Duvarın Öteki Yüzü

Vaveyla Yazarı: Atik Stayl

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 33Şu an: Duvarın Öteki Yüzü
  1. 1 Karakterler10 kelime
  2. 2 Zamanın Sessiz Dokunuşu1.483 kelime
  3. 3 Sessizce Daralan Mesafe1.557 kelime
  4. 4 Duvardan Taşan Gölge2.214 kelime
  5. 5 Sayfalar Arasında Mutluluk1.709 kelime
  6. 6 Kaybettiğin Halde Kazanmak3.116 kelime
  7. 7 Yanlış Zamanda Doğan Doğru His1.921 kelime
  8. 8 Bir Yudumluk Çocukluk2.143 kelime
  9. 9 Söylenmeyenlerin Gürültüsü2.559 kelime
  10. 10 Denize Düşen Yılana Sarılır2.525 kelime
  11. 11 Aynı Yaranın İki Tarafı; Biri Bedende, Biri Kalpte3.669 kelime
  12. 12 İz Bırakan Anlar2.576 kelime
  13. 13 Yarım Kalmış Hisler1.700 kelime
  14. 14 Kapalı Kapılar Ardında2.339 kelime
  15. 15 İlk Düğümün Çözümü2.805 kelime
  16. 16 Ruhun Tanıdığı Yabancı3.668 kelime
  17. 17 Perde Kapanırken3.164 kelime
  18. 18 Kıskançlığın Gölgesinde Kalan Aşk3.277 kelime
  19. 19 En Çok Sevdiklerimiz Yaralar7.172 kelime
  20. 20 Duvarın Öteki Yüzü7.333 kelime · Okuduğun bölüm
  21. 21 Sevmenin En Gürültülü Hâli: Susmak5.140 kelime
  22. 22 Yutulan Kelimelerin Ağırlığı4.071 kelime
  23. 23 Birinin Öfkesi, Diğerinin Freniydi5.677 kelime
  24. 24 Beyaza Karışan Kırmızı3.418 kelime
  25. 25 Ormanın Karanlığında Kaybolan Çığlık5.564 kelime
  26. 26 Derine Gömülenler4.159 kelime
  27. 27 Aşkın İçinde Bir Uyarı Çalıyor4.093 kelime
  28. 28 Kanayan Kabuk2.844 kelime
  29. 29 Kan Bağı Değil, Yara Bağı3.821 kelime
  30. 30 Can Kırıkları3.245 kelime
  31. 31 Kaçış: Değişim zamanı1.840 kelime
  32. 32 Vazgeçiş: Kuzeye Dönüş3.799 kelime
  33. 33 Sensizlikten Önce: Kaderin Mühürlendiği Gün3.417 kelime

Bahçede Alp’le beraber çekirdek kemiriyorduk. Bizimki artık çitlemekten çıkmış, masanın üzerinde kocaman bir dağ oluşmuştu. Öğlen yemeğinde beri oturmuştuk ve artık hava kararmıştı. Akel’le olan her şeyi anlatmıştı. Aldığım tepkiyse “Şov peşinde bu herif.” olmuştu. Kız arkadaşlarımdan birine anlatsam defalarca baştan anlattırmıştı.

“Bir de şey… duvar artık bölündü.” bakışlarımı kaçırdım. Yıllardır korumuş, tek bir çizik almadan bugüne kadar getirebilmiştik. Bunun, onu kızdırmasını beklerken beklediğim tepkiyi almamıştım.

“Biliyorsun, o duvar biziz. Üstümüze boyalar sürüp renklendirmeye çalışsalar da mal değişmez. Biz olduğumuz gibi kalırız. Ki eğer fikrin değişirse de badanacı Alp usta hayallerine yeniden temiz sayfa açar.”

“Hiç kimse bizi değiştirmez ki. Benim ilk kahramanım, gözlerimdeki selleri kurutan koca ağaçsın sen. Kimsenin bunu bozmaya gücü yetmez.” Aramızdaki bağa kimse değiştiremedi, buna Akel de dâhildi.

“Hayatımıza giren çıkan bizi ırgalamaz. Bir alana bir bedavayız biz, istemeyen almasın!” çocukken dilimizden düşürmediğimiz sloganımızı bağırdı. Mahalle anlık bağırmalarımızı alışmış, artık sorun etmiyordu. Ama ilk başlarda bizimkilere şikâyet eder, biz de bir güzel azar yerdik. Neymiş efendim? Bağıracaksanız bari evin içinde bağırın. İnsanların kulaklarına işkence etmeyin.

Sandalyeyi yanına çekip dirseğimle koluna vurdum. “Bakalım yenge de beni isteyecek mi?”

“Seni istemeyeni ben de istemem! Dağdan gelip bağdakini kışlatmam.” elini omzuma attı.

“Merak etme. Ben yabancılık çektirmem yengeme. Ama sen de artık bizim dağdan gelene çektirmesen mi?” güldüm. Aralarında gerilim, ülkenin kaç yıllık elektriğini karşılayacak cinstendi.

“Kardeşime bulaşmadan önce düşünecekti.” elini havaya kaldırıp itiraz etti.

“Lan çocuk halkı bir yerde. Biri gelip sevgilini öpse Ay ne güzel öptü mü diyeceksin?” mantıklı cevap bekliyordum. Ama karşımdakinin Alp olduğunu bir anlığına unutmuştum.

“Bana ne? Kimse benim kardeşimi o hale getiremez.” bildiğinden dönmüyordu.

“Ali değil de, şu alt sınıflardan Eray olsaydı peki? Lan iş göremez raporuyla okula gelmiyordu şimdi! Haşat etmiştin çocuğu.” savunulacak yani yoktu, farkındaydı. Ama arkadaşının da lafını ettirmezdi.

Bir avuç çekirdek alıp tehdit etti. “Konuyu değiştiriyor musun, yoksa hepsini ağzına sokayım mı?”

Ben de onunkinden defalarca küçük avucumu doldurdum. “Aranı düzeltiyor musun yoksa ben de hepsini ağzına sokayım mı?”

Sinir bozucu gülümsemesiyle güldü. “Ben tekte ağzıma ondan çok atıyorum.” Pislik herif!

“Bunu evet olarak kabul ediyorum.” onu takmadan elimdekileri afiyetle çitledim. “En azından ilişme çocuğa. Akel zaten beni kaybetmemek için sana eyvallah çekmesi gerektiğini biliyor. Arada kalıyorum böyle. Bir tarafta sen, diğer tarafta sevgilim… Bu Karen kulu ne yapsın ya?” ajitasyon yaptım. Buna asla dayanamazdı.

“Ben ne yapayım peki? Seninle Ali arasında annesi babası boşanmış çocuk gibi kaldım. Kimin yanında olsam olmuyor, aklım diğerinde kalıyor. Ali sana hâlâ âşık. Akel’le kanka olup ona mı ihanet etsin bu kul?” onun tarafından bakılınca haklıydı.

“Kanka olma ama düşman da olma. Gıcık Alp ol yine ama Karen sınırından kabul görüleni canından bezdirme.” Bu durum gittikçe Akel’i daha çok sıkacaktı. Sabrı tükenince de bana patlayacaktı.

“Peki, bir gün o sınırdan kovulma ihtimalim var mı?” Akel’in onun yerini almasından korkuyordu.

“Ben bile şutlanabilirim ama sen asla. Gidersen duvarlar üzerime devrilir. Günün birinde hayatımdan herkes çıkabilir belki. Ama sen çıkarsan anılarımı da almış olursun. İnsan anıları olmadan yaşayabilir mi?”

“Tamam, lan! Gece gece duygusala bağlama. Bu aralar zaten paso duygusalız…” arkasına yaslanıp kollarını bağladı. “Ablana ne zaman söylemeyi düşünüyorsun?”

“Alışıncaya kadar kendimiz bilelim istiyorum. Ablam öğrenirse anneme anlatır ve düğünü burnumdan getirir, biliyorsun.”

Annem bu konuda hep katıydı. Okul zamanında sevgili olmanın hayatı rayından çıkaracağını inanırdı. Derslerin salıp hatta okulu bırakıp onun peşinden gidermişiz. Sanırım bunun başlıca nedeni küçük teyzemdi. Lise sonda birine âşıkmış. Ailesi onaylamayınca, her şeyi ardında bırakıp kaçmış. Evlenmişler, bir kızları olmuş. Ama adam, onları başka kadın için bırakıp gitmiş. Teyzem de baba evine dönmüş.

Annem küçüklükten beri ‘Okuyun! Asla kimse için hayatınızı, geleceğinizi yakmayın.’ deyip dururdu. Kimseye muhtaç olmamız için bizi en iyi şekilde büyütmüştü. Öz kızı olmamama rağmen, Milay’dan ayırmamış ve hatta bir şey olduğunda beni daha çok savunurdu.

“Fena darlar, hele bir de damadın kardeşi olduğunu öğrenirse yangın yeri olur. Hazır düğün varken, sen de evlenirsin diye düşünüp, Milay ablaların işine de engel olur.”

Buruk tebessümünü görünce, Serra’nın aklına geldiğini anladım. Ya da hiç gitmiş miydi? Her acı biter miydi peki? “Elinden kayıp gitmesini izin verme.” elini çabuk tutmasını istiyordum. Aşk acısı çekerse kendisini insanlara kapatırdı.

“Elimde olmadı ki kayıp gitsin.” gözlerini kaçırdı. Uzun zaman sonra birine karşı gerçekten bir şeyler hissetmişti. Destek olmam gerekirken, karşısındaki engel olmuştum. İlk kez ona iyi gelmiyor, aksine acı çekmesine neden oluyordum. Ne olursa olsun, bir yolunu bulacaktım. Kardeşimi koruma sırası bendeydi.

