16. bölüm · Karma: Tamamlanamayan kader

Perde Kapanırken

Atik Stayl

Aklımda şekillendirdiğim Akel’le yeni yeni tanımaya başladığım adam aynı kişi değildi. Okula ilk geldiğinde anlayışsız, kendinden başka kimseyi umursamayan, bencil herifin teki olduğunu düşünürdüm. Birkaç haftadır birlikteydik. Bu zaman zarfında, sandığım kişinin tam tersi olduğunu kanıtladı. En çok da sabrına hayran kalmıştım. Onun yerinde kim olsa Ali konusunda bu kadar anlayışlı olmazdıq. Artık gizli saklı olmamızın, canını sıktığının farkındaydım. Ama Ali’yle konuşmaya cesaretim yoktu. Zaten annesi yüzünden ruhu bir kere yara almıştı, kabuk bağlamayan yaraya tuz basmak istemiyordum.

Nihayet tiyatro günü gelmişti. Arada bocalasam da Akel okula döndükten sonra toparlamıştım. Replik atlamıyor, duyguyu verebiliyordum. Tüm ayarımı bozmuş, zihnimde mesken salmıştı.

Akel, gece geç saate kadar bilgisayar oyunu oynadığından, kimsenin olmadığı müzik odasına uyuyordu. Tiyatro yüzünden kimse derslere girmiyor, hepimiz son hazırlıkları yapıyorduk. Uyurken o kadar masum, o kadar savunmasız görünüyordu ki sanki dokunsam kırılacak gibiydi. Sessizce yaklaşıp puf minderine oturdum. Yeni çıkmaya başlayan sakallarına dokunup “Akel… Uyan hadi.” seslendim. Uyanmak yerine avucumdan öptü. Adam uykusunda bile yürüyordu.

“Hadi sen de gel.” uyku sersemiyle mırıldandı.

“Tabii, paşam! Azıcık yana kay.” Kalbim ona alışmıştı. Varlığı ruhuma iyi geliyordu. “Hadi, gel. Bak müfettiş gelecekmiş, böyle görmesin seni.” Bu şekilde yakalanırsa müdürden çekeceği vardı.

“Görsün.” mırıldanarak daha da derin uykuya daldı. Uykusu cidden ağırmış. Siyah saçları dağılmış, birkaç tutamı yüzüne dökülmüştü. Elimle yumuşacık saçlarını düzeltip parmaklarımı arasında gezdirdim. Biraz saçlarında oyalanan parmaklarım, yüzüne doğru kaydı. Yüzünü okşarken, parmak uçlarım dudaklarındaki tebessüme kaydı. Sersem gülümsemesi kalbimi ısıttı.

Bir an bir şey yaptım. Oldukça çekingen ve tereddüt dolu bir öpücük bıraktım dudaklarına. Kendim bile inanamamıştım buna. Kalbim delicesine atıyordu. Midemdeki çekirgeler horona kalkmıştı yine.

İlk kez birini öpmüştüm ve o, bundan habersizdir. Bizim hikâyemizde uyuyan kişi prensti. Ama uyanıkken de utanıyordum. Delici ve tutkulu bakışlarıyla bana bakarken, imkânsız gibiydi.

Tiyatro salonuna döndüğümde, Ali sahne öncesi prova yapmak istemişti. Oyundan sonra konuşacaktım. Bir süredir cevap bekliyordu. Artık ertelemeden, korkmadan konuşmamız lazımdı.

“Okuldan sonra konuşalım mı?”

“Olur.” kafasını salladı. Üzgün görünüyordu. Birkaç gündür durgundu ama bugün sanki başka bir şey vardı. İnsanların yanında eğlense gülüşü gözlerine ulaşmıyordu. Kim tarafından sevilmek istediyse hepsi hüsranla sonuçlandı. Artık yorulmuştu…

“Canın niye sıkkın?”

“Boş ver.” geçiştirdi yine. Israr edince “Evdekilerle atıştım biraz.” gülüşünü paravan yaptı acılarına. Acılarımız bir yerde benziyordu. Onun annesi yanındayken sevmiyordu. Benimkiler daha çocukken bırakmıştı. Acaba hangisi daha çok can yakardı. Birinin yokluğu mu yoksa varmış gibi görünüp olmaması mı?

