24. bölüm · Karma: Tamamlanamayan kader

Ormanın Karanlığında Kaybolan Çığlık

Atik Stayl

Sabah erkenden yola çıkıp bir buçuk saat sonra Şile’ye varmıştık. Büyük uğraşlar sonucu annemi de ikna etmiştim. Geçen yazdan beri dağ evine uğramıyorduk. Yakınlarda kalan Nurgül Teyze, ayda iki kere gelip evi dip köşe temizlerdi. Arayıp sorduğumuzda şansımıza iki gün önce temizlemişti.

“Karen, al şunu kızım.” arabanın tavanındaki oltalardan birini elime tutuşturdu. Genelde hep üç takım olurdu; babamın, benim ve bazen babamın zoruyla bize katılan amcamın. Akellerin oltası olmadığından Alp de babasınınkini getirmişti. İnsan hiç hayatı boyunca bir kere bile balığa gitmez mi, arkadaş?

Abisinin arabasının yaslanmış, telefonuyla uğraşan Akel’in yanına gittim. “Balıkçılık konusundaki hünerlerini görmek için sabırsızlanıyorum, basketçi!” Sabır testinden geçebilecek miydi acaba yoksa benim gibi bırakıp gidecek miydi? Aslında aylardır odunluklarıma sabrettiğini düşünürsek başarılı olabilirdi.

“Babanlar burada olmasaydı başka hünerlerimi de gösterebilirdim.” alçak sesle dedi. “Bugün gereğinden fazla güzel olmuşsun. Gözlerinin yeşili beni tam bir doğasever yaptı. Azıcık seveyim mi?”

“Ya dur! Ne yapıyorsun? Şimdi biri görecek.” hemen bir adım geriye atıp etrafıma bakındım. Herkes kendi halindeydi. Annem eve girmiş, aldıklarımızı yerleştiriyor; babam ve Alp, bagajdan poşetleri indirip katlanabilir sandalyeleri yerleştiriyordu; ablam ve müstakbel enişteciğim, bir ağacın dibinde sohbet ediyordu. Kimsenin dikkati bizde olmaya bilirdi ama bu göremeyecekleri anlamına gelmiyordu.

“Ne var ya? Tüm gün kaçacak mısın benden? Ben ne anladım seninle vakit geçirmekten?” isyan etti. Lan babamın yanında sırnaşıyorsun be adam!

“Akel, beni delirtme! Etrafımızdakilere iyice bir bak istersen.” uyardım sırnaşmaması için.

“Buna da tamam. Ama arada ormana doğru yürüyüşe çıkalım bari. Orada da kimse görmez herhalde. Dünden beri yabancı gibi davranmak canımı sıkıyor.” bir de haklıymış gibi kendini savunması yok mu?

“Sen önce balıkları yakala da onu sonra düşünürüz.” yanından ayrılıp babamlara doğru gittim.

Göl, tahmini yarım saat uzaklıktaydı. Fazla zaman kaybetmeden annem hariç, hepimiz arabalara doluşup yola çıktık. İstanbul trafiğinin aksine, korna seslerinin olmadığı sakin bir yolculuk ilaç gibi gelmişti. Gölün yakınlarında arabayı durdurup, otla takımlarını aldık. Ablam dışında hepimizin elinde olta öylece oturuyorduk. Benim rekorum on beş dakikaydı. Balık gelmezse pes edip bırakıyordum. O kadar süre bekleyemiyordum. Ormana yürüyüşe çıkar, biraz kafa dinlerdim. Daha doğrusu sinirimi doğadan çıkarırdım.

Daha on dakika geçmeden Alp tek atışa iki balık çekti. Yıllardır gide gele becerilerini geliştirmişti.

“Abi, sen nasıl yapıyorsun ya? Ben de niye olmuyor?” küçük bir çocuk gibi mızmızlandım. Her seferinde ilk o yakalıyordu. Benim başım kel mi ya?

“Ee ne demişler, bebeğim? Nazar etme ne olur, çalış senin de olur.” Pislik utanmadan nispet yapıyordu. Bir konuda iyi oldu mu gözümüze gözümüze sokar.

“Hıh!” arkama yaslanıp, yerinde hareket ettirdim çubuğu. “Valla beş dakikası kaldı. Geldi, geldi yoksa ben yine cinnet geçireceğim.” sanki komik bir şey söylemişim gibi herkes gülünce daha da sinirlendim. Biz burada derdimizden bahsedelim, onlar kahkaha atsın.

Bu sefer de hemen yanımda oturan Akel’in oltası kıpırdadı. Hadi ama ilk denemesinde bu kadar hızlı yakalayamazdı! Bir ben mi beceriksizdim?

Çıkardığında ipte üç tane balık sallanıyordu. “Yazıklar olsun! İlk defa eline olta alan adama üç tane balık verip, yıllardır bana tek bir tane bile balık vermeyen göl gibi göl. Sana da yazıklar olsun!”

“Kızım, sen hangi ara böyle kıskanç oldun?” gülerek sordu babam. Kıskançlık değildi bu, efendi. Göle olan serzenişimdi benim. Ellere yağmur olup bana akmamasına karşıydı bu sitemim.

Akel balıkların ikisini benim kovama atıp diğerini geri bıraktı. “Bence bunlar sana gelecekti, yan yana olduğumuz için yolu şaşırdılar.”

Çocukken de mızmızlanınca, babamla Alp tuttukları balıkları benim kovama atardı. Günün sonunda en çok balık benim olurdu. Şimdi de Akel aynısını yapmıştı. Ama ne yazık ki sadece benim dikkatimi çekmemişti. Babamın bakışları bizi bulmuştu. Konuyu dağıtmak için aklıma gelen ilk şeyi sordum.

“Diğerini niye suya geri attın?”

“Bilmem. Fazla küçüktü, yavruydu belki de. Gitsin hayatını yaşasın.” omuz silkip geri yaslandı. İşte babamın vicdan testi de buydu. Onca bekleyişe rağmen tuttuğu balığı, sırf yavru sandığı için bile bırakıyorsa iyi biridir derdi. Ona da dayısı böyle söylermiş. Ya da belki de tuttuğu balıkların yarısının geri suya gönderdiğim için adamda travma yaratmıştım. Balığın cinsi bile küçük olsa yine dediğimi yaptırırdım.

Babam, başını hafif sallayıp dudağının kenarı hafif kıvrılmıştı. Akel onayı Burak Abi’den önce almıştı. Zavallı adam, acaba benim de onunla sevgilimi olduğumu bilse bu kadar kolay ikna olur muydu?

Dün yemekten sonra Burak Abi’de kaç tane kulp bulmuştu. Kendisi de bu konudan muzdarip olduğundan, bizi hiçbir şeyde kısıtlamazdı. Ama vazgeçirmek için de alttan alttan elinden geleni yapardı. Gel gör ki bu sefer, işin boyutunun farklıydı ve ablamın da küçük bir çocuk olmadığının farkındaydı. Ama ben hâlâ liseye giden bir çocuktum. Burak Abi’ye olduğu gibi Akel’e de izin çıkmazdı. Üstelik annem gibi bir faktör varken, kesin sorun çıkarırdı.

