15. bölüm / 33
Karma: Tamamlanamayan kaderRuhun Tanıdığı Yabancı
Bölümler 33Şu an: Ruhun Tanıdığı Yabancı
- 1 Karakterler10 kelime
- 2 Zamanın Sessiz Dokunuşu1.483 kelime
- 3 Sessizce Daralan Mesafe1.557 kelime
- 4 Duvardan Taşan Gölge2.214 kelime
- 5 Sayfalar Arasında Mutluluk1.709 kelime
- 6 Kaybettiğin Halde Kazanmak3.116 kelime
- 7 Yanlış Zamanda Doğan Doğru His1.921 kelime
- 8 Bir Yudumluk Çocukluk2.143 kelime
- 9 Söylenmeyenlerin Gürültüsü2.559 kelime
- 10 Denize Düşen Yılana Sarılır2.525 kelime
- 11 Aynı Yaranın İki Tarafı; Biri Bedende, Biri Kalpte3.669 kelime
- 12 İz Bırakan Anlar2.576 kelime
- 13 Yarım Kalmış Hisler1.700 kelime
- 14 Kapalı Kapılar Ardında2.339 kelime
- 15 İlk Düğümün Çözümü2.805 kelime
- 16 Ruhun Tanıdığı Yabancı3.668 kelime · Okuduğun bölüm
- 17 Perde Kapanırken3.164 kelime
- 18 Kıskançlığın Gölgesinde Kalan Aşk3.277 kelime
- 19 En Çok Sevdiklerimiz Yaralar7.172 kelime
- 20 Duvarın Öteki Yüzü7.333 kelime
- 21 Sevmenin En Gürültülü Hâli: Susmak5.140 kelime
- 22 Yutulan Kelimelerin Ağırlığı4.071 kelime
- 23 Birinin Öfkesi, Diğerinin Freniydi5.677 kelime
- 24 Beyaza Karışan Kırmızı3.418 kelime
- 25 Ormanın Karanlığında Kaybolan Çığlık5.564 kelime
- 26 Derine Gömülenler4.159 kelime
- 27 Aşkın İçinde Bir Uyarı Çalıyor4.093 kelime
- 28 Kanayan Kabuk2.844 kelime
- 29 Kan Bağı Değil, Yara Bağı3.821 kelime
- 30 Can Kırıkları3.245 kelime
- 31 Kaçış: Değişim zamanı1.840 kelime
- 32 Vazgeçiş: Kuzeye Dönüş3.799 kelime
- 33 Sensizlikten Önce: Kaderin Mühürlendiği Gün3.417 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sırılsıklam halde taksiye atlayıp eve gelmiştik. Ablamla sohbet ediyordu. Gelir gelmez önce bir havluyla köpeği kuruladık. Sonra oyalanmadan odama gidip üzerimi değiştim. Havluyla saçlarımı kurularken, Akel’e de Alp’in bizde olan kıyafetlerinden verdim.
“Alp’in niye burada kıyafeti var?” tek kaşını kaldırdı; kıskanmıştı. Bu durum asla değişmeyecekti.
“Çocukluktan beri birbirimizin evinde büyüdük. E haliyle de kazalar oluyordu. Kıyafetler de mahvolunca böyle bir çözüm bulmuştuk. Birbirimizin evine hep birkaç parça kıyafet koyarız...” sorgulayıcı bakışlarına karşı açıklama yaptım. “Ama sakın Alp’e bahsetme. Hoodie’lerini kimseyle paylaşmaz. Adam resmen âşık resmen onlara.” uyarıcı tonla söyledim. Bana bile izin vermiyordu, ilginç bir bağ vardı aralarında. Hoodie’lere fısıldayan adam...
“Anlatıp gıcık edebilirim aslında.” sinsice gülümseyerek, dolaba yaslandı. Yapar mı yapar.
“Karen kavganız bitti tabii. Yeni bir dalaş lazım size.”
“Bitti derken. Bulaşmayacak mı artık, daha doğrusu salça olmayacak mı?” sordu arkadaşıma laf atarak. Ona sadece ben takılabilirim. Kimseye yedirtmem.
“Seni salça yapıp, çorbaya eklerim. Adam akıllı konuş arkadaşımla!” kim olursa olsun kardeşimle ilgili tek kelime edemezdi.
“Tamam da… Neden bitti, onu anlamadım?” yineledi.
“Alp, kim olursa olsun, bana senin gibi yaklaşanlara karşı yılışıksavar moduna geçer. Canından bezdirir, sınırını aşanlara da şiddetle karşılık verir. Ama tek bir şey gardını kırar. Karen’in de âşık olması…” Şimdiye kadar herkesi canından bezdirirdi. Bazıları artık rahatsız etme raddesine geldiği ve laftan anlamadığı için güzelce benzetmişti.
“Sevgilisi falan yok mu onun?” Alp’i başından savmak için sorduğu çok belliydi.
