10. bölüm / 33
Karma: Tamamlanamayan kaderDenize Düşen Yılana Sarılır
Bölümler 33Şu an: Denize Düşen Yılana Sarılır
- 1 Karakterler10 kelime
- 2 Zamanın Sessiz Dokunuşu1.483 kelime
- 3 Sessizce Daralan Mesafe1.557 kelime
- 4 Duvardan Taşan Gölge2.214 kelime
- 5 Sayfalar Arasında Mutluluk1.709 kelime
- 6 Kaybettiğin Halde Kazanmak3.116 kelime
- 7 Yanlış Zamanda Doğan Doğru His1.921 kelime
- 8 Bir Yudumluk Çocukluk2.143 kelime
- 9 Söylenmeyenlerin Gürültüsü2.559 kelime
- 10 Denize Düşen Yılana Sarılır2.525 kelime · Okuduğun bölüm
- 11 Aynı Yaranın İki Tarafı; Biri Bedende, Biri Kalpte3.669 kelime
- 12 İz Bırakan Anlar2.576 kelime
- 13 Yarım Kalmış Hisler1.700 kelime
- 14 Kapalı Kapılar Ardında2.339 kelime
- 15 İlk Düğümün Çözümü2.805 kelime
- 16 Ruhun Tanıdığı Yabancı3.668 kelime
- 17 Perde Kapanırken3.164 kelime
- 18 Kıskançlığın Gölgesinde Kalan Aşk3.277 kelime
- 19 En Çok Sevdiklerimiz Yaralar7.172 kelime
- 20 Duvarın Öteki Yüzü7.333 kelime
- 21 Sevmenin En Gürültülü Hâli: Susmak5.140 kelime
- 22 Yutulan Kelimelerin Ağırlığı4.071 kelime
- 23 Birinin Öfkesi, Diğerinin Freniydi5.677 kelime
- 24 Beyaza Karışan Kırmızı3.418 kelime
- 25 Ormanın Karanlığında Kaybolan Çığlık5.564 kelime
- 26 Derine Gömülenler4.159 kelime
- 27 Aşkın İçinde Bir Uyarı Çalıyor4.093 kelime
- 28 Kanayan Kabuk2.844 kelime
- 29 Kan Bağı Değil, Yara Bağı3.821 kelime
- 30 Can Kırıkları3.245 kelime
- 31 Kaçış: Değişim zamanı1.840 kelime
- 32 Vazgeçiş: Kuzeye Dönüş3.799 kelime
- 33 Sensizlikten Önce: Kaderin Mühürlendiği Gün3.417 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Odaya çıkıp eşyalarımızı yerleştirdik. Gamze, Beril ve Sema ile beraber kalacaktık. Herkes dörder kişilik gruplara ayrılmıştı. Kaderin cilvesi olacak ki Ali, Akel, Alp ve Berkan da beraber kalacaktı. Al çekirdeğini, Fight Club izler gibi kavgalarını izle. Neyse ki Berkan da oradaydı. Ortamı yumuşatırdı. Bizimkilerin gerginliğini sadece o, törpülerdi. Papatya çayı gibi çocuktu.
Herkes aşağıya inip lobide toplanmıştı. Alp’in eşleşmeyle ilgili duygularını görmek için yanına gittim. Koluna girip “Yerleştin mi?” sordum.
“Bugün olanlar bana yerleşti sanki.” homurdanınca “Ha?” diye bir tepki verdim. “Boş ver.” Eliyle biraz ilerideki nehri gösterdi. Yüzündeki muzip tebessümle belirdi. “Burayı hatırladın mı? Onu söyle.”
“Dokuz yaşımızda balık tutmak isteyip suya düştüğümüz nehri unutmak mı? Asla!” kahkaha atarak dedim. Buralarda daha otel falan yokken, ailelerimizle gelir, birkaç geceliğine kamp yapardık. Bir keresinde gizlice kaybolup balık tutmak istemiştik. Sonuç olarak, birkaç dakika sonra ikimizde suya yuvarlanmış ve iki kaşık suda boğulma tehlikesi yaşamıştık.
“Amma korkmuştum ha o gün. İlk ve son kez...”
