28. bölüm · Karma: Tamamlanamayan kader
Kan Bağı Değil, Yara Bağı
Bir an nefesim kesildi. Sanki göğsümün ortasına görünmez bir ağırlık çökmüştü; hava içeri giriyor ama bana ulaşmıyordu. Ne demişti o az önce? Kelimeler kulaklarımda yankılanıyor, ama anlamları birbirine karışıyordu. Yanlış duymuştum, değil mi? Babam dememişti.
“Baban mı?” saçmalama, ne babası demesini bekledim. Selim Amca olamazdı, imkânsızdı.
“Yusuf Amca’yla o gün hakkında konuşuyorlardı. Bahçede oturmuştu, alkollüydü. Kimsenin onu duymadığını sanarak geçmişe ait her şeyi telefonda anlattı.” anlatması onun için de kolay değildi. Her cümle taş gibi içimize oturuyordu.
“Konu Alp’in de aile meselesi gibi. Benim duymamı istemeyebilir. Bahçede bekliyorum. Aklındaki soruları sor ama kendini yıpratma. Dışarıda seni bekleyeceğim, istediğin zaman çağır.” Akel kulağıma fısıldadı. Yanağımdan öpüp konuşmama fırsat vermeden gitti.
“Bilirsin bizimkiler kavga etmeden duramazlar. Daha bana hamileyken boşanmışlar ama ikisinin de haberleri yokmuş. Babam kendini içkiye vermiş. Sonra biri girmiş hayatına, birkaç ay birlikte olmuşlar. Annemi unutmak istemiş. Beni öğrendiğinde annem gizlemiş. Ama anneannem babama gizlice haber yollamış. Bebek için yeniden deneme karar vermişler… Neyse işte, ben doğunca yeniden nikâh kıymışlar. Beş altı ay falan geçmiş üstünden. O kadının arkadaşı aramış.” sesi boğuk çıkıyordu. Hiçbirini bilmiyordum. Selim Amca ve Şeyma Abla birbirlerine çok âşıklardı. Mantıklı düşünemeyen beynim için tüm bunları bağdaştırmak imkânsızdı. Bölmeden bitirmesini bekledim.
“O kadın, babamla birlikteyken hamile kalmış. Kendi büyütürmüş sanmış ama olmamış. Ailesinden habersiz doğum yapmış.” ellerini tersiyle gözünden akan sildi. Susmasını istesem de artık geçti.
“Annemle arası daha yeni düzeldiği için hiçbir şey diyememiş. Ama kızından da ayrı kalmak istememiş. Yusuf Amca’ya gitmiş, böyleyken böyle demiş. O zaman da Saba Abla doğuma haftalar kala bir düşük yapmış. Konuşmuşlar, kimsenin haberi olmadan kapılarının önüne koymuşlar bebeği. Böylelikle babamın hep gözünün önünde olacakmış kızı. Sonrasını biliyorsun zaten.”
Bahsettiği kişi bendim ama başkasıymış gibi anlatıyordu. İkimiz için de zordu. Aklım almıyordu, bir anne nasıl yapamam deyip, vicdansızca davranarak kızını bırakabiliyordu. Yazık değil miydi çocuğa?
“Yalan söylüyor dedin.” yalan olmasını gerçekten istedim. Evet, Alp’le zaten kardeş gibiydik. Olmayan abimdi o. Ama gerçek olmasını istemiyordum. Selim Amca’yı çok seviyordum, beni bırakan adam, babam olması istemiyordum. Şimdiye kadarki eksik bildiklerim yeterdi bana, asla fazlasını öğrenmek için can atmamıştım. Şimdi çok ağırdı.
“Dediğim gibi inanmadım. Babamın küçük bir kıza, sana bu kötülüğü yaptığını kabullenemedim. Eğer ben olmasaydım belki annenle evlenirdi. Onlar kadar ben de suçluydum.” şimdi de öfkesi kendineydi.
“Senin hiçbir suçun yok ki. Her şeye rağmen benim bu hayattaki en büyük şansımsın. Seni hiçbir aileye değişmem. Hele ki beni başkasının insafına bırakanlara asla!” yumruk yaptığı elini avucumun içine aldım. Suçlanacak kişiler elbet vardı ama o, asla bu listede değildi.
“Sonra araştırdım her şeyi. Dedemi biliyorsun, şimdi konuştuğunu birkaç saat sonra unutur ama eskiyi çok iyi hatırlar. O zaman engel olmak istemiş ama yapamamış. Her şeyi anlattı bana. Ama yine de emin olamıyordum. Senin saçın ve babamın taradığından aldığım örnekle test yaptırdım. Sonuç negatifti.”
Neyin içine düşmüştüm böyle. Anne, istemeyip babaya bırakıyor. O da ailesini kaybetmemek için çocuğunu yeni kaybeden arkadaşına veriyor. Ama aslında kendi kızı olmuyor. Kimin günahının bedelini yaşıyordum ya ben.