Bir süre sonra bir eliyle oltayı tutup, diğeriyle mesaj yazdığını fark ettim. Ardından telefonum titredi. ‘Birazdan sıkılmış gibi yapıp buradan uzaklaşsana. Ben de telefonla konuşma bahanesiyle yanına geleyim.’ teklifi oldukça cazip geldi.

‘Ben gittikten beş dakika sonra kalk.’ Oltayı yere bırakıp “Benden bu kadar valla! Bu balıkların bana garezi var.” sinirle ayağa kalktım.

“Desene orman yolları göründü yine.” Alp olacakları ezbere biliyordu. Hep bunu yapardım. Çocukluğum burada geçtiği için, ormanda kaybolmadan rahatça dolaşıp, göle dönüş yolunu bulabiliyordun.

“Yarım saate falan gelirim.” ormana doğru adımlarken yakalanmamak için Alp’e yazdım. ‘Akel de yanıma gelecek. Ezkaza babam peşimden gelmeyi kalkarsa izin vermeyip sen geliyorsun, şövalyem.’

‘Duramadınız, değil mi birkaç saat? Tamam ama fazla gecikmeyin.’ cevabı gecikmemişti.

Ağaçların arasına çoktan karışmıştım. Görüş alanımda kimse yoktu. Genelde sinirli gezdiğim orman, bu kez kaçamak noktam olmuştu. Çocukluğumun geçtiği yerde onunla beraber olmak çok güzeldi.

On dakika olmuştu ama ortalıkta yoktu. Kayboldu mu acaba, diye düşünüp kıkırdamadan edemedim. Ağaca yaslanıp ismine girdim. Nerede kaldığını yazmıştım ki belimde bir şey hissettim. Refleksle arkamı dönüp dirseğimi geçirdim. Kalbim yerinde çıkacak gibiydi. Gelen tanıdık inleme sesiyle sesli yutkundum. Onu vurmuştum. Benim suçum yoktu ki. Ben mi dedim gel ormanın ortasında arkadan sarıl?

“Doğal ortamında daha bi’ yabani oldun sanki he?” dedi nefesini düzene sokmaya çalışarak.

“Hatalı olan sensin ve beni mi suçluyorsun? Ödüm koptu benim burada!” diye çıkıştım. Ayrıca hiç ses çıkarmadan nasıl geldi o?

“Ben gayet romantik bir şekilde yaklaşmıştım. Saldırıya geçen sensin.” hem suçlu hem güçlü.

“O saldırıdan birini daha istemiyorsan sus bence.”

“Denesene. Ama uyarıyorum, bu sefer hiçbir şey yapamazsın.” meydan okudu.

Gaza gelmemek elde değildi. Biz niye iki medeni insan gibi anlaşamıyorduk ya? Onu haksız çıkarmak için çok da sert olmayan bir yumruk savurdum. Ama elimi havada yakaladı. Sırtımı ağaca yaslayıp elimi havaya kaldırdı. Ben daha çıkamadan diğer elimi de başımın üzerinde sabitledi. Canımı acıtmıyordu ama çıkamıyordum. “Ee ne diyorduk? Bence seni ne kadar çok sevdiğimi söyleyeceğim kısma gelmiştik.”

“Yok, bebeğim. Benim seni öldüreceğim kısımdı. Yanlış hatırlıyorsun.” Kaşlarımı çatıp öldürücü bakışlarımı yolladım.

Yüzünü biraz daha yaklaştırıp “Onu sonra da yapabilirsin. Şu an gözlerini kapatıp bana istediğimi vermelisin.” Diğer eli de açık bıraktığım saçlarımdan bir tutam alıp parmaklarına doladı. Ona sinirlenmem gerekirken çok fena etkileniyordum. Ayarlarımı tamamen bozmuştu.

“Eğer ellerimi bırakmazsan ayaklarım işin içine girer ve tekmeyi yersin, Ateş.” heyecanlandığımda saçmaladığım doğrudur. İtinayla her romantik an mahvedilir.

“İstersen onu da dene. Sadece sana biraz daha yakın durmamı sağlarsın. Bu da benim işime gelir.” sinsi gülüşünü gözler önüne serdi. Yapamayacağımı biliyordu tabii.

“Pislik!” ellerimi çekiştirince parmakları sıkılaştı. Gözlerini kapatıp eğildi.

“Her zaman olduğu gibi karar senin.” bileklerimdeki elini gevşetti ama çekmedi. Biraz bekletmekten zarar gelmezdi. Heyecandan hızlanan nefesi hoşuma gidiyordu. Dudağıma çarpan nefes, bir hayattı. “Seni sonsuza kadar bekleyebilirim ama birileri uzun zamandır olmayımışızı fark edip gelebilir.” Benim aksime mantıklı düşünen taraftı yine oydu.

Gözlerimi kapayıp dudaklarımı onunkilerle birleştirdim. Ellerimi yavaşça indirip, sağ elimle yanağını okşadım. Onun da bir eli saçlarımda oyalanırken diğer eli belimdeydi. Sanki mümkünmüş gibi daha da kendine çekiyordu. Ama artık geri çekilmeliydim, tabii onun büyüsünden çıkabilirsem. Zihnimi okumuş gibi, belimdeki elini gevşedi. Bir iki santim geri çekildi.

“Her şeyimle her şeyine muhtacım, kadın. Ne olursa olsun, benden gitme. Olur mu? Sensiz yaşayamam.” iç çekişi sıkıntılı, sesi yalvarır gibi çıkmıştı. Benden bir şeyler saklıyordu.

“Ake—” yarıda kesip devam etti.

“Soru sormak yok. Sadece seni her şeyden, herkesten, kendimden bile çok sevdiğimi bil yeter. Aklının, aklımın alamayacağı kadar çok seviyorum seni…”

Kesin bir şeyler olmuştu. Her şeyi ustaca saklıyordu. Ama aniden gelen duygusallığı kendisini ele veriyordu. Her zamanki romantik Akel değildi. Kaybetmek korkuyordu. İkimizin de korkusu buydu belki de. Günün birinde birimizin çekip gitmesi…

Elini omzuma atıp yürümeye başladık. “Eskisi gibi rahat buluşamaya biliriz. Annemler artık burada. Bir süre uzak durmamız gerekecek. Yakında aileler de tanışacak. Fazla göze batmamalıyız.”

“Onlar evlenip muradına erecek diye biz niye ayrı düşüyoruz?” suratı düşmüştü. Sonrasında daha da zorlanacağımızı bilmiyordu. Evde yalnız kalmama izin vereceklerini pek sanmıyordum. Annem, akıl almaz senaryolarıyla babamın zihnini doldurur, burada kalırlardı. Babamın rahat tavrına karşın annem fazla evhamlıydı. Ablamlayken bile sık sık arar, kontrol ederdi.

“Sürekli Akel’leyim diyemem. Yalan söylemek zorunda kalacağım ya da Alp’ten yardım isteyeceğim. Onunla dışarıda olmamı yadırgamazlar, alışıklar.” düğünden sonra annemle konuşmayı düşünüyordum. Onlara yalan söylemekten nefret ediyordum. Eskiden yalanlarımız, en fazla aldığımız düşük notlar olurdu. Ama artık kendimiz gibi yalanlarımız da büyümüştü.

