20. bölüm · Hiç Kimse Konuşmadı
Part-20
Rye’a Dönüş – Gece 23:17
Polis karakolundan çıkarken gece çoktan şehri teslim almıştı. Londra’nın klasik sisli havası, sokak lambalarının etrafında solgun bir hale gibi dönüyor, kaldırımları puslu bir sessizlik örtüyordu. Takım elbisesi içinde, omuzları az da olsa düşmüş bir şekilde yürüyordu Thomas. Son cinayetle ilgili dosyalar koltuğunun altındaydı ama zihni olay yerindeki detaylardan çok daha başka bir şeye ya da birine takılıydı.
Helen.
İki gündür sesini duymamıştı. Ne bir mesaj, ne bir arama. Onun New York’a dönüşü Whittekar’ı beklemediğinden daha fazla sarsmıştı. Giderken hiçbir şey söylememişti Helen; ne söz, ne vaat… sadece gözleriyle bakmış, Thomas o bakışta bir
“geri geleceğim”
sözü sezmeye çalışmıştı.
Arabasını evinin önüne park ettiğinde, sokak tam anlamıyla ölüydü. Camlar buğulanmış, gökyüzü griye dönük isli bir siyahtı. Anahtarı çevirdiğinde eski demir kapının dili çat diye yerinden sıyrıldı. Evin içi karanlıktı ama tanıdık. Sessizlik burada bir dost gibiydi.
Paltoyu duvara astı, ellerini ısıtır gibi ovuşturduktan sonra mutfağa yöneldi. Masanın üzerindeki koyu yeşil şarap şişesini fark etti; etiket solmuştu.
Chiltern Hills - 1984.
Bunu babasıyla paylaşmıştı bir zamanlar, sonra tek başına içmeye alışmıştı.
Kadehi doldurduğunda şarabın koyu bordo rengi, mum ışığında karanlık bir sıvı gibi göründü. İçkisini alıp yukarıya, yatak odasına çıktı. Koridorda yürürken her adımı yankılanıyordu. Kapısını hafifçe araladığında, o tanıdık koku bir kez daha çarptı yüzüne: Yasemin, hafif bir gül, ve arada kaybolmuş bir sıcaklık.
Çarşaflar hâlâ değişmemişti.
Eve haftada dört gün gelen yardımcıya özellikle “odama girme” demişti. Gerekçe basitti: Kokusunu kaybetmek istemiyordu. Helen’in teniyle ısınmış yastıklar, saç telleri gibi duran ince iplikler, battaniyeye sinmiş kadınsı bir nefes… hepsi, kaybolmaması gereken bir hatıraydı onun için. Bu yalnız yatakta, bir iz bırakmıştı Helen.
Thomas yatağın kenarına oturdu. Ayakkabılarını çıkardı. Birkaç yudum daha aldı kadehinden. Sonra başını arkaya yasladı, gözlerini kapadı. Zihninde Helen’in sesi vardı, “Bay Thomas, bana böyle baktığınızda ne düşüneceğimi bilemiyorum,” demişti bir keresinde kahkaha atarken.
Oysa şimdi sessizlik her şeyin üstünü örtüyordu. Yalnızlık, çarşafların arasına karışmış bir parfüm kadar keskin, bir buğu kadar geçiciydi.
O sırada telefonuna gelen bir bildirimle gözlerini açtı. Helen’den bir mesaj değildi.
Sadece polis merkezinden bir not:
“Terk edilmiş tiyatro binasında gece geç saatlerde bir hareketlilik fark edildi. Ekip yolda. İrtibat için sizi bekliyoruz.”
Thomas kadehini bitirdi. Ayakta durdu. Ama bir an için yatağa baktı yeniden. Elini yastığın üstüne koydu. Parmağını orada, bir dokunuş anısını arar gibi gezdirdi. Sonra aynada kendi yüzüne baktı. Solgun, yorgun ama hala güçlü bir adamdı.
Helen bir gün dönecekti. Belki gün batımında, belki sabahın ilk ışığında. Ama onun yatağında bıraktığı sessizlik şimdilik Whittekar’ın tek yoldaşıydı.
Ve o, bu gece de onunla uyuyacaktı.
Rye – 01:08 | Eski Tiyatroya Doğru
Thomas paltosunu hızlıca üzerine geçirdi. Şarabın hafif mayhoşluğu damağında kalmıştı ama zihni çoktan berraklaşmıştı. Terk edilmiş tiyatro binası… O bina, Rye’ın merkezine çok da uzak sayılmazdı, ama kimse yıllardır oraya adım atmıyordu. 1880’lerde yapılmış, Viktoryen motiflerle bezeli o taş yapının en son perdesi on yıl önce kapanmıştı.