Ellerimi saçlarıma geçirip “Alp, ben artık ne düşüneceğimi, kime karşı ne hissedeceğimi şaşırdım. Delireceğim artık!” dedim. Bağırmak istedim ama yapamadım. Saatlerce bağırmışım gibi boğazım sızlıyordu. Bu yaşıma kadar da hep içimde bağırdım, dilime getiremedim.
Kolunu omzuma atıp sarıldı. “Biliyorum, güzelim. Ben, hep yanındayım. Eğer istersen asıl anne babanı buluruz. İçindeki fırtınayı dindirmez ama hesap sormak belki az da olsa rahatlatır…
“Ben zaten öğrendiğim andan beri ne yapacağımı bilmiyorum. Seni bıraktığı için babamdan nefret ediyorum, ardından test negatif çıkıyor. Ne yapacağımı, kime derdimi anlatacağımı bilemedim. Sana da gelemezdim. Ne diyecektim ki? Babamın baban olduğunu öğrendim ama aslında bir yanlışlık olmuş mu söyleyecektim. Ben dağılmışken seni de peşimden sürükleyemezdim be güzelim.”
“Kimseyle yüzleşmeye ne halim ne de niyetim var. Sadece o maili atanı bul bana. O maili atmaya, benimle dalga geçmeye cüreti varsa karşılıksız bırakmak olmaz. Madem o, birinin duygularını kırmakta becerikli, biz de kemik kırmaktaki becerilerimizle tanıştıralım.” şiddete elbette karşıydım. Ama bana nasıl yaklaşılırsa öyle cevap verirdim ben. Vicdanın v’sini bilmeyen birine, merhamet göstermek adetim değildi.
“Kim gözünden bir damla yaş akmasına neden olduysa bedelini kendim ödetirim. Ama şu an güçlü olman gerek. O şerefsize istediğini veremezsin.” bunu ben de istiyordum ama olmuyordum.
“Kimse bilmiyorken daha kolaydı. İnsanlar çok acımasız, birinin yumuşak karnını bulunca, ona karşı kullanmaktan asla çekinmiyorlar.” gözlerimi sertçe ovuşturup yaş gelmesini engelledim.
“Çocukken ağlamanı nasıl durdurmuştum, hatırlıyor musun?”
“Dalgayla mı?” Ağladığımı görünce dalgasını vermişti. Onu, benden bile çok seviyordu hâlbuki.
Dilini damağına bastırdı. “Ağladığında çok çirkin olduğunu söyleyerek.” Hep yaptığı gibi beni yine güldürmek istiyordu. Ne zaman yanına moralsiz gitsem dönüşte yüzümde tebessümle geri dönerdim. Fazladan bir şey yapmazdı, sadece beni anladığını ve yanımda olduğunu hissettirirdi. Şimdi de aynısını yapıyordu. Ona kızamıyordum. Kendimi onun yerine koydum. Ben de asla söyleyemezdi.
“Pisliksin ama iyi ki varsın.” kan bağı olmayan kardeşim.
“Hadi, Akel’in yanına git sen. Ağaç oldu dışarıda. Ona da ayıp oluyor.” elini omzumdan çekip ayağa kalktı. “Ben de bu şerefsiz kimmiş onu bulmaya çalışayım.”
“Tamam… Ne olduğunu soracak. Eğer istemezsen anlatmam.” Onun aile meselesi de vardı işin içinde. Akel’in de anlayışla karşılayacağına eminim.
“Sorun değil. Senin için çırpınıyor, görüyorum.” dedi sakinlikle.
Teşekkür edip sıkıca sarıldım. Saçıma minik bir öpücük kondurdu. Niyeti, bizi birbirimize düşürmekti ama başaramamıştı. Dünya bir araya gelse olmazdı.
Alp gidince ben de bahçeye çıktım. Akel salıncakta oturmuş, yine sigara içiyordu. Son günlerde her şey üst üste gelmişti; hepimizin kaçış yöntemi farklıydı.
Beni fark edince yanıma geldi. Tek kelime etmeden elimden tutup salıncağa oturttu. Bileğimdeki tokayı alıp arkama geçti. Usulca saçlarımı okşayıp, dolaşmış tutamları açtı. Hepsini tepede toplayıp tokayla sabitledi. Yavaş adımlarla yanıma oturup elimi tuttu. “Şimdi daha iyi misin?”
“İyiyim. Bir an duygularımı kontrol edemedim.” acılara duyarsızlaşmış Karen, geç bile kalmıştı.
“Ağlamandan nefret ediyorum ama benim yanımda kendini tutmana.” kendi yaptığı atkuyruğunun ucundan bir tutam alıp parmaklarına doladı. Bunu o kadar çok yapıyordu ki artık alışkanlık haline getirmişti. Yakın durduğumuz her an yapar, parmaklarındaki tutamdan öperdi.