“Peki bizi ne zaman öğrenecekler? Artık daha sık bir araya gelecek, illa ki bir yerde patlayacağız.” bu çocuğun sağır sultana duyurma çabası beni benden alıyor. Hiç ağırdan alalım yok.

“Düğün bitsin bakarız. Öncesinde öğrenirlerse rahat bırakmazlar. Şimdilik iyi arkadaş gibi bilsinler. Ama sana burada fazla iş düşüyor. Aileler yanımızdayken İmalar prensi modunu acilen bırakman gerek. Annen geçen gün huylandı bence.” eğer bizimkiler de şüphelenirse işimiz iyice zorlaşacaktı.

“Ona da tamam, güzelim. Sen nasıl istersen… Yarın okuldan sonra birlikte bir şeyler yapalım bari. Bizimkileri sabah konuşurken duydum. Ailelerin tanışması için her an size gelebilirler. Dün abim de ablanla konuşmuş.”

“Bu ne acele ya? Mis gibi gezin işte. Niye evlenip buna engel yaratıyorsunuz?” son cümlede sesimi alçaltıp kendi kendime mırıldandım. Evlilik dediğin şey, iki kişiden ibaret ilişkiye onlarca kişi dâhil etmekti bence. Gereksiz akrabaların müdahalesiydi. Evlenir evlenmez çocuk ne zaman soruları başlıyordu. Sana ne, teyze? Sen mi gece uykusuz kalıp bakacaksın çocuğa? Yoksa sizin bu sığ düşüncenizden uzakta nasıl sağlıklı ortamda büyütürüm, diye mi düşünecekler? Kendilerini bir şey sanıp akıl verirler anca.

“Sen bu konuda niye bu kadar olumsuz düşünüyorsun?” tabii aklımdan geçenlerin alt yazısı yoktu.

“Son günlerde bu konuları çok konuştuk. Ben asla ciddiyete gelemeyen sevgilimi geri istiyorum.”

“Maalesef bugün biraz olgun davranmalıyım. Babanın gözüne yarattığım imajı bozamam.” küçük bir kahkaha attı. Gerçekten de iki gündür gerek düşünceleri, gerek hareketleriyle çok olgundu. Tanıdığım Akel’den daha fazlası, her konuda bilgi sahibiydi. Tek amaçsa babamın gözüne girmekti. Burak Abi, ablamı babamdan ayıran kişi kontenjanında olduğu için Akel’i daha çok sevmiş bile olabilirdi. Annemse ikisini de sevmiş gibi görünüyordu. Onun da ilgi odağı daha çok damadıydı.

🌷

“Karen! Hadi kızım, salatayı masaya götür.” annemin sesiyle mutfağa yöneldim. Fazla oyalanmadan, ikindi gibi toplanıp eve dönmüştük. Şimdi de balıkları mangalda pişiriyorlardı. Bu görevi hep olduğu gibi yine Alp üstlenmişti. Mangalda bir numaraydı.

Babamın da Burak Abi’ye karşı tavrı biraz değişmişti. Dün aralarındaki mesafe komutan—asker resmiyetindeydi. Alışık olmadığım bir soğukluktu. Ama bugün o keskinlik az da olsa yumuşamıştı.

Salatayı ve ekmekleri alıp bahçeye götürdüm. Babam, Akel ve enişteciğim çardakta sohbet ediyor; ablam çatal bıçağı yerleştiriyor; annemse mezeleri hazırlıyordu. Ben de kedi—ciğer ilişkisindeki kedi rolünü üstlenerek Alp’in yanına gittim. Etlerin kokusunu içime çektim. “Oh mis! Gel sana kebapçı açalım, paraya para demezsin valla. Daimi müşterin de ben olurum.” oturması için getirdiği sandalyeye çöreklendim.

“E battık desene. Seni doyuracağım derken diğer müşterilere yetişemem.” Pişmişlerin olduğu tencereden etle dolu çeyrek ekmek çıkarıp uzattı. “Al bakalım. Merak etme fazla sıcak değil, soğuması için ilk pişenlerden hazırladım. Tam istediğin gibi közlenmiş biberli.”

“Süpersin, abi. Mükemmel olduğunu daha önce söylemiş miydim?” kocaman bir ısırık aldım. Kilo almayacağımı bilsem hepsini silip süpürürdüm. Etin keyfini çıkaramadan ikinci ısırıkta gözlerin doldu. “Kaç biber koydun buna sen? Çok acı!” Ağzımda müthiş bir yanma hissettim. Çizgi filmlerdeki gibi kulaklarımdan duman bile çıkabilirdi.

“Her zamanki gibi iki tane koydum. Çok mu acı?” elimden ekmeği alıp içini kontrol etti; küçücük iki biber vardı. Olduğum yerde volta atıp, elimle yüzümü yelpazeledim. Bir yandan da ağzımın acısının alacak bir şeyler aradım. Ama tek gördüğüm çiy et, balık ve de ateş gibi sıcak etlerdi.

Tam o sırada Akel bir bardak ayranla karşımda belirdi. “İç bunu, acısını alır.”

Uzattığı ayranı tek nefeste bitirdim. Hâlâ yanıyordum. “Işınlandın mı be adam? Nereden gördün de ayranı getirdin?” sordum yanarak.

“Alp’in ekmek arası yaptığını ama yemediğini fark ettim. Sana yaptığını anlamıştım. İçine koyduğu biberi görünce, bu kadar acı yiyemeyeceğini tahmin ederek hazırda bekletiyordum. Kuş gözü biberi bunlar, yakar adamı.” açıkladı sakince. Ben sohbet ediyor sanarken o beni izliyordu.

“Gözlem yeteneğiniz kuvvetliymiş, Akel Bey. Peki biberin cinsini ne ara çözdün?” yanma yavaş yavaş geçiyordu. Normalde acı severdim ama bu dehşet-ül-vahşetti.

“Bunu hakaret sayarım. Anne taraftan yarı Adanalıyım ben. Çoğu biberi şeklinden tanırım.” benim minik bir parçasından bile yanıp tutuştuğum biberin, tamamını ağzına attı. Yüzünde hiçbir yanma belirtisi oluşmadı. Acıya karşı duyarsızlaşmayı yanlış anlamıştı arkadaş.

“Lan bu bile yiyemediyse yeme şunu! Mide kanseri olacaksın bak.” beni acı yiyen gibi bildiğinden, benim bile yiyemediğim biberi kim bilir nasıl hayal etmişti. Kendisi asla acı yiyemez, nefret ederdi.

“Bu kadar acı sevdiğini bilmiyordum.” ağzım hem acıdan hem de şaşkınlıktan açık kalmıştı.

Birini daha ağzına atıp “Ne var ki bunda? Sen bizim oranın minicik acı biberlerini ye, buna tatlı dersin.” güldü.

Kafamı çevirdiğimde babamın bakışlarının sürekli buraya kaydığını fark ettim. “Sen ayranı getirirken çardaktan biraz telaşlı ayrılmış olabilir misin?”