“Cahil cesareti oradan geliyor demek.” gülerek dalga geçti Ali, yanımıza yaklaşarak. Kast ettiği, şimdiye kadar karıştığı kavgalardı. Tek başına olduğunu umursamadan sekiz kişiye dalmışlığı bile vardı. Sokak dövüşlerindeki ustalığını gizlemekse bana düşüyordu. Aldığı darbeler, yüzüne morluk olarak geri dönüyordu. Ben de ailesinden saklamak için yüzündeki yaraları kapatıyordum. Bu uğurda kaç kapatıcı bitirmiştik, sayısını unutmuştum.
“Bazıları gibi korkak değil en azından.” arkamızdan iğneleyici sözlerini eksik etmedi Akel. İşte başladı curcuna!
“Kimmiş korkak?” Ali, sinirle dönüp diklenerek baktı.
Ortalık gerilmesin diye “Bana diyor. Aramızda geçen öyle bir muhabbet oldu.” kıvırmaya çalıştım.
Çarpık bir gülüşle “Diyorsun? Hangi konuydu ya? Hatırlatsana.” kaşlarının yukarıya kaldırdı.
Kolundan tutarak çekiştirdim. “Sen bir gelsene benimle!”
Öfkeyle Ali’ye bakıp bana döndü. “Hay hay.” hobileri arasında bizi delirtmek başı çekiyordu.
“Niye ortalığı kızıştırıyorsun?” adam mutlu anları bitirmeye yemin etmişti resmen.
“Gerçekler, güzelim. Ben sadece kartları açık oynuyorum.” ciddi bir ifade yerleştirdi suratına.
“Ne kartı? Niye uğraşıyorsun Ali’le?” Hadi Alp’i anladık. Peki ya Ali’yle derdi neydi?
“Sebebini biliyorsun bence. Kaldı ki… sen de onun kadar korkaksın.” sakin ama sert bir tonla dedi.
“Alt yazı aç, anlamıyorum!” homurdandım huysuzca. Onu anlamak için bazen Türkçem yetmiyordu.
“Alt yazı bende değil bu kez.” Başını hafifçe Alp ile Ali’nin olduğu yöne çevirdi. “Şurada.”
Gösterdiği tarafa baktığımda, hemen yanımızdaki iki kızı fark ettim. Birbirlerine bir şeyler söyleyip kıkırdıyordular. Sarışın olan çenesiyle Akel’i gösterip yine kıkırdadı. Kumral olansa sus, duyacak tarzında tepki gösterdi gülerek.
“Duysun canım. Ne dedik? Çok yakışıklı dedik.” bu sefer duyacağımız tonda dedi.
Akel’in de dikkatini çekmişti ama umursamadı. Sırıtarak bana bakıyordu. Kahkahâlârı iyice rahatsız etmişti. “AAA yeter ama!” perde reklamındaki abla gibi çıkıştım. “Ayıp diye bir şey!” hıncımı onlardan almak istedim. Kendilerinden küçük adama yürüyordular.
“Korkma, tatlım. Yemedik sevgilini.” deyip uzaklaştılar. Yüzsüzler! Dua edin öğretmenler burada, yoksa ben sana gösteririm yemeği.
“Bir atasözümüz der ki, yemeyenin malını yerler. Ama merak etme, benim gözüm senden başkasını görmez.” dudağının sağ tarafı yavaşça yukarı kıvrılsın.
“Üff.” bir hışımla yanından ayrıldım. Niye tepki veriyorsam zaten? Bana neyse?
Eğlence yarışları, öğle yemeğinden sonra başlayacaktı. Herkes, kendine yapacak bir meşgale bulmuştu. Kafamı toplamak için Alp’in demin gösterdiği nehrin yanına gittim. Küçük bir taşın üzerinde oturup son birkaç haftayı düşündüm.
Ali değişmişti. Daha dikkatli olmaya başlamıştı. Kitap mesela ve ya Akel’le birlikteyken kıskanmış gibi öfkeleniyordu. Akel, korkak derken, acaba hoşlanıyorsun ama söylemeye korkuyorsun, diye mi kastetmişti? Ya da Alp’in damarına basmak için miydi? Gerçi Alp de onu görünce ekstra bir kıllık yapıyordu.