Omuz silktim. “O, âşık olmam diyen tiplerden… Zaten kahramanlığı bırakacak da gidip sevgili yapacak da.” Şövalye’mi bir başkasının Prens’i olarak görmek çok zordu. Paylaşmak kolay olmayacaktı. Ama bu sıralar şüpheleniyordum, bence birine fena tutulmuş. En kısa sürede bu konuyla iyice ilgilenecektim.
“Kahramanlık yapmasına gerek yok artık. Onu üstlenecek biri var.” böbürlenerek dikkati kendisine çekti. Ama bilmediği küçücük bir ayrıntı vardı.
Gözlerimi devirdim. “Benim kahramana ihtiyacım yok. Ayrıca dövüş tekniklerini ikinizden de iyi biliyorum.” kollarımı göğsümde birleştirip, şu boyumla ona üstten bakmaya çalıştım. Görüntü muhtemelen beş yaşındaki bir çocuğun, yirmi yaşındaki birine kafa tutmasıyla aynıydı.
Gülmesini bastıramayıp alay etti. “Sen ve dövüş. Güzel şaka.” Tam da beklediğim gibi tepki aldım. Tabii zayıf, çelimsiz gördü bizi, hemen dalga geç. Bak, ben şimdi seni nasıl mosmor ediyorum Akel Efendi.
“Solundaki çekmeceyi açsana.” çarpık bir gülümseme vardı suratımda. Nasıl tepki vereceğini çok merak ediyordum.
Anlamadı ama dediğimi yaptı. İçinden beyaz karate-gi ve siyah renk kuşak çıkardı. Elindekini incelerken “Bu ne?” diye kaşlarını çattı.
“Karate, bebeğim... Siyah kuşak.” hava attım gururla. Bir kuşağa bir bana baktı. Baştan aşağı süzdükten sonra tekrar kuşağa döndü.
“Milletin sevgilisi tırnağım kırıldı diye surat yaparken, bizim sevgilimiz el âlemin kafa gözünü kırıyor demek.” gür bir kahkaha atınca, ben de ona elik ettim. “Nereden peki bu merak? Nasıl başladın?”
“Küçükken ne yapacağımıza karar veremez, Alp’le farklı şeyler isterdik. Biz de bir yöntem bulmuştuk. Bir defa onun dediği, bir benim. Bu da onun seçimiydi. Zamanla sevmeye başladım ve sonuç bu… Yani anlayacağın kavga edersek trip atmam, direkt uçan tekme atarım.” kısa bir özet geçerken, alttan alttan uyarımı da yapmıştım.
“Birkaç teknik gösterirsin artık.” gözlerini kısarak güldü.
“Sen de bokstan birkaç hareket gösterirsen neden olmasın?” Burak’la konuşurken boksla uğraştığını duymuştum. Teklifin altında minicik bir meydan okuma da vardı tabii. Sonuçta Türkiye birinciliğim vardı. Ama o, sadece zamanında boksla uğraşan bir öğrenciydi.
“Hay hay, sevgilim!” eliyle gel işareti yaptı. “Hadi saldır.” dediğini yapıp özensiz bir yumruk savurdum. İlk yumruğu nazikçe def etti. “Bu mu? Nasıl aldın sen o kemeri?” alay ettiğinde sinirlenmiştim. Sert bir yumruk atmak isterken, bileğimden tutup kilitledi. “Saldırı yaparken savunmayı unutma!”
Çıkmak istedim ama bırakmadı. Eli kullanamıyorsan ayakları dene. “Aynısı senin için de geçerli, sevgilim.” ayağına çelme taktım. Şaşkınlığıyla dengesi bozuldu, geri giderken komodine takılıp yatağa devrildi.
“Bu haksızlık! Afalladığımı görüp hamle yaptın.” çocuk gibi mızmızlandı.
“Amaç bu değil mi zaten? Dikkatini dağıt ve saldır. Spor akıl işidir, canım.” dünya şampiyonu olmuş gibi bir gururla konuştum. Kolay gaza geldiğim doğrudur.
“Ben bu ilişkiyi çok sevdim. Hatta haftaya halı sahaya da gidelim.” dalga geçtiğinde, yataktan sarkan ayağına hafifçe vurdum. Acıyla inledi. “Ciddiyim. Bizi çok sevdim…” Nasıl bir çift olurduk, bilmiyorum. Ama mıymıy ilişkiler gibi olmayacağımız konusunda emindim.
Uzattığı elini tutup, kalkmasına yardım ettim. Boyunu tamamlayan iri vücuduna karşın “Senin boyun kaç ya? Bizimkisi uzak mesafe ilişkisi.” dedim.
“1.95 vardır herhalde. Bereketi kaçmaması için ölçmedim.” omuz silkip güldü.
“Sen hiç ciddi olmaz mısın?” bu özelliğini seviyor ve aynı zamanda da hayret ediyordum.
“Ciddiyet için çok genciz. Saçmalamak en doğal hakkımız. Ciddiyet yaşlı işi ve gençlik ciddi müessese değil.” Haklıydı. İleride zaten ciddi olmamız gereken durumlar olacaktı, şu anın tadını çıkarmalıydık.
“Hadi, üzerini değiş. Hastalanacaksın.” üzerini değişmesi için ablamların yanına gittim.
