9. bölüm · Hiç Kimse Konuşmadı

Part-9

Elif Yyyl

Helen, Ghost’un başını son kez okşadıktan sonra arkasını döndü. Saçları hâlâ dağınık, adımları yalın ve kararsız bir sabah uykusu gibi ağırdı. Evlerinin ön cephesinde yükselen sabah buğusu, çimenleri griye boyuyor, kasabanın alışıldık sessizliğine hafif bir çınlama ekliyordu. Gidiyordu…
Ama Thomas onu izlemeye devam etti. Çok garipti.
Onun uzaklaşmasını istemiyordu.
Bir insanın yürüyüp gitmesi, ne kadar sıradan görünür aslında.

Adım, adım, adım…

Ama bazen yalnızca birkaç adıma sığan o an, içindeki tüm eski sessizlikleri çatlatabiliyor.
Tom bunu adlandıramadı. Bilmiyordu neden. Ama Helen’ın arkasını dönüp gitmesi içini buruşturmuştu, hafif bir mide boşluğu gibi…Sanki birkaç saniye sonra yeniden yalnız olacağını değil, eksik kalacağını biliyordu. Sonra fark etti. Helen geleli bir hafta olmuştu.
Sadece bir hafta. Ama geceleri onun penceresini izliyordu.

Tam karşı evin ikinci katındaki çalışma odası…İnce beyaz perdeden süzülen ışık, Thomas’ın masasının üzerine ince bir çizgi gibi yansıyordu. Ve perde, geceleri Helen’ın siluetini taşır olmuştu.

Çalışma masasının başında kahvesini içerken oturan bir kadın… Hafif eğik duruşuyla bir şeyler okuyor, bazen saçlarını toplayıp arkasına atıyor, bazen de alnına düşen birkaç teli geri itiyordu. Oda sessizdi ama o görüntü çok şey anlatıyordu. Kimi zaman başını cama yaslıyordu, dışarı bakıyordu. Göz göze hiç gelmemişlerdi, ama Thomas her gece onunla aynı saate oturur olmuştu masasına. Artık yalnızca dosyalarla değil, bu gece sessizliğine karışan o kadınla doluydu aklı.
Tanrı bunu bilerek yapmış gibiydi. Helen’ın odası tam da onun penceresinin karşısına düşüyordu. Ve Helen’ın olduğu pencere, çalışmayı unuttuğu gecelerde ona bir sebep oluyordu.

Bu kızı hiç araştırmamıştı. Halbuki bir polis memuru olarak insanların geçmişine göz atmak, onun için çay demlemek kadar doğaldı. Ama Helen’ı araştırmak gelmemişti içinden. Bir kez olsun birini bilmeden sevmeyi istemişti belki. Bir kez olsun, tanımadan güvenmek.
Sorgulamadan merak etmek…
İçindeki o donuk kalmış duygunun uyanmasını dilemişti. Kim olduğunu değil, kim olduğunu yanında hissettirdiğini merak etmişti.
Thomas, o an bu duygunun üstüne yürümek yerine, ona küçük bir yol açmayı seçti. Kitaplarını raflara yerleştirdikten sonra, dönüp Ghost’un kulübesine baktı, ardından evin kapısına. Derin bir nefes aldı.Kafasındaki cümleyi birkaç kez mırıldandı. Tonlamayı, mesafeyi, nezaketi ayarladı.

Ve arkasından yavaşça seslendi:

“Bayan Helen… Bugün kasabadan harika bir Treacle Tart satın aldım.”

Sesi biraz kısılmıştı ama kararlıydı.
“Eğer eşlik ederseniz… memnun olurum.”

Bu bir çağrı değildi. Bir teklifti. Sade, küçük ve tatlı bir teklif. Ama içinde, Thomas Whittaker’ın yıllardır kapalı tuttuğu duyguların ilk cümlesi gizliydi.