“Annen mi?” sorunca başıyla onayladı. “Anlatmak ister misin? Bilirsin iyi dinleyiciyimdir.” dostane şekilde omzuna dokundun.

“Biliyorum… Ama ben iyi anlatıcı değilim. Baksana, bazı şeylere ne kadar geç kalmışım.”

“Her geç kalış bir yeni başlangıçtır.” Bu durumda ne söylersem söyleyeyim, hiçbir teselli işe yaramazdı. Çünkü yarasını deşen bensem kelimelerim asla mehlem olamazdı. Aksine canını daha çok yakardı. Ona teselli vermek için dokunan elim, gözünün önünde bir başkasına aşkla dokunacaktı. “Şimdi konuşmayalım bunları. Dikkatimizi oyuna verelim yoksa müdür fena köpürür.”

“Gözlerinin içine baktığımda hiç mı anlamadın? Asi’yle konuşurken kenardan izlememi, başkasıyla konuşunca dik dik bakmamı… Ben, korkak gibi kenarda senin için geberirken, sen niye anlamadın?” sitemi bana değil, susan kendisineydi. Benim anlamamı beklemişti belki. Ama bilmiyordu ki ben kendi duygularıma bile kördüm. Akel beni değil, içimdeki çocuğu görmüştü. Onu benden önce küçük Karen sevmişti.

“O kadar uzaktı ki senin beni sevebilme ihtimalin, belki de o imkânsızlık hoşuma gitti.” Herkes gibi olmayışı ilgimi çekiyordu. Herkesi reddeden biri, beni niye kabul etsin, diye düşünürdüm.

“Ben de birinin beni gerçekten sevmesine inanamadım galiba. Başkasına gideceğini anladığımda, tren çoktan yola çıkmıştı.”

“Hata bendedir belki de. Korkmadan gelebilseydim—” yarıda kesti cümlemi.

“Ona korkmadan gidebildiysen demek ki hata bendeymiş… Aşk cesurların işi, korkaklar sadece izler!” gözünden akan yaşı görmemem için başını diğer tarafa çevirdi, çatallanan sesinden anladığımı bilmeden. Bir yıl boyunca her adımını dikkatle izlemiştim. Neye sinirlenir, neye mutlu olur… Hepsini ezbere biliyordum. Gözlerinin içi kan çanağı olsa da tebessümü dünyanın en mutlu insanıymışçasına ışıldardı.

“Belki doğru kişi olmadığım, senin sevgini hak etmediğim içindir.” Ali kaybetmekten korkarak sevenlerdendi. Çoğu kadının hayal ettiği bir aşkla seviyordu. Seni kırmamak için kendini paramparça ederdi.

“O her seferinde seni sevdiğini dile getirirken, Korkak Ali sadece bir kez cesaret etti. Onda da iş işten geçmişti.” sanırım önce de itiraf etseydi Akel kalbimin bir köşesini işgal etmişken, duygularım yine ona kayacaktı.

“Adel sendin biliyor musun? Saç rengi, boyu her şeyi senin yansımandı.” O da dile getiremedikleri kaleme dökmüştü. Bu daha kolaydı belki de. Senini duyurmadan hissettiklerini haykırırdın.

“Özür dilerim.” diyebildim sadece.

“Keşke… Belki... Bunları sarıp sarıp duruyorum, değil mi? Annemden kalma bir alışkanlık galiba. Keşke kardeşimi koruyabilseydim belki o zaman annem severdi beni… İşte bu cümle. Çocukken cevabını bulamadığım tek şeydi.” Diğer gözünden de bir damla yaş aklınca, dizinin üzerinde yumruk yaptığı elini tuttum. Arkadaşça bir şeydi bu, yanındayım demekti. Onu üzdüğüm için defalarca özür dilemek istedim. Elini tutmam onu gülümsetmişti. Elimi çekmek isterken “Merak etme, yanlış anlamam.”

Birden sertçe kapı açıldı. “Abi, tamir edin şunu ya!” homurdanarak içeri girdi Akel. Bakışları ellerimize kaydı. Refleksle çektim elimi. Ama beklediğim tepki gelmedi. Sakince yanımıza yaklaştı. “Alp’i gördün mü?”

