23. bölüm · Karma: Tamamlanamayan kader
Beyaza Karışan Kırmızı
Akel’in ailesi ikimizi de çok sıcak karşılamıştı. Öncesinde sohbet adı altında sorgudan sonra yemeğe geçmiştik. Eğer bizim işler ciddileşirse Aslı Teyze bütün hevesini ablamdan alır, bana soru kalmazdı. Akel de gelmeden önce uyardığım için mi yoksa hâlâ uykusuz olduğu için mi bilmem ama durgundu. Annesini sitemini yanlış anlamadıysam bizden en fazla yarım saat önce gelmişti. Ayrıca işim var deyip okulu da asmıştı. Bir işler çevirdiği aşikârdı ama henüz öğrenme şerefine daha nail olamamıştım.
“Sen hangi bölümü istiyorsun, kızım?” Burak Abi’nin üniversite anısından konu, nasıl benim okula geldi, gram anlamamıştım. Belki de sessiz kalıp, sadece onları dinlediğim için beni de sohbete dâhil etmek istemişti Aslı Teyze. Omuzlarında biten sarı saçları vardı. Ela gözlü, fit vücutlu, zarif bir kadındı. Milli eğitim bakanlığında müfettişmiş. Çok şükür ki bizim okula gelmemişlerdi. Çünkü kavgalarımız, genelde müfettiş gelen günlere denk geliyordu. Birinin burnunu kırarken görmesi, pek hoş olmazdı.
“Kısmetse güzel sanatlar istiyorum, efendim.” kibarca gülümseyip cevapladım. Tabii onlar, beni bu puanlarımla kabul eder mi orası muamma.
“Biliyor musun, Akel’in basketbol aşkı olmasaydı onun da güzel sanatlar okumasını isterdim. Portre çizimde çok başarılı ama illa sporcu olacağım, diye tutturdu.”
“Portre çalıştığını bilmiyordum.” tam karşımda oturan Akel’e baktım. Bir şeyler çizdiğine birkaç kez şahit olmuştum ama ne olduğunu görememiştim. Gerçi onun hakkında daha ne biliyordum ki?
“Senin gibi profesyonel değilim. Canım istediğimde öylesine karalayıp bir kenara atarım.” omuz silkip yanıtladı. O zaman resim yarışmasına gerçekten başvurmuştu, yalan söylemiyordu.
“Gayet başarılısın. Mütevazı olma, Akelciğim.” ablam itiraz etti.
“Hâlbuki hiç de öyle davranmaz.” mırıldandım kendi kendime. Ama insanların bana baktığını görünce, pek kendi kendime olmadığını anladım. Şu çenemi bir tutamıyorum.
“Üç ayda nasıl biri olduğunu tabii anlamış kızcağız.” gülüp takıldı babası. Adı Akın’dı. Özel bir şirkette baş mimarmış. Siyah saçlarını ara sıra beyazlar düşse de ona ayrı bir hava katmıştı. Yaşına rağmen yapılı fiziğiyle gençlere taş çıkarırdı.
“Karen, zeki bir kız. Bence daha fazlasını anlamıştır.” imalar efendisi sahalara geri dönüş yaptı. Azıcık çenemizi tutsak hayat aslında daha kolaydı. İlla engebeli yollarla ilerleyip tökezleyecektik. Annesinin bakışları, benim ve oğlunun üzerinde gezindi.
“Bence de Karen akıllı bir kıza benziyor. Babasının sitemi sadece ukala oluşuna değildi.” anlamamıştım ama o da bir şeyler ima etmişti. Galiba bu ailenin diğer huyu da doğrudan konuşamamak, imalar havada uçuşuyordu.
“Başka ne kötü yanım varmış, Sultanım.” kaşlarını kaldırıp ağzına bir patates attı.
“Çabuk sıkılmam mesela, oğlum. Bir şeyi elde edinceye kadar verdiğin çabayı unutup sıkılırsın, yeni bir şeyler ararsın.” babası annesinden önce davranmıştı.
Annesinin de “En kötü tarafı da bunu hayatındaki insanlara da yapman.” diye onaylayışıyla ne demek istediğinin altını çizmişti.
Ortama derin bir gerilim doldu. Annesi, oğlunun cümlelerinden bana asıldığını düşünmüş ve beni uyarmak istemişti. Eğer yine aynı şeyi yaparsa bunun ablamların arasını açacağını düşünmüştü belki de. Kadına travma yaratmıştı pislik. Ya da gerginlikten her olayı üzerime alınıyordum.