Yemekler bitmiş, tatlılara geçilmişti. Ablam, bir tuhaf davranıyordu. Gâh yemeğiyle oynuyor gâh da konuşmak ister gibi derin nefes alıp sonra vazgeçerek tabağındakiler didikliyordu. Önemli bir şey söyleyeceği zaman böyle yapardı. Bizden ziyade kendisini konuşmaya hazırlardı.
“Çocuklar.” sonunda lafa girdi. “Size bir haberimiz var.” Meraklı bakışlar masada dolaşırken, ben tatlıyı tırtıklıyordum. Büyük bir sürpriz beklemiyordum açıkçası. Ablam, hayatı düz yaşayanlardandı. “Biz evlenmeye karar verdik!” bodoslama girip bombayı patlattı.
Akel, tepkisini boğazında kalan lokmasıyla ifade etti. Öksürünce abisi refleksle sırtına vurdu. Ama bu vuruş, hayatını kurtarmakla ciğerlerini masaya çıkartmak arasında ince bir çizgideydi. İnsaf be abi!
Ablamın ise az önceki halinin sebebi belli olmuştu. Kaç zamandır, bana annelik yaptığından çocuğuna haber verir gibiydi. Ama unuttuğu şey kardeşinin, insanların davranışları konusunda ondan daha dikkatli olduğuydu. “Deminden beri bunun için mi kıvranıyordun?” ağzıma doluyken sırıtarak dedim. “Tebrikler.”
“Şaşırmadın mı?” bu kadar sakin karşılamam onu şaşırtmıştı.
“Yoo. Zaten sizi anlamıştım. Salağa yatıyordum sadece.” Dedim omuz silkerek. Gerçekten de sezmiştim. Ablamın iş arkadaşından sadece Burak Abi’nin eve gelmesi, birbirlerine olan bakışlarından… Ablam daha önce kimseye böyle bakmamıştı. Gözlerindeki o neşeyi uzun zamandır görmemiştim. Ama evlilik kararını da beklemiyordum.
“Nasıl anladın?” anlamaya çalışarak elindeki çatalı tabağına bıraktı.
“Dedektif ve beden dili kitapları.” ellerimi göğsünde birleştirip gururla arkama yaslandım. Artık küçük bir kız değildim; aşkı ve arkadaşlığı ayırt edebiliyordum. Benim, bir kendime hayrım yoktu.
“Ben boşuna akıl küpü demiyorum. Akıllı yengem benim!” duraksayıp “Baldız mıydı yoksa?” gülerek sordu Burak Abi. Akrabalık olaylarına Fransız’dı.
“Yok, abi. Yenge, yenge.” bana bakıp imayla dedi Akel. İyi ki gizlemeyi kendisi teklif etmişti, yoksa şimdiye sağır sultan bile duymuştu. Bir şeyleri gizlemeyi sevmiyordu. Benim rahat etmem için istemişti.
“Ee, düğün ne zaman?” kimsenin anlamaması için ilgiyi tekrar gündemdeki konumuza çektim.
“Önümüzdeki aylara düşünüyoruz.” cevapladı ablam. “Ama iki tarafında haberi yok daha.” Bu rahatlık tam Burak Abi’ye yakışırdı. Görünüşe göre ablamı da kendisine benzetmişti.
“Annemlere düğüne bir hafta kala davetiye gönderirsiniz artık. Sürpriz olsun.” dalga geçti Akel. Bu gidişle bizimkiler de istemede öğrenirdi. Annemin vereceği tepkileri düşündüm. Çok eğlenecektim, çok.
“Genç yaşta verdikleri karara mı yanayım, yoksa şuna mı güleyim bilemedim.” ben de ona katıldım.
“Nesi varmış kararın, küçük hanım?” kaşlarını çatıp tek kaşını kaldırdı.
Sahte bir ciddiyet takınıp “26 yaşında evlenmek... bilemedim yani, abi?” ablamı gıcık etmek istedim. Bir daha böyle bir fırsat elimize geçmezdi. En verimli şekilde kullanmalıydım.
“Siz evliliğin anlamını nereden bileceksiniz?” yüzünde en sevdiğim ifade hüküm sürdü. Gıcık…
“Yeni neslin böyle. Bizimki de aynı düşüncede. Neymiş? Evlilik, deniz varken akvaryuma tıkılmak gibiymiş.” sanki bizden çok büyükmüş gibi söylendi Burak Abi.
“Ne alaka, abi ya? Bence evlilik güzel bir şey. Tüm gün sınırsızca âşık olduğun kişiyi görmek... Mükemmel!” Akel atladı hemen. Yılların çapkını, ipe sapa gelmeyen Akel Ateş, değiştiğini göstermek istiyordu. Hâlâ aynı fikirde olmadığını dile getiriyordu. Ama bu açıklama bana bile fazla gelmişti, hiç gerek yoktu yani.
“Ateşin mi var senin? Ya da çift kişilikli falan mı oldun?” alay etti Burak Abi. Sanırım dünyadaki bütün abilerin ve de ablaların görevi gibiydi küçük kardeşlerini sinir etmek.
