17. bölüm · Hiç Kimse Konuşmadı

Part-17

Elif Yyyl

Uçuş saatine beş kala

Bir ay boyunca Rye’ın sokakları Helen De Rivera’nın adımlarına alışmıştı. Genç kadının rüzgârda dalgalanan saçları, yoldan geçen çocukların meraklı bakışlarını, yaşlı komşuların dudaklarında dolanan “o güzel kız” sözlerini bırakmıştı ardında. Neşeli kahkahaları pencerelerden taşmış, yürürken etrafına kattığı zarafet sanki kasabanın havasına işlemişti.
Ve şimdi… O sabah, bir ayrılığın sessiz adımlarını duyuruyordu kasaba.
Helen, evinin taş basamaklarında durmuş, annesi Isabel De Rivera ve babası Santiago De Rivera ile vedalaşıyordu. Annesi, gözlüğünün buğusunu silerken kadife atkısıyla kızının boynunu son bir kez sardı. Santiago ise kel kafasını güneşten korumak için taktığı panamalı şapkasını hafifçe kaldırdı, kızına öylece baktı. Her zamanki gibi, fazla şey söylemedi ama Helen onun dolmuş gözlerinin arkasında kırılan bir şeyler hissetti.

Yolda, hemen karşı sokakta bir adam, evinin ikinci katındaki panjurların arasında durmuş onları izliyordu.
Thomas Whittaker.

Gömleğini pantolonunun içine sokmadan, ellerini ceplerine iyice gömmüş, iri bedenini camın arkasına yaslamıştı. Bakışları Helen’den bir an bile kopmamıştı. O sabah erkenden uyanmış, her zamanki gibi hiçbir şey söylemeden kahvesini hazırlamış, ama içmemişti. Sanki midesi Helen’in vedasıyla birlikte düğümlenmişti.

‘Ona eşlik etmeliyim,’ diye düşündü. ‘Fakat yapabilir miyim?’

Helen’in vedasında ne bir hüzün ne bir ağlama vardı, çünkü içinde tuhaf bir umut taşıyordu. Thomas’ın onu bırakmayacağını, arabanın önünde belireceğini, göz göze geldiklerinde hiçbir şey söylemeden elini tutacağını düşünüyordu. Onun da kalbinin ağırlaştığını hissediyordu genç kadın.
Ve o sırada…

Thomas’ın evinin telefon hattı çaldı. Tiz, keskin ve acelesi varmış gibi.
Ahşap zemine çıkan çıplak ayaklarının sesiyle hızla ilerledi. Telefonu kaldırdı.

“Dedektif Whittaker?”
“Evet, benim.”
“Black Hollow’dan konuşuyoruz. Az önce ikinci bir ceset bulundu. İlk vakadan farklı. Bir çocuk. Aynı patika. Aynı işaret. Size ihtiyacımız var, acilen.”

Gözleri Helen’in evine kaydı. Kalbi önce Helen’i seçmek istedi. Ama mesleği ona her zaman önce başkasını seçmeyi öğretmişti.
Aniden döndü. Ceketini aldı. Anahtarını kavradı. Siyah, pürüzsüz yüzeyli Jaguar marka arabasına binerken güneş parlak bir metalik yansıma oluşturdu. Havanın keskinliğiyle motorun sesi birbirine karıştı. Gaza bastı.
Helen, valizlerini arabaya yerleştirdikten sonra başını kaldırdığında, siyah Jaguar sokağın köşesinden fırlayıp uzaklaşıyordu. Elini kaldırdı.

“Tom!”
dedi sessizce, dudaklarından döküldü bu çağrı. Ama adam gözlerini yoldan ayırmamıştı.
Kaldırımın kıyısında annesi ona dönüp,

“Beklemeyi mi düşünüyorsun?” dedi. Helen gülümsedi ama içi sızladı.
“Hayır,” dedi.
“Ben bir kez beklemeyi seçtim. Ve o beni görmedi bile.”
Rüzgâr saçlarını uçurdu. Günün en sıcak anı başlamıştı ama kalbinin içi iliklerine kadar üşüyordu.