“Size değiştiğimi söylemiştim. Artık o şımarık çocuk yok.” elindeki çatalı tabağına bırakıp arkasına yaslandı. “Hatta yakında bu haberden birini benden de alabilirsiniz.” ablamları gösterip dedi.
İlk tepki benden gelmişti. İçtiğim su soluk boruma kaçmış, öksürüyordum. Bakışlar beni bulmuşken, onun keyfi yerindeydi. Neyse ki Mehmet Amca ciddiye almayıp, konuşarak dikkatleri kendi özerine çekti.
“Oğlum, evlenmek denince senin aklına sadece ev almak gelir. Daha fazlasını istesen de mizacın kaldırmaz.” yine haklıydı adamcağız.
“İnsanları şaşırtmayı sevdiğimi biliyorsunuz, sevgili ailem.” inşallah adayı ben değilimdir. Bu yaşta evlenmek mi? Buna anca gülerdim hatta anırarak gülerdim…
🌷
Ablam nihayet Burak Abi konusunu açabilmişti. Ama maalesef o anı kaçırmış, Milay Arsal’ın nasıl kıvrandığını görememiştim. Kim bilir, kaç kere saçmalayıp toparlamaya çalışmıştı. Bugün de ertelenen Ankara seyahatine giderek, beni annemin sorularıyla baş başa bırakmıştı. Ben de fedakâr kardeş olmanın verdiği sorumlulukla, hiçbir sorusunu adam akıllı cevaplamayıp ablama bırakmıştım. Saba Sultan, enişteciğim hakkında belki ablamın bile bilmediği sorular sorup, en kısa sürede tanışmak istiyordu.
“Tamam, anneciğim. Ablamı söylerim, yarına çağırır Burak Abi’yi. Ama unuttuğun minik bir ayrıntı var. Daha Yusuf Beylerin bu durumdan haberi yok.” Annem, çoktan düğün moduna girmişti ama babamın hiçbir şeyden haberi yoktu.
“Sen onu merak etme, o iş bende. Birazdan babanla Sena’nın çeyiz bohçasını hazırlamak için yardıma halanlara gideceğiz. Evlilikti falan derken araya sıkıştırırım.”
“Peki madem. Ben de sizden sonra çıkacağım haberin olsun. Okuldan arkadaşlarla kafeye gideceğiz.” hem yalandı hem de doğru. Akel’le buluşacaktık. Dün sürprizi olduğunu söylemişti.
“Tamam, güzel kızım. İyi eğlenceler sana. Ha unutmadan yarın Alp’i de çağır yemeye. Geldiğimizden beri göremedik keratayı.” çocukluktan beri ikisi de Alp’i kendi oğlu gibi görürdü.
“Emrin olur, Sultanım. Müsaade buyurursanız ben otağıma çekilip hazırlanayım.” dönem dizilerinden fırlama bir replikle dedim.
“Serseri. Hadi git bakalım.” gülüp sıkıca sarıldı.
Odama gidip Akel’in verdiği ipucunu düşündüm; kalın giymeliydim. Beyaz kot ve kolları püsküllü, lila bir bluz giydim. Atkuyruğu olan saçımı açıp elimle şekillendirmek istedim ama maalesef filmlerdeki gibi dümdüz olmadı. Topladığım kısımdan kabarmıştı. Düzleştiriciyle üzerinden geçip uç kısımları kıvırdım. Biraz makyaj da hiç fena olmazdı. Toprak tonlarında far, doğal bir ruj, biraz da rimelle sürdüm.
Aradığımda telefonu kapalıydı. Şarjı bitmiştir herhalde. Çalışma masamın üzerinde duran beyaz deri ceketimi alıp çıktım. Annem çıkmıştı. Babam da erkenden arkadaşlarıyla buluşmaya gitmişti. İstanbul’a her gelişinde toplanırlardı. Hatta Alp’in babası Selim Amca da bir günlüğüne Türkiye’ye gelecekti. Aralarına mesafeler girse de asla kopmuyorlardı. Bizim kardeşliğimiz de onlardan geliyordu.