“Belki.” ensesini kaşıdı. Bu, yapmaması gereken şeyi yaptığındaki refleksiydi.

“Aferin! İyi ki belli etmeyelim dedik.” benim için yapmıştı ama babamın dikkatinden kaçmamıştı.

Yemek sorunsuz geçmiş, yola çıkmak için hazırlanıyorduk. Akel’le Burak Abi artık daha rahattı, diken üstünde oturmuyordular. Ablam, mutfakta anneme ailelerin tanışma konusunu açmıştı. Saba Sultan şimdiden ne yemek yapacağını düşünmeye başlamıştı. Babamla da konuşup, iki gün sonraya yemeğe davet etmişlerdi. Ben, aynı ortamda olmaktan kaçınırken inadınaymış gibi sürekli bir organizasyon yapılıyordu.

Biraz yalnız kalmak için bahçeye çıktım. Sakin adımlarla ormana doğru yürüdüm. Hava alacakaranlıktı ama buraları iyi biliyor ve korkmuyordum. Tek sorun, bazen telefon çekmiyordu. Biraz ilerledikten sonra bir ağaca altında durup başımı yukarı kaldırdım. Hava tamamen kararmıştı. Hasret kaldığımız yıldızlara baktım. Şehrin ışıltısından yıldızlar kayboluyordu.

Gözlerimi kapayıp sessizliği dinledim. Ama çok geçmeden çalı hışırtısı ve gittikçe yaklaşan ayak sesleri duydum. Akel’in olduğunu sanıp arkamı dönmeden konuştum. “Çaktırmama konusundaki başarını ayakta alkışlıyorum, sevgilim.” arkamı döndüğümde irkilip yerimden sıçradım. Karşımdaki Akel değildi.

“Sevgili için yanlış seçim bence. Baksana, karanlıkta yalnız başına ormana gelmene izin vermiş.” ağzını yaya yaya konuştu. Şimdi ben bunun ağzını burnunu kırsam kim bana ne diyebilir? Gerçi kimse de yok etrafta. Biraz fazla mı uzaklaşmıştım ne?

Şerefsiz Ahmet… Yıllardır bizim evin yakınındaki bir evde yaşardı. Yirmi beş yaşında, uzun boylu, esmer biriydi. Buraya ilk geldiği zamandan beri, sevgilisi olduğu halde bana asılıyordu.

“En azından sevgisi varken kendinden küçüklere asılmıyor.” tiksinircesine suratımı buruşturdum.

“Aşk olsun, kalbimi kırıyorsun ama. Hem artık küçük değilsin. Senin gibi olgun bir kadın, ergenlerle boşa zaman kaybetmemeli.” bana doğru birkaç adım atınca hemen uzaklaştım. Bu şerefsizden her şeyi beklerdim. “Hadi ama! Benden korkuyor musun?”

“Sen kimsin be senden korkayım! Şerefsiz Ahmet’sin, oğlum sen! Kimsenin insan yerine koymadığı varlıksın.” Bir keresinde, civardaki evlerden birine gelen misafir genç kıza tacizde bulunduğunu duymuştum. Kızın abisi ağzını burnunu kırmıştı ama şerefsizin annesi yaşlı ve hasta olduğu için şikâyet etmemişlerdi. Sırf annesi hasta başına yalnız kalmasın diye, yaptığı şerefsizlik yanına kalmıştı.

“Diyorsun? İnsanların düşüncelerini önemsememek gerekir derler. Bence sen de düşünme onları. Hem görmeyeli epey güzelleşmişsin.” uzattığı elini tek hamlede savurdum. “ve de güçlenmişsin. Ama böylesi daha iyi.”

Midemi bulandırıyordu pislik herif! Geriye dönüp gitmek istedim ama kolumdan tutup “Nereye ya? Konuşuyorduk ne güzel.” sanki yüzüne sövmemişim gibi sırıtıyordu.

“Konuşmak insanlara has bir eylem, senin yapabileceğini sanmıyorum.” kolumu çekmeye çalıştım ama çok sıkı tutmuştu, canım da yanıyordu.

“O zaman ben de hayvanlara has olan eylemle anlaşmaya çalışırım.” Kendini doğru çekti. Burnunu yaklaştırmaya yeltenmişti ki boşta olan elimle yumruğu suratına geçirdim.

“Bunu da uzun süre yapamayacakmışsın gibi görünüyor, adi herif!” eli gevşeyince kurtulup koşmaya başladım. Bok vardı evden bu kadar uzaklaşacak. Karanlıktan ayağımın altının göremediğim için tökezleyip düştüm. Çalıların sivri uçlu dalları sağ bacağıma derin kesikler açmıştı. Akan sıcak sıvıdan kanadığını anladım. Bacağıma dokununca küçük bir dal parçasının saplandığını fark ettim. “Allah’ın cezası herif! Allah belanı versin!” Gözlerimi kapayıp tek seferde çektim dalı. “Ağh!” Canım o kadar çok yanıyordu ki ayağa kalkamıyordum. Bu da yetmezmiş gibi arkamdan çıtırtı sesi geldi. Hemen ayağa kalkmak istedim ama bacağım buna izin vermedi. Sürünerek kalktığımda saçımdan müthiş bir ağrı hissettim.

“Kaça bileceğini mi sandın? Kıyamam sana.” saçımdan tutup kaldırdı.

“Akeel! Yardım et!” sesim öylesine yüksek çıkmıştı ki boğazımı yaktı. Hayatımda hiç bu kadar güçlü bağırmamıştım. Deli gibi korkarken onu çağırmıştım. Ne babam ne de Alp, sadece Akel. Normalde onunla baş edebilirdim ama ayağım bu haldeyken çok zordu. İnşallah sesimi duymuşsundur, sevgilim.

“Boşuna nefesini tüketme, buradan sesini duyurman imkânsız.” saçımdan çekiştirince deminden beri tuttuğum gözyaşlarım süzüldü. Pes etmeyecektim. Tüm gücümü toplayıp, sol ayağımdan destek alarak ayağa kalktım ve kanayan burnuna bir yumruk daha attım. Kesin kırılmıştı. Elini saçlarımdan çektiği gibi uzaklaşmaya çalıştım. Ayağımdaki yara beni işleri zorlaştırıyordu.

“Akel! Alp! Baba! Ya—yardım edin!” sesimi duymaları için Allah’a yalvarıyordum. Arkadan yetişip tırnaklarını koluma geçirdi. “Bırak, Allah’ın belası! Ruh hastası sapık!” kolumu çekiştirdim.

“Ben insan gibi konuşmaya gelmiştim. Bunu sen istedin.” diğer eliyle de kolumu yakaladı. Kanayan bacağımın üstünde durup sağlam ayağımla dizine tekme savurdum. Ondan çok ben canım yanmıştı. Bacağımdan akan her kan damlası beynime zonklama olarak geri dönüyordu.

“Karen!” diye bir ses duydum, bana güç veren sesini. Duymuştu beni.

“Akel! Yardı—” elini kolumdan çekip ağzıma bastırdı şerefsiz.

Bunu fırsat bilip, çenesini bir yumruk atıp kolumu kurtardım. Akel’in sesine doğru koşmaya çalıştım. Topallayarak, düşe kalka yürüdüğüm için sol bacağım da yaralanmıştı.