🌷

Zil çalmış ama hoca hâlâ gelmemişti. Akel, öğretmeni bekleyen uslu öğrenci modunda çıkıp yavaş adımlarla yanıma geldi. Kalorifere yaslanıp tepemde dikildi. Konuşmuyor, öylece beni izliyordu. Sınıfın gözünü üzerimizde hissediyordum.

“Ne yapıyorsun?” diye yüzüne baktım.

Gözlüğünü çıkarıp masama bıraktı. “Manzaramı netleştiriyorum. Bir sorun mu var?” gayet rahat tavırla konuştu. Ne yapacağım bu adamla?

“Ooo! Karen Hanım’ın bu müesseseye karşı düşünceleri değişmiş sanki?” boşboğaz Burak diğerleri gibi sessiz kalmamıştı.

“Seni o müesseseden men ederim, Burakçığım. Biliyorsun ki bunu kolaylıkla yapabilirim!” tatlı tatlı tebessüm ederek tehdit ettim. Bir keresinde sürekli sevgili değiştirdiği için, senin yüzünden bu müesseseye inancımı kaybettim, demiştim… Şimdi de tabağı boş göndermek olmaz, diye uzun zamandır sevgili olmaya çalıştığı kızı kastetmiştim. Burak ile ilgili bazı küçük detaylar, arkasına bakmadan kaçmasını sağlardı.

“Yapmayacağını ikimiz de biliyoruz. Kıyamazsın sen bana.” yavru köpek bakışlarıyla dedi.

“İflah olacağını bilsem yaparım. Ama işte…” başımı sallayıp önüme döndüm. Aşkı geç, hoşlanmayı bile bilmezdi. Ama aşk olaylarında ne kadar güvensiz olursa olsun, arkadaşlık konusunda gözüm kapalı güvenirdim. Asla yarı yolda bırakmazdı. Sınıfta herkesin güvenini kazanmıştı pis yalancı. Bizim dışımızda herkese yalan söylerdi ama bize daha tek yalanını yakalamamıştık.

“Hoca yok gibi, kaçalım mı?” muzır bakışlarını üzerimde gezdirdi.

“Çok isterdim ama devamsızlık.” suratımı astım. Ne bileydim son aylarda sevgili yapacağımı.
“Okul sınırları içinde olacağız. Biri sorarsa hemen döneriz.”

“Okulda olup okuldan kaçmak? Nasıl olacak?” başımı yana eğip gözlerimi kıstım. İkimizin de bu hareketi çok yaptığı fark ettim. Tabii onu anlamadığımdan genelde ben yapıyordum. Bu ilişki, onu anlamadığım için bende boyun, sürekli eğilmek zorunda kaldığı için de onda bel fıtığı yapacak gibiydi.

“Hava güzel. Bahçedeki basket sahasında eğlenirdik biraz.” camdan dışarıyı gösterdi.

Daha ağzımı açamadan kapı açıldı. Beden öğretmeni Rüzgâr Hoca, spor kıyafetleriyle içeri girip “Merhaba, çocuklar. Selen Hoca bugün gelemeyecek. O yüzden beden dersini şimdiye alıyoruz. Üzerinize değiştirin ve dışarıya gelin.” haber verip çıktı.

Ayağa kalkıp Akel’e yaklaştım. “Keşke başka bir şey isteseydin.”

“Benim isteğim zaten kabul olmuş, fazlasında gözüm yok.” baştan aşağı beni süzerek, gözlüğünü alıp ağır adımlarla ilerledi. Sınıfın ortasında bu denir miydi, be adam?

Arkasından alık alık bakarken Asi kolumu dürttü. “Çocuk gitti, Karenciğim. Sen de mi hareket etsen artık.” Onlara da malzeme çıkmıştı tabii. Pislikler!

Herkes üstünü değiştirip bahçeye çıktı. Kızlar kendi halinde takılırken, erkekler basket çalışıyordu. Hava güzel olsa da bazen ürperiyordum. Ama Akel Bey, gövde gösterisi yaparcasına kolsuz bir tişört ve dizlerinde biten şort gitmişti. Kasları, üzerindeki bol tişörtten bile belli olurken, gözlerim istemeden vücuduna kayıyordu. Gözlerim omzundan sırtına kadar gelen yıldırım damarları dövmesinde oyalandı.

Bakışları sıklıkla beni yokluyordu. Tüm dikkati bendeyken bile asla karavana atmıyordu. Hepsi isabeti buluyordu. Bu işte çok başarılıydı. Keşke Amerika’ya gitmeyi kabul etseydi. Biri benim yüzümden aşkından vazgeçer, biri Amerika’dan. Benim için yapılanlara içten içe vicdan azabı çekiyordum.

Nihayet ders bitmişti. Çocuklar gitmek için hareketlenmeye başlamıştı. Alp’e eve biraz geç gideceğimi haber verdim. Akel ne yaptığımı çoktan anlamış, potanın direğini yaslanıp beni bekliyordu.

“Başlayalım mı?” topu elime alıp potadan uzaklaştım. İstediği şey daha tam olmamıştı.

“Emrine amadeyim!” ilk atışı atmam için yer açtı.

Bizimkiler gitmiş ama teneffüs olduğundan okulun yarısı bahçeye çıkmıştı. Dizlerimi hafif büküp topu omuzlarımdan yükseğe kaldırdım, zıplayıp attım. Potanın etrafında döndü döndü ve girdi.

“Senden daha iyiyim, bebeğim!” özgüvenle bağırdım.

“Bu dünyada seni yeneceğim tek şey, sana olan aşkım.” topu alıp yanıma geldi. “Kendini bile benim seni sevdiğimden daha fazla sevemezsin.” kulağıma fısıldayıp bakmadan şut çekti. Yine başarılıydı.

Bir süre sonra etrafta rahatsız eden bakışları fark ettim, özellikle Akel’e olan bakışlar. İleride oturan iki kız, Akel’i süzüp kıkırdıyor, kendi aralarında fısıldaşıyordu. Bakışlarıyla yediler resmen. Kıskançlık bu muydu? Sırf ona baktı diye birilerinin saçını başını yolmak istemek miydi? Yanında sevgilisi olan birisini, göz hapsine almak hiç etik değil. Şimdi ben kafasından tutup kaldırım taşına vursam kim bana haksızsın der? Üstelik Ali olayı daha tazeyken. Kıskanınca canavara dönüşen çift olarak akıllarda kalırdık sonra.

Bir adım atmıştım ki sabır dilenip derin bir nefes aldım. Aldığım cezalar elimi kolumu bağlıyordu. Azıcık hıncımı alsam ne olurdu güya?

Ağır adımlarla Akel’in yanına gittim “Güzel atış. Bir saniyeliğine gözlerini kapaman gerek.”

İtiraz etmeden gözlerini kapayıp benim hizama eğildi. Gözlerimi kızlara dikip dudaklarına yöneldim. Sonra kapatıp öptüm. Geri çekildiğimde bozulmuş suratlarını görmek, içimin yağları eritti. Siz kimsiniz de benim sevgilime bakıyorsunuz? Ben istediğim zaman öperim, sizse uzaktan izlemekle yetinirsiniz.

Bir anlık duraksadım. Ben okulun yarısı bahçedeyken Akel’in öpmüş müydüm? Yok, canım. Yapmamışımdır. İçimden güzelce sövüp, utanarak önüme döndüm. Bu kıskançlık duygusunu hiç sevmemiştim.

“Bence her kıskandığında bunu yapabilirsin. Kavgasız, akıllıca çözüm.” sinsi sinsi sırıttı. Kızlara inat yaptığımı fark etmişti. Bir kere de şaşırt be adam! Utanırken daha da üsteleme, düşene bir tekme sen vurma. “Hadi gidelim. Biraz daha kalırsak Ali olayını unutturacak yeni malzeme vereceğim okula… Bu dudaklara değil bir saniye, bir ömür bile yetmez.” arsızlık deyince de sen be Akel Ateş.

Okuldan sonra eve geçmiştim. Mutfağa geçip, ablamın sabah yaptığı börekten birkaç dilim tırtıkladım. “Sen gidince ne yapacağım be abla?” kendi kendime mırıldandım. Tüm işler benim üstüme kalacaktı. Her gün evi topla, yemek yap, okula git. Şimdiden ev hanımı olmuştum.

Halime yanarken kaçırdığım bir detay hatırladım. Ablam giderse ben de gidecektim. Annemler yalnız kalmama hayatta izin vermez, beni de yanlarına almak isteyeceklerdi. Ama ben, burayı bırakıp nasıl Antalya’ya giderdim? Tüm hayatım İstanbul olmuşken burayı bırakamazdım.

Eskiden olsa sadece Alp vardı. Günün birinde gitmeye zorunda kalsam Alp’in de bir şekilde geleceğini bilirdim. Deliliği sınır tanımazdı. Tek tabancayız derdik hep; o tabanca, ben de kurşun. Ayrı ayrı bir işe yaramayan ama bir araya geldiklerinde her şeye göğüs gelebilen iki kardeştik. Ama artık Akel de işin içindeydi. Bizden bağımsız bir hayatı vardı. Peşimden gelmesini isteyemezdim.

Ne yapıp edip İstanbul’da bir üniversite kazanmalıydım. Yoksa annem, ondan ayrı kalmama asla izin vermezdi. Ne büyük ironiydi değil mi? Gerçek annem, istemeyip sokağa atarken, kapısının önünde bulan kadın gözünden bile sakınırdı. Doğurmadığı, kanından, canından olmayan küçük bir çocuğu evladı yerine koymuştu. Çoğu kişinin kayıtsız kalıp kimsesizler evine bırakacağı çocuğu benimsemişti. Kendi öz evladından ayırmamıştı. Anne sevgisine muhtaç bir bebeğe aklının bile yetmediği kadar sevgisini vermişti.