Kafeye de gelmiştim ama hâlâ ortalıkta yoktu. İçime huzursuzluk çöktü. Bir kez daha denediğimde bu sefer çalmıştı. Derin bir oh çekip açmasını bekledim.
“Güzelim, çok özür dilerim. İşim sandığımdan uzun sürdü.” sesini güçlükle duydum. Arkadan kalabalık ve anons sesleri geliyordu.
“Neredesin sen? O sesler ne?” istemsizce kaşlarım çatılmıştı.
“Gelince anlatacağım. Yirmi dakikaya orada olurum. Şimdi kapatmam gerek.”
Dediklerinden hiçbir şey anlamadım. “Tamam, kafedeyim ben.” deyip kapattım.
Bir işler çeviriyordu yine. Sürprizle mi ilgiliydi acaba? Parçaları birleştiremiyordum. Beklerken kahve sipariş vermiştim. Garson kızın bakışları bakış değildi, dakika başı karar verdiniz mi, diye soruyordu.
Akel, yarım saat sonra sonunda gelebilmişti. Beklettiği için trip atamadan geldiği gibi yola koyulmuştuk. Gideceğimiz yer uzakmış, bu yüzden babasının arabasını almıştı. Hâlâ nereye gittiğimiz ve sürprizle ilgili tek kelime etmemişti. Gözleriyse yine kan çanağıydı. Uyumuyor muydu hiç?
Şehirden çıkalı çok olmuştu. Yerini yeşiller almıştı. Camı açıp rüzgârın içeriye girmesine izin verdim. Yüzüme çarpan rüzgâr, açık saçlarımla dans ediyordu; ama slow müzik yerine kolbastı çalıyordu.
Torpidoyu açıp beyaz bir fular çıkardı. “Gözlerini bağlaman gerek. Beş dakikaya varacağız.”
“Kapatsam olmaz mı?” bağlamak istemiyordum.
“Mızıkçılık yok.” ellerime tutuşturup önüne döndü. Mecbur bağladım.
Araba durdu. Kemerinin sesini duyduğumda geldiğimizi anlayıp ben de açmak istedim. Ama gözlerim bağlı olduğu için bu pek mümkün olmadı. “Ben halledeceğim.” sesini duyduğumda ellerimi çektim. Madem gözlerimi bağladın, o zaman aç bakalım. Kemer için yaklaştığında parfümünde bir değişiklik sezdim. Tıraş losyonu kokusu da olabilirdi.
Arabadan indiğimizde, soğuk ama temiz bir hava karşıladı. Toprak zeminden yürüyorduk. Yavaş yavaş ilerleyince, etrafı yine o koku sardı. Ancak tam onun kokusu değildi, daha çok şey gibiydi. Bir süre sonra sıcak nefesini kulağımda hissettim.
“Şimdi gözlerini açacağım. İleride seni bekleyen bir sürpriz var.” tek hamlede fuları çözdü. İlk önce gözlerim ışığa alışmasını bekledim ve ardından o manzara nefesimi kesti. Gerçekten yapmış olamazdı. Bu kadarını da yapamazdı. Benim yapamadığım, içimde kalan şeyleri bu kadar kolay önüme seremezdi.
Karşımda uçsuz bucaksız, bembeyaz bir lale tarlası vardı. Ellerimi yana açıp lalelerin arasında yürüdüm. O da peşimden geldi. Beyaz lalelerinin renk uyumunu bozan oyunbazın yanına doğru adımladım. Ortada kıpkırmızı bir lale vardı. Yanına yaklaştığımda sonradan dikildiğini fark ettim. Toprak kendini ele veriyordu. Ama asıl ilgimi çeken önündeki beyaz kutuydu.
“Senin için…”
Eğilip kutuyu aldım. Toprağı elimle temizleyip orta boylardaki kutunun kapağını açtım. En üstte renkli kâğıtlar vardı ama sadece beyazında yazı yazıyordu: Sen sadece yaşayamadıklarını ve isteklerini söyle ve gerisini bana bırak…
Kâğıtları kenara ittim. Gri bir kutu daha vardı. Elimdeki kutuyu ona verip gri kutuyu açtım. Gördüğüm şeyle donakaldım. Gerçekten yapmıştı, yine bulmuştu. Şeffaf oval şişenin içindeki yeşil parfüm… Yine ondan istemediğim halde, imkânsızın olumsuz ekini silmeyi başarmıştı.