“O cins mi kurtaracak seni? Hayal gücüne hayranım, hayatım!” arkamdan bağırdı, yetişti yetişecekti.

“Karen! Korkma, güzelim!” sesi çok yakından geliyordu. Telefonumu cebimden çıkarıp ışığın yanması için güç tuşuna iki kere bastım. Işığı görürse daha kolay bulurdu. Havaya kaldırdığım sırada elime bir darbe aldım. Telefonum yere düştü.

“Ya bırak, şerefsiz! Ne yaptım ben sana?” ağlayarak bağırdım. Seni polise şikâyet etmeyenin de Allah bin belasını versin. Ruh hastası!

“Bekle, orospu çocuğu! Ecelin olmaya geldim!” tam o an arkamdan bir gölge fırladı. Bana kaldırdığı eli daha değemeden, yakasından tutup yumruğunu geçirdi. Ahmet sendeledi ama düşmedi. Art arda karnından ve bacağından darbe alınca dizlerinin üzerine düştü. Akel durmak bilmiyordu. Göğsüne tekme savurarak sırt üstü yere yığıp üzerine çıktı. Yumruklar savururken küfürleri etrafa yayıldı. “Sen kimsin lan benim sevgilime dokunuyorsun, soyunu siktiğimin embesili? Gebertirim seni, piç!”

Ahmet, hareketsiz yerde yatıyordu, Akel durmuyordu. Korkudan tir tir titrerken, onu durdurmaya gücüm yetmezdi. Ama şu an olan yanımda olmasına ihtiyacım vardı, onu öldüresiye dövmesine değil.

“Akel… bı-bırak!” bağırmak istesem de sesim cılız çıkmıştı.

“Karen!” Alp’i sesini duydum birden.

Sesin geldiği yöne baktığım da babamı da gördüm. Dizlerini yere vurarak yanıma çöktü. “Karen! Korkma, kızım! Yanındayım.” Kollarının arasına aldı. “Bir şeyin var mı iyi misin?”

Hiçbir soruyu cevaplamaya gücüm yoktu. Canımı yakan fiziken olan yara değildi, ruhen sarsılmıştım. Bacağımın kanı durmuştu ama ruhum kanıyordu. Kendimi koruyamamıştım. Akel olmasaydı elinden kurtulur muydum bilmiyorum. Hâlâ zayıftım, fiziksel acıyla hâlâ baş edemiyordum.

“Sevdiğim kadının canını bu elinle mi yaktın lan?” Akel’in sesinden sonra içimi ürperten bir ses geldi ve eş zamanlı Ahmet’in bağırışları. Bileğini kırmıştı. Yapmıştı bunu. Öfkesini sınırı yoktu, tereddüt etmeden onu öldürebilirdi.

Alp, Akel’i çekmeye çalıştı, yumruklarının arası kesilmiyordu. Ne yaptığını anlayamayacak kadar öfke doluydu. Babamdan destek alarak ayağa kalktım ve tüm gücümle bağırdım. “Akel, yeter! Kes şunu! Öldüreceksin!”

Hareketleri aniden durdu. Eli havada kaldı. Kıpırdamadan karşısındaki adama bakıyordu. Adamın üzerinde kalkıp bana doğru koştu. Kimseyi umursamadan sımsıkı sarıldı. Benim de kollarım onu sararken, bir anlığına babamın burada olduğunu unutmuştum. Akel az önce sevdiğim kadın derken duymuştu. Eğer olayın şokunda değilse zaten anlamıştır. Ama Akel’den ayrılmama asıl neden olan şey Alp’ti. Adamın üstüne çıkmış yumrukluyordu. Babam, beni böylesine perişan halde görmeseydi onun da ilk hedefinin o şerefsiz olacaktı.

“Baba… Alp! Öldürecek izin verme! Buraya getir!” yalvardım Alp’i getirmesi için. O şerefsiz için hiçbirinin zarar görmesini, başının belaya görmesini istemiyorum. Babam, yaşananları sorgulamadan gidip Alp’i adamın üstünden çekti. O da soluğu benim yanımda almıştı. Akel’in göğsünden çekip sımsıkı sarıldı.

“Sen iyi misin? Bunu o mu yaptı sana?” kollarımdaki tırnak izlerinden akan kana daha da delirdi.

Yeniden ona doğru dönünce “Gitme!” engel oldum. Aksak adımlarla babama doğru gidip “Anneme haber verme. Çok korkar o, düştüm deriz.” tam olarak evde durum neydi bilmiyordum. Ama annemin öğrenmesini istemiyordum. Niye yalnız diye vicdan azabı çekerdi o. Küçükken de ne zaman düşüp bir yerimizi kanatsak bize değil, yanımızda olup engel olamadığı için kendisine kızardı.

“Düşünme sen bunları. Çocuklarla eve dön.” saçımdan öpüp Alp’e baktı.

“Bir şey yapmayacaksın. Sadece polisi ara, lütfen!” babamın da eskiye dayalı öfke problemleri vardı. Allah belanı versin, Ahmet! Günümüzü mahvetmişti şerefsiz.

“Evdekilerin hiçbir şeyden haberi yok, ben gelene kadar anneni idare edin.”

“Tamam, Yusuf Amca. Sen merak etme. Birazdan geleceğim ben de zaten.” Alp, elini omzuma atıp sarılarak yönümü değiştirdi.

Bir iki adım atmıştık ki “Yalnız bırakma… izin verme.” Alp’in kulağına fısıldadım. İçlerinde öfkesini en kontrol edebilen Alp’ti. Söz verdiyse asla sözünden dönmezdi. “Söz ver, bir şey yapmayacaksınız.”

“Yaşayacağına dair söz verebilirim sadece.” Akel’e dönüp “Abi, sen Karen’e eve götür. Çok korktu, burada daha fazla kalmasın.” tembihledi.

“Bırakıp döneceğim.” Işığı yanan telefonumu yerden alıp cebine attı. Kimseyi umursamadan beni kucağına aldı. Kollarımı boynuna dolayıp başımı göğsüne yasladım.

Birkaç yüz metre uzaklaştıktan sonra beni kucağından indirmeden diz çöktü. Yavaşça yere oturttu. Önünü açık bıraktığı gömleğini çıkarıp yırttı. “Bacağına dokunabilir miyim? Sarmamız gerek. Hâlâ kanıyor.” O söyleyene kadar yeniden kanadığının farkında bile değildim. Telefonun ışığını açıp ters çevirerek yere bıraktı. Işık sayesinde ilk defa yüzünü net gördüm. Boynundaki damarlar belirginleşmiş, hep gülen yüzünde hiçbir mimik kıpırdamıyordu. Onu hiç bu kadar soğuk görmemiştim.

Bacağımı dikkatlice kendine çekti. Yaraya baktığında elleri çoktan yumruk olmuştu. Hızlanan nefesini düzene soktu. Rahatsız olmamdan korkarak, elini bacağıma değdirmemeye gayret gösterip nazikçe sardı. İncecik bir tişörtle kalmıştı.

“Seni yalnız bıraktığım için özür dilerim.” bakışlarını kaçırıyordu.