Motorun sesi geceyi yardı. Lüks, koyu gri Jaguar XJ modeliyle kasabanın taş döşeli yollarını neredeyse sessizce geçerken, yol boyunca sokak lambaları birer hayalet gibi yüzünü aydınlatıp ardından yeniden gölgeye gömüyordu. Sağ elini vitesin yanında tutarken, sol eli direksiyona hâkimdi. Tiyatro binasının bulunduğu sokağa girdiğinde farlar, yer yer dökülen taş cepheyi yıkadı. Eski yazılar hâlâ görünüyordu girişte:
“The Grand Theatre - For the Soul’s Delight”
İçsel bir ironiyle gülümsedi. Ruhu delik deşik olmuş bir adam için burası pek az şey vadedebilirdi.
Polis arabaları oradaydı. İki devriye ekibi, bir olay yeri inceleme minibüsü. Gökyüzü bulutsuzdu ama hava hâlâ kasvetliydi. Geceyi kemiren bir nem, taş duvarlardan sızıyordu. Binanın giriş kapısı yarı aralıktı, ahşap gıcırdayarak açıldı. Thomas içeri girerken onu karşılayan ilk şey, yoğun bir rutubet kokusu ve sonra: kan.
Ana sahnenin hemen arkasında, kadife perdenin gölgesinde bir beden uzanıyordu. Baş kısmı tanınmayacak şekilde tahrip edilmişti. Gözler oyulmuş, dudaklar sökülmüş gibiydi. Kafasında bir fötr şapka vardı, eldivenler hâlâ ellerindeydi tıpkı bir oyun kostümü gibi ama sahne artık gerçekti.
Thomas eğildi. Hemen diz çökmedi. Etrafına baktı, sonra adımlarını hafifçe atarak cesedin çevresinde bir daire çizdi. Yanındaki genç polislerden biri, ismini sonradan öğrenmişti
Konstabl Eddie Mercer.
Oldukça heyecanlı ve deneyimsiz görünüyordu. Elinde not defteri, cesedin üzerinden kan örnekleriyle ilgili notlar alıyordu ama sahneyi kirletmişti bile.
“Bunu bırakırsanız iyi edersiniz,”
dedi Thomas, bakışlarını genç memura dikerek.
Mercer irkildi, sesini çıkarmadan geriye çekildi. Tam o sırada tiyatronun büyük kapısından, gri paltolu, bastonlu bir adam girdi. Müfettiş Harold Greystone. Teyakkuzda, vakur ve sessizliğin içinden doğmuş gibiydi.
“Whittekar, sanırım gelmişsin,”
dedi, çatlak ama kendinden emin bir ses tonuyla.
“Biraz geç kaldım, müfettiş. Ama gözlemlerim taze,”
diyerek ayağa kalktı Thomas.
“Şapka cesede sonradan giydirilmiş. Kan örnekleri ense kökünde yoğunlaşmış. Bu, failin arkadan yaklaştığını gösterir. Ancak ayakkabıları temiz. Bu da bedenin buraya taşındığını düşündürüyor.”
Etraftaki herkes sustu.
Genç polislerden biri adını sonradan öğrenmişti: Memur Dylan Carter söz alarak, Thomas’a öfkeyle yaklaştı.
“Beyefendi, buradaki işlemleri biz yürütüyoruz. Teşkilat mensubu olmanız sizi olay yerinde karar verici kılmaz.”
Cümlesini tamamlamasına fırsat kalmadan Greystone bastonunu yere vurdu.
“Yeter artık Dylan!” dedi. “Thomas Whittekar burada yalnızca dedektif kimliğiyle değil, aklıyla bulunuyor. Senden öğrendiklerinin yarısını bilen biri olsaydın, bu cesedin başında ellerin cebinde dikilirdin.”
Genç polis yüzü kızararak geriye çekildi.
Thomas ise, gözlerini tekrar cesede çevirdi. Göz oyuntularına dikkatlice baktı. Burada bir anlam arıyordu katil. Belki bir mesaj. Belki geçmişin sessiz bir yansıması.
“Gözler…” dedi fısıltıyla, “… bilinçli olarak alınmış. Ya bir tanıklığı susturmak istiyordu ya da bakıştan korkuyordu.”
Herkes ona bakıyordu şimdi. Perde ağır ağır aralanıyordu. Sahnede oyuncular değil, yalnızca hayaletler vardı.
Thomas, eldivenlerini çıkardı ve cebinden küçük bir not defteri çıkardı. Tiyatroda yalnızca bir cinayet değil, bir gösteri sergilenmişti.
Ve o an… Helen’in sesi zihninde yeniden yankılandı.
“Bay Thomas, gözleriniz hiç yalan söylemiyor.”
Bu cümle, deliliğin ortasında bir çıpa gibi tutundu zihnine. Onun gözleri hâlâ bir şeyler görüyordu. Ve bu defa, hiçbir detayı kaçırmayacaktı.