“Ağlama kotam doldu. Artık sadece o pisliği bulmak istiyorum.” bunu, benim kadar onun da istiyordu. Sakinmiş gibi görünse de belirginleşen damarları kendisini ele veriyordu.
“Söz veriyorum, en kısa sürede bulacağım.” hâlâ ne konuştuğumuzu sormuyordu. Bu hali, onu her geçen gün vazgeçilmez kılıyordu.
“Alp’in babası, değilmiş. Her kimse bir şeyler duymuş ama eksik biliyor.” belki de o kadını ya da Alp’in babasını tanıyordu. Ama benimle dertleri neydi? Ne yapmıştım ki ben onlara?
“Ama Alp içeride babası olduğu—” kendini durdurdu. Bu bir soru değildi, sadece bazı şeyleri anlamaya çalışıyordu. “Özür dilerim. Sormadım varsay.” Alp’in onun duymasını istemeyeceğini düşünüyor ve beni de anlatıp anlatmamak arasındaki ikileme sokmaktan çekiniyordu.
“Özür dilemene gerek yok.” yeniden ağlamamak için her şeyi hızlıca anlattım. Bölmeden sona kadar dinlemişti. Duyduklarından sonra dumura uğramış gibiydi. Yerinde duramamış bahçede volta atıyordu. Onun da Alp gibi en baskın yaşadığı duygu öfkeydi.
Bir süre sonra sakinleşip yanıma geldi. “Biraz dışarı çıkalım mı? Hava almak ikimize de iyi gelir.” elini uzattı. Hiçbir şey söylemedi bu konuyla ilgili. Zaten denilecek ne vardı ki? Onun da benim gibi yaşananları hazmetmesi gerekiyordu.
Elinden tutup ayağa kalktım. “Resim atölyesine gidelim mi? Biraz kafamı dağıtmaya ihtiyacım var.”
“Nereye istersen, güzelim.”
Kapıları kilitleyip çıktık. Akel, yine babasının arabasıyla gelmişti. Evden çalıştığı günlerde o kullanıyordu. Sessiz bir yolculuğun ardından gelmiştik. Normalde böyle yerlere kafamıza göre giremezdik. Ama sahibi Burçin Abla, annemin üniversiteden yakın arkadaşıydı. Ne zaman gelsek her türlü imkânı sağlardı.
Boş sınıflardan birine girdik. Arkadaki sandalyeye geçip tuvali kendime çektim. Akel de sandalye ve tuvalini çevirip tam karşıma oturdu. “Biraz işleri zorlaştıralım mı?” sordu dudağının kenarını kıvırıp.
“Ne gibi?” valla ondan her şey bekliyordum. Kabul etmeden önce sormakta fayda vardı.
“Şimdiye kadar hiç çizmediğin türde çizeceksin. Mesela portre.” bir nevi meydan okumaydı bu.
“Tamam. Ama sen de anime çizeceksin.” kendisi de kurallara uymak zorundaydı. Zihnimi meşgul edecek bir şeylerle uğraşmak iyi gelecekti. Porteyi hiç denmediğim için dikkatimi ona verip, birkaç saat de olsa unuturdum belki. En iyi yaptığım şeydi bu. Umurunda değilmiş gibi oyun oyna. Belki kendini fazla kaptırırsın da gerçekten umursamazsın.
Renklerin arasında elim yine siyah kurşun kaleme gitti. Model aramaya gerek yoktu; en iyisi karşımdaydı. Ama ona belli etmeyecektim.
Sosyal medya hesabına girip son paylaştığı fotoğrafı açtım. Lalelerin arasında benim çektiğim o kare… Beyaz gömlek ona çok yakışıyordu. Güneşten kısılmış gözleriyle, her bakışta hayran olduğum o gülüşünü sergiliyordu. Telefonu, çizim tahtasının alt kısmına sabitleyip çizmeye başladım.
Ara sıra Akel’i de kontrol ediyordum. Çizip çizip siliyordu. Sprey boyayla duvarları boyarken daha kolay yapıyordu. Ama bu çok iyi gelmişti. Unutmuyordum belki lakin nasıl savaşacağımı biliyordum. Evet, başta dağılmıştım ama artık hazırlıklıydım. Çok sevdiğim birinin, babam olduğunu, sonra aslında olmadığını öğreniyordum. Kaldı ki kendisi de gerçeği bilmediğini. O kadınsa daha bir haftalıkken bırakmış… Niye çocuğunu gerçek babasına değil de daha ailesiyle yeni barışmış bir adama vermiş ki? Amacı neydi?
Peki şimdi Selim Amca’ya nasıl davranacaktım? Kızı olduğumu sanıyordu. O yüzden Alp’le arkadaş olmamızı en çok o istiyordu. Bana karşı hep nazik ve korumacı olmasını söylerdi. Kardeş olduğumuzu düşünüyordu. Ama bilmediği şey, biz kan bağı olmasa da, aynı ana-babadan doğmasak da zaten kardeştik.