“Ay ilişmeyin benim kaptanıma.” ablam anaç tavırla uyardı.
“Şu kaptan konusu ne? Bugün arkadaşında öyle seslendi.” sordum gözlerimi kısarak. Belli ki bir hikâyesi vardı.
“Öylesine kalmış bir lakap.” geçiştirdi Akel.
“Öylesine mi? Oğlum, sen Amerika’dan kabul aldın.” hayretle dedi ablam. Bakışları aynı zamanda kınıyordu da. Esas soru ne Amerika’sı?
“Nasıl yani?” Bir süre daha altyazı aboneliğine devam etmeliydik.
Burak abi söze girdi. “Akel, önceki okulunda basketbol takım kaptanıydı. Hatta defalarca liseler arası en iyi oyuncu seçildi. Okulundan Amerika’daki bir okula başvuru yapmıştık. Onlar da geçen dönem kabul etmişti. Ama bizim geri zekâlı saçma sapan bir kararla reddetti. Biz de bu hitap hoşuna gider, fikrini değiştirir, diye bir süre öyle seslendik. Ama inatçı keçide tık olmadı. Zamanla da çoğumuzda alışkanlık yaptı.”
Amerika’dan okula kabul edilmiş ama gitmemişti. Kim olsa düşünmeden giderdi. “Ya salak mısın sen? Amerika reddedilir mi?” azarlamak için niyetimdeydim ama öyle bir cevap aldım ki öylece bakakaldım. Kalbime dokundu ve gitmemek üzeri kalbime uğradı.
“Daha önemli bir şeyle karşılaşınca hayallerim değişti diyelim. Parktan geçerken aydınlanma yaşadım birden.” sadece bana baktığında sergilediği gülüşü gördüm. Sol dudağını hafif kıvırıp usulca başını sallıyordu. Seninle ne yapacağım, der gibiydi. Erimemek imkânsızdı.
“Pişman mısın?” benim için vazgeçmişti. Benim için... Anlamı çok büyüktü. Basketbolu çok seviyordu ve Amerika gibi bir ülkeden kabul görmüştü. Çok başarılı bir basketbolcu olabilirdi. Dünyanın en ünlü takımların kadrosunda yer alabilirdi belki de. Ama ben istemeden, bilmeden buna engel olmuştum. Birileri, benim hayatımı mahvetmek isteyip sokağa atmış, başka biriyse daha beni tanımadan hayallerindeki hayattan vazgeçmişti. Ona ne cevap vereceğimi bilmeden hem de. Hayır da diyebilirdim.
“Asla! Yine olsa yine yaparım.” kararlılıkla dedi. Açık grilerini gözlerime kenetleyip, kalbimi sarıp sarmalıyordu.
“Dedemin bahsettiği önemli kişi için mi?” Burak Abi sorusuyla aramızdaki çekimi bölmeyi başaramadı. Kısa bir süre sonra Akel, başını iki yana sallayıp dünyaya döndü.
“Siz bir araya gelince beni mi çekiştiriyorsunuz?” homurdandı. Kaçamak bakışları hâlâ üzerimdeydi.
“Vaay! Âşık mı oldun?” bana olduğunu bilmeden heyecanlandı ablam.
Burak Abi erken davrandı. “Hem de nasıl aşk! Beynimiz, kız için dedemin deposuna bile girmiş.”
“Ne deposu?” atladım yine. Akel’le ilgili her bilgi önemliydi, yeni şeyler öğrenmek mutlu ediyordu.
“Dedemlerde eski bir depo gibi bir yer var. Akel, küçüklükten beri oradan hep kokardı. Yanından geçerken dahi geçmezdi. Geçenlerde dedeme gitmiş. Dedemin eskiden yaptığı meyve suyundan istemiş. Ne tesadüf ki tarif depodaymış… Böylelikle de aşkı için depoları delen Akel olmuş bizimki.” Anlatırken benden çok Akel’e bakmıştı.
Asla nereden bulduğunu söylemeyerek geçiştirmişti. Meğerse dedesi üretiyormuş, o yüzden kolaylıkla temin etmiş. Biz, yıllardır bir tane bile bulamazken, koliyle önüme sermişti.
“Şanslı kızmış.”diye mırıldan hayranlığımı gizlemeden.
“Ben daha şanslıyım.” gözlerinin içi parladı.
Bakmaya korktuğum gözlerine iç çekerek bakıyordum artık. Fark edilmemek için mecburen bakışlarımı kaçırdım. İstemesem de konuyu değiştirdim. “Annemlere ne zaman haber vereceksin. Kaç ay önceden hazırlanması, kıyafet seçmesi gerek.” annem ve bu tarz organizasyonlar… Hele bir de kızının düğünüyse. Kraliyet hazırlığı lazımdı. Ablamdan daha çok özenirdi.
Olacaklar gözünde canlanınca derin bir nefes verdi. “Müsait olunca telefonla anlatacağım.”