Alp… sınırsız güvendiğin tek varlığımdı. Çocukluğumdan beri hep yanımda olan ve bundan sonraki hayatımda da olmasını istediğim arkadaşımdı. Alp’in Ali hakkında söylediği şey geldi aklıma; yaşadıklarından sonra. Ne yaşamış olabilir ki? Belki de sır kutusu olmasının sebebi odur.
Ve Akel… Geldiği günden beri sürekli asılan, benimle zaman geçirmek için fırsat kollayan hatta yetinmeyip fırsat yaratan, bir tane içeceği istediğimi duyup ertesi gün evime getiren, etrafımdaki insanları deli eden bir adam. İyi biriydi ama yolu yol değil. Arkadaş gibi yaklaşsaydı çok iyi anlaşırdık. Ama başkasından âşıkken, bu imkânsızdı, tabii bu gerçekten aşksa...
“ee buldun mu?” cevapsız sorulardan çekip çıkardı beni. Artık onu sesinden tanıyordum.
“Nasıl bulacağımı buldum diyelim.” dedim. Kayanın diğer tarafında oturmuş sırtı bana sırtı dönüktü. İlk defa gelişi rahatsız etmemişti. Belki de rüzgârın getirdiği o tanıdık koku yüzündendi. Bu koku bana çocukluğumu hatırlatıyordu. Erken büyümek zorunda kalıp yaşayamadığım çocukluğumu…
“En azından bir ilerleme. Bazı şeyleri anlaman için…” sesi üzgün ve sakin arasında bir yerdeydi. Genelde sinirli bile olsa sesindeki neşeyi korurdu.
“Çok biliyorsan sen söyle.” kinayeyle baktım. Uzaktan öyle gizem kasmak kolaydı tabii.
“Şimdiki gibi yanılırsın. Çocukça bir şeyi oldukça güçlü bir duyguyla karıştırırsın.”
“Arthur Conan Doyle bile Sherlock Holmes’i yazarken bu kadar gizem kasmadı be!”
“İstersen bu gizemi çözmende Watson olabilirim. Sherlock’a destek atan arkadaş…” oturduğu yerde yana döndü.
Ben de onunla aynı anda döndüm. “Ne gibi yardım?”
Yüzüne düşen saçlarını düzeltti. Elini kalbimin hizasına getirip, dokunamadan işaret parmağıyla gösterdi. “Burada sandığının aksine kimin olduğunu.”
“Kimse yok orada!” dedim sertçe.
“Şimdilik yok… Onun sadece merak olduğunu göreceksin.” dedi kendinden emin. Beni kendiyle karıştırmasına izin veremezdim. İki günlük hevesiyle benim masum duygularımla kıyaslayamazdı.
Saçma düşüncelerini daha fazla duymak istemediğim için ayağa kalktım. “Sana yüz vermeye gelmiyor, hemen cıvıyorsun.” Tam gitmek isterken nehrin etkisiyle kayganlaşan taşa bastım. Bir anda suya doğru sürüklendi. Ne kadar debelensem de çıkamadım, çok derinleşmişti. Yüzme de bilmiyordum. Birkaç kere suyun yüzeyine çıkıp nefes almaya çalıştım. İki kaşık suda boğuluyordum resmen. Su yutmamak için ağzımı olabildiğince kapalı tuttum ama bu çok zordu.
Birden, dibe batarken belimden güçlü bir şeyin kavradığını hissettim. İlk başta bu dokunuştan korktum, sonra ardından içimi saran güven gelmişti. Yüzeye çıktığımda Akel’le burun burunaydık. Kalbim deli gibi atıyordu, sanki yerinden çıkacaktı.
Bir eliyle belimden tutup, diğeriyle saçımı yüzümden çekti. “İyi misin?” korkuyla nefes nefese sordu. Tek kelime etmeden kafamı salladım. Onun da ıslak saçları yüzüne yapışmıştı. O da korkmuştu. Nefes alışlarımız çok hızlı ve birbirine değiyordu. Buz gibi suda soğuktan titrerken, yüzüme çarpan sıcak nefesi içimi ısıtıyordu. Belimdekini elini biraz gevşetince, refleks olarak kollarımı boynuna doladım.
