip kapatırsın.” elini hayır anlamında salladı. Bazen yangından mal kaçırır gibi konuya dalar ve kaçardım. En etkili yöntem buydu; vur ve kaç… Konu sana gelinceye kadar şoku atlatır, gördüklerinde daha az tepki gösterirler. Zamanında bunun ekmeğini çok yemiştim.

“Sen bilirsin valla.” omuz silktim. Erkek tarafı cephesindeki olanları öğrenmek için Burak Abi’ye döndüm. “Sizde durumlar nasıl? Ablam gibi umutsuz vaka mı?”

“Beni biliyorsun, Karenciğim. Tez canlıyımdır. Sizinle konuştuğumuzun sabahı anlattım bizimkilere.” sanki büyük bir şey başarmış ve onun verdiği özgüvenle cevapladı. Böylelikle de Akel’in kime çektiğini öğrenmiş olduk.

“Bilmez miyim? Şu kardeşini demiyorum bile. Her şey hemen olsun istiyor.” abisine şikâyet ettim.

“Yanılıyorsun. Biliyorsun ki istediğim şey için aylarca, hiçbir şey yapmadan beklediğim zamanlar da oldu.” savunmaya geçti.

Bilmez miyim? Sabır denince akla ilk gelen isimdir. Rabbim haçlı seferlerinde direnen Kara Murat gücü vermiş. Çok sabırlıdır! Kendi kedime homurdanınca, bu ara bunu fazla yaptığımı fark ettim. Deliriyor muyum acaba? Ya da çoktan kafada huniyle gezilmeli kıyama gelmiştim de haberim mi yoktu?

“Bizi bırakın şimdi. Kaptan, sen bize şu kızı anlatsana. Nasıl biri?” Aklınca ağzından laf alacaktı. Ben yer miyim bu oyunları? Ama haftalardır bunu haykırmak için fırsat kollayan Akel, pek afiyetle yer, üstüne bir de soğuk su isterdi.

Onay için önce bana baktı. Hiçbir işaret görmeyince ellerini masada birleştirdi. “Hmm... Gıcık ve odun birisi… Bir de insanlardan gizlemeyi seviyor.” gözlerimin içine baktı. “Yani anlayacağın kaç aydır hâlâ peşinden koşuyorum. Sevgili olmak da kesmedi hanımefendiyi. İlla bir maraz çıkaracak. Neymiş daha erkenmiş.” sanki bu anı bekliyormuş gibi döküldü bir bir. Güya ben çok seviyorum gizli saklı takılmayı.

“Kimmiş bu kız acaba? Sen tanıyor musun, Karen?” bana yöneltti bakışlarını. Kendimi sorguda hissettim. Mesut komiserin ver odunu, diyen sesi kulaklarımda yankılandı.

“Duymadın mı, abla? Gizliyormuş kızcağız. Ben nereden bileyim? Eski okulundan falandır herhalde.” Bunların hepsi tek tek ziyadesiyle Akel’in burnundan getirecektim. Zan altında bırakmak için yapmıyorsa ben de Karen değilim.

“Ben şimdiden sevdim kızı. Bizimkinin hakkından ancak o gelir. Canına okuya okuya adam eder.” güldü Burak Abi. Allah bilir, artık ne çekmişti kardeşinden.

“Pek emin olamadım ama ben. Baksana şimdiden şikâyete başlamış. Kızın gözünde nasıl izlenim bırakmışsa böyle davranıyor zavallı.” hakkımı savundum. Gözümün içine baka baka beni ablama şikâyet ediyordu. Ama canım enişteciğim daha kim olduğumu bilmeden benim yanımda yerini almıştı.

“Hâşâ! Şikâyet ne haddime? Sadece küçücük bir sitem.” dönem dizilerinde fırlama replikle dedi. Bir an Sümbül Ağa çıkıp ‘Destur! Sultan Akel Han Hazretleri!’ diyecek sandım. Acilen dizi izlemeyi bırakmalıydım.