Her şeyden öte, onlara vefa borcum vardı, onlara minnettardım. Ama yine de insan kendi içindeki kimsesizlik duygusuyla baş edemiyordu. Canın sıkıldığında başköşesine kurulup fısıldıyordu: Anne babasının sevmediği kızsın sen! Eskiden annemin yanına gider, başımı dizine yasladım. O da anlamış gibi saçımı okşayıp sözcükler söylerdi. Onlar gittikten sonra bu görevi Alp üstlenmişti. Tepeye gider, hiçbir şey söylemeden, saatlerce uçurumdan aşağıyı izlerdik. Teselli vermezdi, suskunluğuyla iyi gelirdi.

Alp’ten gelen mesaj dikkatimi dağıttı. ‘O yılışık sevgiline söyle, akşam tepeye gelsin.’ Bir ateşkes çağrısıydı bu. Sonunda Ali’nin haksız olduğu kabullenmişti.

‘Kankaların kralısın be adam? Akşama oradayız, merak etme.’ tam sevinmiştim ki Alp Bey hevesimizi kursağımızda bıraktı.

‘Sen gelemeyeceksin, Karen! Sadece ikimiz olacağız. Bu konuda gayet açık olduğumu düşünüyorum!!!!!!!!’ ünlem sayısı ciddiyete eşdeğerdi. Eğer itiraz edersem konuşmayı iptal edecekti pislik.

Onun isminde çıkıp Akel’e ‘Akşama randevun var. Plan yapma.’ diye mesaj attım.

‘Senin için her zaman müsaitim, güzelim.’ tahmin ettiğim gibi randevunun benimle olacağını düşünmüştü. Hevesi kursakta bırakma sırası bana geçmişti.

‘Beninle değil, Alp’le olacak.’ yüzünün aldığı şekli görmek istiyordum. Hayaller Karenken gerçekler Alp olmuştu. Ben mesaj beklerken aramıştı.

“Karen, bir sorun mu var? İyi misin?” Sesi telaşlı geliyordu.

“Merak etme, sorun yok. Aranızdakileri halletmek için Alp istedi.” o da bunu yapmayı istiyordu.

“Tamam, güzelim. Saati ve yeri söyle… Merak etme, seni daha fazla arada bırakmamak için ikimizde elimizden geleni yapacağız.” Umarım bu tavrını akşam da korurdu.

“Biliyorum. Akşam, bizim tepeye gelmeni istedi.”

“Tamam. Şimdi kapatmam gerek… Seni seviyorum.” Arkadan bir erkek ona sesleniyordu.

“Ben de seni seviyorum.” deyip kapattım telefonu.

Akşama kadar oyalanmaya ihtiyacım vardı. Ne konuştuklarını ikisi de anlatmazdı. Hiç Karen’i düşünen, bu kızcağız bizden haber bekliyor, diyen yok.

🌷

Hava kararmıştı. Akel, Alp’i arayıp geldiğini haber vermişti. Ali meselesi olmasaydı, her şey çoktan konuşulmuş, bu gerginliğe de gerek kalmazdı. Normalde ona kim nasıl gelirse, öyle karşılık verirdi. Ama bu sefer ortada Karen vardı. Alp, sert de çıksa onunla uzlaşmak istiyordu. Aşağı yukarı volta atıyor, bu konuşmanın bir an önce olup bitmesi için sabırsızlanıyordu.

“Yolumu böyle özlemle beklediğini bilseydim daha erken gelirdim.” arkasında bir ses yankılandı. Karanlık yüzünden kimin geldiğini seçemiyordu ama sesinden tanımıştı.

“Baksana, özlemin beni harap etti.” Ellerini yana açıp, onun gibi alay dolu bir sesle karşılık verdi.

“Lafı dolandırmadan konuşmalım… Geç, otur.” o da bunun bir an önce bitmesini istiyordu.

Büyük taşları gösterdi. Alp, o taşları on bir yıl önce küçük, çelimsiz bedeniyle getirmişti. Beraber oturup uçurumu kenarından İstanbul’u seyretmek için; gündüz masum, gece parıl parıl parlayan şehir…

Manzarayı seyrederek “Seni niye buraya çağırdım, biliyor musun?” sorduğunda onu görmeyeceğini bildiği halde başını iki yana salladı Akel. “Burası Karen’in duygularıyla dolu sandığı. Hayal kırıklıklarını burada yaşadı. Avazı çıktığı kadar bağırmak isteyip de burada sustu. Her canı yanıp kendini buraya attığında, elimden geldiğince neşelendirdim onu. Üzgün ayrılmasına izin vermedim. Ama biliyordum, bana gülse de geçmiyordu… Senin de onun canını yakmana müsaade etmem!” Karen konusunda ilk defa birine içini dökmüştü. Derin bir nefes alarak ona döndü. “Bu Ali için de geçerli. Kardeşime bulaşmaya kalkarsan karşında beni bulursun.” Tehdit etmiyordu, sadece diğer kardeşinin de zarar görmesini istemiyordu.

“Eyvallah… O, bize bulaşmazsa ben de ona bulaşmam. Karen’i üzmeye gelince de…” yüzünden hafif bir tebessüm belirdi. “Bu hayatta her şeyi yaparım belki ama onu üzmeyi asla. Kendimden vazgeçerim, yine de onu üzmem.” Çok yanlış yapmıştı. Kendinden nefret edecek hale gelmişti. Ama Karen, tam da o anda çıkmıştı karşısına. Ömrü boyunca yaptığı en iyi şey onu sevmek olmuştu.

Madem yüzleşiyoruz, gizli saklı kalmasın, diye düşündü. “Benim de sana sorum olacak. Aranızdaki bağın sebebi ne? Takdir edersin ki çoğu erkeği kıskandırır. Dürüst olmak gerekirse beni de kıskandırıyor. Sevgilimin sürekli başka erkekle beraber olması bazen deli ediyor.” amacı aralarını bozmak değildi; sadece hikâyelerini ondan da dinlemek istiyordu.

Burnundan nefes vererek güldü Alp. İçinden tekrar etti. Aranızdaki bağın sebebi ne? “İlk kez ailecek onlara misafirliğe gittiğimizde karşılaştık. Aileler hâlâ yakın arkadaş. Ama biz, o zamanlar birbirimizden neredeyse nefret ederdik. Sürekli kavga ediyorduk.” istemsizce eli alnındaki ize gitti. “Sonra alışmıştık birbirimize ama bunu asla göstermezdik. Çocuk aklı işte, güya ilk adımı atan yenilgiyi kabul ederdi…

“Öğrenmişsin sen de. İlk kez tepeye geldiğimde, onu şu uçurum yanında buldum. Birinin geldiğini hissedip, arkasını dönünce ayağı kaydı. Tam düşmek üzereyken kolundan tutup kendime çektim. Korkmuş, ağlamaları daha da artmıştı. Oyunu bir kenara bırakıp yaralarını sarmaya çalıştım.

“O gün burada yemin etmiştim; onun, oyun arkadaşımın üzülmesine izin vermeyecektim. Kim gelirse gelsin, onu koruyacaktım… Küçükken hep kardeşim olsun isterdim, dileğim gerçek olmuştu. Cadı mı cadı bir kardeşim oldu. Sanırım abi rolünü üstlenmeye o gün başlamıştım. O yüzden onu benden kıskanma. Sadece kardeşini korumaya çalışan bir abi gibi düşün.” anlatırken duygulanmıştı Alp. On bir yıl olmuştu. Birbirlerinin yaralarına merhem oldukları on bir yıl…

“Sağlam hikâyeymiş! Merak etme, o rolü senden almak gibi bir niyetim yok. Sadece beni düşman listesinden sil yeter.” gülümseyip deyip elini uzattı.

Alp, ona uzatılan eli sıktı. “Eyvallah.”

Bir ateşkes imzalanmıştı. Ama yaşanacakları düşününce çok uzun sürmeyecekti. İleride tamir olması yıllar alacak çatlaklar oluşacak ve bu yaraların merkezinde de Karen duracaktı. Verilen sözlerin tutulmadığı yaralar kalbine işleyecekti.

Arkadan hışırtı gelince “Dayanamadın, değil mi? Gelme demedim mi ben sana!” burnundan soluyarak bağırdı Alp.

🌷

Merakıma yenik düşmüştüm. Kenardan sessizce onları dinliyordum. Alp, yine beni duygu seline sürüklemişti. Aramızda böyle şeyleri pek konuşmaz, kimse duygusal yanını görsün istemezdi. Ama şimdi Akel’den pek hoşlanmamasına rağmen benim için içini açmıştı.

Gözlerim doldu, ağlamamak için elimi gözlerime bastırdım. Ağaç kütüğüne yaslanıp derin bir nefes aldım. Ama yaprak ve kuru dallar hışırtı çıkardı. İçimden küfredip, bir şey duymamalarını umdum. Ama bu mesafeden imkânsızdı. Alp’in sesiyle saklandığım yerden çıkıp suçlu adımlarla yanlarına gittim.

“Geleceğime adın kadar emindin. İtiraf et.” üste çıkmaya çalıştım.

“Kareen!” kızdı sert bakışlarını yollayarak.

“Sen hiç laf dinlemez misin?” Akel de homurdanarak destek attı. Galiba o da yalnız konuşmak istiyordu. Benim hakkımda konuşulacakken, niye kurbanlık koyun gibi kenarda bekleyeyim? Güya ikisi de beni iyi tanıyor. Onları dinleyip evde kalacağımı düşünüyor olamazdılar.

