16. bölüm · Hiç Kimse Konuşmadı

Part-16

Elif Yyyl

Sabahın ilk ışıkları perdenin ince kumaşını aşıp odaya dökülüyordu. Havanın berraklığı, güneşin alçak ama nazik açısıyla birleşince, odanın her köşesi yumuşak bir ışıltıya bürünmüştü.
Thomas’ın göğsü hafifçe inip kalkarken, Helen onun kalp atışlarını dinliyordu. Uyandığında fark ettiği ilk şey, gecenin içinden taşan o derin huzurdu. Tom’un teni sıcaktı, kokusu ise yastıklara sinmiş; lavanta ve eski kitap karışımı gibi özel bir şeydi.

Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Thomas’ın kolu hâlâ beline dolanmıştı.
Yerinden usulca sıyrıldı. Onun gömleğini ve bol bir boxerını giymişti; kumaşlar üzerinden düşecekmiş gibi hafifti ama bir o kadar da huzur verici. Adımlarını sessizce attı, odadan çıktı, merdivenlerden çıplak ayaklarıyla indi.
Alt kattaki hol, sabah güneşini karşılayan büyük pencerelerle doluydu. Ancak Helen’i asıl etkileyen şey, mutfağa adımını attığında karşılaştığı manzaraydı.

Tavan kirişlerine kadar uzanan ahşap raflar, üzerinde zarifçe dizilmiş bakır mutfak eşyaları… Zemin boyunca uzanan halılar muhtemelen Beauchamp ailesine ait desenlerle işlenmişti göz kamaştırıcıydı. Viktoryen dönemden kalma olduğu belli olan tablo ise, şöminenin üzerinde kendine görkemli bir yer edinmişti.

“Bunlar… miras olmalı,”
diye geçirdi içinden Helen. “Bu kadar detaylı düşünülmüş bir ev, ancak eski bir neslin hatırasını taşıyabilir.”

Ama o an tüm estetiğin önüne geçen bir his vardı: açlık.
Dolabı açtı. Yalnızca birkaç temel malzeme vardı, fakat Helen pes etmedi. Telefonunu açtı, hızlıca birkaç sipariş verdi: Tost için rustik İspanyol ekmeği, keçi peyniri, chorizo, domates sosu, marine edilmiş zeytin, birkaç çeşit meyve ve elbette ki kalın kabuklu portakallar…
20 dakika içinde teslimat kapıya ulaştığında mutfak, bir Akdeniz pazarını andırmaya başlamıştı. Helen saçlarını gevşekçe toplamıştı. Yüzünde sabah ışığının verdiği hafif bir pembelik vardı. Omzundan kayan gömlek, ince tenini nazikçe sarıyordu.
O sırada yukarı katta, Thomas’ın gözleri açıldı. Yanındaki boşluğun farkına vardığında, içini aniden bir huzursuzluk kapladı. “Helen?” diye seslendi, ama sesini bastıran aşağıdan gelen baharatlı, keskin ama çekici kokular olmuştu.
Kalktı.
Üstü hâlâ çıplaktı. Yalnızca siyah bir pijama altı vardı üzerinde. Merdivenlerden inerken, mutfağın kapısında durdu. Gördüğü manzara, birkaç saniye konuşmasını engelledi.
Helen, arkasını dönmüş, bir tabakta zeytinyağıyla domatesleri ovuyordu. Gömlek, beline kadar düşmüş; uzun bacakları, yumuşak güneşle parlıyordu. Saçları ense hizasında dağınık, çıplak ayaklarıysa mutfağın soğuk zemininde hafifçe titriyordu.
Thomas bir anlık duraksamadan sonra gülümsedi. Kollarını göğsünde birleştirip duvara yaslandı “Bu evi senin gibi biri dekore etmedi, ama senin gibi biri sonunda ona anlam kattı.”
dedi sessizce.
Helen dönüp onu gördü. Gülümsedi. “İyi sabahlar, Tom. Aç mısın?”
“Artık evet,” dedi adam, sesi neredeyse fısıltı gibiydi.

Kahvaltı henüz hazırlanmamıştı ama Helen’in içinde aniden yükselen başka bir açlık vardı. Sessizce arkasından yaklaştı. Parmak uçlarında… Tom tam dönmek üzereydi ki, Helen’in elleri beline dokundu. Sesi çıkmadı. Sadece başını hafifçe eğdi, nefesi hızlandı.
Helen, Thomas’ın sırtına, sonra omzuna dudaklarını yavaşça kondurdu. Boynuna dokunurken, nefesleri birbirine karıştı. “Henüz kahvaltı başlamadı…”

dedi kısık bir sesle, gülümsemesini gizlemeden.
Thomas, gözlerini kapattı.