“Senin bir suçun yok. Böyle bir şey yaşanacağını kimse bilemezdi. Küçüklükten beri ormanda hep dolaşırım.” elini tuttum. Yine durulmuştu.

Peki ya ben? Ben ne yapıyordum? Duygularımı gizlemeyi seçmiştim. Korkum ve kendime olan öfkem hâlâ geçmemişti. Ama onların yanında hiçbir şey olmamış gibi davranmak zorundaydım, özellikle de annemin. Güçlü olmaya mecburdum.

“Eğer o telefonu açmayıp peşinden gelseydim… bunların hiçbiri yaşanmamıştı.” hepimiz kendimizi suçluyorduk. Kimse asıl suçlunun Ahmet olduğunu kabul etmek istemiyordu.

“Ne telefonu?” zihnimin bu konudan uzaklaşmaya ihtiyacı vardı.

“Ormana doğru yürüdüğünü görünce peşinden geldim. Kimseye haber vermeden gittiğine göre, yalnız kalıp kafa dinlemek istiyordun. Uzaktan takip ediyordum. Kaan arayınca bir an durdum, izini kaybettim. Çığlığını duyunca seni bulamam diye korkup Alp’i aradım. Babanın da yanında olduğunu bilmiyordum.” İyi ki peşimden gelmişti.

“Ayağım yaralandığından savunmasız kaldım. Koşamadım…” bacağıma yumruk atmak istediğimde elimi havada yakalayıp avuçları arasına aldı.

“Kendini yeteri kadar savundun. Geldiğimde burnunu kırmıştın bile.” teselli etmeye çalışıyordu ama başarısızdı. Bunca yıldır dövüşmeyi, kimsenin yardımına ihtiyacım olmadan, olası tehlikeleri def etmek için öğreniyordum ama birkaç kesik ve minik bir yara hepsini elimden almıştı.

“Ya gelmeseydin? Yardıma muhtaç küçük bir çocuk gibi dizlerimin üstüne düşmüş, ağlıyordum.” bu, kimine göre kibirdi ama benim için yaşam mücadelesiydi. Kimseye muhtaç olmadan, kendi başımın çaresine bakmak istiyordum. Ama daha ilk büyük darbeyle yıkılmış, kendime olan inancımı kaybetmiştim.

“Bunları at şimdi kafandan. Eve dönelim biraz dinlen, kendine gel. Sonra konuşuruz.” Sesi yumuşak ama karalıydı. “Ama şunu unutma, sen hiçbir zaman yardıma muhtaç küçük bir kız olmadın. Sana baktığımda gördüğüm şey, kendinden emin ve güçlü bir kadın. Daha geçen gün, gözlerimin önünde bir adamı hiç zorlanmadan yere serdin.” yine anlamıştı beni. Kanadığım yerde sarıyordu.

“Kimseye bir şey bahsetme. Düştüm, ayağıma çalı battı. Alp’i ararken telefonumda ses gidip geldiği için endişelenip peşimden geldiniz. Olay bu…” babamların şu an nerede olduğuyla ilgili aklıma hiçbir şey gelmiyordu. Annem için mecbur bir şeyler bulmalıydım.

“Nasıl istersen, güzelim. Şimdi eve dönelim. Sonra ben de yanlarına döneceğim.” beni kucağına alıp ayağı kalktı. Bunu zorlanmadan yapmıştı. Kilolu değildim ama yine de elli kiloyla kalkmak zor olmalıydı.

“Hiçbir yere gitmiyorsun. İhtiyacım olan şey sensin.” başımı köprücük kemiğine gömdüm. Yeni parfümümden ben de sıkmıştım. Ama onun kokusuyla karışınca, beni huzurun içine bırakıyor, tüm olumsuzlukları unutturtuyordu. Gerçi bu günü değil kokusu, kendisi bile unutturamazdı.

“Merak etme bu gece seninle olacağım.” kolları biraz daha sıkılaştı. “Annenden saklamak istiyorsan eve yaklaştığımızda kucağımdan indirebilirim.”

Onu tamamen unutmuştum. Babam artık öğrenmişti, hem de en öğrenilmeyecek şekilde. Ama hiçbir şey dememişti ya da olayın şokunu atlatamamıştı. Ben o haldeyken hesap sormazdı.

🌷

Annemlere söylemek istemesem de pek mümkün olmamıştı. Duyduğu an birkaç saniye donakalmış, sonraysa hıçkırıklarla sımsıkı bana sarılmıştı. Yine yanında olamadım, diye kendisini suçluyordu. Benim teselli edilmem gerekirken, bu görevi yine ben üstlenmiştim. Onları böyle görmeye dayanamıyordum.

Babamla Alp hâlâ ortada yoktu. Aradığımda açmamış, sadece Alp ‘Karakola gidip bizzat şikâyet etmen gerekiyor, yapabilir misin? Ama önce hastaneye gidin, bacağına baktır.’ diye mesaj atmıştı. Sorgulayacak ya da itiraz edecek durumda değildim.

Önce hastaneye gitmiştik. Ağrı, bıçakla oyuluyor gibiydi. Kıpırdatamamam normal değildi, üstelik şeritler halinde kızarıklar vardı. Pansuman yaparken alerjik reaksiyon denmişti. Dallar bacağımı yaralamış, otlar da kızarıklık yapmış. Benim bildiğim hiçbir şeye yoktu. Ama annem, çocukken de ısırgan otu vücuduma değince, anında şişip ve kızardığını söylemişti. Yara da eklenince yürümem işkenceye dönmüştü.

Şile İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne gidip şikâyetçi oldum. Polisler aramaya çıkıyordu ki ayakta duracak hali olmayan, yüzü gözü dağılmış ve kırık bilekle Ahmet göründü. Teslim olmaya gelmişti. Akel’in yaptığının daha fazlası vardı. Alp ve babam da dövmüştü.

Onu ilk gördüğüm an istemsizce geri çekildim. Ormanda yaşananlar birden zihnime doldu. Kalp atışlarım hızlandı. Korkum, ayağımın ağrısını bastırıyordu.

“Şşşt, sakin… Buradayım ben, korkma! Sana zarar veremez.” Annemler adamın üstüne yürüyüp hesap sorarken o yanımdaydı. Beni rahatlatmaya çalışıyordu. Sarılıp fısıldamaya devam etti. “Sen şu sandalyede otur, ben hemen geliyorum, güzelim.” yine ona gidecekti. İçindeki öfkesi hâlâ soğumamış, kor gibi sıcaktı. Karakolda saldırmak gibi bir hata yapmasına göz yumamazdım.

“Onu dövmeni değil, yanımda olmanı istiyorum. Üstelik karakoldayız.” İfademde, kendim kaçıp kurtulduğu söylemiştim. O şerefsiz, bu halde haldeyken kimin yaptığı hemen belli oluyordu. Ama onu dövenleri söylemeye cesaret edemezdi.

İşlemler bittikten sonra evine dönebilmiştik. Çok geç olduğundan geceyi burada geçirip, sabah erkenden yola çıkacaktık. Ahmet’i nezarethaneden önce hastaneye götürmüşlerdi. Bileğinin dışında başka kırıkları da varmış. Allah bin türlü belasını versin. Beter ol, şerefsiz!