“Zaten gelmeseydim de ne konuştuğunuzu öğrenecektim. Sen birkaç saatlik triple çözülür, hepsini anlatırdın.” Alp’e baktım. En nefret ettiği şey trip atmamdı. Ne istersem yapıyordu o zaman. Sonra Akel’e dönüp “Seni de konuşturmam uzun sürmezdi.” omuz silktim.

“Şimdi de Alp tribi geldi.” buzdağının görünmeyen tarafı kadar büyük bir soğuklukla yüzünü çevirdi.

“Akel tribi de bonus olarak yanına eklendi.” boylarını toplayıp, benim boyuma bölünce üç kişi çıkacak adamlar, karşımda trip atıyordu.

Bu hallerine kahkaha atıp “Hadi posunuzdan utanmadınız, bari boyunuzdan utanın. Bu boyla ne trip?” sorduğumda önce birbirlerini süzdüler. Gülmek isteseler de sahte ciddiyetlerinden ödün vermediler.

Birkaç saniye sonra ilk pes eden Alp oldu. Dayanamayıp kollarını iki yana açtı. “Şebek maymunu.” Hızlıca aramızdaki mesafeyi kapatıp sarıldım. Akel’e de seninle sonra özel olarak ilgileneceğim, bakışı attım. Gerçi ne kadar anladı, emin değilim.“Benim şeyde biraz işim var… Kaçtım.” bizi yalnız bırakmak adına bir bahane uydurup, daha doğrusu uyduramadan kaçtı.

Arkasından “Görüşürüz, yalancı çoban!” diye bağırıp Akel’in yanında bittim.

“Az önceki bakışlarını yanlış okumadıysam benim için sarılmaktan daha fazlası var.” yıldızların aydınlattığı yüzünü haylaz çocuk ifadesi kapladı.

“Fırsatçılık yapma da otur şuraya.” gülüp taşları gösterdim. Yanına sokulup, koluna girerek elini tuttum. Yaptığım boy şakasıyla aklıma yine o soru geldi. Dönüp Akel’i baştan aşağı inceledim. Hayali bir metreyle ölçüp, çıkardığım sonucu onunla da paylaştım. “Bence… bir doksan sekiz falan.”

“Nasıl?” aklımdan geçeni okuyamadığı için haliyle ne dediğimi anlamamıştı.
“Boyun.” açıklama yaptım.

Küçük bir kahkaha patlattı. “İstersen yarın okula mezura getireyim, öğrenmiş oluruz.” diye alay etti.

“Senin de yanında iri yarı hatta senin iki katın bir şey olsa sen de merak ederdin. Gerçi senin iki katını düşünmek istemiyorum. Onun yanında pamuk prensesin cücelerini aratmazdım.” kendi yaptığım benzetmeye güldüm. Aslında boyum normaldi ama onun yanında bazen kendimi çocuk gibi hissediyordum.

“Sen kısa boylu değilsin. İnsanlar çok uzun.” dalga geçince dirseğimi karnına geçirdim.

“Deve de boy var.” dişlerimin arasından söyledim.

Acıyla inleyip “Bu deyimi ilk geldiğim gün bana kullanmıştın. Şimdi de kendine.” gülmeye çalıştı.

“Sen nasıl duydun ya bizi?” hayretle kaşlarımı çattım. Asi’yle konuşurken ukala tavrını sevmediğim için söylememiştim. Kim bile bilirdi ki ilk gördüğümde sinir olduğum kişiyle sevgili olacaktım?

“Duyarım ben. Seninle ilgili bildiğimi bilmediğin çok şey var.” dirsek atarken bıraktığım elimi tuttu.

“Öğrenmek istiyorum.” dedim gözlerinin içine bakarak.

“Olmaz! Bilgilerini seninle paylaşamam.” sanki çok gizli şeyleri saklıyormuşçasına tavır sergiledi.

“Benimkileri değil. Neyi biliyorsan, ben de senin hayatına üzerine uyarlanmış şeklini öğrenmek istiyorum.” hoşuna gittiği için suratındaki tebessüm merhaba dedi.

“Ben zor öğrendim, senin bu kadar kolay öğrenmen haksızlık.” yüzünü yaklaştırdı. “Ama küçük bir rüşvetle, belki bazı bilgileri sızdırabilirim.” Fırsatçılık denince ilk akla gelen markaydı. Yanağından öpünce, gözlerini devirip bu mu, bakışı attı. “Buna en fazla renk, yemek falan anlatırım.”

“Sen bilirsin. Ben başka türlü de öğrenirim.” sinir etmek adına söyledim. Karşılık vermemi bekliyordu. Bozulmuş suratına karşın kahkaha atmak istemiştim.

“Öğrenirsin! Odun pro olduğunu da öğrenirsin artık.” diye homurdandı. Çok tatlı görünüyordu.

“Ne gibi bilgiler anlatırdın mesela?” çenesinden tutup yüzünü bana çevirdim.

“Zorlukla öğrendiğim şeyleri.” aklınca gizem kasıyordu. Ben çoktan gönüllüydüm oysa.

Kaşlarımı çatıp “Kirpiğinde bir şey var sanırım, eğilsene.” ciddiyetle dedim.

Elini kaşına götürüp almaya çalıştı. “Gitti mi?”

“Hayır, orada. Gelsene.” Eğilince elimle kirpiğine dokunuyor ama sanki alamıyormuş gibi yaptım. “Gözünü kapat, böyle alamıyorum.” Şüphelenmeden yaptı. Yaklaşırken beklemediği anda, tişörtünün yakasından tutup öptüm. Başta hareketsiz kaldı. Sonra hemen toplanıp, elini yanağına koyarak karşılık verdi.

“Öpmek istediğini söyleseydin zevkle yaklaşırdım.” Her zerresinde hayat bulduğum mimiklerini sergileyerek mırıldandı.

“Senin için de geçerli.” bakışlarımı kaçırıp cilveli bir şekilde dedim.

“Yontulmuşuz sanki. Odun pro’dan Oduna geçmişiz.” dalga geçercesine güldü.

“Pro max olmasını istiyorsun sanırım?” tek kaşımı kaldırıp tehdit ettim. Benim için hiç zor olmazdı.

“Asla!” elini kaldırdı. “Karen Hanım, şimdi hangi bilgiyi öğrenmeyi ister?” amacına ulaşmıştı tabii.

“Hakkımda öğrendiğin çok zor bir şey, tabii seninkini istiyorum ben.” başımı omzuna koydum.

Duraksadı önce. Sanki cevap verip vermemekte kararsızdı. Sonra anlatmaya karar verip “Kimi sevdiğin… En zoru kimi sevdiğini anlamaya çalışmaktı. İlk gördüğüm gün Alp sandım, ona kuruldum. Sonra kim olduğunu bulup, onu kıskandım. Onun yerinde olmak istedim. Senin sevgine layık olmayı nasıl başardığını deli gibi sorguladım. Ama sonra aklının karıştığını gördüğümde şansım olduğunu fark ettim ve oklar beni gösterdiğindeyse dünyalar benim oldu.” açıkladı zamanında onu inciten şeyi. Öfkesini, üzüntüsünü hep gizlerdi, vurdumduymaz biriymiş gibi davranırdı. Ama öyle biri olmadığını biliyordum.

Ne diyeceğimi tam kestiremedim. Ali’yle ilgili kullanacağım küçücük bir yanlış kelime onu kırabilirdi. Konuyu değiştirmek için “Ama ben bu sorunun cevabını biliyorum. Seninki ilk görüşteydi… Diğerine geç hadi.” söylediğimde o da anlamıştı. Bozmadan bana eşlik etti.

“Mesela ilk okuduğun kitap Joseph Murphy’nin kaleminden Bilinçaltının gücü, benim de ilk kitabım Küçük prens. En sevdiğin yabancı şarkı Believer. Ama bahsettiği konudan bağımsız, beat’ini seviyorsun. Benimki de God’s plan. Profesyonel olarak ilk çizimini sekiz yaşındayken yaptın. Tepede Alp’le küçük haliniz, ben de altı yaşımda resim yarışması için çizdiğim gün doğumuydu. Daha sonra… Avengers serisinden ilk izlediğin film Thor’du. Ben daha izlemedim. En sevdiğin çizgi film Dragons: Rides of Berk, benimkiyse Pokemon. Yapmak istediğin meslek ressamlık, daha doğrusu sanatın herhangi bir dalı, benim de basketbolcu olmak. Günlük tutanları anlayamazsın asla. Kendi elleriyle niye insanlara koz sunduklarını, eğer birinin eline geçerse günün birinde ona karşı kullanacağını düşünürsün. Ama canlı günlük olarak da Alp’i kullanırsın. Ben de bu konuda böyle düşünüyorum, tamamen saçmalık. Ve de tuttuğun takım. Sırf Alp’le inat olsun diye Galatasaray’ı tutman ve sonra gerçekten sevmen. Ben de koyu Beşiktaşlıyım.”

Anlatırken bölmemiştim, yapamazdım da zaten. Ona âşık olmakla meşguldüm. İlk önce benim, sonra da kendininkinden bahsediyor. Gâh gülmüş gâh da duraksayarak hangisini söyleyeceğine karar vermişti.

“Şimdilik bu kadarı yeterli bence.” gülerek ekledi.

“Nasıl öğrendiğini şimdi sormayacağım. Sorsam bile aklıma ulaşmadan rotasını değiştirir. Aklını kurcalayan tek şey… Durmadan kendine âşık etmeyi nasıl başarıyorsun? Ya ben sana âşık olmaya yer arıyorum ya da sen bu işte çok yeteneklisin.” Bu kadar etkilemesi hiç etik değildi. Haksızlıktı bana.