El ele görüp hiçbir şey dememesine mi şaşırayım, Alp’i sormasına mı bilemedim. Fırtına öncesi sessizlikti bence. Elimle ilerideki bölümü gösterdim. “Kostümlere bakıyordu.” sesimdeki tereddüt çok açıktı.

“Ben sınıftayım.” deyip hızlı adımlarla yanımızdan ayrıldı Ali.

Yanlış anlaşılmayı düzeltmek adına Akel’in yamacıma sokuldum. “Şey, demi—”

Sözümü kesti “Çıkışta kafeye gidelim mi? Yeni açılan bir yer varmış.” Gözlerindeki siniri görmüştüm. Ama ben yanına yaklaşınca, yüzüne yine o tanıdık tebessümünü yerleştirmişti.

“Tamam. Ama bir şeye açıklık getirmek istiyorum. Teselli etmek şeysiydi. Uzun zamandır ertelediğimiz bir konuşma yani.” açıklamak istedim ama cümleler saçma sapan çıktı. Bu konuda iyi olmamıştım. Ne zaman kendimi açıklamak istesem cümleler, ağzımdan yarım yamalak çıkardı.

Derin bir nefes aldı. Bu nefes, Ali’ye duyduğu öfkesinden, beni korumak için hava yastığı görevini görmüştü. Kolona yaslanıp “Kıro olabilirim ama insani şeyleri anlarım bence ya.” dalgaya vurdu. “Konuşmaya ihtiyacı olduğunu görüyorum. Hem birinin elini aşkla mı yoksa başka bir nedenle mi tuttuğun uzaktan seçilebilir.” bu olgunluğu beklemiyordum. Kavga ederiz sanmıştım.

“Şaşırmadım dersem yalan olur. Arıza çıkarırsın sanıyordum.” duygularımı dile getirdim.

“Kıskanç olduğum doğrudur. Yanında görmek bile sinirlendiriyor ama senin de yanlış bir şey yapmayacağını biliyorum.” Bir erkekte görmek istediğim anlayış işte buydu. Birbirlerine güvenen çiftlere hep imrenmiştim. Kıskançlık uğruna mahvolan ilişki görüyordum. Günün birinde böyle bir ilişkinin içinde olmaktan korkmuşumdur.

Sarılıp “İşte sahalarda görmek istediğimiz hareketler.” Mırıldandığımda dudağının kenarı kavislendi. “Alp’i niye arıyordun?”

Burnundan sıkıntılı bir nefes verip, ellerini göğsünde birleştirdi. “Aramızdaki gerilim seni etkiliyor. Halletmeye çalışacağım.” O da bu durumdan rahatsızdı ama ilk adımı atmaktan memnun değildi.

“Şaşırtmaya doyamıyorsunuz, Akel Bey.” hayretle alt dudağımı büzüp onu baştan aşağı süzdüm.

“Keşke sen de arada şaşırtsan.” sahte hüzünle söylendi.

“Asla işim olmaz dediğim bir tiple sevgiliyim. Daha ne yapayım?” omuz silkip ciddiyetle dedim.

“Ne varmış benim tipimde?” tek kaşını kaldırıp başını yana eğdi. Her geçen gün gözüme daha da yakışıklı gelmesi dışında sorun yoktu.

“Görünüşte bir şey yok, hatta fazlası var maşallah. Gözler, saçlar, dudaklar…” bir adım yaklaşıp sıraladım. Ters köşe yapana kadar onunda hoşuna gitmişti. “Ama gel gör ki, güzide ülkemizin her diyarından sevgili yapmışsın skor tutar gibi. Bu da haliyle güveni etkiliyor, Akelciğim.”

“Her defasında yapacak mısın böyle? Eskiyi yeniden gündeme getirme çabası niye?” bıkkınlıkla iç çekti. Kendince haklıydı, benden önce yaptıklarıyla vuruyordum.

“Sadece güvenimi kazanana kadar.” ben de memnun değilim ama ha deyince güvenemiyor insan.