Peki anlamında başımı salladım. Sadelik seven ablamla gösteriş ve şıklığın kraliçesi annemin kavgaları şimdiden gözümde canlandı. Tatlısını bitiren Akel’e baktım. “Provanın üstünden geçelim mi? Malum az kaldı gösteriye.” Sadece bahane olduğu belliydi. Burada konuşmaktan çekindiğim şeyler vardı.
“Olur.” benden önce ayağa kalktı. O da rahat edemiyordu. Sevgililiğimizin ilk günü, yalnız kalmak istemek hakkımızdı bence.
“Afiyet olsun size.”
Odama girdiğimizde kapıyı kapattım. Kollarımı boynuna dolayarak sıkıca sarıldım. Önce afalladı, sonra kolları bedenimi sardı. Dokunuşu hem çok sıkı hem de kırılgan cama dokunur gibi hafifti. “Teşekkür ederim.” Hastaneyi saymazsak ona ilk kez sarılmıştım. Ama aşina olduğum koku, yıllardır burada, onun kollarındaymışım gibi hissettim. Aradığım huzur aslında yanı başımdaymış da ben ondan kaçıyormuşum.
“Ne için?” mayışmış sesiyle sordu.
“Bu kadar değer verip önemli hissettirdiğin için.” kokusunu içime çektim. Kendimi hep önemsiz görür, kimsenin sevgisine layık olmadığımı düşünürdüm. Anne babasının bile sevmediği kızdım ben… Ama tüm bunları yıkmaya yemin etmiş gibi, bana verdiği değeri daha ilk günden hissettirmişti.
“Kendini daha fazlasına hazırlasan iyi edersin, Karen Arsal…” kulağıma doğru fısıldadı. Nefesi kulağıma değdikçe içim gıdıklanıyordu. Bu kelebek olayı doğruymuş. Ama sanırım benim midemde kelebek değil de çekirge vardı ve oradan oraya zıplıyordular. Arka fonda da hoplayıver çekirge çalıyordu.
“Tiyatro bahaneydi ama… küçük bir değişiklik olabilirmiş.” bir adım geri attım. Bazı küçük eklemeler olmuştu. Benim için sorun olmaya bilir ama artık sevgili olduğumuza göre, Akel arıza çıkarabilirdi. Daha aramızda bir şey yokken dâhi, her an birbirlerini dalacak gibiydiler.
Tek kaşını kaldırıp, bir şeyi anlamadığında aldığı yüz ifadesini takınıp sordu “Ne gibi değişiklik?”
Güzel soru. Gel, cevapla bakalım. “Chris’in Adel’i öpmesi gibi.” ağzımdaki baklayı çıkardım.
“Nasıl bir öpme?” Seğiren çenesi inceden merhaba demişti.
“Sen kıskandın mı?” konuyu saptırıp, öpme meselesini geçiştirmekti niyetim. Ama bu sadece hayal ürünüdür, gerçek hayatla hiçbir ilgisi yoktu.
Sahte tebessümle alay etti. “Yok, canım. Ne kıskanması? Altı üstü sevgilim, hoşlandığı sandığı adamı öpecek ve o adam hâlâ sevgilime âşık. Gayet sıradan.” Bu açıdan bakınca benim de sinirlerim bozulmuştu.
“Haklısın, ne var ki bunda?” fikrini destekledim, gelecek tepkisini bilerek. Kim olsa buna karşı çıkardı, ben de dâhil.
“Kareen!” Kaşları yay gibi gerilmişti. Bu halinin daha çekici olmasına mı yanayım yoksa haklı oluşuna mı bilemedim.
Yanağından öptüm. “Bu tarz bir öpme. Ama arada kocaman bir fark var… Size bahşedilen çocukça değil, aşk dolu öpücük.” dediğimde pamuk gibi olmuştu. Çoğu kişiyi bakışlarıyla korkutan adam, tek bir öpücükle yelkenleri suya indirmişti. Ama tiyatro esnasında bu kadar sakin olmayacağını biliyordum.
“Kızım, sen benim ayarlarla niye oynuyorsun? Bir kızıp, ardından kıskanıp sonra mala bağlıyorum… Alırım ama rövanşını” sersemlemiş bir yüzle söylendi. Duygu karmaşası yaşasa da halinden memnundu.
“Bu ifadeyi seviyorum.” parmağımla yüzünü gösterdim. Yine o gülüşü vardı. Her hücresinde hayat bulunan, âşık olduğum gülüşü…
🌷
Okula geldiğimizde Ali henüz ortalarda yoktu. Dün olanları Alp’e de anlatamamıştım. Onunla konuşmadan Ali’ye bir şey söylemek istemiyordum. Hayatının büyük kısmında sorumsuzca davranan adam, son zamanlar akıl hocam olmuştu. Konu aşk olduğunda daha temkinli davranıyordu. Ali’yle konuştuktan sonra onun da aşk hayatına girmeyi planlıyordum. O cephede de yeni gelişmeler var gibime geliyordu.