“Şşt! Korkma, buradayım.” sesinin olabildiğince ılımlı çıkardı. “Sana bir şey olmasına izin vermem.” Dudaklarını kulağıma doğru yaklaştırıp fısıldadı. Dediklerini algılayamayacak kadar korkuyor ve niye hâlâ sudan çıkmadığımızı sorguluyordum. Ben canımın derdine düşmüşken, niyeti romantizm kasmaksa buradan çıktığımızda gebertirdim.
Sonunda aklına bizi buradan çıkarmak gelmişti. Belimdeki elini daha da sıkılaştırıp, diğer eliyle kıyıya yüzdü. İlk önce benim çıkarıp ardından kendisi de çıktı. Sırılsıklamdık.
“Yüzme bilmeden tek başına nehre gelmek nedir, arkadaş? Bu nasıl sorumsuzluk? Ya ben gelmeseydim? Canına kastın mı var senin?” sesi titreyerek, korkuyla peş peşe sordu. Çocuğunu arabanın altından son anda kurtaran anne gibiydi.
Nefesimi düzene sokmaya çalışarak “Sen sinirlendirmeseydin öyle bir hışımla kalkmazdım!” üste çıkmaya çalıştım. Çıkışınca savunmaya geçme ihtiyacı hissetmiştim. Sanki ben nehre çok meraklıydım.
“Bu sefer değil, Karen! Üste çıkamazsın… Aklım çıkıyordu, kızım! Ya sana bir şey olsaydı? En son ne zaman bu kadar korkmuştum, hatırlamıyorum bile.” ağaca astığı hırkasını getirdi. “Giy şunu. Otele kadar hasta olursun.” Bu haldeyken bile beni düşünmüştü. Üşümesine rağmen hırkayı bana uzatmıştı.
“İstemiyorum.” ıslak kıyafetle titresem de kabul etmemiştim.
“Hadi, güzelim. Sabrımı zorlama. Zorla giydiririm!” dişlerini sıkarak derin nefes aldı. “Hadi güzellikle giy. Bak hasta olacaksın yoksa.”
Suratımı büzüp elinden sinirle çektim. Arkasını dönüp “Üzerindeki çıkar. Islak kıyafet giyersen yine üşürsün.” komut verdi. Hemen dediğini yaptım.
“Tamam, dön… Teşekkürler.” dik tuttuğum kuyruğumu indirdim. Üşümem azıcık geçmişti.
Arkasını dönmeden “Hadi, gidelim hemen.” hızlı adımlarla birkaç adım attı.
“Böyle gidemem! Hele de seninle. İmkânı yok.” elimi görmeyeceğini bilsem de hayır anlamında salladım.
Yanıma gelip “Saçmalama, Karen! Burada mı duracağız?” sordu.
“Sen git, kalmak zorunda değilsin.” elimi telefonu aramak için refleks olarak cebine attım ama lobide unutmuştum. “Hah tam oldu! Bendeki şansla zaten yanımda olsan bile çekmezdin.”
İçimden saydırdığım sırada “Ne arıyorsun?” sordu Akel.
“Telefonumu lobide unutmuştum. Senin yanında mı? Daha önemlisi suya düşmedi, değil mi?”
Üzerimdeki hırkayı gösterip “Cebinde.” dedi. Az da olsa şansımız yaver gitmişti. Hemen çıkarıp, şifre ne, diye burnuna getirdim.
“Karen...”
“Efendim.”
Gülümsedi. “Şifre Karen…” şaşkınlıkla bir şey diyemedim. Hemen kendimi toparlayıp Alp’in numarasını çevirip aradım. Numara rehberde varmış. Olanları anlatıp, ikimize de kıyafet getirmesini istedim ve sorularını yanıtsız bırakarak yüzüne kapadım. Asla susmaz, ağaçların rüzgârıyla donup buz tutardık.