“Tamam ya! Bir şey iste, yapayım. Yapmazsam adam değilim! Ben bu mevzudan sıkıldım.” Güvensizlik, ona kendisini kötü hissettiriyordu ama korkuyordum işte.

“Gerek yok. Bir şey isteyip yapmakla güven oluşmaz. Zamanla kendiliğinden olur.” Yüzü düşünce telefonumu elime alıp birkaç adım uzaklaştım. “Bir sayı söyle.”

Alakasız isteğimi anlamayıp boş boş baktı. “Nasıl?”

“Ya bir sayı söyle işte.”

“Tamam. Bir olsun!” gönülsüzce söyledi. Bunu seçeceğini biliyordum. Hep bire oynuyordu. Birinci olmak, hayat motto’suydu. Müzik listesini karıştırıp ilk çıkan şarkıyı seçtim. Sahneye çıkıp “Hadi gel!” diye bağırdım. Bozulduğu için başta nazlansa da kedi bakışlarıma dayanamadı.

“Bu dansı bana lütfeder misiniz?” elimi uzattım. Nazikçe tutup diğer elini de belime doladı, ben de eş zamanlı boynuna. Keyfi yerine gelmişti.

Gülümsemesi öyle güzeldi ki sabaha kadar gözümü kırpmadan izleyebilirim. Gözlerindeki aşkı görmek, beni daha çok kendisine bağlıyordu. Parmaklarımın ucuna yükselip, yakasından tutarak kulağına fısıldadım. “Güven benim için çok zor. Ama ilk defa birine güvenmeyi istiyorum. Ve onun benden hiç gitmemesi diliyorum.” Başımı göğsüne yasladım. Kalp atışları hızlanmıştı. Bu ritim, son zamanlarda en sevdiğim melodiydi.

“Aklında kalan bütün kötü anıları güzelleriyle değiştireceğim. Sen istemeyene da kadar bu kokudan uzak durmayacağım.” fısıldadı. Nefesi içim gıdıklamıştı. Başımı kaldırdığımda göz göze geldik. Benimle konuşurken hep dizlerini kırdığı ya da bir yerlere yaslandığı için bu kadar uzun olduğunu fark etmemiştim.

“Kütüphaneden sonra boy mu attın sen?” yakın olmak iyi gelmemiş, saçmalamıştım. Romantizme gelemiyordum sanırım.

“Aşkım boyuma yansımıştır.” dizlerini kırıp biraz daha yaklaştı. “Böyle nasıl?”

“Büyüleyici!” O an öpmek istedim. Uykusunda değil, uyanıkken öpmek. İlk kez bir adamın göğsünde dinlenmek, dertlerimden sıyrılmak istedim. Çok şey değil; sadece sevmek ve sevilmek istedim.

Müzik odasında onu öptüğümden habersiz “Hiçbir şey yapmak zorunda değilsin. Böyle olmak bile yetiyor bana.” kısık sesle dedi. İlk adımı atmadığım sürece yaklaşmayacaktı. Kendimi hazır hissetmemi sabırla bekliyordu.

İkimiz de nefes alışları hızlanmıştı. Göğsü hızla inip kalkarken gözlerinin tek bir rotası vardı. Onu öpmek isteyen dudaklarım… “Ya yapmak istiyorsam?” aradaki mesafeyi kapatırken bir gürültü koptu.

İrkilerek geri çekildim. Gürültünün nereden geldiğine bakındım. Kostüm odasından Alp’in telaşla çıktığını gördüm. Adam, bela yüklemesi mübarek! Zamanlaması harikaydı. Akel’e baktığımda, her an dalacakmış gibi sinirle bakıyordu. Bu ifadesine kahkahalar atabilirdim ama daha büyük sorunlarımız vardı.

“Odada bir şey eksik olsa anlaşılır mı?” telaşla sordu Alp. Kan ter içinde kalmıştı. Kim bilir yine ne yapmıştı. Beş dakika yanından ayrılmaya gelmiyordu. Ailelerimiz, okul ücretinden çok okula verdiğimiz zararları karşılıyordu. Müzik odasını dağıtmamızı mı söyleyeyim, laboratuvarı kaç kez pert etmemizi mi yoksa okul duvarına yaptığımızı çizimleri kapatmak için çalışan boyacıları mı bilemedim. Okulu baştan aşağı yenilemiştik neredeyse. Okul için yağlı müşteri olduğumuzdan atılmıyor, sadece cezayla yetiniyorduk. Ama bunun bir sınırı olduğunu da biliyorduk. Bir gün o kutsal gün gelecek ve okuldan atılacaktık.