“Ve sanırım… başka türlüsüne ihtiyacım var şu an,”
diye fısıldadı, sesi dipten gelen bir çatalla yankılandı.

Birbirlerine dönmeden önce, o saniyeler sadece dokunuşlara aitti. Thomas, Helen’in bileklerini tuttu, nazikçe. Sonra bir adım geri döndü ve onu karşısına aldı. Bakışlar uzun sürdü. Sonra Tom’un eli, gömleğin boynuna gitti. Yavaşça bir düğme çözüldü… sonra bir diğeri.Fakat hareketleri hırslı değil, saygılıydı. Tutku ile zarafet arasında bir yerdi burası. Helen’in gözleri doldu belki arzu, belki güven, belki ikisinin birleşimi.

İçeride saat durmuştu. Camdan gelen ışık, gövdelerine vuruyor, ikisinin birleşen siluetini duvara düşürüyordu. O sabah kahvaltı, çok sonra hatırlanacaktı belki. Ama bu an…O sabahın gerçek açlığını doyurmuştu zaten.

Gün ilerlemişti artık. Kahvaltı biteli saatler olmuş, evin içi ağır bir dinginliğe gömülmüştü. Hafif açık camdan içeri sızan yaz sonrası rüzgarı, perdeleri usulca dalgalandırıyor; salonun içini lavanta ve eski kitap kokusuyla harmanlıyordu. Thomas, koltukta yarı çıplak bedeniyle bir raporu inceliyordu. Gözleri kağıtlara takılmıştı ama zihni çok daha başka bir yerdeydi. Elindeki dosyalar, aklının kenarından bile geçmiyor; sadece hissediyordu varlığını, onun nefesini, sıcaklığını.
Helen, kanepeye yan dönerek uzanmış, bacaklarını sessizce Thomas’ın kucağına yerleştirmişti. Ciltleri birbirine değince, Tom durdu. Ona sunulmuş bir lütuftu bu. Bir ikram değil, bir davetti.
Bakışlarını kaldırdı, Helen’in gözleri gözlerinde kilitlendi. O gözlerde sabahın dinginliğiyle akşamın fırtınası yan yana duruyordu. Tom hafifçe gülümsedi. İnce parmaklarıyla Helen’in bileğini kavradı, sonra yavaşça bacaklarına eğildi. Dudakları, genç kadının diz kapaklarına, oradan uyluklarına doğru bir teşekkür gibi değdi. “Biraz daha kal,” dedi sessizce, fısıldar gibi.

Helen’in boğazı düğümlendi.Gözlerini kaçırdı. Oysa eve gitmek gibi bir niyeti yoktu. Ama bir şey vardı. Söylenmesi gereken, ertelenemeyecek bir şey.
Doğrulmak üzere hareketlendiğinde, Thomas onu durdurdu. Bacağını bırakmamıştı. Bu kez Helen’in üzerine eğildi. Omuzlarına kadar dökülen saçlarına uzandı, parmaklarını yavaşça aralarından geçirdi.
“Gitme,” demedi. Demedi ama gözleri söyledi.
Helen, göz kapaklarını aralayarak fısıldadı:
“Thomas…”
Sesi kararsız, kalbi hızlıydı.
“Amerika’ya dönmem gerekiyor. Okula. Mezuniyet sınavları, mülakatlar… Biliyorum bunu sana şimdi söylemek zor ama…”

Yutkundu.

“Birlikte geçirdiğimiz bu zaman… bir boşluk değildi. Sana yalan borcum yok. Ama bu gitmemem için yeterli değil.”

Sustu.

Gözleri dolmuştu ama yaş düşmedi.

“Sık sık geleceğim. Söz veriyorum. Seni… bırakmayacağım.”

Thomas sessiz kaldı. Başını eğdi. Elleri hâlâ Helen’in yanaklarındaydı. O an, içindeki her şeyin darmadağın olduğunu, ama yine de kadını serbest bırakması gerektiğini anladı.

“Senin yanında olmam, seni hapsetmek değil,” dedi. Sesi ilk kez bu kadar boğuktu. “Gideceksin, çünkü gitmelisin. Ama ben… buradayım. Kalırsan da kalırsın. Gitmek istersen, o yolu açarım.”

Sonra dudaklarını Helen’in alnına bastırdı. Bir öpücük değildi bu. Bir mühürdü. Hatırlanmak için değil; unutmamak için.
Ve böylece, o sabahın şehveti, yerini kelimelerin taşıyamayacağı bir duygusallığa bıraktı. Birlikte geçirilen saatlerin sessiz tanığı olan duvarlar, şimdi başka bir anıyı daha içine çekti:
Bir kadının gitmek zorunda oluşu,ve bir adamın kalmasını ne kadar istese de, susarak izin verişi..