Şişeyi alıp bir fıs sıktım, tarladan ve Akel’den gelen koku buydu. Bir tane daha alıp, ben inmeden önce tarlaya sıkmıştı, değil mi? Ona anlattığım gibi parfümü lale tarlasında duymamı sağlamıştı.
Arkamı dönüp sımsıkı sarıldım. “Teşekkür ederim.” fısıldadım sessizce. Benim için benzersiz bir andı. Her hareketiyle, ona olan güvenimi sarsılmaz duvarlarla örüyordu.
“Teşekkür konusunda anlaştığımızı sanıyordum.” hep olduğu gibi karşılık verdi. Parmakları, kıvırdığım buklelerde geziniyordu. Adam romantiklik olayını arşa çıkarmıştı.
Kollarının arasında ayrılıp yüzüne baktım. Tek bir cümle döküldü dudaklarımdan. “Kapa gözlerini!” bu isteğe artık engel olamadım. Bu sefer beni değil, dokuz yaşındaki çocuğu sevindirmişti. Yine yıllardır bulamadığım şeyi, birkaç gün içinde önüme sermişti.
Gözlerini kapayıp eğildi ve her zamanki gibi ilk adımı bana bıraktı. Ayrıldığımda gömleğinin yakasından tutup uzaklaşmasına engel oldum. “Nasıl yapıyorsun, bilmiyorum ama aklımı başımdan alıyorsun.” fısıldadım. İkimizin de üzerine o koku sinmişti; küçük kızın hayalleriyle süslediği koku. Kim bile bilirdi ki yıllardır aradığım kokuyu, ilk önce sevdiğim adamda sonra da onun sayesinde gerçeğini duyacaktım.
“Kendinden haberin yok. Yoksa benim minicik etkime şaşırmazdın. Sana, senin her hücrene aşığım, kadın.” sesli bir iç çekti. Bu adam, beni aşkından safi salak yapmıştı. İşin kötü yanı, ben buna çoktan gönüllü olmuştum. “Şimdi biraz daha ilerle. Sürprizin bununla sınırlı değil.”
İlerideki büyük bir ağacın atına kocaman beyaz örtü sermişti. Üstünde sevdiğim tatlılar, içecekler ve tabii ki dalga vardı. Gözlerimi kapayıp başımı kaldırdım. En sevdiğim çiçeğin tarlasını ilk kez canlı olarak görüyordum. Gözlerimi açtığımda karşıma geçmiş, elinde bir buket tutuyordu. Altı tane beyaz ve tam ortasında kırmızı bir lale vardı. Minik adımlarla yanına gidip boynuna sarıldım. Belki onun gibi diyebilecek güzel kelimelerim yoktu ama aklının yetemeyeceği kadar çok seviyordum.
“Yaşayabilecekken, yaşayamadığın tüm eksik kalan şeyleri unutturamam belki. Ama az da olsa telafi edebilmek için elimden geleni yapacağım.” kulağıma fısıldadı. Zaten sen bana en büyük ödüldün be adam!
Çiçeği alıp oturduk. Ben onu izlerken o, beyaz piknik sepetinden beyaz plastik tabak çıkardı. Üzeri beyaz çikolata kaplanmış cupcake’ten tabağa aldı. Yanına beyaz çatal koyup önüme bıraktı. Sepetten beyaz makas da alıp dalgaların uç kısmına minik kesik attı. Kıyafetleri dâhil her şey bembeyazdı. Beyaz kumaş pantolon ve kısa kol, polo yaka bir tişört giymişti. Ortamdaki tek renkli şey benim lila bluzum ve kırmızı laleydi. Özenle hazırlanmış renk uyumuyla zıtlaşıyordum.
“Günlerdir bunun için mi uyumuyordun?” önüme koyduğu kekten ilk lokmayı ona uzattım. Beyaz çikolataya zaafı vardı. Elinde olsa her şeyin üstüne sürüp yerdi. Afiyetle yiyip çatalı elimden aldı ve bir sonraki lokmayı bana uzattı. Normalde bırak birinin kullandığı çatalı kullanmayı, aynı kaptan salata bile yiyemezdim. Ama uzattığı çatalı bir an bile düşünmeden yemiştim.
Tebessümle başını salladı. “Nasıl bulduğunu en ince detayına kadar bilmek istiyorum. Bu sefer meyve suyundaki gibi kaçamazsın.”