Annem, benden önce bebeğini kaybetmişti. O yüzden belki de eskiden konuşmayı hiç sevmiyordu. Canını acıtacak hatıraları vardı. Beni, kendi çocuğunun yerine koymuştu.
Düşüncelere dalmışken elim durmamıştı. Gözlerim tuval yerine telefondaydı. Bakmadığım için kesin berbat çizmiştim. Silgiyi aldım. Daha dokunmadan, ilginç bir manzarayla karşılaştım. Beklediğimden güzel olmuştu. Dudağının sol tarafı yavaşça kıvrılmıştı. Detayları daha tam veremesem de totalde benziyordu.
İki buçuk saattir buradaydık. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım bile. Akel de dikkatle çizim yapıyordu. Artık bitirmiş olmalıydı ki renklendirmeye geçmişti; gâh sarıyı gâh da kırmızıyı alıp bırakıyordu.
Detayları çizmek için çaktırmadan ezbere bildiğim suratını inceliyordum. Mesela boynunu sağ kısmında güçle görünen minik bir ben vardı. Sonra dolgun dudakları kontürle çizilmiş gibi sanki fazla düzgündü. Gözleri… artık gözlük kullanmıyordu mesela. Güldüğünde kısılıyordu. Grileri kayıplara karışıyordu. Ya da çenesi… Çoğu kişinin para verip yaptırdığı dolgudan daha güzeldi. Yüzüne yakışacak şekilde belirgindi. Hepsini tek tek çizmek istiyordum. Ama maalesef Burçin Abla, saat dokuz gibi atölyeyi kapatıyordu. Bizimde bir buçuk saat gibi bir süremiz vardı.
“Biraz dinlenelim. Oturmaktan belim ağrıdı.” ayağa kalkıp, sağa sola dönerek sırtını hareket ettirdi. Valla benim de sırtım tutulmuştu, dinlenmek hiç fena olmazdı.
Ayağa kalkıp camın yanına gittim. Dışarıda bir tane bile ağaç yoktu. Büyük büyük binaların arasına sıkışmıştık sanki.
“Nasılsın şimdi?” arkadan sarıldı.
“İyiyim.” bu soruya aksini cevap veren oluyor muydu? Problem belki de cevapta değildi. Bu kadar güzel ve özel soruyu konuşma başlatmak için giriş cümlesi olarak kullanmak yanlıştı. Nasıl olduğunu merak etmiyorsun, sadece asıl amacına ulaşmak için bir köprü olarak kullanıyorsun. Evet, o şimdi gerçekten merak ettiği için soruyordu ama aksini söyleyecek gücüm yoktu.
“Yalan söylediği ses tonun ele veriyor. Ama yüzüne bakıp anlamayı tercih ederim.”
Arkama dönüp, gözlerinin içine bakarak gülümsedim. “Hiçbir olay için birkaç saatten fazla üzülmem ben. Hele bir de onlar için… Asla!” tamamı değil belki ama bir kısmında doğruluk payı vardı. Üzüntü yerini öfkeye bırakmıştı. Onlara olan öfken dinmemişti, nefretim hâlâ tazeydi.
“O zaman sana daha fazla yalan söyletmeden konuyu değiştiriyorum.” saçlarımdan bir tutam alıp, koklayarak öptü. “Kimi çizdin?”
“Bitince görürsün.” Arkalara attığım bir gerçek yeniden zihnimi meşgul etti. O da yalan söylüyordu. Acaba mesajı sorsam anlatır mıydı? Neler olduğunu ondan duymak istiyordum. Gerçi anlatacağı varsa da bugün anlatmazdı. Onca şeyden sonra yapmazdı.
“Bitinceye kadar sabredemem.” omuz silkince “Minik bir ipucu?” meraklı bakışları gözlerimdeydi.
“Bir saate burası kapanacak. Hadi, bitirelim.” resmime döndüm.
Gülümseyerek yerine geçip “On beş dakikaya biter benimki.” gururla söyledi.
“Bende de yarım saate.” kalemi elime alıp devam ettim. Güldüğünde gözlerinin kenarında oluşan kırışları çiziyordum. Anime karakterine alıştığım için elim sürekli kabarık saçlar, keskin gözler için harekete geçiyordu. Sonra silerek düzeltiyordum. Gözlerden sonra dudaklarına geçtim. Çaktırmadan karşımda oturan adamın dudaklarını inceleyip detayları çizmeye çalışıyordum. Birkaç defa silip çizdikten sonra az da olsa benzemişti. Anime, portreden daha kolaydı. Yanlış çizsem bile başka bir detayla düzeltebiliyordum. Kimseye benzetmek zorunluluğu yoktu, kafamda nasıl canlandırdıysan öyle de çiziyordum.
Akel’e bitirmiş, beni izliyordu. Bu da ona bakarak çizmemi zorlaştırmıştı. Saçlarını da hallettikten sonra kalemi yerine bıraktım. Profesyonel bir çizim değildi belki ama benzemişti.