Teneffüste yanına sokulup “Okuldan kaçalım mı?” alçak sesle sordum. Normalde bu soruya asla hayır demezdi. Ama devamsızlık da Everest’le âşık atıyordu. “Ünlü şair der ki; Gidelim diyemem, ama kalalım demek de gelmiyor içimden… Kaçarsak gardiyanlar bizi şikâyet eder ve cezaevi müdürümüz, cezayı bir sene daha uzatır.” Ne yazık ki cezaevine benzetmesin de haklıydı. Yardım almadan kaçmamız imkânsızdı.
“Aslında kaçmak için bir şey var aklımda.” sinsi gülüşüm dudaklarımdaki yerini aldı. Okuldan kaçmak için alavere dalavere işleri gerektiğinde, her türlü plan ustalıkla yapılırdı. Ne diye bakınca “Kostüm ekibi arasa, kıyafetlerle ilgili bir şeyler uydursa… Nasıl olur?” birazcık çıtlatsam da anlamadı.
“Niye arasınlar ki?”
“Paslanmışsın be, abi. Leb demeden planın geri kalanını tamamlardın.” alay ettiğimde bir an durdu.
Elini şaklatıp “Birine aratacağız ve gitmek istemiyor gibi yapacağız.” sahâlâra geri döndü. Alkış yapıp “Kendinize hayran bırakıyorsunuz, kraliçem.” güldü.
“Size layık olmaya çalışıyorum, Mr. Hoodie.” reverans yaparak uzaklaştım. Gönlümce saçmalayıp, mantıksız şeylerin kabul gördüğü tek kişi… Alp Uzun.
Kaloriferin yanına çöreklendim. Pek sıcak değildi ama yine de burası hoşuma gidiyordu. Tüm sınıfı kolayca görebiliyordum. Sınıfa şöyle bir baktığımda, lise birden beri görmeye alışık olduğum manzaraydı. Asi, Sema’yla dedikodu yapıyor; Gamze, Beril ve Yıldız üçlüsü matematikle boğuşuyor; Berkan, Murat, Burak ve Alp dünkü futbol maçından konuşuyor; Taha da her zamanki gibi Fahri’yle sohbet etmeye çalışıyordu. Ali’yse daha teneffüsten dönmemişti. Akel’e baktım. Masaya yaslanmış, başını ellerinin üzerine koymuş, beni izliyordu. Göz göze gelince kalbim hızlandı. Midemdeki çekirgeler içeride horona başlamıştılar. Annem Trabzonlu olunca kan çekiyordu tabii.
“Karen! Asu hoca seni çağırıyor.” alt sınıftan Selin kapıdan haber verip gitti. Kim bilir öğretmenler odasına yine niye teşrif etmemi istemişlerdi.
“Geçen çektiğim kopyayı anladı bence.” bıkkınlıkla mırıldandım.
“Kızım, sen de bariz belli olunacak şekilde yazmışsın. Türkçe anlamını bilmediğin elimeleri İngilizce yazmak ne?” kahkaha attı Asi. Kopya konusunda asla mütevazı olamayacaktım. Ama bazen suyunu çıkarıp fazla abartıyordum. Şüphelenen olsa da daha suçüstü yakalayan olmamıştı. Beni ele veren asıl şey sözlülerdi. Beklenmedik sorular geldiğinde, gözüne far tutulmuş tavşan gibi kalıyordum. Aslında kopya hazırlarken konuyu öğreniyordum ama sözlüdeki düşük notlarımı eşitlemek için buna mecburdum. Doğrusunu söylemek gerekirse ders çalışmak, kopya hazırlamaktan kolaydı. Ama Karen kolay sever mi? Nerede itlik kopukluk olsa orada biter.
“True.” yazılıda güzel, sözlüde iç güvesinden hallice İngilizcemle, öğretmenler odasının yolunu tuttum. Bu sefer ne ceza gelecekti acaba? “Yar saçları lüle lüle, disiplin yolları görünüyor bize.” mırıldanarak koridorda yürüdüm.
Odanın önünde durduğumda, arkadan pişt diye bir ses geldi. Koridorda sadece ben vardım. Döndüğümde, Akel’i görüp “Pişt ne be? Kedi miyim ben?” homurdandım.
“Sevgilim diye de tepinebilirim.”
Bir iki adım geri çekildim. “Karen tercihim. Senin ne işin var?”
“Selin’den sevgilimi çağırmasını rica etmiş olabilirim.”
“Çok yaratıcı.” kinayeyle omzundan yavaşça vurup beraber yürüdük.
“Bizim temaslar niye sadece sen vurunca oluyor? Ne sarılabiliyor, ne de elini tutabiliyorum.” şikâyet etti çocuk gibi. “İnsanların içinde konuşmaya bile izin vermiyorsun.”
Omuz silktim. “Okulun gözüne mi sokalım?”
Derin bir nefes alıp “Okulun mu, Ali’nin mi?” sordu.
Kolundan tutup boş sınıflardan birine çektim. Kapıyı kapatıp kaşlarımı çattım. “Sevgili olunca kıroluk versiyonunuza güncelleme gelmiş sanki?” ellerimi belime koydum.
“Hı hı. Kıskançlık da bonus hatta.” sıranın üzerine oturup ellerini geriye yasladı. Gerilen gömleği, kaslarını daha fazla belli ediyordu.