“Sen sadece isteklerini söyle, gerisini bana bırak.” Kendine de kekten alıp kocaman ısırdı.
“Öyle kolay kurtulamazsın. Anlatmak zorundasın, Akel Ateş!” ses tonumu kaldırıp tehditvari bakışlar attım. Ama her an kahkaha atabilirdim. Ellerimle destek alarak geriye çekilip ağaca yaslandım.
“Dizine uzanabilir miyim?” bana dokunmak isteyince, her defasında iznimi almasına ayrı bir âşıktım. Kafamı sallayıp ona yer açtım. Üzerindeki beyaz giysilerin kirlenecek olmasını umursamadan başını dizime koydu. Gözlerini dikmiş, bana bakıyordu. Gözlerin içine bakamadım. Kalbim hızlandı. “Seni öptüğümde bile bu kadar heyecanlanmıyorsun yalnız. Kalbinin sesini buradan bile duyabilirim neredeyse.”
“Konuyu kaynatma! Nasıl buldun onu anlat. Ben kaç kere gidip, alış merkezini bizzat gezdim. Senin İstanbul’dan bulman imkânsız.” iki gün içinde bulması mümkün değildi.
“Haklısın İstanbul’dan bulmam imkânsızdı.”
Saçlarında gezinen parmaklarım dondu. O kadarını da yapmazdı. Zamanı yoktu ki… “Düşündüğüm şeyi yapmadığını söyle.” hayretle suratına baktım. Bu adam gerçekten deliydi.
“Eğer Antalya’ya gitmekten bahsediyorsan… Gecikmemin nedeni oydu. Tahmini birkaç saat önce oradaydım.” normal bir şeyden bahseder gibi anlattı.
“Hemen bana neler olduğunu anlatıyorsunuz, bayım. Yoksa düşünmekten kafayı yemek üzereyim.”
“Aslında anlatılacak bir şey yok. Sen uyuduktan sonra parfümümün notalarına uygun parfümleri arattım. Ama tarif ettiğin şişeyi bulamadım. Kozmetik sektöründe çalışan bir arkadaşıma tarif ettim. Bir zamanların en ünlü parfümlerindenmiş ama sonra parfümleri değişmiş. Senin bulamaman da o yüzden. Ama şansımıza son iki yıldır o seriye yeniden başlamışlar. Gece ilk uçakla Antalya’ya, oradan da dediğin alışveriş merkezine gittim. Parfüm satan mağazaların hepsini gezip buldum.” anlatırken gözlerini kapatmıştı. İnsanların üstünde durmayıp, dinleyip geçeceği şeyleri aklına kazıyor ve bulup önüme koyuyordu.
Çoktan ona bağlanmıştım. Beni yaralama ihtimali olduğunu bile bile sözümü çiğnemiştim. Ama o, buna değerdi. Bir gün gideceğini de bilsem yine onu severdim. Tüm benliğiyle her hücremi etkisi altına alıyor. Şimdiye kadar hiç âşık olmamamın nedeni, tüm duygularımı, gerçek aşkı ona saklamakmış.
“Ağzım pek güzel laf yapmaz. Süslü cümleler kurmayı beceremem. Ama bir şeyin garantisini verebilirim; seni seviyorum ve bu sonsuza kadar sürecek. Hayatımın her saniyesinde yanımda olmanı istiyorum.”
“Senin tek bir kelimen, dünyanın en iyi şiiri bana… Aşığım sana, Akel’in imkânsızı.” gözlerini açıp benimkilere dikti. Şimdi de yemyeşil olmuştu.
“Akel’in imkânsızı… Ümit de beni ilk gördüğünde böyle söylemişti.” hikâyesini ve arkadaşlarını merak ediyordum. Benim çevremle iyi geçinmeye zorlarken, onun etrafından kimseyi tanımıyordum.
“Bu hafızanı derslerinde de kullanmalısın… Bizimkilere ilk anlattığım zamanlarda sana öyle seslenirlerdi. Kimse seni kazabileceğime inanmıyordu. O yüzden Akel’in imkânsızıydın. Mesela şimdi de Akel’in dönüm noktası’sın.” son cümleyi söylerken gülmüştü. Ama benim takıldığım şey başkaydı.