“Bitti!” heyecanla kalktım. Ne tepki vereceğini çok merak ediyordum. Acaba beğenecek miydi?
“Bakmama izin var mı?” ağaya kalkıp yavaş adımlarla yanıma geldi.
“Beklentiyi fazla büyütmezsek sevinirim. İlk deneyim yani.” uyardım önceden.
“Senin çizdiğin çöp adam bile benim için dünyanın en güzel sanat eseridir.” Tuvalin karşısına geçti. Kendisi beklemiyordu. Kaşları kaldırıp baktı. “Beni mi çizdin?” başımı salladığımda tekrardan tuvale döndü. Bakışlarındaki beğeni hoşuma gitmişti. “Bir insan her şeyde de mükemmel olamaz, abi! El insaf…”
“Beğendin mi?”
“Hem de nasıl! Efsane olmuş. Normalde portre için üç saat az. Bir resmin üstünde on saat uğraştığımı bilirim. Ama bu kadar kısa sürede mükemmel çizmişsin. Özellikle detaylar çok iyi, gözü yormuyor ama ben buradayım diyor.” bu konuda bilgi sahibi olan oydu. Abartılı yorumların illaki gerçeklik payı da vardır.
“Teşekkürler, beğenmene sevindim.” gülümseyip tuvaline doğru adımladım. “Şimdi sıra bende!”
Karşısında durup iyice inceledim. Yeşil gözlü, uzun ve düz kahverengi saçlı, yüzünde büyük bir gülümsemesi olan kız çizmişti, beni çizmişti. Anime halimi sevmiştim. “Her detayı mükemmel! Anime olsa da portre gibi ayrıntıya girmişsin ve daha da göz alıcı olmuş. Yapıyorsun bu sporu, Akel Ateş!” Eğer bir gün gerçekten anime yapacak olursak karakterleri çizdikten sonra Akel’in bir şeyler eklemesini isterdim. Karakteristik çizgileri vardı.
“Sizin kadar olmasa da biz de hobi olarak naçizane yapıyoruz bir şeyler.” kalem ve boyaları toparlayarak sordu. “Biraz daha kafa dağıtalım mı?”
“Ne gibi mesela?” Gel şuradaki kafeye gidelim de diyebilirdi, Amerika’ya gidelim de.
“Valla ben canım sıkıldığında rakı balık yaparım. Ama şimdi gel gidelim de—” daha cümlesini bitirmeden dirseği karnına geçirdim.
“Tamam ya! Şaka yaptım, dellenme hemen.” kolunu omzuma attı. “Beraber antrenman yapacağız.”
“Ne antrenmanı?” geçen gün dövüşmeyi kastetmiştim. Ama kabul edeceğini düşünmemiştim. Kıyamaz ki o vurmaya. Yalandan vurur gibi yapıp beni sinirlendirirdi.
“Dövüş, bebeğim. Hünerlerini bir de kendi üstümde görmek isterim.” baştan aşağı süzdü beni.
“Yalnız acımam bak, haberin olsun.” iyi olduğum konularda ukala olabiliyordum. Ama onun da yeteneklerine şahit olmuştum.
“Aynı şey benim için de geçerli, sevgilim. Ama böyle kuru kuruya olmaz, bize bir iddia lazım. Antrenman çok müsabaka gibi olacak bizimki.” her şeyi başlatan bir iddia değil miydi zaten? Sürekli yanımda olmak ve Ali’yle çalışmayayım diye provayı istememiş miydi?
“Ama kurallara harfiyen uyulacak. Tamam mı?” o soruyu sormak için onu kesinlikle yenmeliydim.
“O zaman benim hep gittiğim bir yer var, ringi de iyi. Atmosfer de uyumuyla eşlik etsin bize.”
Onaylayınca her şeyi geldiğimiz gibi bırakıp çıktık. Akel, trafiğe girmeyelim diye sağ olsun İstanbul’un hiç görmediğim tenha sokaklarından gitti. Valla gerekirse iki saat geç giderim ama yine de buralara girmem. Tek parça halinde çıkmak mucizeydi.
İki katlı bir binaydı. Alt kat spor salonu, üst katıysa birkaç boks ringinden oluşan büyük bir yerdi. Üçüncü ringde iki kişi çalışıyordu. Islık çalıp dikkatleri üzerine çekti. Çocuklar bize baktığında, kafasıyla gidin işareti yaptı. Başka bir şeye gerek kalmadan, lapayı tutan çocuk “Hadi.” deyip yanındakini çekiştirdi.
“Ne istedin çocuklardan? Antrenman yapıyordular.” sordum. Yani kaç tane ring vardı.
“Seni izlemelerine izin vereceğimi düşünemezsin. Üstelik Sedat hödüğünün salonda asılmadığı kız kalmamışken.” yine kıskançlığı tutmuştu.
