32. bölüm · Hiç Kimse Konuşmadı
Part-32
Helen ve Thomas, taş duvarların kenarından doğrulduklarında, Rye kasabasının gökyüzü birden hırçınlaştı. Bulutlar, kasvetli birer yorgan gibi üstlerine çökmüş, rüzgârla birlikte ince ama keskin bir yağmur savuruyordu. Birbirlerine gülümseyerek ayağa fırladılar. Thomas, üzerine giymiş olduğu siyah ceketi hızla çıkarıp hem Helen’i hem kendisini sarmaladı; ceketin içinde ıslaklığa karşı küçük bir kale gibiydiler.
“Ceketle ben korunaklıyım ama sen…” dedi Thomas, gözlerini Helen’in dalgalı, ıslak siyah saçlarına dikerek.
Helen, önüne düşen perçemlerini Thomas’ın yardımıyla arkasına attı. Ceket hâlâ onu sarmalarken, Thomas hafifçe gülümsedi:
“Şömineye yakın bir yerde oturursan, biraz kurursun. Ben de yanındayım, tabii.”
O sırada bir kafeye girdiler
Kadın, Thomas’a hafifçe sokuldu ve dudağını nazikçe onun dudaklarına bastı. Thomas, dayanamayıp ince bir gülümsemeyle karşılık verdi; o narin dokunuş, yağmurun kasvetine karşı minik bir isyan gibi hissediliyordu. Tam o sırada, garson hafifçe öne eğilerek masalarına yaklaştı:
“Efendim, siparişlerinizi alabilir miyim?”
Helen, ıslak saçlarını hafifçe sallayarak, Thomas’a baktı.
“Sanırım sıcak bir şey iyi gelir,” dedi.
“Ben de sıcak çikolata… Marshmallow olsun,”
diye ekledi Thomas.
Garson gülümsedi, not aldı ve uzaklaştı. Helen ve Thomas, şöminenin yanına otururken, kafenin nostaljik havası etraflarını sardı. Duvarlarda eski sepya fotoğraflar, köşelerde ahşap raflar; bazen ağır bir caz melodisi yükseliyor, bazen de yalnızca rüzgârın sesiyle karışıyordu.
Helen derin bir nefes aldı.
“Biliyor musun,” dedi, Thomas’a bakarak, “yağmur insanı bazen geçmişe sürüklüyor.”
Thomas başını salladı, gözleri uzaklarda bir yere takılı kaldı.
“Evet… Bazen öyle oluyor. Ama bazen de insanın yanında birisi varsa, geçmiş sadece bir hatıra olarak kalıyor.”
Helen hafifçe gülümsedi ve Thomas’ın elini tuttu.
“Sen yanımda olunca, ben de öyle hissediyorum. Sanki kasaba, yağmur, taş duvarlar… hepsi bir film sahnesi.”
Thomas, başını eğdi ve gözlerinin derinliklerinden hafif bir gülümseme aktı.
“Bir film sahnesi… Belki de kendi hikayemizin yönetmeniyiz, Helen.”
Kadın dudaklarını ısırdı, bir an sessizlik oldu. Sonra içten bir kahkaha patlattı:
“Sen hep böyle romantik misin, yoksa yağmur mu etkiledi?”
“Belki ikisi de,”
diye cevapladı Thomas, alaycı ama sıcak bir tonla.
“Ama sana romantik gelmekten mutluyum.”
Helen kaşlarını kaldırdı, hafif bir şekilde göz kırptı.
“Peki, yönetmen, bize bir sonraki sahneyi söyle… Ne yapacağız?”
Thomas, gözlerini ona dikti, hafifçe eğildi ve fısıldadı:
“İçimizdeki sırları paylaşacağız… ve birbirimizi dinleyeceğiz. Şu an başka bir şey yok.”
Helen, Thomas’a daha da yaklaştı, gözleri ışıldıyordu.
“Ben de bunu istiyorum. Ama sana bir şey itiraf etmeliyim…”
Thomas merakla gözlerini ona çevirdi.
“Ne?”
“Bazen korkuyorum… kaybetmekten.”
Thomas, parmaklarını Helen’in ellerine doladı, gözleriyle onu sabitledi.
“Ben de korkuyorum,” dedi, “ama birlikteyken, korkularımızın üstesinden geliriz. Yağmur ne kadar şiddetli olursa olsun, buradayız ve birlikteyiz. Sen varsın diye… nefes alabiliyorum.”
Helen hafifçe başını eğdi, gözlerinde biriken nemi fark etmedi Thomas.
“Ben de… seni kaybetmek istemiyorum, Tom. Gerçekten istemiyorum.”
Thomas dudaklarını Helen’in kulak hizasına getirdi, fısıldadı:
“Hiçbir zaman izin vermeyeceğiz.”
O sırada garson sıcak çikolatalarını ve Helen’in seçtiği naneli yeşil çayı getirdi. Buhar yükseliyor, odanın nostaljik havasına eşlik ediyordu. Thomas fincanını aldı, yavaşça içti ve Helen’e baktı:
“Bu anı hatırlayacağız, biliyor musun?”
Helen dudaklarının kenarını hafifçe kaldırdı.
“Evet… Ve sonra bir gün, yağmur yağarken yine buraya döneceğiz. Belki yine sıcak bir çikolata eşliğinde.”
Thomas başını salladı, hafif bir kahkaha attı.
“İyi bir plan. Ama sen yanımda olmasan, bu planın hiçbir anlamı yok.”
İkisi de fincanlarını yudumlarken, yağmur camlarda ritmik bir melodi oluşturuyordu. Kafe doluydu ama sanki bütün dünya sadece onların etrafında dönüyordu. Konuştukça, geçmişin yükleri biraz daha hafifliyor, geleceğin belirsizliği bir nebze daha katlanılır hale geliyordu.
Helen birden durdu, gözlerini Thomas’a dikti:
“Biliyor musun, Tom… Hayat bazen o kadar karmaşık ki… ama sen yanımda oldukça, her şeyi aşabileceğimi hissediyorum.”
Thomas, yüzünde sakin bir gülümseme ile ona baktı.
“Bazen karmaşa, yalnızca birlikte olduğumuzda anlam kazanır. Ve biz… karmaşanın içinden el ele geçiyoruz, Helen.”
Kadın, başını Thomas’ın omzuna yasladı. Dışarıdaki yağmur hâlâ devam ediyordu, ama kafenin içi sıcak, güvenli ve bir o kadar da huzurluydu. Saatler ilerledikçe, konuşmaları derinleşti; geçmişler, korkular, küçük hayaller… Hepsi yavaşça birbirine karıştı. Ve her yudumda, her gülümsemede, aralarındaki bağ biraz daha güçlendi.