Şarkıyı kapattım. Alacağım cevaptan korktum ama sormadan da edemedim. “Ne gibi bir şey?” Odayı yaktım dese şaşırmayacak durumdaydım şu an.

“Bazı kıyafetler ve birkaç deney tüpü…” kelimeleri, küçük çocuk gibi ağzının kenarından savurdu. Yine rahat durmamıştı, bu sefer ceza da kurtarmazdı. Bitmesine iki ay kala okuldan atıldığı ve beni de peşinden sürüklediği için Karen dırdırını kazanmıştı. Önü parlak olan iki gencin faciayla biten eğitim macerası… Arkadaşını yalnız bırakmayan fedakâr arkadaş! Artık bu manşetlerle haberlerde görürdük.

Olayı kendi içimde dramatize etmişken Akel “Yok ya, ne fark etmesi. 1800’lerde zaten böyle giyiniyorlar. Deney tüpü de pet ya da cam şişeyle halledilir.” alay etti.

“Harbi mi?” sevinçle sordu Alp. Korkudan beyni, kendisinden önce okuldan ayrılmıştı.

“Bazen IQ seviyeni ciddi ciddi merak ediyorum! Lan mal mısın? Tabii anlaşılır!” ağlamaklı sesimle bağırıp Akel’e baktım. Şaşkınlıkla olanları izliyordu. Hayatında görüp görebileceğin en salak arkadaşlar olabilirdik. Nadide bir kişilik olduğumuz doğruydu.

“Ne yapacağım ben? Disiplin de kurtarmaz bu sefer.” Kulaklarımda bir ses yankılandı. Arka fonda Son pişmanlık neye yarar şarkısı çalıyordu sanki. Ama pişman olup, yaptıklarımıza son vermeyeceğimiz için de ardında Palavra şarkısının sesini duyar gibiydim.

“Tamam! Gel bir bakalım.” bıkkınlıkla konuşup odaya gittik. Bakalım bu sefer nasıl yırtacaktık?

İçerisi savaş alanına dönmüştü. Deney tüpü küçük parçalar halinde yere saçılmıştı. Kostümlerin bazıları da pert durumdaydı. “Tüpü anladım da kıyafetleri nasıl başardın?”

“Tüplerle bir şeyler deniyordum. Bir şeyler yanlış gitti. İçindekini boşaltmak isterken yanındakine elim çarptı. Onu kurtarmak isterken, diğeri durur mu? Arkadaşını yalnız bırakmayıp intihar edince, bilinçli bir vatandaş olarak kurtarmak istedim. Bu sefer de elim kıyafetlerin asılı olduğu demire çarptı. O da tüplerle hasret gidermek isteyince kıyafetler de kana bulandı. Yani benim bir suçun yok, tamamen onların ekip çalışması.” Süsleyip püsleyip açıklama diye önümüze sundu.

Olayları öyle anlatıyordu ki kahkaha atasım geliyordu. Ama sonuçlarını düşününce ağlamak istiyordum. Çıkış yolu ararken, bir yandan da kutulamazsak seneye sınıf tekrarı yapacağımız okulu seçiyordum. Yakınlarda olsa güzel olurdu, özel olmasına bile gerek yoktu. Bizi mezun etsin, yeterdi.

Açıklamaya karşın Akel, istemsizce kısa bir kahkaha attı. Sonra öksürüp “Özür dilerim.” toparlandı.

“Sen daha neler gördün? Bu en normali.” Gözümde koskoca mazi canlandı.

“Anıları sonraya mı saklasak, Karenciğim?” sitem edip ortalığı gösterdi. Bensiz burada tüpleri dağıt sonra beraber çözüm bulalım. Ne ala memleket!

“Önce kıyafetleri ayırıp bir bakalım.” ilk mantıklı cümleyi kuran Akel oldu.