Babamla da daha konuşamamıştık. Yanına gitmeye cesaretim yoktu, o da aynı şekilde. Hepimiz için zordu. Onlara yalan söylediğim için çok kızar mıydı acaba? Ama ben de bu durumdan hoşnut değildim ki. Sürekli diken üstünde oturuyordum.

Gece yarısını çoktan geçmişti ama beni uyku tutmuyordu. Ablamla aynı odadaydık. Bir süre uykuya direnmiş ama sonunda uyuya kalmıştı. Bunun böyle olmayacağını anlayıp, hırkamı alıp sessizce bahçeye çıktım. Rüzgâr vardı. Biraz üşümüştüm ama eve dönememiştim tekrar. Annemin de şu an uyumadığına adım kadar emindim. Yerinde dört dönüyor, uyuyamıyordur.

Çardağa oturdum. Gökyüzü yıldızlarla kaplıydı. Ama ben mutlu olamıyor, sadece ağlamak istiyordum. Pek ağlak değildim ama ruhum acıyordu. Saatlerdir direndiğim yaşlar akmaya başladı. Hırkanın fermuarını sonuna kadar çektim. Dizimi karnıma çekip ellerimi önünde bağladım. Elimde olmadan dudaklarımdan bir hıçkırık koptu. Bu sırada omuzlarımda bir ağırlık hissettim.

“Dokunma bana!” bağırıp arkamı döndüm.

“Korkma benim! Özür dilerim, seni korkutmak istememiştim.” Omzuma attığı battaniyeyi düzeltip yanıma oturdu. Onun da üstü inceydi.

“Üşüteceksin. Al sen ört bunu.” Omzumdan çekmeye çalıştım.

“Üşümüyorum.” yeniden omzuma attı. “Niye uyumadın sen?” gözleri kan çanağıydı.

“Uyku tutmadı.” omuz silkip başımı göğsüne koydum.

“Ağlaman canımı sıkıyor…” sesi sıkıntılıydı. Kim sevdiklerini ağlarken görmek isterdi ki? “O gün de engel olamamıştım. Yangın merdivenlerinde de böyle ağlıyordun. Yine elimden bir şey gelmiyordu.”

Başımı kaldırıp “Yanılıyorsun. O gün de şimdi olduğu gibi bana güç veriyordun. O zaman Alp’e ihtiyacım varken yanımda olmuştun… ama bugün sadece sana ihtiyacım vardı. Varlığın yalnızlığıma hemnefes oluyor.” boynundan öptüm. Kendini yetersiz hissetmesi çok saçmaydı, zamanında yetişip kurtarmıştı… Belki de kendime karşı da böyle anlayışlı davranmalıydım. Ama beceremiyordum.

Cebinden bir sigara paketi çıkardı. “Kokusu rahatsız eder mi?” Her canı sıkıldığında bunu yapamazdı, ciğerlerini zehirle dolduramazdı.

“Hayır. Ama bile bile kendini zehirlemeni istemiyorum.” ondan ayrılıp arkama yaslandım. Beni dinlemeyip yine kendi bildiğini okuyacaktı.

“İstemiyorsan bırakırım ama bu gece değil.” Bir dal çıkarıp dudaklarının arasına sıkıştırdı. Rüzgârda başta yanmadı. Eliyle rüzgârın önünü keserek tekrar denedi. Onu sakinleştirdiğine inanıyordu ancak hiçbir faydası yoktu. Aksine sinirini, kaygısını tetikliyordu.

“Babam öğrendi, annemin de öğrenmesi an meselesi. İnkâr da işlemez artık.” iç çektim yıldızları seyrederek. İşler hiç istediğim gibi gitmemişti.

“Orada olduğunu bilmiyordum, özür dilerim. İstersen konuşurum babanla.” o an onu düşünemeyecek durumdaydı. Öfkeden deliye dönmüşken kelimelerini seçemezdi insan.

“Zaten benim söylemeye cesaretim yetmezdi. Böylesi daha iyi oldu belki de.” Bacağının üstündeki elimi avuçlarımın arasına aldım. Buz gibiydi. Parmak boğumları kıpkırmızıydı; yer yer kesikler vardı. O şerefsizin bileğini, bu eliyle kırmıştı. Ona kızamıyor, üstüne bir de oh olsun diyordum.

Parmak uçlarımla elini okşarken sigarasını çoktan bitirmişti. Vücudunun tamamıyla bana döndüğünde grileri yine koyulaşmıştı. Yüzünde tek bir mimik dahi kıpırdamıyordu. “İnsanların olmadığı, uzak bir yerlerde olmak istiyorum. Sadece sen ve ben…”

Parmaklarımla yanağını çekiştirip suratında gülücük yaratmaya çalıştım. Huylanmış ve gülümsemişti. Etrafı kontrol edip kimsenin olmadığına emin olduğumda gamzesinden öptüm. Geri çekilmek istediğimde “Bekle… Sadece bir saniye öpsem? Kimse yok.” fısıldadı sessizce. İstek değil, ihtiyaçtı bu.

“Pencereden görebilirler.”

“Tamam, güzelim.” üstelemedi. Deminden beri sarılıp oturuyoruz. Yanağımdan öpüyorsun sorun yok, sıra dudağına gelince mi aklına geldi, diye sorabilirdi. Gecenin etkisiyle fiziksel temas içimi ürpertiyordu. Battaniyeye üstümüze çekip, başımı yine göğsüne koyarak gözlerimi kapattım.

🌷

Sabah erkenden yola çıkmıştık. Okula gitmeme gibi bir lüksüm yoktu. Dün, en son Akel’in omzunda uyuyakaldığımı hatırlıyordum; sabah uyandığımda odadaydım. Kucağında odaya taşımıştı. Bacağım da hâlâ zonkluyordu. Şişi biraz inmişti ama kızarıklık duruyordu. Üzerine basarken zorlanıyordum.

Bir ders daha bitmişti. Tek bir kelime bile anlamamıştım. Akel, zil çalar çalmaz sınıftan çıkmıştı. Dünden beri iki paket bitirmişti. Canı sıkkın olduğunda içtiğini söylüyor ama yanında asla ayırmıyordu.

Alp’le geceden beri konuşmamıştık. Suskunluğu hayra alamet değildi. Eskiden ne olsa konuşur, yanımdan ayrılmazdı. Ama bir kez bile yanıma gelmemişti, şimdi hariç. Koluma girip boş bir sınıfa götürdü. İkimiz de sınıfta konuşmak istemiyorduk.

“Tepeye gitmek ister misin? Her şeyi hazırlattım, Yusuf Amca’yla da konuştum.” Sıranın üstüne oturdu. Moralimiz yokken oraya gider, keyfimiz yerine gelmeyene kadar da dönmezdik.

Omuz silkip “Bilmem… Okul çıkışı bakarız.” dedim. Hiçbir şey yapmak gelmiyordu içimden. Yaşam enerjim sömürülmüş gibi hissediyordum.