Hâlâ gözleri açıkken öpmeye utanıyordum. Bana delici bakışlarıyla bakarken, dudaklarına dokunduğumda, kora dokunacakmış gibi geliyordu. O da hep anlayışlı olup gözlerini kapatırdı, şimdi olduğu gibi.

Ceketin yakasından çekip yavaş hareketlerle yaklaştım. Hâlâ ona yetişememiştim “Yaklaş, basketçi.” Böyle seslenmemi sevmişti. Dudağının kenarını kıvrıldı. Yaklaşarak, elini belime koyup kendine çekti. Beyaz teni ayın etkisiyle daha da parlarken, pürüzsüz cildi gövde gösterisi yapıyordu. Yüzünü daha da mükemmel yapan burnundan hızlı ve derin nefesler verip bekliyordu. Kaşlarıysa sanki cetvelle çizilmiş gibi kusursuzdu. Ama yüzünün en sevdiğim kısmı dolgun dudaklarıydı.

“Gün doğumuna kadar böyle bekleyemem ama.” onu incelerken beklediğini unutmuştum.

“Bence bekleyebilirsin. Yüzünü inceleyerek âşık olmakla meşgulüm.” tebessümü büyüdü.

“Onu başka zaman da yapabilirsin. Kenardan bakıldığında acemi birine benziyorum.” eğlenerek dediği şey sinirlerimi bozmuştu. Omzundan itip uzaklaştım. Hızla gözlerini açıp ne olduğu anlamaya çalıştı.

“Ne oldu? Yanlış bir şey mi yaptım?” afallamıştı. Tek kelime etmeyince, karşıma geçip dizlerinin üzerine oturdu. “Hadi anlat, güzelim. Niye kızdın?”

“Kiminle ustalaştıysan git, onu öp! Tabii beyimiz de ondan bol ne var!” öfkeyle burnumdan soludum. Tam o esnada denilecek şey miydi bu? Üstelik geçmişi zamparalık üzerine kurulan biri tarafından. Aklıma başkalarını öptüğü gelmesi ve sinirlenmem gayet tutarlı sebepti.

“Ya saçmalama, öylesine dedim. Seni kırdıysam özür dilerim. Sabırsızlandığımı bilmeni istemiştim sadece.” kendini açıklamaya çalıştı.

Yüzümü diğer tarafa çevirip uçurumdan aşağıya baktım. Onun için fazla tepki vermiş olabilirdim. Ama benim için anı mahvetmekti.

“Sevgilim, abartıyorsun bence biraz.” Yaptığım şeyin saçmalığına dikkat çekti.

Sinirle dönüp “Abartıyorum öyle mi? Tam öpecekken başkalarıyla öpüşmemi hatırlatacak bir cümle kursam? Hoşuna gider mi?” sorunca çenesi seğirdi. Ali’yi hatırlamıştı. Nasıl oluyormuş, Akel Efendi?

Derin nefes aldı. “Tamam, haklısın. Özür dilerim. En iyisi konuyu kapatalım.” Gülerek yerine oturup “Bu kadar kıskanç olduğunu bilmiyordum, Karen Hanım.” ani duygu değişimini maskesini ardına sakladı.

“Niye yapıyorsun bunu? Tiyatro seçmelerimde de yapmıştın. Sinir küpü halinle dışarı çıkıp, hıncını basket topundan alıyordun. Bizi görünce gülerek yanımıza gelmiştin. Hastanede de kızdıktan sonra taktığın maskenin ardına saklanıp gülüyordun. Niye yaşamıyorsun sinirini?” anlayamıyordum onu.

İstemediği bir şeyi hatırlar gibi oldu. Gözlerini kapayıp başını salladı. Grilerindeki pişmanlığı, o kısacık anda bile görebilmiştim. “Onu hatırlayıp sana patlamamı mı tercih edersin, güzelim? Onun yüzünden zaten yeteri kadar gerildik. Sevgilimin daha fazla huzurunu bozmak istemiyorum. Tiyatro konusunda da basketbol oynamak negatif enerjimi alıyor. Üstüne sen de geldiğinde sinirli kalamamıştım. Zaten bu gözler karşısında kim aklındakileri tutabilir ki? Anından uçar hepsi.” etrafında dolanıyordu sorumun. Daha fazla irdelememem için en iyi bildiği şeyi yapıp, bana yürüyordu.

“Öyle olsun bakalım.” Sessizliğine saygı duydum. Kendisi ne zaman isterse o zaman anlatırdı.

“Yarım kalmıştık az önce. Yarım kalmış şeylerden nefret edersin sen.” yine hakkımda bildiği başka bir şeyi örnek gösterdi.

“Yoo, tamamlandı. Triple tamamlandı hem de!” saate bakmak için cebimden telefonu çıkardım. Ablama Alp’le buluşacağımı söylemiştim. Es kaza onu ararsa eğer yalancı çoban ilan eder ve söylediğim her şeyi sorgulardı. Telefonu sessizden çıkarıp tekrar cebine attım.

“Eve gitmeden olması gerektiği gibi tamamlanacak!” özgüvenle karışıklık verdi. Akel Bey, aklına koyduğu her şeyi yapmasıyla meşhurdu.

“Onu boş ver de. Bütün bu bilgileri nasıl öğrendin, onu anlat.” başka bir konu açtım.

“Asi ve Alp’le yaptığın konuşmalardan… Sosyal medyada da stalk yeteneğim güçlüdür biraz.” Ben, birinin hesabına bakmaya çalışırken yanlışlıkla beğenir, takip atardım.

“Sapık olmadığın konusunda eminiz, değil mi?” güldüm ama ürkütücü bir şeydi.

“Âşık olduğum konusunda eminiz.”

“Peki, niye hiç Marvel serisini izlemedin? Sarmadı mı?” hiç öteye bırakılır mı? Üstelik Marvel hayranı sevgilin varken. Biri seri hakkında, hak etmediği bir eleştiri yapınca Buz devri’ndeki Sid karakterine dönüşüp ‘Hanım, hanım! Bunlar benim yavrularım!’ diye savunuyordum.

“Aksine, izlememek için kendimi çok zor tuttum. İzlediğim filmi asla tekrar izleyemem. O yüzden onu sevgilimle izlemeye bıraktım. Malum Marvel’dan daha çok seri devamı getiren yok. Sevgilim de Marvel hayranı olunca, onunla zevkle izleyebilirim.” açıkladı. Bu sefer de başka bir şeye takıldım.

“E şimdiye kadarkilerle niye izlemedin? Yani izlemek için bir hayli seçeneğin olmuş.” alttan alttan laf sokarak sordum. Bu konuyu açmayı sevmiyordum ama her aklıma geldikçe sinirlerimi bozuyordu.

“Geçici olan şeyler için plan yapmam ben.” kızların duygularını incittiği kızabilirdim ama hepsi bunu bilerek bir ilişki yaşadığı için ses etmedim.

“İzleyelim bakalım.” gülümsedim.

Ayağı kalkıp “Hadi, eve geç kalma sen. Kalma ki yarın burada ilk filmimizi izlemek için Milay Abla’dan izin koparmak kolay olsun.” dedi. Aklına koyduğunun hemen olmasını istiyordu. Sabretmek hiç onluk değildi. Ya da karşıma çıkmak için aylarca beklemiş, artık sabrı kalmamıştı.

“Hemen mi izleyeceğiz? Hem nasıl yapacağız?” ayağa kalktım. Burada hiçbir şey yoktu ki.

“Akel Ateş için çocuk oyuncağı. Yarına hallolur.” elini belime sararak kendisine çekti. “Az önceki borcunu da öde artık.”

“Bugün limite ulaştınız, Akel Ateş. Yarın şansınızı tekrar deneyin.” yanağından öpüp geri çekildim.

Başını sallarken dudağı kıvrıldı. Bu gülüşü favorimdi. İlk kez iddiayı kazandığı gün sergilemişti. Aslında o zaman da etkileyiciydi ama ona sinir olduğum için bunu kabul etmemiştim.

🌷

“Günaydınlar efendim. Nasılsınız?” yüzümde güller açarak bana doğru gelen Alp’in yanına gittim.

“İyi diyelim iyi olsun. Sizler nasılsınız?” benim gibi neşeyle karşılık verdi. “Hayırdır? Bu sabah ekstra neşelisin.”

“Dünyanın en anlayışlı arkadaşı ve sevgilisine sahibim. Daha ne olsun?” araların düzelmesi rahatlatmıştı. Bana yansıtmamaya çalışsalar da gerilim beni de etkiliyordu. Kendimi, ebeveyni sürekli kavga eden çocuk gibi hissediyordum.

“Serseri.” keyifle ellerini açık bıraktığım saçlarıma daldırıp karıştırdı. Saçımı mahvettikten sonra okula doğru yola koyulduk. İlk ders Derin’indi. Geç kalıp yersiz egosunu çekmek istemiyordum.

Zile birkaç dakika kala okula vardık. Akel, kapının önünde bekliyordu. Alp’le birbirlerine baş selamı vermekle yetindiler. Alp, sahanın kenarındaki çocukların yanına gitti.

“Gel bakayım yamacıma.” kolunu omzuma atıp yönümü okula çevirdi.

Binaya girince biraz uzaklaştım. Okulun dedikodusu hâlâ bizdik. Akel de daha çok bu tutumundan rahatsızdı. Birden tamir zamanından kalma duvara dayalı merdivene geri geri çıktı. “Pardon! Bir saniyenizi alacağım!” bağırdığında herkes ona döndü. Meraklı gözler üzerindeyken çok rahattı.