“Yani sadece Karen yerine üç ayrı kelimeyi bir araya getirmişler. Hiç üşenmediniz mi ya? İnsanın ağzı ağrır.” kendi kendime söylenirken, Akel gür bir kahkaha patlattı. Komik değildi, haklı olarak ismimi savunmuştum.
“Uyarırım ben onları. Merak etme, Oduncuğum.” O bana ne anlatıyor, be nereye takılıyorum. Yok, abi. Ben gerçekten iflah olmam.
“Kaç tane arkadaşın var, yani yakın arkadaşın.”
“Üç; Ümit, Kaan ve…” diğerini söylemekte tereddüt etti. Gizem kasması daha da meraklandırmıştı.
“Diğerini kız diye mi söylemiyorsun? Ben böyle şeyleri sorun etmem. Benim de en yakın arkadaşım bir erkek sonuçta.” Ona Alp’i kabul ettirip, kız arkadaşlarına karışamazdım.
Dizimden kalkıp doğruldu. “Yok, ondan değil. Sadece… yani diğeri de Serra.” Hadi ama! Eski sevgilinle arkadaş olamazsın ki. Hadi oldun ama en yakın ne! Bu durum hiç hoşuma gitmemişti.
Duygularım mimiklerime yansımıştı. Yaklaşıp elimi tuttu. “Konuşmuştuk bunu. İkimizde başta duygularımızı yanlış anlayıp bir şeye başlamıştık. Sonra yanlış karar verdiğimizi anlayıp, arkadaş kalmaya karar vermiştik. Saçma bir şey için dostluğumuza zarar vermek istememiştik. Birbirimize karşı duygularımızın, arkadaştan öte olmadığının garantisini veriyorum.” açıkladı kendince. Serra’yla Alp sevgili olursa Akel’le nasıl bir araya geleceğimizi düşünürken, meğersem hep Akel’in yanındaymış.
“Anladım.” Yeterli değildi ama daha fazla konuşup, bugünü mahvetmeyecektim.
“Hem buraya arkadaş konuşmaya mı geldik? Açım ben! Dünden beri doğru dürüst hiçbir şey yemedim.” konuyu değiştirmeye çalıştı. Ben de ona eşlik ederek, keklerden birini tabağına alıp önüne koydum.
“Her şeyin beyaz olması lalelerle uyumlu olsun diye mi yoksa başka bir anlamı var mı? Ya da lale buketinin?”
“Seni, masumluğunu temsil ediyor. Beyaz laleler de sensin, kırmızı da ben. Yedi çiçek sana aşığım demek ve bunu altı beyaza haykıran bir kırmızı. Dünya nasıl altı güne yarandıysa sen de benim dünyam olduğun için altı tane beyaz var.”
“Sen romantikliğin kitabını yaz. Valla en çok satanlarda zirvede olursun. Kısa yoldan köşeyi dönersin.” ne diyeceğimi bilemediğim için saçmalamıştım. Romantiklik konusunda ondan özel ders almalıydım.
“Senin aşkına sahip olduğum gün, ben zaten köşeyi döndüm.” Artık alıştığı için yadırgamadan, rahatlıkla olayı kendisine çevirebiliyordu.
Şu birkaç ayda acısıyla, tatlısıyla ne çok şey yaşamıştık. Başlarda yanımda olmasına tahammül bile edemiyordum. Sürekli bir yerlerden çıkıp beni sinir ediyordu. Ama artık tek bir şey istiyordum. Beni, bu kadar kendisine alıştırmışken hep hayatımda olmasını diliyordum. Eğer gerçekten değişmemiş ve günün birinde giderse bir daha eski Karen olamazdım, duygularımı da kendiyle birlikte götürürdü.
🌷
Büyük günlerden en küçüğü gelmişti. Tamam, cümle çok saçma olabilir. Birazdan Burak Abi ve annemler tanışacaktı. Ablam stres topuna dönmüş, her şeyde mükemmellik isteyip bana patlıyordu. Ama fedakâr anam, beni savunup Milay gazabından kurtarıyordu. Ama öncesinde de tam beş çeşit yemek yaparak canıma okumuştu. El insaf be kadın! Ordu mu doyuracaksın?
Biraz fazla dalga geçmiş olmalıydım ki düşünceli ablam, benim de kıvranmam için Akel’i yemeğe dâhil etmişti. Neymiş, efendim? Onlar beni de davet etti, altta kalamazmışız. Akel’in rahat durmayacağını biliyor tabii. Neyse ki kurtarıcım da burada olacaktı. Olası bir tehlikede tereyağından kıl çeker gibi konuyu hiç açılmamışçasına değiştirip unuttururdu.