Temizlerle kirliler ayırdık. İki kıyafet gökkuşağı olmuştu. Aslında böyle daha güzel olmuştu, sevmiştim. Emin Hoca da benim gibi sanatsal bakar mıydı, işte onu bilemiyorum. Malum, bize karşı fazla hoşgörülüydü. Diğerlerine baktığımda çok az batmış, eteğinde hafif lekeler vardı.

Sıra cam kırıklarındaydı. Elimi büyük bir parçaya atmıştım ki Akel’in uyarısıyla durduruldum. “Hey! Yavaşça elindeki cami yere bırak! Cam elini keserse arkadaşına karşı şimdiki kadar yardımsever olmam.”

Alp ağzını açmadan “İkiniz de susun. Vakit kaybedemeyiz.” uyardım. Zaten yeterince sorun vardı.

Oda toplanınca saate baktım. Tiyatroya daha vardı. “Ee bunları nasıl yapacağız?” oda spreyi gibi aralıkla soruyu tekrarlıyordu. Felaket tellalı yanında halt ederdi.

“O iş bende. Tam zamanında, temiz haliyle burada olacak.” kendinden emin bir şekilde söyledi Akel.

“Nasıl olacakmış?” Hepsinin temizlenmesi ve daha önemlisi yetişmesi çok zordu.

“Sevgiline güven.” Kıyafetleri kaptığı gibi çıktı. Başarmasını umut etmekten başka şansım yoktu.

“Gram güvenesim gelmiyor. Kesin halledemeyecek. Eğitim yılı tekrarı hoş geldin.” Alp karalar bağlamıştı. Ben de pek umutlu değildim.

“Halledeceğim dediyse halleder. Merak etme. Ama bensiz yapman üzdü.” ağlıyormuş gibi yaptım.

Yanıma gelip “Onun laneti işte… Harbi sen ne yapıyordun?” masanın üzerine oturdu. Gelmeden önce çok özel bir şey yapmaya çalışıyorduk. Ama bir güzel içine ettin, kardeşim.

“Ali’yle konuştum, bu esnada Akel geldi. Sonra işte ne bileyim spontane dans ettik.” Böyle de anlatınca çok saçma geldi. Güya şu an içinde olduğumuz durum çok normaldi de öncekini sorguluyordum.

“Ne dansı?” olaydan daha saçma bir soru yöneltti.

“Halay çektik; Ahmet Kural ile Murat Cemcir gibi. Salak mısın, abi ya? O şarkıyla nasıl dans edebiliriz?” alayla sordum.

“Kızım, ben kulaklık takıyordum. Ne bileyim, neyi dinliyordunuz? Hem onu boş ver de Ali ne dedi?” ilgisini çeken asıl konu Ali’yle olanlardı.

“Sonra konuşalım mı o konuyu? Çocuğun gözünün önünde Akel’le görünmemek için ultra çaba sarf ediyorken, onun anlaması zaten acıtıyor.”

“Tamam, güzelim. Nasıl istersen.” ikimizin de canı sıkkın olduğu için üstelemedi.

Saatler geçmiş, tiyatronun başlamasına dakikalar kalmıştı. Çoğu kişi yerini almıştı. Sanki başka gün yokmuş gibi müfettiş de gelmişti. Müdür de ekstra bir yalaka moduna geçiş yapmıştı. Bağıra bağıra sınıfa sokan adam, utanmasa Karen Hanım, rica etsem derse girebilir misiniz? Zil çalındı da ondan, efendim, diyecekti.

Kostümlerden de hâlâ haber yoktu. Akel’in de telefonu kapalıydı. Murat ve Ali dışında herkes kostümü giyinmişti. Bulamıyoruz demiştik ama en fazla ne kadar oyalar meçhuldü.

“Abi, nerede kaldı bu?” bir küçücük odada volta atıyor, zaman azaldıkça daha çok telaşlanıyordu.

“Yetişecek merak etme.” teselli etsem de tamamen umudu kesmiştim. Çok geç kalmıştı. Müdürün gazabından kurtulamayacaktık. Ümitsizce masaya yaslandım. Ellerimi göğsünde birleştirip Akel’i bekliyordum. On dakika sonra başlayacaktı. Nermin Hoca’nın konuşması da taş çatlasa beş dakika kazandırırdı.