“Şimdi… Sevgili arkadaşlar. Bizimle ilgili düşüncelerinizi kendinize saklamak yerine, gözümüzün önünde hatta içine baka baka haddinizi aşıp, sevgilimi rahatsız ederseniz… haddinizi bildirmekten çekinmeyeceğimi bilin istedim. Ve bunu da zevkle yaparım! Bu vücudu sus olarak yapmadım sonuçta.” sesindeki tehdidi herkes anlamıştı. “Anlayışınız için teşekkür ederim.”

Atlayıp yanıma geldiğinde kalabalık bakışlarını kaçırıp dağılmıştı. İri cüssesi ve Ali’ye yaptıkları korkmaları için yeterli bir sebepti. Bir seferinde ikisini birlikte idare ettiğimi bile iftira atan olmuştu ama kimin dediğini öğrenemedim için cevabını vermemiş, içimde kalmıştı.

Elimi tutup vereceğim tepkiyi bekledi. Kızmamı bekliyordu. “Şiddete eğilimini sevmedim ama hoşuma gitmedi de değil.” Özelikle dün, Akel’i vücudunu gözleriyle istila eden kızların duyması iyi olmuştu. Gözümün önünde, resmen çocuğu taciz ediyordular.

Sınıfa girince zil çaldı. Derin Hoca, elindeki sınav kâğıtlarıyla salına salına geldi. Geçen haftaki yazılının sonuçları bugün açıklayacaktı. Sıra Ali’ye geldi. Yine haksızlık yapmış, elli vermişti. Soruların tamamının doğru olduğuna hepimiz emindik. Adam matematikte dehaydı ama Derin cadısı bilerek yapıyordu.

Ali, tehlikeli bir sakinlikle kâğıdı alıp göz gezdirdi. “Hocam… Sizce ben bu kâğıtla Milli Eğitim Bakanlığına gidip öğretmenim bilerek notlarımla oynuyor — üstelik bu ilk de değil, desem ne derler?” kendini beğenmiş tavrınla sordu. Bu bakışı iyi bilirdim. Sadece nefret dolu bakışlarını gizleyemezdi.

“Hadsizleşme! Derhal yerine otur! Fazla bile verdim sana.” verecek tek cevabı olmadığı için saldırı moduna geçip susturmak istemişti.

Ali gülümsedi. “Ama belki şimdilik müdürle de yetinebilirim. Sonuçta yeğeninin ona bildirilmeden, Bakanlığa şikâyet edilmesini hoş karşılamaz.” iğneleyici konuşması hocayı daha da delirtmişti. Kimse bu çıkışı beklemiyor, tam dikkat onu dinliyordu.

“Hadsiz! Sen kimsin de benimle bu şekilde konuşabiliyorsun? Derhal müdürün odasına!” yüzü bembeyaz oldu. Burun delikleri büyümüş, dişleri gıcırdıyordu.

Suratındaki alaylı tebessümünü bozmadan “Ben de zaten oraya gidiyorum, isterseniz siz de gelin.” eliyle kapıyı gösterdi. Bugün fazla dik baştı. Ayların acısını çıkaracaktı. Bütün notları pekiyiyken sırf Derin cadısı yüzünden takdir belgesi yalan oluyordu. Bunu çoktan hak etmişti. Ama inşallah hakkımı arayacağım, diye eğitim hayatını mahvetmezdi. Maalesef bu durumlarda öğrencilerin dediklerine önem verilmiyordu.

Ali, bir adım atmıştı ki Alp kolundan tuttu. “Oğlum, ne yapıyorsun?” Orkun Hoca, yeğeninin lafını koyup da bir öğrenciyi dinlemeyeceğini düşünüyordu ama Ali’nin katır inadı çoktan devreye girmişti.

“Uzun zamandır yapmam gerekeni.” özgüvenle sınıftan çıktığında, Alp de peşinden gitmek istedi ama Derin cadısı yok yazmakla tehdit etti. Homurdanarak yerine oturan Alp, Derin’e dehşet saçan bakışlarını eksik etmedi.

Arkasını dönüp “Öfkesinin hedefi Derin cadısı oldu.” dedi olacaklardan korkarak. Ali, birine karşı kinlendiyse artık dönüş yoktu. Sonunu düşünmeden hareket ederdi. Ama bu sefer karşısına alacağı kişi, okul müdürüydü. Aksi bir durumda okuldan atılmak, eğitim hayatını mahvederdi. Tutunduğu bütün dalların keskin ucu kalbine batarken bunların altından kalkamazdı.

“Engellemeye çalış. Sorun çıkarsa sınava kadar toplanamaz.” Bu halde olması benim yüzümdendi.

“Bilmiyor musun onu? Aklına bir şey koydu mu kimseyi dinlemez.” başını sallayıp önüne döndü.

Derin Hoca, sinirden yerinde duramayıp Ali’nin peşinden gitmişti. Konunda ardından Akel’e kapıyı gösterip çıktım, o da peşimden gelmişti.

“Efendim, güzelim.” Ali için endişelenmemi kıskanıştı.

“O bakışları artık tanıyorum… Benim yüzümden böyle olduğu için sanırım vicdan azabı çekiyorum.”

“Açıklama yapmak zorunda değilsin.” duvara yaslanıp “Ama bir şeyin zorundasın.” ciddi bir ifade takındı.

“Neyin?”

“Milay Abla’dan izin koparmak zorundasın. Çünkü film izleyeceğiz.”

Omzuna vurdum. “Niye gerilim kasıyorsun ya? Ciddi bir şey oldu sandım.” sinirlenince dayanamayıp güldü. “Ama şanslı günündesin. Milay Hanım, bugün abinle beraber iş için şehir dışına çıkacaklar. Yani tüm gün birlikte olabiliriz. Tabii daha önemli işiniz yoksa?” bakışlarımı kıvrılan dudaklarına kaydırdım. Geceye ışık saçan ay gibi parlıyordu.

“Gece de tamamen yok yani.” yaramaz gülüşü solup kaşlarını çattı. Aklından yine ne geçmişti acaba? “Tüm gece yalnız kalamazsın. Etraf hırsız, şerefsiz dolu. Olmaz!” annem gibi en olumsuz olayları düşündü.

“Şimdiye kadar nasıl kalıyordum acaba, Akel Ateş?” gereksiz çıkışına karşı sordum. Endişelenmişti, anlıyorum. Ama şimdiye kadar da defalarca yalnız kalmıştım. Benim için sorun yoktu.
“Artık ben varım ve de sevgilimin tek başına kalmasını istemiyorum.”

“Yalnız o sevgilinin karatede Türkiye birincisi olduğunu unutma bence. Doğru tekniklerle çoğu adamı alt edebilirim.” bu sefer ukalalık rolünü ben üstlenmiştim. Böyle durumlarda kullanamayacaksam ne yapayım o teknikleri.

“Sokak dövüşünde karate pek tercih edilir bir dal değil. Üstelik daha sizin taraflarda yeni hırsızlık olmuşken asla izin vermem. Olmaz!” aşağı sokakta bir evi soymuştular. Bu yüzden korkuyordu. Endişesine anlayış gösterebilirdim ama izin vermem saçmalığıyla feminist damarıma basmıştı.

Ciddileşip “Pardon da senden izin istemedim ben!” kaşlarımı çattım. Kim oluyordu da bana izin verme yetkisi olduğunu düşünüyordu? En nefret ettiğim şeydi çiftler arasındaki izin olayı. Birini, hayatımıza engel olması için değil, daha da güzelleştirmesi için alıyoruz. Bu ilkel şeyler hiç benlik değildi.

“Öyle demek istemedim. Sadece senin için endişeleniyorum. Yalnız kalmak yerine, benimle birlikte zaman geçirmeni isteyecektim ama her zamanki gibi anı çıkışınla izin vermedin.” açıkladı kendini. Niyetini anlayabiliyordum ama şimdi tavrımı belli etmezsem ileride devamı da gelecekti. Akel, her ne kadar anlayışlı biri olsa da bazen onun tabiriyle desek kıro olabiliyordu.

“Anlıyorum seni ama karşında küçük kız çocuğu yok. Senin boyutlarındaki bir adamı, zorlansam bile alt edebilirim.” beni fazla hafife alıyordu. Tamam, kenardan bakıldığında çıtkırıldım, küçük bir kız çocuğu gibi gözükebilirim. Ama ringde daha çıktığım hiçbir maçı kaybetmemiştim.

“O zaman bu yaptığım hödüklüğü unutup, esas demek istediğim şeye geçsem?” onay beklercesine baktığında, elimi devam et, anlamında salladım. “Annemler birkaç gündür dedemlerde, daha birkaç gün de orada olacaklar, Abim de Milay Abla’yla. Filmleri bizde mi izlesek diyorum? Sabah hava durumuna baktım, birazdan yağmur yağacak. Tepede izleyemeyeceğiz gibi duruyor.”

Hava bugün kapalıydı. Yağmur konusunda haklı olabilir ama bu fikri sevmemiştim. Yüzümden olumlu cevap vermeyeceğimi anlamıştı. “Hadi ama… Kaç zamandır ben bu seri için bekliyorum.” kedi gibi bakıp “Hem sen benden mi korkuyorsun?” sitem etti. Genelde film izleyelim bahanesinin arkasına saklanılanlardan bu konuya pek sıcak değildim.

“Korkuyla ilgisi yok. Sadece… Ya birden annenler gelirse? Garanti rezil olurum.”

“Orasını düşünme. Eğer gelirlerse odama hatta dolaba kilitlerim seni. Malum bana borcun var.”