“Dün yanında gelmedim. Üzülür diye annenin yanında içini dökemezsin sen. Gece yarısı da o görevi çoktan başkası almıştı.” Akel’in varlığına sitem etmiyordu, sadece gelmemesinin sebebini açıklıyordu.

“Ama seninle dağılıp yeniden toparlanmaya ihtiyacım var.” gözlerim dolmuştu. Beni gerçekten tanıyan, zaaflarımı bilen oydu. Akel’in yanında bile bazen kendim olamıyordum. Onun yanındaki ben mi yoksa şu anki ben mi gerçek çözemiyordum.

“Şşşt! Şimdi değil. Hem ağlamak yok. Unuttun mu? Tuğrul’a söyleyeceğim getirsin, çıkalım.”

“Ama okul? Gidemeyiz ki.” böyle bir hakkım olsaydı okula gelmemekle kullanırdım.

“Sen merak etme, kendileri gönderecek.” göz kırpıp kalktı. “Akel’in yanına gitmek ister misin?”

“Hayır. O da yanında ben varken kendi olamıyor.” ikimiz de maskelerimizi takıyorduk.

“Bunun sağlıksız olduğunu biliyorsun, değil mi? Mutlulukla birlikte acı, öfke de paylaşılmalı.” yine kitabın ortasından bilmiyordum.

“Hadi sınıfa dönelim. Bu bacakla anca döneriz.” Şu an ilişki analizi yapamayacağım.

“Tamam, bebeğim. Gel.”

Uzattığı koluna girip seke seke yürüdüm. Bu halimi soranlara çalılara takılıp düştüm, diyordum. Nihayetinde yalan değildi, eksikti sadece.

Okuldan sonra ırlardan uzak, sadece kendimiz olduğumuz yere gelmiştik. Eskiden ayağımı burktuğumda canım acıdığında kucağına alır, öyle taşırdı. Ama artık Akel’in rahatsız olmaması için sadece koluma girerek destek olacağını söylemişti. Kim olursa olsun, sevgilisini bir başkasının kucağında görmeye tahammül edemezmiş. Ben de kıskanırdım.

“Deliliğinin sınırını hâlâ kestiremiyorum.” Teneffüste sınıftın çöp kovasında kâğıtları yakıp yangın alarmını çalıştırmıştı. Tüm okul bahçeye çıkarken, biz de dikkatleri üstümüze çekmemek için telaşlıymış gibi davrandık. Yangının nerede çıktığını bulmasıydı, itfaiyeydi derken dersin yarısı bitmişti. Herkesi erken bırakmıştılar. Keyfim az da olsa yerine gelmişti.

“Sınırlarımın olmadığını hâlâ anlayamaman çok yazık…” gülüp elindeki çikolatalı sütü uzattı. Alıp bir yudum içtim. Kendisine de yine bira almıştı ve daha şimdiden şişenin yarısını bitirmişti bile.

Sütü yere bırakıp iç çektim. “Kendime yediremiyorum. Daha ilk başım sıkıştığında bocaladım.” gözyaşlarım susturduğumu sandığım yerden döküldü. Güçlü olmaya hedeflemiş küçük kızın hüznüydü.

“Başarılarına kör olmayı ne zaman bırakacaksın? Bacağın yaralandı, üstüne alerjin olan bitkiyle temas etti. Eğer bunlar olmasaydı ikimiz de o şerefsizin üstesinden geleceğini biliyoruz.” Bunları biliyordum ama işte yetmiyordu, yapamıyordum. “Bir keresinde ortaokul sondaydık. Yine depodaki beyaz duvarı boyamışlardı. Biz de gelmelerini bekleyip geldiklerinde girişmiştik. O gün olanları hatırlıyorsun, değil mi?” bir şeyler ispat etmek ister gibi örnek sundu.

Üç lise son öğrencisi gelmişti. Bizim için kavga etmek, o zaman bile zor değildi. Karatede siyah kuşağımı aldığım yıldı. Alp sayesinde de sokak dövüşlerinde fena değildim. Sayları bizden bir kişi fazlaydı ama biz birbirimizin ardını kollayarak üstesinden geliyorduk… ama ta ki o ana kadar. İçlerinden biri cebinden bıçak çıkardı. Alp’e saldırdığında kolunu kesti. Olayın şokuyla afallayan Alp, yumruğu çenesine yemişti. Yere yığıldığında çocuk üzerine çıkıp yumrukluyordu.

Önümdeki adamın hamlelerini savurmaktan yardıma gidemiyordum. Birden mideme sağlam bir tekme yemiştim. Nefesim kesilirken toparlamak zorundaydım. Yeni bir yumruğun geldiğini görünce, eğilip bacağına tekme attım. Acıyla eğildiği sırada yumruğumu suratına geçirip yere yığılışını seyrettim. Hemen Alp’in yanına koşarak, üstündeki adamın üzerine atladım. Birlikte sol tarafa düşmüştük. Omzum fena acımıştı. Atik bir hareketle yerdeki bıçağı elime alıp üzerine yürüdüm. Korkuyla ellerini yukarı geriledi. Maksadım, Alp toparlana kadar onu uzak tutmaktı. Koruma içgüdüsüyle yapılan bir hareketti.

Bıçağı uzağa fırlattım. Hızlı adımlarla üstüne yürüyüp kafa attım. İlk kez kafa atmıştım, benim canım onunkinden daha çok yanmıştı belki de. Bu kafa atma olayını kim çıkardıysa ona bela okuyup, sendeleyen çocuğun karnına tekmeyle vurdum. Yere yığılırken, yüzü kanlar içinde olan Alp’in yanına koşup, ayağa kalmasına yardımcı olmuştum. İkimiz de fena dağılmıştık ama yine de kazanan bizdik, duvarı korumuştuk.

Bunu sormaktaki amacı, eğer o gün yaralanmasaydı onun üstesinden kolaylıkla gelebilirdi. Ama ani bir yaralanma ve afallama insanı etkisiz kılar. Yardıma ihtiyacı olması yetersiz olduğun anlıma gelmezdi.

“Tekme atmak konusunda yardıma ihtiyacım var.” teknik doğruydu ama gücümü istediğim gibi kullanamıyordum ve ayağımda fazla ağrı oluyordu.

“İşte benim kraliçem! Olumsuz bir şeyler olduğunda keşke deyip karalar bağlamaz. Daha iyisini yapmak için çalışmalara başlar.” yüzündeki gülümseme genişledi. Ben hiçbir şey karşısında boyun eğmedim. İlk kez duygusal çöküş yaşamıyordum sonuçta.

“Akel… Amerika’ya gitmek istiyor ama ben gitmediğim için hayallerinden uzaklaşıyor.” hem konuyu değiştirmek hem de uzun zamandır içimi kemiren konuyu açtım.

“Basketbol meselesi mi?” sorunca başımı salladım. “Biraz karışık konu ve de yoruma kapalı bence. Ne söylesem haksızlık olur. Onun hayalleri Amerika’da olabilir belki. Ama seçimine bakınca hayatı da burada. Hayatını yanında götürmeden hayallerine ulaşsa bile zevk alamaz.” Aşk konusunda ben mi maldım yoksa o mu fazla bilgeydi bilmiyorum.

Yorumlarınızı merakla bekliyorum💚