Arayacak başka adam mı yoktu bakışı atan Akel’e döndüm. “Kimden istesem imalı imalı şeyler diyecek, sorular soracaktı.” Alp kızsa, homurdansa da bana inanırdı. Arkamızdan yalan yanlış konuşmazdı.
“Sen de beni yanında görünce deliren birini aradın. Mantıklı!” küçük bir duraksadı sonra devam etti. “Yani senin için diyorum, benim işime gelir.” Bu halde bile Alp’i delirtme peşindeydi.
“Her durumda saçın başın ayrı oynadığı için olabilir mi? Damarına basıyorsun durmadan.” Sinirlendir sonra bu niye bana taktı, de.
“O, niye bu kadar sinirleniyor sence? O damara basınca neden böyle pıt pıt soru işaretleri beliriyor?” yine bana karşı duygularının olduğunun imasını yaptı.
“Adamın hayatında gördüğü en çapkın kişi, durmadan arkadaşına yalan yanlış hoşlandığını söylediği için olabilir mi, zekâ küpü?”
“En yakın arkadaşın da olsa o kadar kıskanmazsın sanki he? Benim aşkım sandığının aksine gerçek. Tanıştığımız ilk günden beri arkadaş ayağına yaklaşmadım. Niyetimi açıkça gösterdim. Seni tanımadan önceki ilişkilerimi de bir zahmet kurcalamasın beyefendi.” En çok bu durumdan dolayı oyun dışında kaldığını bildiği için belirtti özelikle.
“Senin gibi biri ne arkadaşlıktan anlar ne aşktan? Elde edene kadardır, sıkılınca karşındakini düşünmeden yapamıyorum deyip ayrılırsınız… Alp’e gelince de sen, bizim hakkında neyi biliyorsun da böyle imalı imalı konuşuyorsun. Yaşadıklarımızın zerresinden haberin olmadığı için boyundan büyük konuşma!” bu konuda ilk ve son kez uyarmıştım. Kendince gerçek duyguları yüzünden, bizim arkadaşlığımıza laf edecek son kişi bile değildi.
Aramızdaki mesafeyi kapatıp yüzünü yüzüme yaklaştırdı. “Peki ya sen benim hakkımda ne biliyorsun da böyle bir ithamda bulunuyorsun? Sen bile olsan benim aşkımı sorgulayamazsın! Belki şansım olur, diye bu kadar çabalarken asla!” söylediklerim onu sinirlendirmişti. “Bu kalbin, bir korkağı tercih etmesine izin vermeyeceğim! Eninde, sonunda kimin için attığını göreceksin.” İşaret parmağıyla kalbime dokundu.
“Karen!” Alp’in gür sesi ormanda yankılandı. Aramızdaki mesafeyi kapattı. “Al şunları! Değişin üzerinizi.” sırt çantasından kazak ve pantolon çıkarıp Akel’e uzattı. “Az ileriye, hadi!”
“Eyvallah.” İtiraz etmeden dediğini yaptı. Ben de ilerideki büyük ağacın arkasına geçtim. Islak saçımı gizlemek için kapüşonu kafama geçirdim. Bu gidişle grip olacaktık.
Otele döndüğümüzde doğruca odaya çıktım. Duş alıp saçlarımı kuruladım; sıcak su bedenimdeki titremeyi almıştı ama zihnim hâlâ nehrin soğukluğundaydı. Alp, düşündüğümün aksine, hiçbir şey sormamıştı. Kesin meraktan çatlıyordur. Arar birazdan, diye aklımdan geçirirken, mesaj sesiyle telefonu titredi.
“Yemekten önce konuşalım mı?”
Saate baktığımda yemeğe az kaldığını gördüm. “Asansörün yanına geliyorum.” ikimizin odasına en yakın yeri seçtim. Düzleştirdiğim saçlarımı açık bırakıp, uğurlu bandanamı da bileğime bağlayarak çıktım.
Ben vardığımda meraklı koca bebek çoktan gelmişti bile. “İyi misin? Ne oldu orada? Sudayken çok korktun mu?” endişeyle sorular sıraladı. Bu kadar beklemesinin tek sebebi buydu zaten: korkmuş olmam.