Ve kapı çaldı. Yemek programlarındaki dış ses gibi “Sizce ilk misafirimiz kim, Milay Hanım?” sorup kahkaha attım. Ablamın sert bakışları beni buldu. Şu an ki durumumuza en uygun atasözü koyun can derdinde, kasap et, olurdu. Azıcık ablama koyun demiştim. Ama ne demişler? Teşbihte hata olmaz.
Pencereden bahçeye baktım. İşte beklediğim kişi… Ablam kapıyı açıp Alp’i içeri aldı. Beni es geçip mutfağa, annemin yanına gitti. “Saba Sultan! Nasılsınız, efendim? Afiyettesiniz inşallah.”
Annem, Alp’in sesini duyunca döndü. “Alp! Oğlum, hoş geldin. Sizleri gördük iyi olduk, serseri beyefendi. Sizler nasılsınız?” neşeyle karşılık verdi. Küçüklükten beri ona böyle seslenirdi. Her ne kadar serseri olsa da anneme tam bir İstanbul beyefendisi gibi davrandığından, böyle bir orta yol bulmuştu.
“Sağlığınıza duacıyız, efendim.” annemin yaşlanmayla ilgi takıntısını olduğundan alsa teyze demezdi. Biz bizeyken Saba Sultan, daha resmi olması yerlerde abla derdi.
Daha Alp’i yıllık sorguya çekememişti ki yine kapı çaldı. Bu sefer kesin onlardı. Babamdan tık yoktu. Arka bahçede oturmuş, bilgisayarında bir şeyler yapıyordu. Şimdi içi içini yiyordu. Ablamla arka bahçede bir saate yakın konuşmuş ve konuşma bittiğinde ikisinin de gözlerinin dolmuştu. Sorun çıkacak biri değildi ama kızının yuvadan uçup gitmesi canı sıkıyordu. Yıllardır zaten ayrı kalıyorduk, alışmaları gerekirdi. Ama babam hep kızlarımı kimseye veremem, özlerim ben, derdi.
🌷
Yemek sorunsuz ilerliyordu. Normalde ciddiliğe gelemeyen iki kardeş, şaşırtıcı derecede ciddi ama bir o kadar da samimi tavır sergiliyordu. Burak Abi’yi pek bilmem ama Akel’in heyecanı her hareketinden belli oluyordu. Genelde yemek yerken pek su tercih etmezken, şimdi heyecandan kaç bardak içti bilmiyorum. Konuşurken de sesi bazen titriyordu. Ben nasıl onların evindeyken heyecandan kıvranıyorsam şimdi de o aynısını yaşıyordu. Tek fark, onu köşeye sıkıştıran bir Akel yoktu.
“Ee evladım, senin dersler nasıl? Sende de bizimki gibi şiddetli geçimsizlik mi?” güya Akel’e soruyordu ama alttan alttan bana da laf sokmayı ihmal etmemişti babacığım. Hem anne babaların her seferinde okul sorma çabası niye? Konu mu kalmadı, arkadaş?
“İyi, efendim. Hem Karen’in de notları sandığınız kadar kötü değil. Geçen sınavda en yüksek notu almıştı.” beni savunarak topu kucağıma bıraktı. Ama o sınavın hiçbir ürünü bana ait değildi, tamamen kopyadan uyarlanmıştı. Yusuf Arsal için de bunu tahmin etmek hiç de zor değildi.
“Eminim öyledir.” dedi dudak kenarını kıvırarak “Benim kızım canı isterse çalışır, canı isterse kopya çeker. Değil mi, güzel kızım?” kendisinin de okulla pek arası yoktu. Sırf dedemler istediği için üniversite bitiren babam, hep benden yana olmuştu.
“Bilirsin, babacığım. Hep söylemişimdir; okulu bir diyet gibi düşün, ben de baharatlarla diyeti renklendiriyorum.” omuz silkip güldüm.
“Babacığım, Akel Amerika’da bir okula kabul aldı bile. Çok iyi basketbol oynuyor.” Akel’i överek araya girdi ablam.