“Eminim öyledir. Şimdiden kıza acıdım. Kim bilir, hangi günahının bedelisin.” sen misin kızdıran Akel Efendi?

“Ama onun, bana sevabımın karşılığı olduğu kesin.” mesajı almıştı. Şikâyetlenmeyi bırakıp geri vites yaptı. “Az kalsın unutuyordum. Edebiyattan not almamıştım geçen ders. Defterini versene, fotoğrafını çekeyim.” dedi sayısalcı adam. Bahanenin bile ayarı olmalı ama.

“Tamam, gel içeride çek.” deyip eve girdim.

İçeri girdiğinde “Al! Gıcık döneminden Yazar Odun.” masada duran defteri göğsüne çarptım. Ne olmuş yani azıcık odunsak? İlla herkese anlatmalı mı?

Gülüp kapıyı kapattı. “Bozulmuş mu benim sevgilim?” sırnaşmaya çalıştı.

“Yok, daha sevgili olamamışız. Baksana hâlâ peşimde koşuyormuşsun.” surat yaptım. Ablama şikâyet et sonra sırnaş. Yok öyle dünya!

“İstersen gidip gerçek seni de anlatabilirim ama bunu da sen karşısın. Hem gizli sakla hem de üste çık. Olmuyor yalnız o şekilde.” elini başımın üzerinden kitaplığa yasladı.

“Nasıl oluyormuş, Akel Bey?” sorunca dizlerini biraz daha kırdı. Bu ilişki adamı kambur yapacaktı.

“Ya dünyaya haykıralım… ya da gizli yaşadığımız ilişkinin heyecan sınırını artıralım.” Bekle sen. Ben şimdi seni nasıl heyecanın doruklarına çıkarıyorum.

Daha da yaklaşınca istediğini ona verdim. “Kapa gözlerini.”

Gözlerini kapatınca, Deived de Souza gibi yengeç yürüyüşüyle yana kaydım. Kapıya yaslanıp onu izledim. Madem gıcık ve odundum, o zaman hakkını vermek gerekti. Ama çok komik görünüyordu, her şeyden habersiz öpüşmeyi bekleyen Akelcik…

Birkaç saniye sonra bir sorun olduğunu anlayıp gözlerini açtı. Büyüyen gözleriyle bana dönüp mesafeyi hızla kapattı. Kafasını eğip kollarını göğsünde bağladı. “İntikam demek?”

“Ee önceden düşünecektin artık. Bir süre offline’sın, bebeğim.” kapıyı açıp çıktım. Şu anki yüz ifadesini çok merak ediyordum. Afallamıştır kesin.

“Rövanş talep ediyorum!” arkadan kulağıma fısıldadı.

“Talebiniz reddedildi. Lütfen hata içeren hareketler yapmayın. Affedilme süreniz uzayabilir. Bilginize.” yapay zekâ gibi konuşarak reddettim.

“Bu isteği senden getirtmezsem benim de adım Akel değil. O zaman kork benden…”

“Göreceğiz.”

Tırsmadım dersem yalan olur. Kork derken karşılık vermem mi demek istemişti yoksa bunun acısını alırım mı? Bana sorarsa karşılık vermemesini tercih ederdim. Acısını almazdı, değil mi? Kıyamazdı bana…

🌷

Ali bugün okula gelmişti. Yüzündeki morluklar hâlâ silinmemişti. Bana en uzak sıraya geçmişti. Bir süre böyle olması ikimiz için de iyiydi. Onu üzmek hiç istemiyordum. Zaten benim yüzümden hem bedenen hem de ruhen yara almış, yıpranmıştı.

Akel’se yoktu. Arıyordum ama açmıyordu. Zil çalınca telefonuma mesaj geldi.

‘Depoya gel.’

Aradım, yine açmadı. Neyin peşindeydi? Kafamda bin türlü senaryoyla depoya geldim. Kırık camlarına siyah perdeler asılmış, içerisi zifiri karanlıktı. Genelde pencerelerden süzülen ışık loş bir hava katardı.