“Çok az farkla Akelsavar bonusu da ister misin?” sahte bir tebessümle duvara yaslandım.
“Yok, almayayım. Ama Akelsever ve ya Akelöper varsa onu isterim.” işte yılışık Akel. Kavga etmek üzereyken ortamı yumuşatmayı başarıyordu. Daha da yaklaşmak için ayağa kalkıp, kalçasını sıraya yasladı.
“Oda spreyi gibi her dakika darlamazsan neden olmasın?”
“Hay hay. O zaman izninizle artık Akelöper moduna geçebilir miyiz?” yaklaşınca yana kaydım.
“Sevme kâfi.” şimdilik bu kadarı yeterliydi. Zorlanmadan, tadını çıkararak yaşamak istiyordum.
“Ya ben niye seni öpemiyorum acaba? Sevgilim değil misin?” homurdandı. Memnuniyetsiz suratıyla ayrı bir tatlı oluyordu. Daha fazla şeker için annesine mızmızlanan çocuk gibiydi.
“Demek ki herkes sizin gibi değil, Akel Bey?” Önceki ilişkilerinde alışmıştı tabii rahat takılmaya, o yüzden bu durumu yadırgıyordu beyzade.
Küçük bir an durdu, sonra şaşırarak “Nasıl yani? Daha önce hiç bi—” diyordu ki, yarıda kestim.
“Derse geç kalacağız, hadi.” Bu sormaya hakkı yoktu.
“İlk mi?” hoşuna gitmiş gibi gülüyordu.
“Hani mağazalarda on bininci müşteri olunca konfeti patlatılıyor ya? Öpünce kenardan birilerinin çıkıp Tebrikler on bininci öpücüğü kazandınız, der diye korkuyor insan.” sinirle çıktım sınıftan. Adamdaki rahatlığa bak. İlk miymiş!
Arkamdan gelip “Geçmiş ilişkilerimi hep yüzüme mi vuracaksın?” Güya çok da umurundaydılar.
“Alpoğlan der ki; Karen’in diline düşeceğine sekiz katlı binadan atla, daha az hasar.” gereksiz öz güvenle dedim.
🌷
“Anlaşılırsa bu sefer disiplin de kesmez.” sırıttı Alp.
Selen Hoca’nın yanına provayla ilgili bir şey soracakmış gibi gitmiş, tam yanındayken, Murat’a hocayı aratarak kıyafetlerle ilgili uydurma bir kriz yaratmıştık. Yanında biz olduğumuz için de bizi göndermek istemişti. Biz de gitmek istemiyormuş gibi oflayıp puflayarak sıvışmıştık. Bu sefer yakalanırsak yalancı çoban konumuna düşecektik. Hiçbir hoca da içinde bizim olduğumuz olaya inanmayacaktı.
“Kesinlikle.”
Depoya girince, Ali’yle olan konuşmamızı düşündüm. Akel’i öğrendiğinde çok üzülecekti. Ne diyeceğimi, nereden başlayacağımı bilmiyordum. Maskeleri takıp sakladığımız boyalardan aldık. Çizim yaparak konuşmak, en sevdiğimiz şeyler sırasındaydı. Dikkatin duvardayken kelimeler daha rahat dökülüyor.
Olanı biteni anlattım, bölmeden beni dinlemişti. “Ali’yi kırmadan bunu nasıl anlatacağım?” umutsuzca sordum. En yakını oydu, belki bir yol bulurdu.
“İmkânsız. Elbet kırılacak… Ama başkasından öğrenirse daha kötü olur. Ali de fark etmiş geç kaldığını fark etmiş. Okuldaki Ali, sadece gerçek Ali’yi koruyan bir ayna. Bir çatlak oldu artık. Belki bir gün tamamen kıran olur. İşte o zaman kırıkların yerinde yeniden bir şeyler yeşerir... Sadece okulda bir süre çok gözüne görünmeyin.” İnce ince anlattı. Şaşırtıcı derecede haklıydı. Benim beynim, bu işlerde kepenkleri indirmiş, en ufak tavsiye kırıntısına muhtaçtı.
“Şaşırtmaya devam ediyorsun, Mr. Hoodie. Normalde zekâsıyla çocuğu aratmayan ama iş aşka gelince filozof kesilen Alp Uzun. Valla şaşkınlıktan çenemiz bir karış aşağı inmiş, seni izliyoruz.”
“Övdün mü, sövdün mü anlamadım valla. Ama evet, hobi olarak filozofluk yapıyorum. Siz akılsız insanlara yol gösteren olmak bazen çok yoruyor. Zihinsel dinlenmeye ihtiyacım var.” Egonun vücut bulmuş hali. Kendisini övmeye yer buldu mu asla affetmezdi.
“Sizinkiler nasıl? Gönül işleri falan…” boya bitince çantaya uzandı, konuyu kaynatmak ister gibi yapınca soruyu yineledim. Bir şeyler olmuştu, son zamanlar aşk konusu açılınca dalıp giden bakışları kendini ele veriyordu.