“Merak etme, iyiyim. Sudan kayganlaşan kayaya basınca balıklama daldım suya. Sonra da Akel kurtardı.” Kısa bir özet geçtim.
“Manyak mısın, kızım? Yüzme bilmiyorsun sen! Niye yalnız gidiyorsun? Madem gitmek istiyorsun, söyle beraber gidelim. Ya gelmeseydi yanına, daha kötüsü o da yüzme bilmeseydi?” öfkesi bana değildi. Yalnız bıraktığı için kendisine kızıyordu.
“Tamam ya. İkiniz de azarlamaya ne meraklısınız be?” üste çıkma olayını Alp’te de denemek istedim ama sonuç aynı Akel ile benzerdi.
“Karen, boğulma tehlikesi atlattı demeden, otelin havuzuna atarım seni. Zaten adama da artık pek bir şey diyemeyeceğiz.” dişlerinin arasında sinirle homurdandı.
“Hayatımı kurtardığı için mi?”
“O da var.” dedi isteksizce. “Ama asıl sebep, geldiğimde gördüğüm ve duyduğum şey.” pek hoşnut görünmüyordu. Sadede gel, der gibi bakınca devam etti. “Bakışın değişmişti ona karşı. Aklın karışmış gibiydi. Benim tanıdığım Karen, kendisine âşık olanların hislerini sorgulamaz. Hislerinin gerçek olup olmaması umurunda olmazdı. Ama demin tam olarak bunu yaptın. Duygularından ziyade, gitmesini sorguladın. Gitmesini istemiyormuş gibi… Artık işler değiştiğine, sen değiştiğine göre Ali’ye nasıl eyvallah diyorsam mecbur Akel’e de demem gerek. Dozunda tabii...” sıkıntıyla konuştu. Yine saçmalıyordu. Böyle bir şey yoktu. Neymiş? Bakışım değişmişmiş!
“Saçmalıyorsun! Korkudan orda ne yaptığımı biliyor muydum ben? Adam gelmiş bakışın değişmiş diyor. Benden daha iy—” lafımı yarıda kesti.
“Seni senden daha iyi tanıyorum.” dedi konuşmama engel olarak. “Hadi, yemeğe geçelim şimdi. Buradan gidene kadar tüm bunları at kafandan.” Kolaydı sanki. O kadar konuş, o kadar kafa karıştır sonra dönünce düşün. Zaten bu defa haksızdı. O yılışığa karşı düşüncem aynıydı. Korktuk diye âşık olacak değiliz ya?
Elini omzuma atıp yürürken, bizden biraz uzakta telefonla konuşan Ali’yi fark ettim. Duydu mu acaba? Yine saçmalamıştı Alp! Kesin yanlış anlardı. Ona karşı hislerin olduğunu düşünebilirdi. Aklıma gelen soruyla bir an duraksasam da başımı sallayıp devam ettim. Yoktu değil, yanılıyordu bu sefer?
Yemekten sonra öğretmenler ve otel görevlisiyle parkur alanına geçtik. Ortam beklediğimden daha güzeldi. Renkli, eğlenceli, gürültülü… İki gruba ayrılıp yerlerimizi aldık. Alp ve Ali’yle aynı takımdaydık.
“İşi garantiye almışız galiba?” Ali, bandanama bakarak yaklaştı.
“Garantici olmayı severim. Siz de fazla dikkatlisiniz sanki?” dikkatli olduğu konuların benimle ilgili olması da ayrıca ilgimi çekmişti.
“İstisnai konularda diyelim.” gülümsemesi eğrildi. “İşin yoksa yarıştan sonra biraz konuşalım mı?”
Onun ciddi suratın karşın “Tabii.” dedim, mutluluk sesime yansıyarak. Ne konuşacak ki acaba?