“Akel!” diye seslendim. Cevap gelmedi. Hem aramalarımı yanıtlama hem de beklet. Sonra odun ben oluyordum.

Derken yerde küçük beyaz ışıklar yandı. Ortasında kırmızı sprey boya ve yanında bir not. Eğilip notta yazan şeyi okudum: İlk karşılaşma.

Birkaç adım attım; bu kez de sarı ışıklar yandı. Nasıl buldu bilmiyorum ama ortasında resim yarışması için çizdiğim resim vardı ve yanındaki kısa bir not: İlk iddia.

Ardından lacivert ışık diğerlerini takip etti. İçinde İlk basımların aşığı isimli özel baskı bir kitap, yanında da Hayatımda okuduğum en güzel kitap notu vardı. Kitabı sayfaladığımda fotoğraflarımı ve bana özel yazılmış cümleleri gördüm. Aylar öncesi benden habersiz çekilen fotoğraflardı.

İlerleyince şimdi de kırmızı ışık yandı. İçine dalga meyve suyu koymuştu. İlk mutlu ettiğim an.

Sonraysa etrafı yeşil ışıklarla çevrili oyuncak bank vardı. Bana geldiğin yer.

Sırayla turuncu ışık yandı bu sefer de. Tiyatro salonunda, okulun güvenlik kamerasına yansıyan dans ettiğimiz an. İlk dans.

Daha sonra mavi ışıklarla sarmalanmış tepenin fotoğrafı. İlk öptüğüm yer.

Ve son olarak mor ışıklar… Geçen gün çektirdiğimiz selfie. İlk fotoğraf.

Anılarımız gökkuşağının renkleriyle dizilmişti. Bunun için çok uğramış olmalıydı. Bir günde hepsini bulması imkânsızdı. Tam o anda ileride her renkten oluşan ışıklar yanıp söndü. Ortasında tüm masumluğuyla bana gülümseyen Akel vardı.

Kelime yetersizdi. Hayatımda aldığım en anlamlı sürprizdi. Yanına gidip “Nasıl bir şeysin sen?” sorabildim sadece. Söylenecek hiçbir kelime bu andan daha değerli olamazdı.

“Aşkından deli olmuş bir şey… Seninle geçen her an hayatıma renk oldu ve hepsi birleşip, seninle bir araya gelerek gökkuşağını oluşturdu.” gözlerimin içine aşkla baktı.

“Her seferinde daha çok âşık oluyorum. Bu kadar mükemmel olamaz, insanlığa aykırı.” Bir tarafım ‘Toparlan Karen! Kimseye bağlanamazsın!’ derken, diğeri ‘Asla bırakmaz seni, güven ona!’ diyordu.

“Ben de her hareketine âşık olamam diyorum ama olabiliyor.” hayranlıkla baktı.

“Kapa gözlerini!” bu sefer kandırmadım. Gözlerim sürekli dolgun dudaklarına kayıyordu. Onu öpmek, huzuru bulmak istiyordum.

Yaklaşıp “Zevkle!” diye fısıldadı. “Bu talebin senden geleceği konusunda uyarmıştım.”

“Sus ve gözlerini kapa!” aldırmadan öptüm. Kendimi anın büyüsüne bıraktım. Emri ben vermiştim ama tüm sorumluluk ondaydı. Sanki dudaklarında büyü vardı. Dokunduğunda içine çekiyor, büyülüyordu. Kokusu da işin içine girince kopmak imkânsızlaşıyordu.

Çok zor olsa da geri çekilen taraf hep ben oluyordum. Tüm bunlar için teşekkür edercesine sımsıkı sarıldım. Koklayarak saçlarımdan öptü. Kollarını vücudumdan ayrılmadan, cebinden çıkardığı kumandayla tüm ışıkları yaktı. Deponun her yeri, minik beyaz ışıklarla parlıyordu. Bu ışık, içimdeki karanlığa umuttu.

Biraz ilerideki sehpa dikkatimi çekti, daha doğrusu üzerindeki kitaplar. Yaklaştığımda hepsinin ilk baskı olduğunu fark ettim. Sevinç çığlığı atıp “Bunları nereden buldun?” kitapları elime aldım.