“Ben içip kapına dayanıyorum ama.” anlık gülsem de ciddiyetimi korumuştum.

“Tamam, bir daha ki sefere sarhoş olmadan gelirim.” deyince koluna vurdum. “Eğer kalmak istemezsen gece evine bırakır, kapında nöbet tutarım.” hırsızlık meselesi onu bayağı korkutmuştu.

“Hadi sınıfa girelim, sonra konuşuruz.”

“Kaç bakalım yine.” Kapıyı açtı. “Önce hanımlar.”

İçeri girdiğimizde çoğu kişinin bakışları üzerimizdeydi. En çok da ona yeni dedikodu çıkmasına sevinen Asi’nin bakışları parladı. Yerime oturunca “Yine niye utandınız, Karen Hanım?” sordu Asi. Ya kız detektör gibi ya da ben mimiklerimle duygularımı bağıran biriyim.

“Nasıl anladın?” gülerek hayret içinde baktım.

“Utanınca parmakların, diğer elinin dirseğini tutar ve suratında belli belirsiz gülümseme oluşur.” tespitini benimle paylaştı. Haklıydı, ne zaman utansam istemsizce bunu yapardım.

“Gözlem yeteneğin gelişmiş sanki.”

“Yine benden bir şeyler sakladığın için trip yeteneğim de gelişebilir.” tehdit edercesine dedi.

“Akel, bu akşam film izlemeyi ve dolayı yoldan onda kalmamım yolunu yaptı.” Sevgilimin evinde kalmaktan bahsediyorduk, üstelik ailesi evde yokken. Aniden gelip yanlış anlamalarını istemiyordum.

“Biraz hızlı gitmiyor musunuz?” imalı imalı sorunca yandan bize bakıp sırıtan Akel’i gördüm. Pislik bizi dinliyordu. Elimi önüne dön, der gibi salladığımda, yaramaz bakışlarını üzerimizden çekti. Hiç özel hayata saygı kalmamış, efendi!

“Sen de başlama ya. Film izleyecektik, yağmur yüzünden açık havada izlemek yalan oldu. Bugün ablam şehir dışında, onunkiler de evde değil. Bizde izleyelim dedi.” sesimi kısarak üstün körü özet geçtim.

Fesat modu açık kalmış gibi “O tekliften sonra genelde pek film izlenmiyor ama neyse.” kahkaha atmamak için direndi. Arkadaşlarımdan bir tanesi bile normal olmaz mı yahu? Halden anlayan, dalga geçmeyen… Ama nerede?

Ağlamaklı sesimle “Bak, dediğime pişman etme beni. Bir daha valla bir şey anlatmam.” sitem ettim.

“Şaka yapıyorum, gerilme. Hem Akel öyle biri değil. Öyle olsa neden ilişki konusunda odunu aratmayan biriyle sevgili olsun, değil mi?” güya rahatlatıyordu ama arada bana da laf sokmadan edememişti.

“Ne yapayım, efendim? Sizin gibi ayran gönüllü olamıyorum ne yazık ki.” Suratımı buruşturdum. Asi, aşk konusunda ipe sapa yatmaz, tabiri caizse çapkın biriydi. Çapkınlık sadece erkeklerde olmazdı, kadın da çapkın olabilirdi. Asi de öyleydi, birçok kişiyle flört etmiş ama iş sevgililik aşamasına gelince kaçmıştı. Âşık olmak ve bağlanmaktan korkuyordu. Ama ona sorarsan doğru kişiyi arıyor.

“Gidecek misin peki?”

Daha cevap veremeden Alp “Nereden çıktı bu? Gündüz gözüyle izleyin, akşam da evine gel işte.” diye araya girdi. Arkasını dönmüş üstten üstten bakıyordu. Yine fazla sahipleniciydi.

“Tamam, babacığım.” kız babası rolünü üstlendiğinde bu hitapla seslenirdim. O da ireli gittiğini, yaşlı düşüncelerini bir kenara bırakması gerektiğini iyi bilirdi.

“Hiç öyle bakma. İkimizin de babası seni bana emanet etti. Daha dün tanıdığım birinin evinde bırakamam seni.” kaşlarını kaldırıp, ellerini olmaz der gibi salladı.

Bugün resmen sabrımı sınanıyordu. Biri gelir izin vermem der, diğeri bırakmam der. Sanki onlardan asılıymışım gibi davranmaları deli ediyordu.

“Cümleyi içinden tekrar et. Bak bakalı seni hangi kelimeler için haşat edebilirim.” başımı yana eğip uyardım tatlı tebessümle.

Tam o anda yanımızda Akel belirdi. “Baskı mı yapılıyor biraz?” Alp’e bakarak sordu. “Yani istediği kararı verebilecek yaşta sanki. Yanılıyor muyum?” daha araları dün düzelmişken diklenmese olmazdı.

“Aşkın gözü kördür derler. Bi—” durdurup araya girdim. Bu gidişle ateşkes uzun sürmeyecekti.

“Geceye kadar film izleyip sonra kendi evime geçerim.” Herkesi memnun edecek bir yol buldum.

Alp’e kısa bir bakış atıp homurdandı. “Nasıl istersen, sevgilim. İstediğin saatte eve bırakırım.”

“İşte bu kadar kolay, beyler! Gerilmeye gerek yok.” Asi bakışlarını ikisinin arasında gezdirdi. Alp’in korumacı hali, Akel’i işine taş koymuş gibi düşündürüp sinirlendirmişti. Ama zaten evinde kalmazdım ki.

Birden kapı açıldı. Akel, hocanın da geldiğini sanıp yerine geçti ama Ali yalnızdı. Daha yerine oturmadan Alp’in endişeli bakışları hedefi oldu. “Ne dedi müdür?”

“Hiç… sohbet ettik.” keyfi yerindeydi. Bir şeyler istediği gibi gittiğinde hep böyle gülerdi; bakışlarının derinliklerinde küçümseyici bir ifade barınırdı.

“Lan meraktan çatlatma!” çıkıştı sonunda.

Arkasına yaslanıp “Şimdiye kadar yaptıklarını, puanlarımı bilerek kırdığını anlattım. O kâğıtların hepsinin tesadüfen bende fotoğrafı olduğunu.” tesadüfen kelimesini bilerek vurgulamıştı. “Bu görüntüleri Milli Eğitim Bakanlığı görürse müdürlüğünün de riske gireceğini konuştuk. Eminim doğru kanaate gelip Derin Hocacığımızı gereğince uyaracaktır.”

Kendine yeni uğraş bulmuştu. Sırasına da daha dönmemişti. Ders bitti mi, en uzaktaki kalorifere yaslanarak, kaçamak bakışlarla beni izliyordu. Akel fark etseydi Valla bu sefer ben bile ayıramazdım.

🌷

Eve uğrayıp üzerimi değiştirdikten sonra Akel’in evine geçmiştik. Birkaç film izledikten sonra eve dönecektim. Okuldan çıktığımızdan beri yağmur başlamıştı.

Büyük, dekoratif ağaçlarla çevrili bahçeden geçip eve girmiştik. İki katlı, geniş bahçeli bir evdi. Dekorasyonu ferah ve sadeydi; beyaz ve açık gri tonlar hâkimdi. Duvara asılı çevrelere gözüm takıldı. Çocukluk fotoğrafları vardı. İçlerinde sadece biri, her karede ciddi ve sinirli bakıyordu. Tekli fotoğrafına yaklaşıp “Sana küçük bir sır vereyim mi?” küçük çocuğun kulağına fısıldadım. Ses tonunu olabildiğince alçaltıp “Küçükken de yakışıklıymışsın. Ama şimdiki halini görsen var ya. Fena!” dedim kıkırdayarak.

“Bu iltifatları keşke biz de duysak.” masaya abur cuburları koyup sitem etti. Mutfakta olduğundan duymaz sanmıştım.

“Sen bizi mi dinliyorsun?” kaşlarımı çattım. Fotoğrafa dönüp “Şimdiki halin fena hödük olmuş, küçük adam!” cümlemi tamamladım. Pislik daha da eğlendirmişti. Kumandayı eline alıp Avengers serisinin ilk filmini açtı.

Avengers serisinin ilk filmini açıp yanıma geldi. Bir süre sessizce izlemiştik ki “Sıkılmıyorsun, değil mi? Yani daha önceden izledin, eğer sıkılırsan çekinme. Hemen başka bir film açarız.” sordu, belki de milyon kez izlediğim filmleri, hâlâ aşkla izlediğimi bilmeyerek.

“Marvel ve sıkılmak? Sus ve filme dön.” filmin tek bir sahnesini bile kaçırmak istemiyordum.

Sevgililik aktiviteleri içinde, Marvel serisini baştan sona kadar izlemek isterdim hep. Ama neredeyse herkes izlediğinden umudumu kesmiştim. Kimse sonunu bildiği filmi tekrar izlemezdi. Akel’in bu seriyi bize saklaması şahane olmuştu.

Film bittiğinde, hoşuna gidip gitmediğini anlamak için yüzünü inceledim. “İlk film için müthişti!” dedi hayranlıkla. Birine bir kitap ya da film önerdiğimde sanki ben yapmışım gibi tribe girerdim. Beğenip beğenmediği konusunda darlardım. Bu da en sevdiğim seri olduğundan sorumluluk hissetmiştim.

“Diğer filme geçmeden önce dışarı çıkalım mı? Yağmur kokusu her yeri kaplamıştır şimdi.”

