6. bölüm · Hiç Kimse Konuşmadı

Part -6

Elif Yyyl

Yüzü Olmayan Tanıdık:

Gölge yok olmamıştı. Ormanın içine karışmamıştı.

Sadece… durmuştu.

Thomas gözlerini kıstı. Ayın ışığı, yaprakların arasından sızarken o silüetin çizgileri netleşmeye başladı. Boyu, duruşu… garip biçimde tanıdıktı. Bir anlığına, yıllar öncesinden birini anımsadı. Ama zihni reddetti. Çünkü o kişi öleli yıllar olmuştu. Yolun getirdiği yorgunlukla hayal gördüğünü düşündü gözlerini ovaladı.

Ayakları usulca adım attı. Gölge de.
Yüzlerini örten sis, iki varlığı ayırmak yerine aralarındaki bağı daha da gerdi. Rüzgar yoktu. Kuş yoktu. Sadece çam iğneleriyle dolu toprak ve gergin adımlar vardı.
Thomas nefes aldı.
“Kim olduğunu biliyorum,”
dedi. Ama sesi kendi kulağına bile inandırıcı gelmedi.
Gölge bir şey söyledi. Sözcük değil; bir fısıltının yankısı gibi…
“Sen de sustun.”
Ve işte o an gölge, başını hafifçe eğdi. Sanki Thomas’ı değil, içindeki başka birini dinliyor gibiydi. Sonra hızla geri çekildi.
Thomas koştu. Karanlıkta adımlarını bastığı toprak, hafif ıslaktı. Ama gölge hızla hareket etti. Ağaçların arasında kayarak ilerledi, neredeyse dokunmadan.
Thomas, göğsü sıkışarak, yokuş aşağıya indi. Bir an kaydı. Dizini yere vurdu. Ama kalktı. Pes edemezdi.
Bir açıklık… Ve orada Küçük bir taş köprü. Yıllardır kullanılmayan, yosunla kaplı, kasabanın eski su değirmenine çıkan yol.
Gölge, köprünün ortasında durdu. Thomas yaklaşırken, tam ortaya geldiğinde…Gölge yok oldu.
Hayır, gitmedi.Köprünün taşlarının arasına düşmüştü bir şey:
Eski bir fotoğraf. Nemden yıpranmış, kenarları kabarmış.
Fotoğrafta 5 kişi vardı. Ortada bir kadın Eleanor.
Diğerleri kasabanın tanıdık simalarıydı. Ama Thomas’ı asıl donduran şey… En sağdaki adam.
Yüzü bulanıktı. Ama bir detay, başka hiçbir yüz kadar netti:
Ceketinin yakasında, Thomas’a gençliğinde hediye edilen tüy broşunun aynısı vardı.

Ton, elindeki fotoğrafla tekrar kulübeye gitmeye karar verdiğinde, silüeti düşündü, toprak yolda tökezleyerek yürüyor gözlerindeki yaşları elinin tersiyle siliyordu. Ceketinin cebinden çıkardığı sigarasını yakmak istediğinde çakmağını aynı yerde bulamadı. Tökezleyerek yürüdüğü yolda, en sonunda yerle bir olmuş yüz üstü yere düşmüştü. Bol paça pantolonu, ceketi küçük bir su birikintisindeki çamurla birleşmişti..

Doğruldu fakat ayağa kalkmadı. O sırada cebindeki sigarayı fark etti: tekrar bir sigara çıkardı derin bakışlarıyla çakmağa baktı. İlk duman biraz başını döndürmüş yorgun saçları arasına karışmıştı.
Havaya baktı, çevrede tek bir ışık bile yoktu. İlginçti. Black Hallow bu saatte neden ışıkları kapatsındı ki? Suyun içine düşürdüğü telefonunu fark edip acele bir şekilde aldı; açılmıyordu.

“Kahretsin! Elenaor sana ulaşmak için çıktığım bu yolda, neden önüme hep engeller koyuyorsun?!”

Sesinin gürlüğü çevreyi inletmişti. Ayağa kalkıp sigarasını söndürdükten sonra yola çıktı.