“Asılmaya çok meraklıysa tanışırdık biz de. Yumruklarımla çok iyi anlaşırlar bence.” sinsi gülüşümle koluna girip ringe adımladım.
“Güçlü duruşunun hastasıyım, kadın… Biri bana sevgilinle ringe çıkacaksın, dese valla dalga geçerdim. Ama bak, şimdi ağzımı burnumu kırmak için can atan bir sevgilim var.” Aldığı eldivenden bir çiftini de bana verdi.
Güçlü duruş… İçimde tüm hayatımı sorgulayan fırtınalar koparken, acısını dışarıya belli etmeden, umurumda değilmiş gibi davranmak mıydı güçlü olmak? Ben güçlü değildim sadece çok iyi rol yapıyordum. Gülmek içimden gelmese bile güler, canım yansa da umurumda değilmiş gibi yapardım.
“Merak etme, çok hırpalamam seni. En az hasarla bitirmene izin vereceğim.” ukalalık geçici olmalıydı. Akel’den bana da geçmişti.
“Hadi bakalım!” yumruğunu uzattı.
Tokuşturup “Bak uyarıyorum! Gerçekten hamle yapacağım. Senden de aynısını bekliyorum. Alp, sağ olsun acıma hissini devredip çalıştırdığı için canım yanmaz.” dedim. Asla yalandan yapmazdı. Eğer gerçekten iyi olmak istiyorsan gerçek acıları bil. Bil ki nasıl tepki vereceğini belirle, derdi. Haklıydı da. Diyelim ki gece gündüz çalıştım. Ama ilk darbede ne tepki vereceğimi bilmez, tabiri caizse öküzün trene baktığı gibi bakar ve şimdiye kadar ki tüm çalışmalarım çöpe giderdi. O yüzden bunu biraz da ben istiyordum.
“Bakacağız artık. Ben o hödük gibi kıyamam sana.” Asla uğraşmayı bırakmayacaklardı. Birbirlerinin arkasını topluyor ama bunun farkında bile olmuyorlar. Ali olayı olmasaydı şimdi çok iyi arkadaştılar.
Ali de artık eskisi kadar üzülmüyordu sanki. Belki de alışmıştı. Gerçi en kötüsü de alışmaktı ya… Değiştiremeyeceğini bildiğin şeylere alışırdı insan. Ama onun, gizlenme konusunda yeteneği iyiydi. Yıllarca kimseye belli etmeden duygularını gizlemişti. Ya da ben kör olmayı seçmiştim, beni üzme ihtimali olan her şeyden kaçtığım gibi.
“Ben kıyarım ama.” ilk hamlemi yaptım. Daha yumruğum ulaşamadan, eğilip etkisiz kıldı. Refleksleri gerçekten çok iyiydi. Bir yumruk daha savururken çeneme iki santim kala duran yumruğunu gördüm.
“Gardını almayı unutuyorsun.” o ukala gülüşüyle uyardı. Hamlesini yapmış ama değdirmemişti.
“Aynısı senin için de geçerli, sevgilim.” beni hafife alıp gardını indirmişti. Yumruğumu çenesine geçirdim. Hazırlıksız yakalanmıştı. Birkaç adım sendeledi. Sağ dudağı patlamıştı. Bu yumruktan da kurtulacağını sanmıştım. Acısını kendi dudağımda hissettim.
Eldivenleri çıkarıp hemen ardaki mesafeyi kapattım. “Çok özür dilerim, bir an kendimi fazla kaptırdım.” yüzünü avuçlarımın arasına aldım.
“İyiyim, güzelim. Merak etme.” tebessüm etmeye çalıştı ama patlayan dudağı fazlasıyla canını yaktı.
“Acıyor mu?” korkuyla sordum.
“Geçti. Ama sağlam vuruyorsun. Tabii kimin sevgilisi!” bu durum da bile kendine pay çıkardı.
Gözlerim dolmuş “Özür dilerim gerçekten. Gel, pansuman yapalım.” konuşurken sesim titredi.
“Şşşt tamam! Bir şey yok, doldurma hemen o gözlerini.” eldivenini çıkarıp yanağımdan süzülen yaşı sildi. Niye ağlıyordum bilmiyorum. Her şeyi içime ata ata duygusal çöküş yaşıyordum. Sert vurmamın biraz da nedeni yalan söylemesiydi. Her şeyin acısını ondan çıkarmış ve bu yüzden suçluluk duyuyordum.
Gözyaşlarımı silip çantamdan ıslak mendil ve küçük daire yara bandını aldım. Mendille güzelce temizledim. Her temasta kaşlarını çatılıyordu ama ses etmedi.
Yara bandını açtığımda “Ona gerek yok.” elimden aldı. “Benim ihtiyacım olan başka şey.” dudağının sol tarafıyla gülümsedi. Asla dur durağı yoktu.