“Öyle mi? Aferin, oğlum! Gidersin herhalde” sordu babam. Tabii adam, Akel’in önündeki tek engelin kızı olduğunu ne bilsin.
“Hayır, efendim. Burayı… özellikle de hayatımdaki insanları bırakıp gidemem.” kaçamak bakışlarını bana yollamayı ihmal etmemişti.
“Bence gitmelisin. Böyle şans insanın karşısına sık sık çıkmaz.” git desem de asla istemiyordum.
“Ben hayatımın en büyük şansını çoktan kullandım.” şu dilini tut be adam. Ablamla Burak Abi’nin bakışları üzerimizde gezinirken, dikkatleri üzerine çekip beni kurtaran canım eniştem oldu.
“Akel, ailesine ve arkadaşlarına çok bağlıdır. Kolay kolay bırakıp gidemiyor.” Başvuru yapanın kendisi olduğunu bilmesek yiyecektik.
“Çevrene bağlı olman güzel ama hiçbir şeyi hayallerinin önüne koyma.” Zamanında kendisi de boksör olmak istemişti. Yüzünü yara bere içinde görmeye dayanamam ben. Eğer lafımı dinlemezsen sütümü helal etmem, diye babaannemin duygusal şantajı üzerine hayallerindeki meslek, hobi olarak kalmıştı. Şimdi Antalya’da maarif müfettişiydi. Ne büyük ironiydi, değil mi? Müfettişin kızı okul kurallarına zıt gidiyordu.
“Ailen ne iş yapıyor, evladım?” annem, babamın yüzünde eski defterlerin gölgesini görüp konuyu değiştirdi. Deminden beri Ateş kardeşlerinin kendisini sorguya çektiğinden daha aileye şimdi sıra gelmişti.
“Babam özel bir şirkette iç mimar, annem de eğitim müfettişti, efendim.” Burak Abi’nin de heyecanında gram azalma yoktu. Hâlâ konuşurken sesi çatallanıyordu.
“Ne güzel.” Bu masadaki herkes normalde bülbül gibi şakırdı ama şu an kimse konuşmaya konu bulamıyordu. Ama unuttuğumuz bir kişi vardı. Ortamla alakasız da olsa hep konuşacak bir şeyleri olurdu.
“Yusuf Amca, madem daha buradasınız balığa gidelim mi? Hem bizim yeni damadın hünerlerini de görmüş oluruz.” Babam ne zaman gelse Alp, ben ve babam balığa giderdik. Sabah erkenden yola çıkar, öğlene kadar bir sürü balıkla dönerdik. Genelde benim katkım olmaz hatta tuttukları balıkları küçük diye geri suya attırırdım. Babam da hep şöyle derdi: Birinin sabrını ve vicdanını ölçmek istiyorsan balığa çıkar. Alp testi geçmişti. Şimdi de sınav sırası onlarındı ve kesinlikle Akel de orada olmalıydı.
“Gençlere sormak gerek.”
“Siz nasıl uygun görürseniz, efendim.” Burak Abi’den de onay gelmişti.
Fazla göze batmamak için Alp’e bakıp, çaktırmadan kaşlarımla Akel’i gösterdim. Benim yerime o davet edecekti. “Akel, sen de geliyorsun, değil mi?” yanında oturan Akel’e sordu.
“İzin verirseniz gelmek isterim.” babamın onayını almak için baktığında ondan önce atıldım.
“Yarın 23 Nisan. Hepimiz tatildeyiz. Yarın gidelim.” Kanbersiz yani bensiz gidemeyeceklerinin mesajını da vermiş bulundum.
Ablam da benden gaza gelerek “Tamam o zaman, yarın gidiyoruz.” dediğinde bakışlar ona döndü. Şimdiye kadar asla bizimle gelmeyen kadın, sevgilisi gelince birden balıkçı amca moduna girdi.
“Anne, sen de gelsene.” asla kabul etmeyeceğini biliyordum ama bir şansımı deneyeyim demiştim.
“Bu katliama katılamam kızım.” vegan birine yapılacak en yersiz teklifti.
“O zaman… herkese uygunsa yarın sekiz gibi Şile’ye gidiyoruz?” fikri ortaya attığı gibi planı yaptı Alp. Mükemmel bir gün bizi bekliyordu. İnşallah Akel, göze batacağımız davranışlarda bulunmazdı.
Yorumlarınızı merakla bekliyorum 💚