“Ben dedim ya. Beceremeyecek bu herif!” omuzları çökmüştü.

“Birini tanımadan fikir beyan etmek, kolaya kaçmak bence.” koşar adım içeri daldı Akel. Başarmıştı! Güvenimi boşa çıkarmamıştı.

Yanına koşup “Hallettin mi?” emin olmak için sordum.

Elindeki poşeti kaldırıp “Kaçar mı? Hadi, acele edin.” gurur dolu bakışlarla cevapladı.

Kulağına doğru “Sizi süper kahraman ilan ediyorum.” fısıldadım.

“Benim için onurdur!” çok sevdiğim gülümsemesini yüzüne yerleştirip gözlerimin içine baktı.

Poşeti alıp Murat’a uzattım. “Nasıl olmuşum?” etrafımda dönüp sordum.

Yanağımı öpüp “Mükemmel görünüyorsun. Seni her evrende, tarihin istenilen döneminde sevebilirim.” gözlerini yüzümde gezdirdi.

Bakışları, insanın öyle içine işliyordu ki… Düşünme yetisi, bavulunu toplayıp gidiyordu. “Bir ara konuşalım bu konuyu. Her durumda nasıl kendine hayran bırakıyorsun? Özel ders falan aldıysan bileyim yani. Şartları eşitlememiz lazım.” eskiden her kelimesine gıcık olduğum adamın, şimdi tek kelimesine eriyordum. Fena tutulmuştum. Ama derhal bu salak âşık hallederimden kurtulmalıydım. Pek aklı başında olmasa da en azından kendine yetecek kadar olan Karen’e ihtiyacım vardı.

“Çıkışta seveceğin bir yere gideceğiz, Alp’e şimdiden onu ekeceğini haber ver.” deyip gitti. Okulda görünmemek ve de Alp Uzun tarafından gerçekleşen evden al, eve teslim aboneliği olduğundan okuldan birlikte çıkmıyorduk. Bir yere gideceksek bunu okul çıkışına getirmemeye gayret gösteriyordum.

Ali’yle perdenin arkasına geçtik. “Yetişdik sanki he?” rahat bir nefes almıştı. Tüm aksiliklere rağmen zamanında burada olmayı başarmıştık.

“Zamanı büktük diyebiliriz.” güldüm. “Hadi, perdeler açılacak şimdi. Yerlerimize geçelim.”

🌷

Tüm sahneler bitmişti. Çok yorulmuştuk ama değmişti. Herkes beğeni dolu gözlerle seyrediyordu. Sıra Chris’in aşkını itiraf ettiği son sahnedeydi. Akel’i salonun çıkışında gördüm. Sahnenin sonunu bildiğinden izlemek istememiştir. Ben de aynı şeyi yapardım. Masum bir yanaktan öpme de olsa konunun muhatabı Ali olunca işler değişiyordu.

“Seni ilk gördüğü andan beri seven ama korkaklığından itiraf edemeyen bu adamı sevebilir misin?” repliği biraz değiştirdi. Gözlerindeki duygu çok yoğundu. Chris’i değil, kendini oynuyordu sanki.

“Sonsuza kadar!”

Yanağımdan öpmek için yaklaşan Ali, birden “Özür dilerim.” deyip dudağımdan öptü. O an ne yapacağımı bilemeden kalakaldım. Afallamıştım. Ne yapmıştı öyle? Ani bir refleksle geri çekildim. Alkışlar eşliğinde perde kapanırken, gözlerim salonun girişinde duran Akel’i buldu. Acaba gördü mü? Perde yüzünden tam görememiştim.

Ali’yi göğsünden iterek öfkeyle “Ne yapıyorsun sen? Dudaktan öpmek ne?” tokat attım. Her şeyi bildiği halde bunu yapması adiceydi.

“Ka-Karen, ben çok özür dilerim! Bir an nasıl olduğunu anlamadım. Özür dilerim, çok özür dilerim.” role öyle kapılmıştı ki, kendi bile farkında olmadan yapmıştı. Ama bu onu haklı çıkaramazdı. Benim iznim olmadan böyle bir şey yapmaya hakkı yoktu!