“Daha şimdi dudağın patladı be adam!” kafamı sallayıp söylendim.
“İyi işte, mehlem ol yarama.” bakışlarının rotası yine değişti.
“Birini daha yemek istemiyorsan sus, Akel!” iki dakika önce ağlıyorken, şimdi sinirleniyordum. Duygularım alt üst olmuş, ne hissedeceğimi bilmiyordum. Ama en ağır basan duygu öfkeydi…
Bir an Selim Amca’yı düşündüm. Gerçekleri öğrense nasıl hissederdi acaba? Üzülür müydü yoksa sevinir miydi? Belki de onu karısından ayırmaya çalışan bir engeldim.
Ya Şeyma Abla öğrenseydi? Yine sever miydi beni? Çok zor bir şey olmalıydı. Âşık olduğun adam ‘Bak bu da başka kadından olan kızım. Hadi birlikte büyütelim.’ dediğinde ne tepki vereceğini tahmin etmek zor değildi. Ayrıldıkları dönemde olduğunu bilse de kabul etmez, üstüne Alp’i de alıp giderdi. Şeyma Abla’nın kalbi bir kere kırıldıysa o kişiden sonsuza kadar uzaklaşırdı.
“Hadi, gel!” dedim yumruk torbasını göstererek. “Senin üzerinde çalışamayacağım, bari burada sinirimi atayım.” diğer ringe gittim. Bu, dövüşmek yerine antrenman için tasarlanmıştı. Çeşit çeşit lapalar, kum torbaları ve büyük bir sahası vardı.
“Gelelim bakalım.” tam karşıma geçti. “Yumruklarının sağlam olduğunu gördük ama biraz geliştirmek gerek. Kaan’la kavga ederken hareketlerini inceledim. Atağa geçtiğin an savunmada zayıf kalıyorsun. Kendini bir sonraki hamlene kilitliyor ama karşındakinin hareketlerini okumuyorsun. Bunların üstüne çalışalım.” lapalardan bir çift alıp ellerine geçirdi.
Tespitler nokta atışıydı. Kendi hareketlerime odaklanır, rakibimin adımlarını izlemezdim. Eldivenleri giyip karşısında durdum. “Gözlem yeteneğinize hayran kalmamak elde değil, Akel Ateş. Şaşırtıyorsunuz!”
“Hâlâ sizi şaşırtıyorsam ne mutlu bana, Karen Arsal.” ellerini yüzünün hizasına getirdi. “Vur!” Ortalama bir yumruk savurdum. İçimde biriken öfkeyi atmak sandığım kadar kolay değildi. “Hepsinin bu kadar olmadığını bizzat deneyimledim. Hadi, daha fazlasını yapabildiğini ispatla!”
Bu sefer biraz daha sert vurdum. “İyi ama mükemmel değil. Dudağımı patlatan yumruğu istiyorum ben!” Tüm gücümle vurdum. Öyle ki eldivenden bile eklemlerim ağrımıştı. “İşte benim sevgilim! Şimdi bu yumruklarla atağa geçmeni istiyorum ama savunmayı bırakma. Özellikle de saçının sana engel olmasına izin verme. Unutma gerçek hayattaki kimse kurallara uymaz.”
Atkuyruğuydu olsa da hareket ettiğimde omuzlarıma geliyordu. Eldivenleri çıkarıp topuz yaptım. Tekrar giyip art arda yumruklar gönderdim. Nefes nefese olmamın yanı sıra ellerim ağrıyordu. Tüm gücümle vuruyordum. Eli bir hayli geriye gidip hemen eski vaziyetini alsa da gram yorulma belirtisi yoktu.
“Dinlen birkaç saniye sonra ayağa çalışacağız.” öğrencisine komut veren hoca edasıyla konuştu.
“Dinlenmeye gerek yok, durmadan çalışmaya alışkımın ben.” tekme atmak için duruşumu aldım. Sol tekme atacağım içi sol ayağımı öne, sağı da çaprazına koydum. Gardımı alıp harekete geçtim. Direkt sol bacağımla vurmak başarısız olurdu. Sağ ayağımı bir adım öne atıp, solu arkaya değdiğim an vurdum. Bunu babamdan öğrenmiştim. Solak olmadığım için zorlanıyordum küçükken. O zaman bu tekniği göstermişti.
“Asıl şaşırtan taraf senmişsin.” gülüp başını salladı. “Bunları nereden biliyorsun sen? Makas hareketi bu, çoğu kişi bilmez.” hayran dolu bakışlarını görmek gurumu okşadı.
“Hâlâ beni hafife alman ne acı. Sandığından fazlasını biliyorum.” Boks geçmişi olan bir baba ve en az onun kadar konuya hâkim bir arkadaşla büyümüştüm. Şimdiye kadar karıştığımız kavgaların sayını unutmuştuk ama hiçbirinde dayak yememiştik. Onlar gibi sağa sola savurmuyor, teknikle çalışırdık.