Toprak kokusu bahçeyi doldurmuştu, insanın içine işleyen bir huzur bırakıyordu. Kollarımı açıp çevrili, dairesel taşların olduğu alana ilerledim. Yağmurda ıslanmayı seviyordum. Hiçbir şey söylemeden peşimden geldi. O da kollarını açıp etrafında döndü. Yaptığım şeylere sorgulamadan eşlik ediyordu.

Birden elini belime dolayıp kendine çekti. “Filmlerdeki çiftlere benzedik ama küçük bir eksik var.”

“Bilmem. Belki de daha filmin ilk dakikalarıdır. O çok istenen şey yapılacakken sürekli birileri bir yerlerden fırlıyordur.”

“Şansımızı denemeliyiz.” yaklaşıp gözlerini kapattı. Asla ilk adımı atmaz, benden beklerdi. Sonra da tüm hâkimiyeti ele alırdı. Emir bekleyen er gibiydi. Onay ver ve gerisini ona bırak.

Gözlerimi kapatıp istediğini yaptım. Belimi daha sıkı kavrayıp elini yanağıma koydu. Hemen geri çekilmiş ve ağzımdan saçma bir cümle döküldü. “Film yarım kaldı. İzleyelim mi?”

“Hiç başlatmadığımız film?” alaycı bakışlarını yüzümde gezindi.

“Bizimkinin de yarım kalmasını istemiyorsan yürü!”

“Sus ve gözlerini kapa, sevgilim. Beni bununla kandıramazsın.”

Tekrar öpmüştüm ki birden çat diye bir ses geldi. Refleksle geri çekilip etrafa bakındım. Akel de homurdanarak, yağmurun ıslattığı saçlarını yüzünden çekip sesin geldiği yöne baktı.

Yan komşulardan bir kadın, ikinci kattan yere bakıyordu. Pencerenin önündeki sırayla dizili saksılardan biri eksikti. Orta yaşlı kadının bakışlarının bizde olduğunun fark ettim. Resmen bizi dikizliyordu. Yakalandığını anlar anlamaz pencereyi kapatıp perdeyi çekti.

Utanarak eve koştum. Madem gördün, niye röntgenliyorsun, teyze? Özel hayata saygı kalmamış hiç!

Peşimden gelip “Ne oldu? Niye kaçtın?” sordu.

“Ya kadını görmedin mi? Belli ki bizi dikizliyordu.”

“Yani?” saçlarından akan suyu elini tersiyle sildi.

“Ya annene söylerse? Sizin küçük oğlanı bahçede bir kızı öperken gördüm, derse? Dedikoducu birine benziyordu.” utancımdan yerin dibinden köşe aradım. Bu aralar burada çok takıldığım için ev sahibi gibi bir şey olmuştum artık. Emlakçılığa başlayacak kadar konuya hâkimdim.

“Kime ne bundan? Sevgilimi öperken onlardan izin mi almam gerek.” rahatlıkta dünya markasıydı. İnsan azıcık utanır be adam! “Hem sırılsıklam oldun. Gel, üzerini değiş yoksa hasta olursun.” elimden tutup çekiştirdi. İyi de yanımda yedek kıyafet yoktu. Neyle değişecektim ki? Bazen küçük çocuk gibi sorumsuzca hareket ediyordum.

İkinci kata çıkıp odalardan birine odaya girdik; onun odasıydı. Dolabın önüne geçip kıyafetlerini inceledi. Sweatshirt’lerinden birini seçip bana uzattı. “Bu salaş model, bana bile uzun oluyor. Senin dizlerinin gelir. Ben çıkıyorum, rahat değiş.” Kendine de bir tişört alıp odadan çıktı.

Üşüdüğüm için aceleyle elbisemi çıkarıp sweatshirt’ü giydim. Aynanın karşısına geçip görüntüme küçük bir kahkaha attım. Onun iri cüssesine bile uzun olan kıyafet, bana elbise gibi olmuştu. Haki rengi gözlerimi ortaya çıkarmıştı. Fazla salaş durduğu için elbisemin beyaz suyolu kemerini belime bağladım. Böyle daha güzeldi. Kokusunu da yoğun bir şekilde duyabiliyordum.

Odadan çıkmadan dikkatlice etrafa bakındım. Salonun aksine daha koyu tonlar vardı. Bir duvar boydan boya kitaplıktı. Yanına sallanan ahşap bir sandalye koymuştu. Odadaki her şey tam onu yansıtıyordu.

Salona inip Hulk’u izlemiş, ardından da Captain America’yı açmıştık. Steve ilaçlarla yeni vücuda sahip olana kadar izleyebilmiştik. Sonrasında Akel, adamın kaslı vücudunu gömmekle meşgul olduğundan filme odaklanamamıştık.

Alp’le konuşurken Chris Hemsworth’a methiyeler dizer, tipini çok beğendiğimi anlatırdım. Ama soy ismini kullanmaz, hep Chris derdim. Sevgili değilken, Akel’in de olduğu ortamda söylemiştim. O da Chris Evans’le Hemsworth’u karıştırarak kıskanmıştı. Bir Marvel hayranı sevgilin varsa bunlara hazır olmalıydı. Herkesin beğendiği bir esas karakter mutlaka olur.

“Çok güzel filmdi değil mi? Özellikle değişimden sonrası efsaneydi.” bilerek damarına bastım.

“Hı hı! Müthiş! Maşallah tam dikkat izledin filmi.” sesindeki kıskançlığı gizleyemiyordu.

“Haklısın. Müthişti! Ama işte bir şey değil.” Yeni biri daha mı, dercesine kaşlarını çattı.

“Kim?” en sevdiği oyuncağını başkasına kaptırmış çocuk gibi bakıyordu.

“Şey ya… Hani şu sporcu vardı ya. Uzun boylu, kaslı biri.” dediğimde çenesi seğirdi. Umursamadan devam ettim. “Hele gözlerini görmen gerek, ortama göre renk değişiyor ama genelde gri. Ha bir de çok kıskanç. Bu özelliği yadırganamaz derecede büyük.”

Onu tarif fark edince göstereceğim ben sana, der gibi başını salladı. “Alırım rövanşını.”

“Ben kolay kıskanmam, bebeğim. Hele filmden asla!” büyük büyük konuştum. Dedi eski sevgililerinden kıskanan kadın, sürekli bana zıt olan tarafım konuştu. Sussa olmazdı sanki.

“Ne mutlu sana.” Cümlenin altındaki bin bir anlamı maalesef gördüm. Ama istediğini ona vermedim.

“Kesinlikle.” ellerimi göğsünde birleştirdim.

Arkaya yaslanıp “Neyse, şu ilaçla şişme yapay vücudu bırakalım… Acıktım ben.” konuyu değiştirirken bile adama laf çarpıyordu.

“Ben de acıktım.”

“Ne sipariş verelim?” telefonu sehpadan alıp kilidini açtı.

“Fark etmez bana. Seç bir şeyler.” ben de sessizde olan telefonumu kontrol ettim.

“Pizza olur mu?” onay beklercesine baktı.

“Süper olur.” pizza, film günlerimin vazgeçilmez yemeğiydi. Ablamdan ve Alp’ten gelen arama ve mesajlara dönerken, siparişi vermişti. Sağ olsunlar, ikisi de el birliğiyle mesaj sayısını yüze çıkarmıştı.

Telefonunu koltuğa bırakmıştı ki Burak Abi aradı. “Efendim, abi. Evet de niye? Ha... Tamam. Siz daha Ankara’dasınız, değil mi? Anladım, görüşürüz yarın.”

“Ne oldu?” İlk defa ablamdan gizli bu kadar büyük prodüksiyonlu bir işler çeviriyordum.

“Ben aslında bugün Ümit’te kalacaktım. Bizimkiler iş için Ankara’ya gidince benim de planlar değişti. Onlarda mısın diye sorunca evet demiş bulundum. Hayır deseydim niye gitmediğimi falan soracaktı. Hiç konuyu uzatamam.” cevapladı koltuğa yayılarak.
“Yani abine yala—”

“Yalan demeyelim de plan değişti diyelim.” kendini savunarak ayağa kalkıp “Hadi gel. Yemeği ellerinizden yiyemesek de bari salatayı yiyelim.” beni de ayağı kaldırdı.

“Pizzayla salata mı olur be?” kınarcasına baktım. Ama karşımdakinin tam bir obur olduğunu unutmuştum. Bu vücut boşuna devasa olmadı tabii. Her şeyden bir vitamin almış.

“Niye olmasın? Ben hep yerim.” mutfağa ilerleyince gülerek peşine takıldım.

Buzdolabından salatalık, domates ve biber çıkarıp yıkadıktan sonra bana verdi. Kendisi de yeşillikleri doğramaya başladı. Sebzeleri doğrarken bahçe kapısının sesi geldi. “Pizza gelmiştir, ben bakarım.” kapıyı açmaya gittim. Biraz fazla erken değil miydi? Açken zaman geç akardı hâlbuki.

Daha kapıyı çalmadım açtım. Karşımda gördüğüm kişiler yüzünden yerin dibinden arazi bakındım. Her köşesinde ayrı anım vardı hatta bazen yok burada fazla utandım, azıcık şuraya geçeyim diyordum.
Yalancı çoban burada olsaydı, benim adım çıkmış, bunlar beni sollar, deyip ayıplardı. Kara bahtım kör talihim olmadık yerde, olmadık insanlar karşıma çıkarıp beni rezil eder. Ne yaptım ben sana ya?

“Kurt gibi acıktım vallaha!” Akel’in ayak sesleri buraya geldiğini işaret ediyordu. Gel! Gel, sen de üstüne mum dik, homurdandım içimden. Dışımdan konuşmak gibi de bir yeteneğim olduğunu unutmuştum.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

308okunma 137beğeni 5yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18