“İnanamıyorum ya!” sinirle arkamı dönüp gitmek isterken kolumdan tuttu.

“Karen, bir dinle! Gerçekten—”

Kolumu elinden kurtardım. Hışımla eteğimi kaldırıp kostüm odasına gittim. Herkes oradaydı. Hızla üzerimi değiştirip dışarıya çıktım. Boş bulduğum ilk sınıfına girdim. Bunu nasıl yapardı, aklım almıyordu.

Sınıfta volta atarken, kapının kapandığını duyup arkamı döndüm. Neyse ki gelen o değildi. “Ne oluyor, kızım? Bir hışımla girip ışık hızıyla çıkıyorsun?” sordu Alp.

“Yok bir şey!” bu konu hakkında konuşmak istemiyordum.

“Karenn!” uyarıcı ses tonuyla yineledi.

“Oyunun sonunda Ali yanağımdan öpecekti ya… Adam geldi, dudağıma yapıştı.” volta atmaya devam ediyordum.

“Nasıl lan?” gözlerini kırpıştırıp anlamaya çalıştı.

“Nesi nasıl? Öp—” kapının sertçe açılmasıyla sustum. Soy isminin hakkını veren yüz ifadesiyle Akel Ateş karşımdaydı. Neler olduğunu görmüştü.

“Alp! Dışarı!” emir kipiyle konuştu.

Alp maraz çıkaracaktı kesin. “Kavga çıkaranı hayatımdan çıkarırım.” altını çizdim.

“Ali’ye bakacağım. Eğer şu arkadaş canını sıkarsa canını alırım.” eğilip kulağıma fısıldadı ve gitti. Keşke şaka yaptığını diyebilseydim.

“Oyun nasıldı? Herkes çok sevmiş.” imalı konuşup alkış tuttu. Olanlardan beni mi suçlu tutuyordu?

“Sadede mi gelsen?” benim bir hatam olmadığından çekincem de yoktu.

“Salondaki herkes, romantik öpüşmeden bahsediyordu. Ben yanağından bile öpmesine bakmak istemezken, adam…” güçle kendini durdurdu. Sinirli bir yapısı olduğunu az çok sezmiştim lakin bu kadar öfkeli görmemiştim. “Bu cesareti nereden buluyor ya o?”

“Karşımdaki beni bir anda habersiz öpünce, bu benim suçum olmuyor. Biliyorsun, değil mi?” kaşlarımı çatıp sordum.

“Tabii, canım. Geçen aya kadar hoşlandığın herif öpmüş. Gayet doğal. Hata bende.” alay etti. Gözlerindeki öfke korkutuyordu. Hıncını Ali’den çıkaracaktı. Yumruğunu tahtaya geçirdiğinde tahtada küçük çatlaklar oluştu. Parmak boğumları kıpkırmızı olmuştu, neredeyse kanayacaktı.

Yanına gidip elini avucuma aldım. Bu konunun fazla uzamasını istemiyordum. Ama o, ağrıya tepki bile vermiyordu. Kızgınlaşmış gözlerine bakıp “Gel, bir şeyle saralım.” dedim. Beni duymuyor gibiydi. Öfkesi bir boğanın öfkesiyle yarışırdı.

“O şerefsiz… seni ö-öperken bir şey hissettin mi?” beni bu şekilde itham etmesine izin veremezdim.

Elini savurup “Senin salak düşüncenle uğraşamam! Gidiyorum.” çıktım sınıftan.

Allah’ın kırosu! Sanki ben yaptım. Arkamdan seslendi ama bakmadan ilerledim. Kalsam fena kavga edecektik. İçimde bu kadar medeni değildim. Seni geçemeyen spermin ecdadını sikeyim. Biz elini kanattığı için üzülelim. Adam hissettin mi, diye soruyor. Hayvan herif! Sanki bilmiyor cevabını? Yüzsüz yüzsüz soruyor bir de! Hata sende değil, ben de! Bırak ne hali varsa görsün! Mağara adamı!

Yorumlarınızı merakla bekliyorum💚