🌷
Neredeyse tüm aktiviteleri tamamlamıştık. Çok yorulmuştuk ama değmişti; kahkahâlâr, rekabet ve adrenalin günün içine güzelce sinmişti. Mücadeleyi çok az farkla bizim takım kazanmıştı ama esas kazanan arkadaşlıktı. Kimsenin suratında kaybetmenin gölgesi yoktu. İlgimi çeken bir konu da Akel’di. Her olayı lehine çeviren adam uzak ve soğuktu. Defalarca birlikte yarışma şansımız varken kenara sinmiş, birinin onu seçmesini beklemişti. Sanki zorla orada tutuluyordu. Yarış bitince de ortadan kaybolmuştu. Belki vazgeçmiştir artık. Alp’in söylediklerini zihnimde yankılanırken, Ali’nin sesini duydum. Koşar adım geldiğini görüp, yetişmesi için bekledim. Konuşacaktık, değil mi? Tamamen unutmuştum…
“Şöyle geçelim mi? Yani konuşma için.” kelimeleri güçle birleştirdi. Sessizce başımı salladım. Kalabalıktan uzaklaşıp büyük bir ağacın yanına geldik. Ali biraz gergindi. Yürürken ellerini gâh cebine koydu gâh göğsünde birleştirdi. Zor bir konuşma olacağı benziyordu.
O susunca söze ben girdim “Şurada oturalım mı?” kenardaki yeni çıkan otları gösterdim.
“Olur.” ikimiz de oturduk. Bir süre sessizlik oldu. Zaman kazanmak istiyordu. Cümlelerini kafasında toplaması için sessizce onu izledim. Derin bir nefes alıp konuştu. “Dışarıdan bakıldığında kızlara karşı kibirli ve buzdağı gibiyim, değil mi?” Okulda birkaç kızı reddettiğinden, çoğu kişi ona Buzdağı lakabını takmıştı. Cevap vermek isterken elini kaldırarak durdurdu. “Eskiden buna makul bir sebebim vardı. Yani en azından kendimi kandırıyordum. Sonra bazı işler hesaba uymadı.” Sol elini geriye yaslanmak için hareket ettirince “Ağh!” diye sessizce inleyip hızla eline çekti. “Senin ben—!”
Ne olduğunu anlamak için eline baktım. Yerdeki cam kırığının bileğine batmıştı. Endişeyle elini avuçlara aldım. Çok derin değildi ama kanıyordu. “Hadi, gel. Otele gidip saralım, yoksa mikrop kapar.”
“Bir şey olmaz.” dedi umursamazca. “Cam çıktı zaten.” ne kadar ısrar etsem de gitmedi.
“Tamam. O zaman şunu bağlayalım bari. Damarlarına çok yakın.” bandanayı çıkarıp bileğine sardım. Canının yanıyordu ama gizlemek için yalandan gülümsemeyi tercih etti. Onun için endişelenmem hoşuna gitmişti.
“Ne diyordum ben?” dedi koynu tekrar toparlayarak. “Bazı şeyler değişti. Niye öyleydim biliyor musun?” Neden, der gibi baktım. Tam konuşacakken bu defa da telefonum çaldı. “Evren inadına yapıyor sanki!” kısık sesle söylendi. “Hadi, aç.”
İstemeyerek telefonu açtım. Alp arıyordu. “Efendim.”
“Karen...” sesi parçalı gelmişti. “Ya… yardım et. Deminki… ipler tarafta… ağacın ya-yanındayım. Gel!” kelimeleri yuta yuta konuşmuştu. Ne yapacağımı bilemeden endişeyle ayağa fırladım. Bir şey olmuştu. Sesi berbat geliyordu.
“Alp!” bağırdım ama cevap yoktu. Ali’ye dönüp “Yardım et, diyor!” dedim.
Ali de hemen ayağa kalktı. “Şaka yapıyordur ya. Pislik peşinde kesin.” O da huzursuz olmuştu.
“Yok. Sesi kötüydü. Yalandan sesini öyle yapamaz. Çok özür dilerim ama benim gitmem gerek.” hareket edince “Beni de bekle!” deyip benimle beraber geldi. Korkuyla Alp’in tarif ettiği yere geldik. Kimse yoktu burada. Ali’nin dediği inanmak istedim, kendimi rahatlatmak istiyordum. Ama sonra… Görevlinin gitmeyin dediği yerde, kanlar içinde yatan bir beden gördüm. Alp… Tüm sesler sustu.
Yorumlarınızı merakla bekliyorum💚
Bölüm etkileşimi