“Dedemin birkaç sahaf arkadaşından... Bence sende daha güzel duracaklar.”

Koşarak boynuna sarıldım. “Seni çok seviyorum!”

“Ben de seni seviyorum.”

Diğer tarafta da yere dizilmiş sprey boyaları vardı. Her renkten oluşan üst üste dizilmiş bir tepeydi. En üstten iki siyah sprey aldım. Tek bir yer hariç, duvarların neredeyse hepsi boyanmıştı. Bembeyazdı, tek bir çizik bile yoktu. O duvarı doğru zaman için saklamıştık. Hayallerimizi temsil ediyordu. Sadece doğru kişiyi bulduğumuzda boyayabilirdik. Ben artık emindim, o kişi Akel’di. Duvarın boyanma zamanı gelmişti.

Spreyin birini ona atıp duvarın karşında dikildim. Yarısı bizimdi sadece. Diğer yarısı Alp ve seçtiği kişi için ayrılmıştı. O da kişi şimdilik Serra gibi görünüyordu. Eğer sevgili olursa ne yapacaktık? İkisini aynı ortama nasıl getirecektik? Alp’le aramız açılacaktı. O kıza açılmasa da belki ihtimali sürekli aklını kemirecekti. Kardeşim gözümün önünde yavaş yavaş solacaktı.

Boyayı çalkaladım. Boyumun ulaştığı kısmını ikiye böldüm. Sonra Akel’e bakıp “Orası da sende.” deyince kalanını tamamladı.

“Kimin hızlı yaptığını görmek için yarışacak mıyız?” anlamını bilmeden gülerek sordu.

“Sadece burası bizim, diğer taraf Alp’in alanı.”

“Bu romantik ana bile onu sokuşturuyorsun ya… Ben artık ne diyeyim. Helal!” sitemle başını iki yana sallayıp güldü.

“Karen alana Alp bedava işte, Alp alana da Karen!” marketlerdeki bantla yapıştırılan indirimli ürünler gibiydik. Birine istiyorsan varsa diğerini de onunla beraber almalısın.

“Abin olsa bu kadar hayatımızın içinde olamazdı. Bir ara hatırlat, bu başarısından dolayı tebrik edeceğim.” alayla haline gülüp ardından ciddileşti. “Peki, bu duvar niye hâlâ beyaz? Kimse dokunmamış.”

“Çünkü bizim duvara dokunacak kadar daha kimse canına susamadı. Tüm duvarlar serbest, istediğini yap ama bu duvar olmaz… Sırf bu yüzden kaç kişiyi haşat etmişliğimiz var.”

Eskiden bazı serseriler inadına bizim duvarımıza boyarlardı. Konuşarak anlamayanları birkaç kırık kemikle güzelce uyarıyorduk. Onlar da sağ olsun, gözyaşları içinde bize saygı duyuyorlardı. Ama ayrıntılarıyla Akel’e anlatıp çocuğu kaçırmanın anlamı yoktu.

“Sizin için bir duvardan fazlası sanırım.”

Eşyalara ne çok anlam yüklemişiz. Hepsi bizim anılarımıza, sözlerimize şahit olmuş; kimsenin fark edemediği gözyaşı ve sevinçlerimize eşlik etmişti.

“Doğru kişiyi bulduğumuzda onunla boyayacaktık…”

Gözlerindeki parıltıyı büyümüştü. Hâlâ soru işaretimin olduğunu düşünüyordu. Ama artık hiçbir şüphesi yoktu. Verdiğim önemin farkındaydı. Kendimi ondan, bizden mahrum bırakmayacaktım. Aşk hesap kitap işlerini sevmezmiş. Ben ince eleyip sık dokurken, canının istediği anda birden çıkıverirdi.

“Bu kararı aldığına asla pişman olmaman için elimden gelen her şeyi yapacağım…”

Yorumlarınızı merakla bekliyorum 💚