Taş köprüyü geçtikten sonra sessizlik daha da yoğunlaştı. Sanki dünya, Thomas’ın adımlarını duymamak için nefesini tutmuştu. Ay, ağaçların arasından sadece parçalar hâlinde görünüyordu; bir ışık değil, bir hatırlatmaydı:

Yalnız değilsin. Ama yalnızsın.

Toprak nemliydi. Ayakkabıları altındaki yosunlu zemine hafifçe gömülüyordu. Ağaç dalları, kurumuş ama hâlâ inatla göğe uzanmış birer parmak gibi üstünden eğilmişti. Bazıları, sanki bir dua eder gibi birbirine kenetlenmişti. Bazılarıysa, bir tövbe…
Thomas gözlerini kaldırmadan yürüdü.Ormanda rüzgâr yoktu ama ağaçlar kıpırdıyordu. Kendi iradeleri varmış gibi eski bir anlaşmanın, unutulmuş bir sözleşmenin sessiz şahitleriydiler.

Ve işte o an…Kulübe göründü.
Göl kenarından birkaç yüz metre içeride, eğilmiş çamların arasına gizlenmiş, yosun tutmuş taş bir yapıydı bu. Kapısı yoktu. Kapısı hiç olmamış gibiydi.
Ama vardı.. buraya bir saat önce gelmiş olmasına rağmen kapısının olduğunu hatırlıyordu. Zihni ona oyun mu oynuyordu? Artık bunu bile kestiremiyordu. Pencereleri tahtalarla kapatılmış, üzerleri yıllar öncesinden kalma afiş parçalarıyla yamalanmıştı. Birinde silikçe şu kelimeler seçiliyordu:

“Şüphe, suskunluktan büyür.”

Thomas, adımlarını yavaşlattı. Girişteki eşiğe yaklaştığında, ayakkabısının ucu tahta zemine değdi. İçeriden bir çıtırtı geldi.
Fare mi?Yoksa… hatıralar?
Bir adım daha attı.
Kulübenin içi, dışından daha sessizdi. Zaman burada durmuş değildi zaman burayı terk etmişti.
Duvarlarda paslanmış metal kancalar asılıydı. Bir tanesinde, siyaha dönmüş bir kurdele. Belli ki yıllar önce bir kadının saçındaydı.Şimdi yalnızca eski bir korkunun, solmuş bir sabahın süsüydü.
Zemin eğikti. Sağ köşede bir yer çökük gibiydi. Thomas oraya yöneldi. Eliyle tahtalara bastı. Tahta çürümüştü hemen altında bir boşluk vardı.
Ve orada…Küçük bir kutu. El büyüklüğünde, metal. Bu kutuyu yanına almamış mıydı? Üzeri paslı ama kapağı hâlâ açılıyordu. İçinde sadece iki şey vardı

Kırık bir bilezik
Kuru çiçeklerle sarılmış, bir ses kaydı.

Thomas, bileziği eline aldığında başparmağı kesildi. Kenarları sivriydi; kırıldığı hâli, bir çığlık gibiydi.Sonra gözlerini kayda çevirdi. Kapağını açtı. Kaset çok eskiydi. Bir radyo teybi gerekiyordu çalmak için. Ama Thomas biliyordu…Bu kaset, Eleanor’un sesiyle doluydu.

Tam o sırada, kulübenin dışında bir çıtırtı duyuldu tekrar. Ağaçlar tekrar hareket etti. Ay ışığı kulübenin içini bir anlık yıkadı.
Ve Thomas…Pencerelerin birinde bir yüz gördü.
Ama yüz, net değildi yine. Sadece bir silüet. Ama kesinlikle birini izliyordu. Onu. Buradan.
Yüz, bir an gözlerini Thomas’la buluşturdu. Sonra kayboldu.
Geriye sadece camda buğudan oluşan bir iz kaldı. Bir el. Beş parmak. Islak bir avuç içi.

Tom artık emindi hem izleniyordu, hem de izleniyordu.. kutuyu ve içindekileri alıp hana geçme kararı aldı. Gözlerinde oluşan birkaç damla yaşı sildi agresif bir çocuk gibi.