10. bölüm · Hiç Kimse Konuşmadı

Part - 10

Elif Yyyl

Helen, başını hafifçe yana eğdi. Yüzünde ne alay ne şaşkınlık vardı sadece bir tebessüm…Nazik ama tam yerinde, kendinden emin bir gülümsemeyle:

“Teşekkür ederim Bay Whittaker… Memnuniyetle.”

Sözleri yumuşakça havaya karıştı. İki adım attı ileriye. Ghost heyecanla peşine takıldı, o heyecanla Thomas’ın evine ilk defa birlikte adım attılar.
Kapının pervazı hafif gıcırdadı. İçeride hava sıcaktı, ama ağır değildi loş ışıkların altında, kitapların dizildiği rafların kokusu, duvarlardaki eski saat tıkırtısıyla karışıyordu. Salon, klasik bir İngiliz taş evini andırıyordu: ahşap zeminler, yumuşak koltuklar, üstlerinde atılmış battaniyeler ve şöminenin hemen yanındaki küçük kitaplık… Ama evin bu sade düzenini bozan tek şey, Ghost’un aniden içeri dalıp koltuğa atlamasıydı.

Thomas durdu. Köpeğe baktı, sonra Helen’a. Biraz mahçup, biraz çaresizce omuz silkti.

“Onu dışarıya götürmeliyim ama… sanırım bu sabah kuralları unuttu.”

Helen başını hafifçe geriye atarak güldü.

“Bırakın… bu sabah kural olmasın.

Biz zaten anlaşamıyoruz.
O beni dinlemiyor, ben de onun huylarına alışamadım.
Ama… bir şekilde anlaşıyoruz.”

Thomas bu cümleyi not alır gibi, sessizce baktı genç kadına. Onun içtenliğine, savunmasızca ortaya koyduğu rahatlığa. Sonra gözleri farkında olmadan aşağıya kaydı.
Helen çıplak ayaktaydı. Merdivenden indiğinde öylesine acele etmişti ki, ayakkabı giymeyi düşünmemişti. Ayakları zarifti, parmakları ince… Ayak tabanı hafifçe üşümüşe benziyordu, zemin de oldukça serindi.
Thomas hemen geri adım attı. Antreye yöneldi, kenardaki dolaptan temiz bir çift ev terliği çıkardı. Sessizce yere bıraktı Helen’ın önüne.

“Giymeniz için ısrar edemem ama… taş zemin Black Hollow kadar soğuk.”

Helen baktı terliklere, sonra Thomas’a. Küçük ama düşünceli bir jestti bu. Bir adamın, bir kadının ayağını fark edecek kadar dikkatli olması; Ama bunu hiç fark ettirmeden yapması…
Çok şey anlatırdı.

“Teşekkür ederim. Gerçekten.”

Terlikleri giydi, Ghost kucağına başını koydu. O sırada Thomas, mutfağa geçerken kollarını kıvırdı. Gömleğinin manşetleri yukarı kayarken, bilek kemikleri ve o bileğe taktığı eski deri saat göründü.

“Bir fincan… Earl Grey uygun olur mu sizce?”

“Fazlasıyla,” dedi Helen.

Thomas, demlikte suyu kaynatırken mutfaktan yayılan tarçın kokusu salonu sardı. Ona özgü bir koku değildi bu sanki evin kendine aitti. Tavan arasına sinmiş, koltuk kenarlarına işlemiş, raflardaki eski kitaplarla birlikte yıllanmış bir koku. Helen, o kokuyu içine çekerken bir şeyin farkına vardı: Bu ev, bir adamdan daha fazlasını saklıyordu. Sanki onunla birlikte yaşamış, onunla birlikte susmuş, onunla birlikte yorulmuştu.
Thomas, iki porselen fincana çayı koyduğunda bu anı bozmadı. Neşelenmedi. Şaka yapmadı. Yalnızca fincanlardan birini Helen’a uzattı. Baş parmakları hafifçe Helen’ın parmaklarına değdi o sırada. Ama kimse çekmedi elini.
Küçük bir çay masasında, bir adam ve bir kadın… Aralarında ne söz ne sessizlik vardı. Sadece, yavaş içilen çayın buharı ve geçmişi tarçınla karışan bir sabah

Rye’da Bir Sabah

Sabah sessizdi. Rye sabahları, sisle yıkanan taş sokaklarıyla ve hafif yağan çiğle, sanki bütün dünyayı bir rüya perdesine sarar gibiydi. Şöminenin küllerinde hâlâ geceye ait bir sıcaklık, fincanda unutulmuş birkaç damla çay ve koltukta uzanmış Ghost… Thomas, mutfakta ikinci çayı taşırken pencerede Helen’ı fark etti: Onu izliyor, düşünceli soluk yutuyordu. Bu düşüncelerden sıyrıldıktan sonra,
Thomas ilerleyip çayı koydu. Bir süre sessiz kaldılar. Sadece kaşıkların fincanları karıştırışı, Ghost’un boğuk nefesi ve … Rye’in sabahındaki o serinlik vardı etraflarında.
Tam o an Thomas nazikçe sordu:

“Nereden geliyorsunuz, Bayan Helen?”

Sesi nazikti; seçilmiş kelimelerle örülmüş, sınırları belirli ama içinde bir titreşim vardı. Helen’a bakarken içindeki çözümleme ipuçlarıyla bir an durdu. Ama bu sefer avuçları titremiyordu; avuçlarının içindeki sıcaklık, gözlem gücüyle birbirine karışıyordu.
Helen, camın kırık çizgilerine bakarak başını kaldırdı. Saçını kulağının arkasına attı, bileğindeki ince bileziğe dokundu. Dudaklarını arada sırada ısırıyordu zarif bir ritüeldi bu, belki tehdit, belki düşünceyi mahalleye taşıyan bir işaret…

“Amerika’daydım… Üniversiteden izin almıştım.”

Nalife bir duraklama koydu, sonrasında devam etti.

“John Jay’daydım. Criminal Psychology okuyordum. Final sınavlarına birkaç hafta vardı ama… bazı şeyler insanı geri çekiyor.”

Cümle havada asıldı.Bir patika kadar belirsiz, ama aynı zamanda güçlü bir davetti bu.
Thomas gözlerini ona sabitledi. Dudaklarının kıvrımında belli belirsiz bir tanıdıklık hissetti. Boynunun hemen altında, sağ köprücük kemiği üzerinde taşıdığı o küçük ben…“Ne kadar öpülesi,” diye düşündü; fakat bunu içinden söylemeyecek kadar saygılıydı.
Helen derin bir nefes aldı.

“Dün gece hocalarıma yazdım Birkaç gün sonra yeniden gideceğim ama şu an buradaki sessizlik bana daha iyi geliyor.”

Thomas bu sözde hem bir kabul hem de bir boşluk hissetti. Kendi içini inceledi: “Burası”nın yalnız bir kasaba olmadığını, belki de “bu kadın”la geçen birkaç günün daha derin sırrı olduğunu hissetti.
Ghost iki kalp arasında uzanıyordu. İkisinin söyleyemedikleri, onun derin bakışlarında yankılanıyordu:
geçmişin ağırlığı da, geleceğin umutlu titremesi de…