“İmkânsız bile daha olası.” sıkıntılı bir iç çekti. Kendi duygularımın karmaşasında, onun içindeki fırtınayı görememiştim. Alp bir şeyler olduğunu belli ederdi ama kafasında netleşmeden asla konuyu açmazdı. Şimdiye kadar kendisinin anlatmasını beklemiştim. Ben konuyu sorarsam inkâr edecekti. Ama şimdi doğru zamandı. Bu iç çekiş boşa değildi.
“Nasıl yani? İsmini çıtlat bari. Bize de anlatılmayacaksa neden var bu müessise?” ciddiyetten uzak tavırla sordum. Kendinden önce bana anlatması gerekirken gizem kasıyordu hâlâ.
“Bilsem diyeceğim de ama onu bile bilmiyorum işte.” omuzları da yüzü gibi düşmüştü. Durum sandığımdan da vahimdi.
“Anlamadım.” başımı yana eğip gözlerimi kıstım. Adını bile bilmediğimiz yenge adayı… Zaten zor olmayan, şöyle normal bir tanışma olsa şaşardık. Köşeyi dönerken çarpışsak, kitaplar yere dağılsa… Ya da ne bileyim? Kitapçıda ikimizde aynı kitaba elimizi atsak… Ama yok klişeler bize ters, nerede imkânsız varsa, hiç düşünmeden tutulurduk.
“Birini ararken fotoğrafını gördüm. Kim olduğunu öğrenmeye çalıştım. Kendine taktığı bir isim var, onu kullanıyor. Peri Kızı…” anlatırken gözlerinin içi parladı. Sonra bulamanın verdiği hayal kırıklığıyla parıltı matlaşmıştı. İlk defa bir kızdan bahsederken uzaklara dalıp gitmişti.
“Peri kızı ha! Güzelmiş…” Benim şövalyeme de zaten peri kızı yakışırdı. “Ne kadar zamandır var bu durum?”
“Oldu işte biraz.” Ağzının kenarıyla cevapladı.
“Biz, aşkımızı Akel’den önce sana anlatalım. Beyimiz, düğünde davetiyeyle haber verecek!” homurdandım. Asılan suratını tebessüm gelsin istemiştim.
“Yok. Kına gecesine de çağırırım. Merak etme.” Utanmadan dalga geçiyordu. Gülüşünde eksik parçalar vardı. Aşktan kaçarken, hiç beklemediği bir anda kalbinde sımsıkı tuttuğu puzzle parçası uçup, o kıza gitmişti. İnkârı atlatıp kabullenişe geçmişti. Ama tıpkı benim gibi, imkânsız olarak görüyordu. İsmini bilmiyorsa ne olmuş? Biz de eşekbaşı değiliz ya, elimizden geleni yapacaktık.
“Çok sağ ol.” kinayeyle söyledim. “Ben de araştırırım, buluruz belki. Fotoğrafı telefonunda mı?” stalk yeteneğim olmayabilirdi. Ama kadınlar konusunda sosyal ağım ondan genişti.
“Yok! Gerek yok. Yani bulamazsın.” atladı hemen. Bu cevabı fazla telaşlıydı. Bir şeyler gizliyordu sanki. Bildiklerini tam anlatmamıştı, eksik kısımlar vardı.
“Ya niye? Akel de bazı platformlarda aktivite gruplarına katılmıştı. Belki oradan çıkar.” Alp, ilk defa gerçek anlamda birine karşı bir şeyler hissediyordu. Genelde öylesine hoşlanır, belki biraz takılır sonra unuturdu. Ancak bu sefer gözlerindeki ışığı görebiliyordum. Kimsenin girmesine izin vermediği kalbine pata küte dalmıştı birisi.
“Halledeceğim. Akel’e gerek yok.” kestirip attı. Bu tavrını, hâlâ Akel’e olan düşünceleri yüzündendi.
Yanına gidip saçını karıştırdım “Benim Hoodie’m âşık mı olmuş ya?”
“Karenn!” yaptığım şeye sinirlendi. “Ne aşkı ya? Öylesine bir şey.” ama gözleri öyle söylemiyordu.
“Bizim pabucumuz dama atılır artık.” gözümdeki hayali yaşı sildim. Bu fikir bazen korkutmuyor değildi.
“Senin yerini alacak kişi daha anasının karnından doğmadı.” kolunu omzuna atıp saçıma öpücük kondurdu.
“Sizin de şövalyem!” dediğimde tek eliyle şövalye selamı verdi.
“Kraliçem!”
Kim gelir, hayatımıza kim dâhil olursa olsun, yerlerimiz hep ayrıydı. Şu on bir yılda aramızı bozmak isteyen, erkekle kızdan arkadaş olmaz diye ailelerimizi dolduruşa getiren o kadar çok insan oldu ki. Ama biz, aramızdaki güçlü bağlarla hepsinin üstesinden geldik. O, ilk kahramanım, en yakın arkadaşım; ben, onun cadı kraliçesi. Biz deyimimizle Salaklar ittifakı. Çıkar üzerine kurulmayan tek ittifak…
Yorumlarınızı merakla bekliyorum💚
Bölüm etkileşimi