“Bu hallerinin hastasıyım, kadın!” mırıldandı sessizce.
“Ama böyle kazanan olmayacak.” elimdekileri çıkarıp yere oturdum. Hiçbir şey umurumda değilmiş gibi davranmak çok zordu. En çok söylemediği gerçekler aklımı karıştırıyordu.
“Bildiğin şeylerle kazanan sensin zaten.” o da yanıma oturdu. “Emrine amadeyim.”
“Benden ne saklıyorsun? Salak yerine konmaktan çok sıkıldım ben! Kaç kere sordum hatırlamıyorum bile. Arkadaşlarının hepsi biliyorken, sevgilin olarak niye benim haberim yok? Son şans, Akel. Ya anlatırsın, konuşup hallederiz ya da kendim öğrenirim, biter.” doğrudan lafa girdim. Günlerdir yeteri kadar oyalanmıyorduk zaten.
“Karen… Güzelim, senden hiçbir şey saklamıyorum. Sadece—”
Yarıda kesip “Ümit’in attığı mesajı gördüm. Tek bir şans! Yalan dolan yok.” gerçekleri istedim. En doğal hakkımdı bu.
“Konu Asena…” bir süre sustu. Kelimelerini toparlamaya çalışıyor gibiydi. “Kaza yapmadan önce bana bir şey söylemişti.”
Telefonum yine çalmaması gereken yerde çalmıştı. Arayanın kim olduğuna bakmadan kapattım. “Devam et.” Ağzını açmamıştı ki yine çaldı. Ekranda Semiha Teyze’nin aradığını gördüm. Kolay kolay aramazdı beni. Sadece Alp ulaşamadığı zaman arardı. Alp de ne olursa olsun, onların telefonlarına dönüş yapardı. Endişelendiğim için “Özür dilerim.” deyip telefonu açtım. Onun zaten canına minnetti.
“Efendim, Semiha Teyze. Yoo, yanımda değil. Ne oldu? Bir şey mi oldu? Ne! Nasıl oldu? Hangi hastanedesiniz? Tamam, Semiha Teyze. Merak etme, Alp’i de bulup geleceğim. Habersiz bırakma beni.” telefonu kapatıp hemen ayağa fırladım.
“Gitmem gerek. Alp’in dedesi rahatsızlanmış, hastaneye kaldırmışlar.” telaştan ne yapacağımı bilemedim. Elim ayağıma dolaştı. Ne yapacaktım? Nerede bulacaktım Alp’i? Aklıma hiçbir yer gelmiyordu. Böyle durumlarda hep birlikte dağıtırdık ama bu sefer farklıydı. Korkudan mantıklı düşünemiyordum.
“Tamam, korkma! Durumu nasıl? Bir şeyler öğrenebildin mi?” o da hemen ayaklanıp, sakinleştirmek için elimi tuttu. Mehmet Amca’yı kendi dedem gibi severdim. Beni Alp’ten ayırmazdı. Anlattıklarını düşününce benim, torunu olduğunu sanıyordu.
“Kalbi tutmuş, doktorlar ilgileniyormuş. Akel, ne olur bir şey olmasın?” bugün hiç durmayan yaşlar yeniden süzülmeye başladı. Daha geçen yıl anjiyo olmuş, doktor çok dikkatli olun demişti.
Sarılıp “Şşşt! Tamam, güzelim. Ağlama! İyi olacak.” diye teselli verdi. “Alp’i bulup gidelim hadi.”
“Babaannesinin telefonu açmıyorsa telefondan ulaşamayız.” İki eli kanda olsa onların telefonunu açardı. Asla cevapsız bırakmazdı.
“Nereye gidebilir? Evden çıkarken ne dedi?”
“Maili atanı bulmaya gidecekti… ama nereye?” O kadınla ilgisi olduğunu düşünüp ve onu araştırabilirdi. Adını biliyor muydu acaba?
“Sanırım nereye gittiğini biliyorum.” yüzü gerilmişti.
“Neresi?”
“Onu bulmak için Ali’nin yardımına ihtiyacı var.” ondan bahsederken bile çenesi seğiriyordu. İyi de Ali’yle ne alakası var? Ona niye gitsin ki? Boş bakışlarıma karşın “Sadece seni değil, etrafındaki herkesi araştırdım. Ali’nin hacker’lik konusunda ciddi bir yeteneği var.” açıkladı.
“Tamam. Yolda Ali’yi arar, sorarım.”
“Gel, hadi.” hızlıca salondan çıktık.
Arabaya biner binmez aradım. Onun yanındaydı, sık gittiğimiz kafedeymişler. Doğrudan hastaneye gitmemizi söylemişti. Alp’le birlikte geleceklerdi. İkisinin aynı ortama gelmesini hiç istemiyordum. Ama Akel’in beni, Ali’nin de Alp’i yalnız bırakmayacağına emindim. Orada bir sıkıntı çıkmasaydı bari.
